Krallık ve demokrasi iç içe uyum içinde…

Aristokrasinin her adımda kendini hissettirdiği, doğanın şehir yaşamının içine girdiği, tarihin modernlikle birleştiği, sanatın sokaklarda yaşandığı, alışverişin kalbinin attığı bir şehir Londra…

Yirmi yıldan fazla bir zaman önce kurduğumuz “Bir Tutkudur Seyahat” (BTS) adlı grubumuz ile beraberce ilk seyahat ettiğimiz şehirdi Londra. Seyahat amaçlı para biriktirme havuzu yapıp iki yıla yakın bir süre düzenli olarak seyahat giderlerimizi karşılayacak parayı toplayınca, nereye gidelim, nereyi görelim diye hayallere dalmıştık. Sonuç olarak hiçbirimizin görmediği ortak bir şehir olan Londra’ya gitmeye, British Airways’in kuruluş yıldönümünde promosyon olarak çıkarttığı bilet fiyatlarının çok uygun olmasından dolayı karar vermiştik.

Uçak bileti tamamdı, bu kez otel seçimine sıra gelmişti. Daha evvel gidenlerden aldığımız bilgiler neticesinde Oxford Street civarlarında ya da Hyde Park’ın Marble Arch tarafına bakan kısmında bir otel ayarlamamızın turistik açıdan uygun olacağına karar verdik. Bu bölgelerin merkezi ve daha kolay ulaşılabilir olduğu vurgulanmıştı. Birkaç alternatifi gözden geçirdikten sonra Oxford Street diye adlandırılan caddesinin neredeyse başına denk gelen bir yerde, Totthenam Court Road Caddesi’nde ve metro durağında olan Hotel St.Giles da yerimizi ayırdık. Yirmi yıl evvel ne hazreti Google vardı ne de internet günümüzdeki gibi yaygın ve günceldi Türkiye’de. O halde gezgin ruhumu beslemek ve gezi öncesi bilgiler edinebilmek için gidilecek ülkenin konsolosluğunu ya da varsa havayolunu ziyaret ederek harita, broşür gibi materyaller temin ederdim.

İki, üç ay süren hazırlık ve heyecanlı bekleme neticesinde hareket günü gelip çatmıştı. BTS’nin üç kurucu üyesi olarak Londra’ya doğru havalandık. Pasaport kontrolü, valiz bandı vs derken Avrupa’nın en büyük havaalanlarından biri olan Heathrow havaalanından çıktık. Bizi bekleyen ‘shuttle’ otelimize getirdi. Kapıdaki silindir şapkalı, Bonjur kıyafetli ‘concierge’ İngiltere’nin aristokrat havasını daha otele girer girmez bizlere kendini hissettirmeye yetti. Öğlen saatlerinde odamıza çabucak yerleşip kendimizi Londra’nın en işlek caddesi olan Oxfort Street’e attık. Ayaküstü bir şeyler atıştırdık. Haritamızı açıp bu caddeyi baştanbaşa geçerek Marble Arch’a vardık. Yol üstünde İstanbul’da mağazaları olan birçok mağaza ile karşılaştık. Merak edip şöyle bir içlerini gezdikten sonra İstanbul’da gözümüzde büyüttüğümüz bu markaların aslında İngiltere’de orta sınıfın alışveriş yaptığı yerler olduğunu gördük. Caddenin sonundaki Hyde Park’ın köşesinde çift katlı ‘hop on – hop off’ denilen, turistlere şehir turu yaptıran çift katlı otobüsleri gördük. Her halimizden turist olduğumuz belli oluyordu. Otobüsün şoförü böyle bir tur isteyip istemediğimizi sordu. Hatta bu turun biletini kendisinden şimdi alırsak Londra’nın meşhur balmumu müzesi Madame Tussauds’ya bu biletle ücretsiz, hatta kuyruk bile beklemeden giriş yapabileceğimizi, tek tek, anlaşılır bir İngiliz aksanı ile anlatmaya çalıştı. İlk başta İstanbul’da turistleri kazıklamaya çalışan esnaflar aklımıza geldiğinden biletleri alıp almakta kararsız kaldık. Daha sonra içgüdülerimiz ile hareket edip yarı gönüllü olsak da şehir turu biletlerini alıp otobüse bindik. Bir saatten fazla süren harika bir Londra turu yaparken kulaklıklarımızdan da geçtiğimiz yerlerin bilgilerini dinliyorduk. Tur bitip tekrar Hyde Park’ın köşesinde inerken şoföre “bu biletler gerçekten müze girişin de geçerli değil mi?” gibi itimatsızlığımızdan dolayı adamı güldüren soruyu sormaya da çekinmedik.


SANATIN SOKAKLARDA YAŞANDIĞI COVENT GARDEN

Şehir turu sonrası bu kez haritadan Covent Garden’ı bulup rotamızı o yöne çevirdik. Sokak sanatçılarının, cafe ve pubların dolu olduğu bir bölge. Çok hareketli, keyifli bir yöre burası. Adım başı farklı melodilerin tınılarını dinleyeceğiniz sokak sanatçılarının konserini ayaküstü izleyebilirsiniz. Yere üç boyutlu resim çizen ressamlar, pandomim sanatçıları, adeta bir operadaymışçasına güzel icra edilen aryaları izleye izleye yürürken yorulduğunuzun farkına bile varmıyorsunuz. Dinlenmek için cafe’lerden birinde oturduğumuzda içtiğimiz kahvenin lezzeti bir başka şenlendirdi damağımızı.

Ertesi sabah beklemediğimiz güzellikte açık büfe kahvaltı ile karşılaştık. Zira bize ‘continental’ kahvaltı olacağı söylenmişti. Açık büfenin zenginliği karşısında güne daha keyifli ‘merhaba’ dedik. Haritadan daha önce yerini tespit ettiğimiz Portlan Place Caddesi’ni kesen New Cavendish Street adresindeki Central Synagogue’a (Merkez Sinagog) şabat duası için yollandık. Klasik güvenlik kontrolleri sonrası harika, büyük, aydınlık, pırıl pırıl sinagoga üstümüzde meraklı bakışların takibinde girip duamızı ettik. Nereden geldiğimiz, nasıl yaşadığımız ve İstanbul’u tanımaya çalışan sorular eşliğinde dua sonrası verilen seuda’ya davet edildik. Yabancı bir ülkede aynı dini paylaşan değişik kültürdeki insanlarla sohbet etmenin keyfi ile buradan ayrıldık.

Programda bir gün evvel şehir turu yaptığımız şoförün verdiği biletlerle Madame Tussauds Müzesi’ne gitmek vardı. Gerçekten metrelerce giriş için kuyruk bekleyen insanların yanından elimizi kolumuzu sallayarak, hiç sıra beklemeden ve tek kuruş ödemeden müzeye giriş yaptık. Dünyaca ünlü kişilerin balmumu heykellerini hayranlıkla izleyip dışarı çıktığımızda şoför hakkında düşüncelerimizden dolayı kendimizden biraz utandık.

RENKLERİN MEYDANI: PİCCADİLLY

Bu kez Londra’da çekilen filmlerde sıkça perdeye yansıyan, bol ışık ve reklamlı neonların bulunduğu Piccadilly Circus’a geldik. İnsan ve araç trafiğinin aynı filmlerdeki gibi hızlı çekimde ilerlediği bir ortam… Müzikallerin sergilendiği tiyatrolar, vizyondaki filmlerin oynatıldığı sinemalar, cafe’ler hepsi bu meydan çevresinde sıralanmış. Bilet fiyatları biraz pahalı olsa da buraya kadar gelmişken dünyaca ünlü bir müzikali izlemenizi tavsiye ederim. Gürültü, hareket, trafik adeta başımızı döndürdü. Caddenin sağ tarafında yer alan Çin Mahallesi fazla büyük olmasa da bir nebze olsun bu kültür hakkında bilgi edinmek için gezip görmeye değer.

Fazla oyalanmadan Trafalgar Meydanı’na yöneldik. Kahve molamızı burada vermeye karar vermiştik. National Art Gallery’nin ana giriş kapısının karşısında bulunan meydanda yer alan, İngiltere’nin özgürlük ve bağımsızlığı için Fransız ve İspanyol donanmalarına karşı mücadele eden Amiral Nelson’un devasa heykeli gerçekten görkemliydi.

Akşam yemeğine çıkmadan biraz dinlenmek için otelimize Hyde Park’tan geçerek gitmeye karar verdik. 249 hektarlık bir alana yayılmış, içinde Serpentine diye bilinen göledi içinde barındıran park Londra’nın en büyük, dünyanın çok tanınmış parklarından biridir Hyde Park. Yürüyüş yapanların, koşanların, oksijen soluyup vakit geçirmek için bir araya gelen emeklilerin, yemyeşil bir ortamda sohbet eden küçük gruplara söylevde bulunarak her türlü fikir ve görüşlerini yüksek sesle söyleyen insanların olduğu kocaman bir park ve bahçe burası.

İngilizlerin spesiyalitesi olan, bir arada sunulan mezgit balığı – patates tava ve salatadan oluşan Fish & Chips ile hafif ve basit bir akşam yemeği sonrası günü, otelin barında oturup bir şeyler içerek sonlandırdık.

Pazar sabahı kahvaltı sonrası ilk durağımız St. Paul Chatedral idi. Kraliyet ailesine mensup aile fertleri ile İngiltere’nin meşhur ve zenginlerinin vaftiz ve düğünlerinin de yapıldığı bu katedrali pazar sabahına bırakmamızın bir başka nedeni de pazar ayinini yakalama isteğimizdi. Dünyaca bilinen bir katedrali adeta bir müze gibi gezerken diğer taraftan İngilizlerin dua etme ritüellerini izleme fırsatımız oldu. Gezimizin Pazar programını buna göre ayarlamıştık.

Çarşı – pazar dolaşmayı çok severiz ancak alışveriş mağazalarına girmemeye de gayret ederiz. Kralların, devlet başkanlarının, zengin aristokratların alışveriş yaptıkları dünyaca ünlü Harrods mağazasını en azından görmek istedik. Mağazanın ‘Gurme Market’ bölümü olduğunu görünce heyecanla o tarafa yöneldik. Gerçekten mağazanın, adına layık bir marketi vardı. Alışverişe meraklı olanlar için, marka mağazaların bulunduğu, Oxfort Caddesi ve burayı dikey kesen New Band ve Regent caddeleri adeta bir cennet. Oxford Street üzerindeki Selfridges mağazasında ‘kaşer’ bölümünü gördüğümüzde nasıl keyiflendiğimizi anlatamam. Burayı gezmek biraz cebimizi yaksa da aldığımız salam, sosis, sucuk ve diğer ‘kaşer’ mamuller cebimizin yangınını söndürmeye yetti. Bu caddeleri baştan başa geçerken yorulduğunuz anda, Londra’nın ünlü ‘English pub’larına girebilirsiniz. Hangi puba girerseniz girin, buz gibi biranızı yudumlarken filmlerde gördüğünüz gibi dart oynayabilir, müzik kutusuna para atıp istediğiniz şarkıyı dinleyebilir ya da harika kokan aromalı kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Görkemli müzeler ve kuleler

Otelin resepsiyonundan öğrendiğimize göre Kraliçe ve ailesinin yaşadığı Buckingham Sarayı’ndaki nöbetçi asker değişimi töreni sekiz günde bir yapılıyormuş. Bu görsel şöleni kaçırmamanızı tavsiye ederim. British Museum en az Paris’teki Louvre, St.Petersburg’daki Hermitage ya da Madrid’deki Prado kadar görülmeye değer eserlerle dolu. Pazartesi günü gezmeye gittiğimizden müzeye girişler ücretsizdi. Londra Hayvanat Bahçesi’ni gezmek vakti olanlar için keyifli bir aktivite olabilir.

Londra’nın simgelerinden Tower Bridge, köprüsünden geçerken Westminster parlamento binası ve hemen yanındaki Big Ben saat kulesi, Thames Nehri’nin diğer yakasında adeta inci bir kolye gibi gözükür. Köprünün tarihçesini köprü üstündeki mini müzeyi ziyaret edip öğrenebilirsiniz. Londra’nın simgeleri demişken uzun püsküllü şapkalı askerleri, kırmızı telefon kulübeleri, ters yönde işleyen trafiğindeki siyah taksileri, çift katlı kırmızı otobüsleri, London Eye diye bilinen, 135 metre yüksekliğinde, Londra’yı tepeden seyredebileceğiniz dönme dolabı ve caddelerde dolaşan atlı polisleri ilk akla gelenlerdir. Thames Nehri kıyısındaki diğer bir tarihi eser de Tower of London. 1078 yılında I. William tarafından yapılan kaleyi gezdiğinizde kendinizi bir an Ortaçağ döneminde Aslan Yürekli Richard veya Robin Hood gibi hissedeceksiniz. Hayaller aleminden sıyrılıp Ortaçağ’dan günümüze gelirsek Londra’ya çok yakın, boylamların derecelendirilmesinde “0” kabul edilen Greenwich’i ziyaret edebilir, Fransız, İtalyan, Yunan, Çin mutfaklarının lezzetlerini tadabileceğiniz restoranların bulunduğu Soho’yu gezebilirsiniz.

Dünyanın en eski metrosuna sahip olan şehri, yer altından da hızlı bir şekilde gezerken istediğiniz noktaya birbirine bağlı on bir hat ve 270 istasyon ile çabucak varabilirsiniz.

Henüz daha bu şehri görmeye gitmediyseniz, bir an evvel programınıza alın derim sizlere. Geze kalın…

Bir Tutkudur Seyahat…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir