İsrail’de Duygu Yüklü Bir Anıt

Bu satırların yazarı, 70 yaşında cerrah, bir anıtın içinde hüngür hüngür ağladı.

Dünyanın en büyük, en çirkin, en iğrenç ölüm kampını, Polonya‘da Auschwitz‘i ve Birkenau‘ı gezdiğim zaman yıkılmıştım.

Ama Kudüs‘te Yad Vashem‘i gördüğüm zaman, çöktüm, dilim tutuldu, ağladım.

Dünyanın hiçbir yerinde, kıyılmış çocuklar için dikilmiş bu derece anlamlı bir anıt görmedim.

Nedense anıtlar hep yetişkin insanlar için yapılmış.

Ya çocuklar, o masum çocuklar?

İlk kez çocuk soykırımını hedef tutmuş, çarpıcı bir anıt gördüm.

Şimdi size bunu anlatmaya çalışacağım.

Adı: Yad Vashem Children‘s Holocaust Memorial. Holocaust, bildiğiniz gibi, özellikle Yahudileri hedef tutan soykırımı ifade eder.

Bu anıt, öldürülmüş 1,5 milyon çocuk için yapılmış. Bir kaya oyulmuş, yerin altında kocaman bir mahzen açılmış.

Giriş yolu kısa, geniş, kesik.

Bu  yolu  açmak  için  önce  bir  kayayı  ―U‖  şeklinde yontmuşlar, sonra üstüne kaya kemerler koymuşlar.

Çıkmaz yolun dibi, sarı-beyaz bir taş duvar.

Bu duvarın yüzü yukarıdan gelen gün ışığı ile aydınlatılmış. Duvarın ortasına tatlı bir çocuğun yüzü oyulmuş. Çocuk size gülümseyerek bakıyor, içinizi ısıtıyor.

Durup onu doya doya seyrediyorum, resmini çekiyorum, onu gönlümün derinliklerine gömüyorum.

Şimdi sola dönüyorum, bir mahzenin içine giriyorum. Burası sekizgen, zifirî karanlık, sanki mezar içi. Ağır aksak yürürken, karşıma birden yüzleri ustaca aydınlatılmış 10–15 çocuğun vesikalık resimleri çıktı.

Çocuklar bitkin, üzgün, yorgun, aç, susuz, hasta; ölümü bekliyorlar.

Sonra bu karanlık yol, beni binlerce yıldızın parladığı bir kubbenin altına götürdü.

Burada yıldızlar irili ufaklı, tek tek, ya da küme küme. Aslında sekizgenin ortasında bir mum var, aynalar onu milyon odak yapıyor, gökyüzü yıldızlarla parlıyor.

Her bir yıldız, bir çocuğun ruhunu aydınlatıyor.

Bu sırada kulağıma ağır, kasvetli bir matem müziği geliyor. Tok bir ses düzenli aralıklarla müziği bastırıyor, bir ismi ve bir memleketi söylüyor.

Adam, öldürülmüş olan çocukların önce adlarını, sonra ülkelerini tek tek okuyor. Bu anma sonsuza dek sürüyor. Ağlamamak mümkün değil.

Birkaç adım daha atıyorum, birden ışığa kavuşuyorum, karşımda Judea Dağı!

Yeraltındaki sekizgen odanın üstünde, yeryüzünde, yine sekizgen bir amfi var Bunun 7 kenarı üstüne servi ağaçları dikilmiş, kuzeyde sekizinci kenarı açık bırakılmış.

Bunun üstüne, öldürülmüş olan çocukların değişik yaşta ve değişik boyda olduklarını anlatabilmek için boy boy taş sütunlar konmuş.

Yad Vashem, 1987 yılında açılmış.

Bu anıtı, Beverly Hills California‘da yaşamış ve çocukları Uziel‘i 1944 yılında Auschwitz toplama kampında kaybetmiş olan Abraham ve Edita Spiegel yaptırmış.

Onları alkışlıyorum ve yıldızlarla temsil edilmiş, kıyılmış çocukların canlanarak yeniden dünyaya gelmeleri için kalben dua ediyorum.

Suçlu Ayağa Kalk!

Uluğbey (asıl adı Muhammed Turugay); İmparator Timur‘un torunu, Şahrut‘un oğludur. 22 Mart 1394‘te doğmuştur.

Uluğbey çok iyi bir gök bilimciymiş. Semerkant‘ta, tepe olmadığı için, bir tümseği kazdırmış, içine sekstea (açıklığı yukarıya bakan hilal gibi) şeklinde bir çukur yaptırmış. Bu çukurun boyu 63 metre, radiusu (iki uç noktanın arası) 40 metre, genişliği 2 metre olup hâlen ziyarete açıktır. Çukurun üstü taşlarla yarım ay şeklinde örülmüş, kubbesi birkaç yerden delinmiş.

Uluğbey çukurun içine girer oturur, kubbedeki deliklerden gökyüzünü gözetlermiş.

On yıl içinde 1008 yıldızın koordinatlarını belirlemiş ve dünyanın döndüğünü fark etmiş. Dünyanın güneşin etrafında dönüş süresini hesap etmiş. Lütfen sıkı durun: 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniye demiş.

Zamanımızda bu süre modern aletlerle binlerce kez ölçüldü ve şu bulundu: 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniye.

Yani arada sadece 60 saniyeden az bir fark ortaya çıktı. Semerkant‘ta Uluğbey‘in adını taşıyan bir medrese gördüm, giriş kapısının üstünde şu yazılıydı: “Kadın, erkek tüm Müslümanlar için ilim tahsil etmek farzdır.”

Günü gelmiş Uluğbey imparator olmuş.

Hayırlı(!) oğlu Abdüllatif, babasını tahttan indirmiş, mahzene hapsetmiş. Sonra mollaları kışkırtmış, onu 27 Ekim 1449 tarihinde boğdurmuş. (1940 yılında Rus arkeologlar Uluğbey‟in kemiklerini tetkik ettiler, boyun kemiklerini kırılmış buldular.)

Oğlu, babasını neden boğdurmuş? Mollaları tahrik etmiş, onları kışkırtmış.

Kur‘an-ı Kerim‘de bir ayet varmış, Neml suresinin

65. ayeti: ―Dedi ki: Göklerde ve yerde, Allah‟tan başka kimse gaybı bilmez…‖

Hâlbuki gök bilimci Uluğbey, gelecek hakkında konuşmaya başlamıştı.

Galilei, 1564 yılında doğmuş, yani Uluğbey‘den 122 yıl sonra. Galilei, Uluğbey‘in keşfıni öğrenmiş miydi, bilemiyorum;   ama   tıpkı   onun   gibi   iddia   etmiş:   ―Dünya Güneş‘in etrafında dönüyor‖ demiş.

Papa VII. Urban onu aforoz etmiş, yani ―Sen bundan sonra, kilisenin meşru çocuğu değilsin‖ demiş.

Galilei, Engizisyon Mahkemesi tarafından hapse mahkûm edilmiş ve daha sonra öldürülmüş.

Büyük âlim, 1633 yılında son nefesini verirken bile inancından   vazgeçmemiş,   ―Dünya   hâlâ   güneşin   etrafında dönüyor‖ demiş.

İz‘anlı ve vicdanlı Papa II. Jean Paul, 349 yıl sonra, Galilei‘nin dosyasını yeniden inceletmiş, 10 yıllık bir emekten  sonra  sonucu  açıkladı:  ―Galilei,  kilisenin  meşru evladıdır‖ dedi, yani özür diledi ve aforozu kaldırdı; koca âlimin ruhunu temize çıkardı, serbest bıraktı. Yüz yıl önce Fransız ordusunda görev yapmış olan bir Yahudi subay,

Yüzbaşı Alfred Dreyfus, haksız yere casuslukla itham edilmiş, askerî sırları Almanlara sattığı söylenmişti.

Dreyfus, 7 yıl prangaya mahkûm edilmişti.

Emile Zola, Dreyfus‘un suçsuz olduğuna inanmış ve onu    korumuştu.    J‘accuse    ―İtham    Ediyorum‖    ya    da

―Suçluyorum‖ adında bir kitap yazmıştı. Emile Zola, Fransız ordusuna hakaret ettiği için hapse mahkûm edilmişti. Zola bu kararın yanlış olduğunu düşünerek İngiltere‘ye kaçmıştı.

Bir süre sonra Emile Zola, Fransız hükûmeti aleyhine açmış olduğu davayı kazandı. Dreyfus affedildi; asıl casus olan Albay Esterhazy yakalandı ve hapsedildi.

Fransız Cumhurbaşkanı Chirac, 12 Ocak 1998 günü, olayın 100. yıldönümü nedeniyle ayağa kalktı, Dreyfus‘un ailesinden Fransız hükümeti adına alenen özür diledi. Şimdi ben sabırla bekliyorum ve soruyorum: Uluğbey‘in ruhunu kim temize çıkaracak? Onun asil ruhundan kim, ne zaman özür dileyecek?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir