PARİS: HER KADININ RÜYASI…

Bu güne kadar  33 ülke, 100’den fazla şehir gezdim. Her birinin tadı farklı, hatıraları değişiktir aklımda. Ancak içlerinde bir iki tanesi var ki, kalbimdeki yerleri bambaşkadır. Belki de oralara daha sık gittiğim, sokaklarını, meydanlarını, Metrosunu daha iyi tanıdığım, lisanına yabancı olmadığım içindir. Bunlardan biri: PARİS’tir. Her şehre bir slogan yakıştırırım. Bana göre bu şehrin sloganı da “Paris, her kadının rüyası…” gelin birlikte gezelim.

Varsayalım sabah uçağı ile Paris’e uçtunuz. Yerel saatle 11.30 gibi uçak iner, pasaport kontrolü, valizler derken çıkıp, otele yerleşmeniz saat 13.00’ü bulur. Yapılacak ilk iş doğruca Champs Elysees Caddesi üzerindeki Arc de Triomphe’ a (Zafer Takı) gitmek (Charles de Gaulle-Etoile Metro istasyonu, hat1). Zira şehri baştanbaşa gezebileceğiniz çift katlı otobüsler bu noktadan belli saatlerde hareket eder. Şayet yolculuğa bir turla değil de tek başınıza çıkmışsanız, yaklaşık iki saat süren bu tur, Paris’i genel anlamda tanımak için güzel bir fırsattır. Bunun gibi dokuz ayrı biniş noktası vardır. Ancak ben bu parkura Zafer Takı’ndan başlamayı tercih ederim. Tur bitiminde, Zafer Takı’nın terasına çıkabilir ve o meşhur caddeyi bir kez de yukarıdan seyretmenin keyfine varabilirsiniz.

Cadde boyunca Planet Hollywood Mağazası’na  uğrayıp hediyelik ve hatıralık eşyalar satın alabilir, dünyaca ünlü müzik mağazası Virgin’den en yeni CD’leri seçebilirsiniz. Fransızların ünlü araba markası Renault’un teşhir mağazasında dolaşabilir, Pub Renault adlı kafeteryasında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Konu yemekten açılmışken, Champs Elysees üzerinde gerek Fransız, gerekse dünya mutfaklarından örnekler sunan sayısız kafeterya, restoran, pub ve pastane bulabilirsiniz.

Caddenin sonu Concorde Meydanı’na çıkar. Burada Mısır firavunu ile kraliçesi tarafından hediye edilmiş bir dikilitaş vardır – tıpkı bizim Sultanahmet Meydanı’ndaki gibi. Çevresinde oteller ve sinemalar bulunur. Yola devam ettiğinizde karşınıza Jardin des Tuileries çıkar. Bu bahçelerde kimisi ağaçların altında yürüyüşler yapar, kimisi de banklarda oturup kitap okur. Çocuklar oyun oynayıp koşuştururken emeklilik yaşına gelmiş büyükler –onlara ihtiyar demeye dilim varmıyor, çünkü yaşları büyük ama ruhları genç- Fransızlara özgü, Petang denilen bir oyun oynarlar. Gülle büyüklüğünde demir toplarla oynanan ve misket oyununu andıran bir oyundur bu.

Bahçenin sonuna geldiğinizde karşınıza dünyaca meşhur Louvre Müzesi çıkar. Burasını birkaç saatte gezmek mümkün olmadığından, sabahın erken saatlerinde gelip rahatça dolaşmanızda yarar var. Büyük heykeltıraş, ressam, mimar Leonardo da Vinci’nin meşhur tablosu La Jaconde’u (Mona Lisa) görmeden olmaz. Müzenin avlusunda yer alan cam piramidin, gündüz-gece ışıklar altındaki görüntüsünü, yine aynı avludaki rengarenk mozaiklerle kaplı havuzlardan akan suların güzelliğini size anlatmakla bitiremem. İsterseniz havuzun çevresindeki sette oturup dinlenebilir ya da müzenin. Rue de Rivoli kapısına açılan pasajın içindeki cafe’lerden birinde oturup kısa bir kahve molası verebilirsiniz.

İçinden Louvre-Rivoli Metro istasyonuna da geçebileceğiniz bu pasaj, hediyelik eşya dükkanlarıyla doludur. Metrodan çıkar çıkmaz karşınız Benelux Mağazası çıkar. Free shop’lardan satın alabileceğiniz her türlü parfüm ve kozmetik ürününü buradan da aynı fiyata bulmanız mümkündür. Bu tarz eşyalar satan bir diğer mağaza da Rue Saint Honore’de (Louvre Metro istasyonu, hat 1) bulunur.

Akşam yemeği için tekrar Champs Elysees’ye dönebilirsiniz (Franklin D. Roosevelt Metro istasyonu, hat 1)Zafer Takı’na doğru ilerlerken, sol kolda tipik bir İtalyan Lokantası olan Pizza Pino’yu görürsünüz. Farklı yemekler denemek isteyenler, gerek burada, gerekse caddeyi kesen sokaklarda pek çok alternatif bulabilirler.

Paris’teki üç yıldızlı otellerin kahvaltılıklar öyle ahım şahım sayılmaz. Genellikle kruvasan, sandviç ekmeği, reçel ve tereyağından oluşur. Dört yıldız ve üzerindeki otellerdeyse kahvaltı açık büfe şeklindedir. Üç yıldızlı oteller biraz küçük olmakla birlikte çok rahat ve konforludurlar.

Kahvaltı sonrası turunuzun ikinci gününe başlarsınız. İlk hedef, Paris’in simgesi sayılan Eiffel Kulesi’dir (Trocadero Metro istasyonu, hat 6) Eiffel Kulesi bir anda tüm ihtişamıyla karşınıza çıkınca içinizi bir heyecan kaplar, artık gerçekten Paris’te olduğunuza inanır, fotoğraf makinenizin deklanşörüne asılırsınız. Palais de Chaillet’nin terasından uzun uzun etrafı seyredersiniz. Aşağıdaki geniş avluda paten kayanları, bisiklete binenleri, uçurtma uçuran çocukları görürsünüz. Yanınıza hatıra eşyası satıcıları yanaşır ya da siz merakla tezgahlarına doğru gidersiniz. Turist otobüsleri peş peşe otoparka dizilir. Artık bu demir yığınına daha yakından bakma zamanı gelmiştir. Üst katlarına çıkmak için gişenin önünde uzun kuyruklar oluşmuştur bile. Aslında yukarıda, panoramik bir manzara dışında enteresan bir şey yoktur. Bu kadar para verip çıkmaya değmediğini sonradan anlarsınız. Bir görevli sizi asansörle yukarı çıkarır. Sizi ister birinci, ister ikinci kata bırakır ve siz de şaşkın ördek misali sağa sola bakıp Paris’i kuşbakışı seyretmeye çalışırsınız.

En iyisi Seine Nehri kıyısına gidip Bateaux-Mouches (bir tür dilenci vapuru) ile nehri gezmek.  Saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkan bu tekneler İle de la Cite adacığının etrafından dolanıp Hürriyet  Heykeli’nin önünden dönüş yaparak ilk kalktığı iskeleye yanaşıyor. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Son sefer saat 22.30’da. Öğlen 12.00 ile akşam 21.00’deki gezintiler yemekli.

Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu yaya dolaşmaktır. Sıkı bir yürüyüşe hazır mısınız? Eiffel Kulesi Parkı’ndan geçip Ecole Militaire’in (askeri okul) önünden sola sapıp, Hotel des Invalides’e gelirsiniz. Aynı zamanda Napolyon’un mezarının da bulunduğu bu mekan çok görkemlidir. Buradan ister yürüyerek, ister Metro ile Jardin du Luxembourg Parkı’na gidebilirsiz (Luxembourg Metro istasyonu, hat RER-B). Palais du Luxembourg diye bilinen saray ile kocaman havuzu burada  bulunur. Biraz soluklanıp yorgunluk attıktan sonra, Saint Michel Caddesi boyunca yürüyüp Saint Germain’e gelirsiniz. Dünyaca ünlü markaların mağazalarının bulunduğu bu semt, kilisesi ve kafeteryaları (Cafe  Flore birçok film karesine girmiştir) ile de meşhurdur. Bir sıcak çikolata içmeden buradan ayrılmayın. Şansınız vara, bir yandan yorgunluk kahvenizi yudumlarken, bir yandan da oturduğunuz yerden akşamüzeri sokaklara dökülen şarkıcıları ve göstericilerinin şovlarını izleyebilirsiniz. Buraları aynı zamanda akşam yemeği için de çok nezihtir. Balık restoranlarından, Yunan meyhanelerine, Kore usulü barbekü’lerden, İtalyan mutfağına kadar çeşit çeşit mekanlar mevcuttur.

Akşam karanlığı çökmeye başlarken, hem gündüz hem de gece ışıkları altında çok keyifli bir yer olan Sacre-Coeur’e (Anvers metro istasyonu, hat 2) gitmenin tam zamanıdır. Burası da tıpkı Eiffel Kulesi gibi Paris’i tepeden seyredebileceğiniz bir yerdir. Metro istasyonundan çıkınca gördüğünüz daracık yokuştan yukarı doğru elli metre kadar ilerlerseniz, tam karşınıza bir tepenin üzerindeki heybetli katedral çıkar. Buraya ister basamakları tırmanarak, ister yokuşun başındaki teleferikle çıkabilirsiniz. Kilise çıkışında, sağa doğru kıvrılıp dar yoldan sola saparsanız ressamların, padomimcilerin, müzisyenlerin bulunduğu Montmartre meydanına çıkarsınız. Yemek yenilebilecek, kahve içilebilecek onlarca yer vardır burada. Ayrıca Montmartre’ın çevresini petit train denilen küçük bir vagon katarıyla da gezebilirsiniz.

Paris’te üçüncü gününüz. İlk işiniz Metroya atlayıp La Defense’a gitmek (Grande Arche de la Defense Metro istasyonu, hat RER-1). Önemli şirketlerin holding binalarının sıralı olduğu bu mahalleye, Paris’in Amerika’sı da denilebilir. Binaların girişlerindeki meydanda resim galerileri, sanat merkezleri vardır. Sanat ve kültüre düşkünseniz eğer, George Pompidou Kültür Sanat Merkezi’ni gezmenizi tavsiye ederim.

Daha sonra La Fayette’e (Montparnase-Bienvenue Metrosu, hat 4, 12,13) ve Opera Meydanı’na (Opera Metrosu, hat 3, 7, 8) gidebilirsiniz. Operayı gezebilir, hatta bilet bulabilirseniz beğendiğiniz bir oyunu izleyebilirsiniz (tavsiyem gitmeden önce internet’ten yerlerinizi ayırtmanız). Boulevard Haussman’ı gezdikten sonra Galleries La Fayette’e mutlaka uğrayın. Burada iğneden ipliğe her şey mevcut…

Paris’in en işlek tren istasyonu Gare du Nord’dur. Avrupa’nın diğer ülkelerine seyahat etmeniz gerekirse eğer, hızlı trenle Brüksel bir buçuk, Amsterdam üç saat. Hazır Paris’teyken, çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgisini çeken ve Amerika’dan sonra Avrupa’da da açılan ilk masal parkı Euro Disney’ i ziyaret edebilirsiniz (Chatlet-Les Halles Metro istasyonu, hat RER A, B, D).

O kadar gezmişken, müzikallere, şarkılara konu olmuş Notre Dame Kilisesi’ni mutlaka görün demek isterdim ama maalesef talihsiz bir yangın sonrası şu an ziyarete kapalı. (metro St. Michel Notre Dame hat RER B, RER C).

Gece hayatına meraklıysanız revüler, şovlar seyredebileceğiniz gece kulüplerinin arasında Lido, Follies Bergeres, Moulin Rouge ve Budha Bar  en mükemmelleri ve dünyaca meşhur olanlarıdır. Disco Club 79 Champs-Elysees’nin, hatta Paris’in en güzel diskolarındandır. Zamanında Ajda Pekkan’ın konser verdiği Olympia Müzikholü’nde beğendiğiniz bir sanatçının konseri varsa sakın kaçırmayın.

Aklıma gelenler bunlar, ancak kısacık satırlara sığdırabildiğim Paris yalnızca bunlardan ibaret değil tabii. En iyisi gidin ve kendi gözlerinizle görün.

Nice coğrafyalar dileğimle.

Bir Tutkudur Seyahat…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir