CHİOS – Sakız Adası

Hem tarih ve kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz İzmir Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim.

Bir Tutkudur Seyahat (BTS) grubumuzun İzmir temsilcileri yaz aylarında bizi Çeşme’ye davet edince, pasaportumda hazır vize varken, hemen karşı teklif yaptım; “İki günlüğüne Sakız Adasına gidersek gelirim.” Sağ olsunlar, teklifimi kabul ettiler. Yaklaşık bir ay öncesinden feribot, otel, araba kiralama rezervasyonları ile ilgili ayarlamalar devam ederken ben de ada hakkında genel bilgileri, gezilecek-görülecek yerleri, gerek internetten gerekse giden arkadaşlarımdan öğrenerek bir program oluşturmaya çalıştım.

Hareket günümüz bir çarşamba günüydü. Öğlen saatlerinde kontağa bastık. Yolda tek mola verip yedi saatlik bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Çeşme’ye vardık. Yol yorgunluğundan ve ertesi günün heyecanında, o geceyi kısa kestik.

Ertesi sabah 7.30’da Çeşme Limanına hareket ettik. MSC ile yaptığımız Adriyatik programı cruise seyahatinden sonra ilk defa Türkiye’den bir limandan feribot ile hareket ediyorduk. Gümrük ve pasaport işlemleri sonrası limanın kahvesinde hareket saatini beklemeye başladık. Önce arabaların, ardından yolcuların gemiye binmesiyle feribotumuz tam saatinde hareket edip Sakız Adasına doğru yol almaya başladı. Sabah güneşinin içimizi ısıttığı, harika bir deniz manzarası eşliğinde, 45 dakikalık bir yolculuk sonrasında Yunanistan’ın Chios (Sakız) Adasına yanaştık. Kısa ve sorunsuz geçen pasaport ve gümrük işlemleri sonrası kendimizi Sakız sahili sokaklarında bulduk.

840 kilometrekare yüzölçümüne sahip adada bugün coğrafi konumlarına göre 62 köy bulunuyor. Kambohora(Merkez köyleri), Notiahora (Güney köyleri) ya da Mastihahora (Damla sakızı köyleri), Voriaanatoliki (Adanın kuzeydoğusunda bulunan Denizci köyleri), Voriahoria (Kuzeydeki dağlık bölgede bulunan köyler).

Tarihi MÖ 1000’li yıllarda, İyonlıların adaya yerleşmesi ile başlayan Sakız, daha sonra Bizans, Cenova ve Osmanlı hakimiyetine girdi. 1912 yılında özgürlüğünü kazanıp Yunanistan’a bağlanması ile günümüze kadar geldi. Adanın ekonomisi öncelikle turizm, denizcilik, balıkçılık ve ada ile özdeşleşmiş damla sakızı ticaretine dayalı.

İlk hedefimiz, kültürel ve tarihi içerikli bir mekân olan Nea Moni Manastırı oldu. Limandan yaklaşık 25 kilometre mesafede bulunan manastır adanın tam merkezinde, Provatio Oros (Provatio Tepesinde) XI. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş. Konstantinos Monahos, kendisi Midilli’de sürgündeyken krallığını yayan ve mucizeler yaratan Meryem Ana ikonasını Provatio Oros’ta bulan Nikita, İoanni ve İosif adlı keşişlere verdiği sözü tutmak için manastırı inşa ettirmiş. Ortaçağ Bizans dönemine ait en önemli anıt olan manastırın mimarisi, resim ve mozayikleri örnek olma özelliği taşıdığından, UNESCO tarafından dünya kültür hazineleri arasına alınmış. Manastırın en can alıcı bölümü adada ve bölgede katledilen Hristiyanların kafataslarının sergilendiği oda. Manastırı gezdikten ve çevresini fotoğrafladıktan sonra bahçesindeki ek binanın içindeki müzeyi 4 Euro giriş bedeli vererek gezdik. Manastırın eski zamanlarına ait dini içerikli objelerin sergilendiği küçük bir müze idi. Görevli müze hakkında bilgiler verdikten sonra, papazların yemek yedikleri ayrı bir binada yer alan yemekhaneyi gezdirdi.

Keyifli bir başlangıcın ardından yol yorgunluğu, öğlen açlığı ile birleşince rotamızı Emborio Limanına çevirdik. Limana varır varmaz cam gibi bir deniz ve manzaraya bakan dört – beş restoran iştahımızı bir kat daha kabarttı. Arabayı park edip, Neptün Restoran’a attık kendimizi. Oturur oturmaz gelsin soğuk Yunan Mythos biraları… Menümüzün olmazsa olmazları cacikis, sağanaki, Grek salat ile açılışı yaptık. Peynir pane topları damak çatlatan cinstendi. Kabak tava kıvamında, sardalye ızgara inanılmazdı.       

 Turkuaz renkli sular…

Keyifli bir yemek sonrası, sahile 15 dakika yürüme mesafesinde, denizi volkanik taşlarla kaplı Mavra Volia’ya vardık. Hemen bir ağaç altına yerleştikten sonra kendimizi turkuaz renkli sulara attık.

Denizin içindeyken sahilin görüntüsü harika idi. Biraz yüzüp, biraz suyun içinde sohbet edip volkanik taşlı zemini olan plajın tadını çıkarmaya bakıyorduk. Buruşuncaya kadar suda kaldıktan sonra, volkanik taşların üstüne yayıldık. Arkadaşlar burada otururken, gezgin ruhumun keşfetme arzusu ile plajı dolaşmaya başladım. Bir tepeyi adeta bir patika yolundan tırmandıktan sonra aynı sahilin farklı bir koyu olan Foki Plajı ile karşılaştım. Tepeden burayı izlemek cidden çok güzeldi.

Saat 17’i gösterirken otele dönüp, dinlenip akşam yemeği için hazırlanmak vakti gelmişti. Otele dönüş yolunda Mastika köylerinden geçerek yol boyunca zeytin ve sakız ağaçları gördük. Uygun bir yer bulunca sakız ağaçlarının yanında bir mola verdik. Etraf buram buram sakız kokuyordu. Ağaçlardan sızan sakızı tadıp bir doğa harikasına daha şahit olduk. Saat 18’e doğru Katarraktis Köyündeki Ostria Apart Otel’imize geldik. Aile işletmesi olan otelde, check-in işlemlerimizi yaparken resepsiyon görevlisi ailenin gelini, buz gibi naneli limonatalarla bizi karşıladı. Deniz manzaralı odalar mütevazı olduğu kadar her ihtiyacı karşılayan nitelikte idi.

Çantalarımızı bıraktığımız gibi otelin önündeki denize indik. Girişi kayalık ve hafif çırpıntılı olsa da su pırıl pırıldı. Otelin denize sıfır olmasının keyfini çıkarmaya çalışıyorduk. Ancak kayalık oluşu çok zevk vermeyince, odamıza çıkıp, denize karşı balkon keyfi yaptık.

Akşam rezervasyonumuz adanın en popüler restoranı olan To Apomero’ya yapılmıştı.20 gibi otelden çıkıp lokantaya vardık. Gerçekten manzarası, konumu ve farklı menüsü ile güzel bir yerdi. Ancak perşembe geceleri müzik olmadığını öğrendiğimizde bir hayal kırıklığı yaşadık. Amaç yemekten çok, Buzuki eşliğinde sirtaki yapıp Yunan müziği dinlerken, damaklarımızı da arada şenlendirmekti. Köyün bazı yerlerinde asılı reklam afişlerinden meydanındaki bir barda müzik gösterisi olacağını okumuştuk. Akşam yemeği olarak köyün bir balıkçısında deniz mahsulleri yiyip doğru bara gittik. Köy halkı genci, yaşlısı, bir şeyler yiyip içerken şarkılara eşlik ediyorlardı. Ancak bizim motivasyonumuz düşmüş, beklentimize karşılık bulamadığımızdan kısa sürede kalktık.

Ertesi sabah erkenden kalkıp köyde yürüyüş yaptık. Deniz kenarında sabah serinliğinde yürüyüş yapıp, sahilde dalgaların sesini duymak sevgili eşime ve bana adeta terapi gibi gelmişti. Oteldeki kahvaltının ardında ikinci günün kültür turuna başladık. Bu kez adanın en popüler iki köyünü ziyaret edecektik; güney bölgesindeki Pirgi ve Mesta köyleri. Televizyonlarda tüm gezi programlarında bu iki köy gösteriliyordu.

Masal âlemi köyler

Sakız Adası dendiğinde hep bu iki köyden bahsedildiğinden buraları görmek için çok heyecanlıydım. Ancak alışveriş olmadan asla deyip yolumuzun üzerindeki sağanaki peyniri, somon konservesi gibi değişik tadlar alıp yolumuza devam ettik. Önce Kalamoti köyünde turistik objelerin ve hediyelik eşyaların satıldığı, özellikle seramik ve çömlek sanatı eserlerinin sunulduğu dükkânlara daldık.

Dükkânlara girer girmez sakız likörü ve sakız şekerleri ikram ettiler. Kasaya ödeme yaptıktan sonra ayrılırken de birer şişe su verdiler hepimize. İnanılmaz bir misafirperverlik ve turizm anlayışı örneği gösterdiler… Buradan ayrılıp Pirgi Köyüne girer girmez köyün mimarisi ve mozaik bezemeleri insanı adeta bir masal âlemi içine sokuyor. Meydanı, kilisesi, sokakları ve de özellikle evleri tek kelime ile harika. Evlerinin önünde sokakta oturan yaşlı nineler ve dedeler sahiden çok sevimli. Fotoğraf çektirip o anları ölümsüzleştirdik. Gezerken her adımda farklı keyif alıyorduk.

Zamanımız kısıtlı olduğundan fazla vakit kaybetmeden Mesta Köyüne yollandık. Yol üzerinde mağarası ile bilinenOlimbi Köyü vardı.

Burası da bir başka rüya âlemi. Evlerinin balkon saksı ve süsleri bizleri hayretlere düşürdü. Hele ara sokaklarda gezinirken gerçekten labirent gibi çıkmaz sokakla karşılaştığımızda, epey heyecanlandık. Kaybola kaybola köyün meydanına ulaştık.

Saat öğleni geçince meydandaki Kanellos Kahvehane’de oturduk. Yemek sonrası tatlı ve kahve limanda yapmaya karar verdik. Sahile geldiğimizde ara sokaklarda gezinip Tarabya sahilini andıran deniz kenarındaki cafelerde oturup soluklandık. Çeşme’ye dönüş feribotumuzun saati gelene kadar burada vakit geçirdik. Bir çırpıda biten pasaport ve gümrük kontrolünden sonra Sakız Adasına ve sahildeki değirmenlere güverteden el salladık. 

Sakız Adası gezimiz, bir gece – iki gün sürmüştü. Ancak daha uzun kalmaya vakti olanlara görülebilecek diğer yerleri de şöyle sıralayabilirim:

Adanın özellikle orta ve güney bölgelerinde, Osmanlı izleri taşıyan cami, hamam, çeşme ve mezarlıkları, Bizans dönemini yansıtan müzeleri, Chios Kalesi ve kulelerini görmek mümkün.

Karfas ve Megas Limniona Plajları, çok turist çeken plajlar. Uzun soluklu gezilerde adanın arka tarafına düşen kıyılarındaki birkaç plaja daha gidilebilir.

Geceleri yine yukarda belirttiğim gibi rıhtımdan başlayıp sahil boyunca devam eden caddedeki mekânlarda yemek yiyip bar, kahve ve lokantalarında keyifli zaman geçirebilirsiniz. Hem tarih, kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim!

Bir Tutkudur Seyahat…

Thassos

Yunanistan artık Türklerin en önemli turizm destinasyonu haline geldi. Thassos yani Taşöz de son yıllarda Türkler arasında gittikçe popüler olan bir Yunan adası. Karayolu ile gidilebilecek en yakın adalardan biri olması ve eşsiz doğası Thassos’un tercih edilmesinin nedenlerinin başında geliyor.

Yunanistan’a ilk yolculuğum dostluk treni Filia ile Selanik’e olmuştu. Melodik lisanından, yemeklerinden, müziğinden, danslarından kısacası kültüründen çok keyif almıştım. O seyahatten sonra hep Yunan adalarında bir tatili hayal ettim. Gündüzleri akvaryum misali cam gibi sularda yüzüp, akşamları tavernalarda rakı ve mezeler eşliğinde buzuki dinleyip sirtaki yapmayı çok arzulardım. Kısmet bu seneymiş. Haziran ayında evlenme yıldönümümüzü fırsat bilip İstanbul’a en yakın Yunan adası olan Thassos’a gitmeye karar verdik. Programımıza BTS grubumuzun kurucu üyelerini de dâhil ettik.

Bir cuma sabahı saat 5’te kontağı açıp yola koyulduk. Su gibi akan, tenha denebilecek şehirlerarası yolda üç saat gittikten sonra, köy kahvaltısı veren bir İpsala’ya yakın bir benzincide durduk. Keyifli kahvaltı sonrası yarım saat daha yol aldıktan sonra gümrüğe vardık. Şansımıza gümrük boştu, önümüzde iki – üç araç vardı. Türkiye sınırını 15 dakikada geçip Türk askeri ve bayrağına el salladıktan sonra Yunan gümrüğüne geçiş yaptık. Bu kez komşu bayrağını selamladık, askerine Yasas diye seslendik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/2-1.png

             

Varış noktamız Thassos Adasına arabalı vapurların kalktığı Keramoti Limanı idi. Yolu iyi bilmediğimizden biraz kaybolarak limana vardık. Şansımız burada da yaver gitti, varır varmaz geminin kalkacağı bildirildi. Hemen gişeden biletlerimizi alıp kendimizi gemiye attık. Güverte tatilcilerle doluydu. Herkesin elinde makineleri ile etrafı görüntülemeye çalışırken, martılar yol boyunca bize eşlik etti.

Arnavut asıllı olduğu öğrendiğimiz bir müzisyen akordeon ile ritim tutarken diğer eli ile trompetle Napoliten parçalar çaldı. Türk olduğumuzu duyunca sanki Türk şarkısıymış gibi bize hoşluk olsun diye ‘Ya Mustafa ya Mustafa’ adlı Fransızca şarkıyı çalıp bahşişi kaptı. Göz açıp kapayıncaya kadar 35-40 dakika geçmiş, Thassos’a varmıştık. Otelimiz Limenas’ta, gemilerin yanaştığı yere 5 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Tam merkezde diyebileceğimiz Otel Timoleon’a çantaları bıraktığımız gibi önceden isimlerini not aldığımız beach’lere doğru yola çıktık.

   MERMER PLAJI

İlk durağımız Marble Beach yani Mermer Plajı oldu. Yol mermer tozundan ve çakıl taşlarından dolayı çok kötü idi. Ancak plajı görünce karşılaştığımı manzara nefesimizi kesti. Mermer tozundan dolayı plaj bembeyaz, adeta karlar altında gibiydi. Su derseniz turkuazdan laciverte kadar tüm tonları barındırıyordu. Şezlonglara yerleştiğimiz gibi kendimizi Ege’nin serin sularına bırakarak yol yorgunluğumuzu atmaya çalıştık.

Plajın büfesinden soğuk bira, sandviç ve soğuk kahve frappe’lerle öğlen açlığımızı geçiştirdik. Plaj gösterişi olmayan ancak suyu ve manzarası ile harika bir plajdı. Biraz güneşlenip, biraz yüzüp dinlendikten sonra saat 6 gibi otele dönmeye karar verdik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/4.png

             

Tüm arkadaşlar odalarına çekilirken ben yeni yerler keşfetmek ve akşam yemeği için uygun bir taverna bulmak amacı ile sahilde dolaşmaya çıktım. Mythos Taverna adlı mekânı uygun görüp akşam için rezervasyon yaptım. Sonrasında otelimizin arkasına bakan çarşıyı keşfe çıktım. Hediyelik eşya satan dükkânlar, plaj ve yazlık kıyafetler satan mağazalar, restoranlar, dondurmacılarla dolu şirin ufak bir çarşı buldum.

     Sözleştiğimiz saatte arkadaşlarla otelin kafesinde buluştuk. Yaptığım keşfi ve akşam yemeği için ayırttığım yeri anlatıp yola koyulduk. Tavernaya vardığımızda müzik başlamıştı bile. Az da olsa Türkçe konuşan şef garsondan masamızın buzuki çalan sanatçıya yakın olmasını istedim. Kırmadı, hemen yanı başında bir masa verdi bize. Cacikis, Grek salat, patlıcan salata gibi klasik mezelerden sipariş verdik. Ara sıcak sonrası ızgara ve tavadan oluşan kocaman bir deniz mahsulleri tabağı geldi. Bizim Yeni Rakı’ya en yakın bulduğumuz mavi etiket Barbayani marka rakı ise Stin İya Su nidaları ve buzukinin nağmeleri ile su gibi aktı. Buzuki eşliğinde şarkılara eşlik edip sirtakiler yaptık 38. evlilik yıldönümümüz çok eğlenip keyif aldığımız bir şölen gibi geçti adeta. Gecenin geç saatinde otele dönmek yerine sahilde bir kahve içtik.

Sabah hava biraz bulutlu olsa da keyfimiz bozulmadı. Eşimle, herkesten erken kalkıp biraz sabahın sessizliğini yaşamak istedik. Uzun zamandır özlemini çektiğim Yunan adalarından birindeydim. Biraz yürüyüş biraz etrafı resimlemek amaçlı gezindik. Otele döndüğümüzde, mütevazı ancak bir kahvaltı için olmazsa olmazlarının bulunduğu açık büfeden bir şeyler alıp kahvaltımızı yaptık.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/7.png

Sonrasında hedef otelden yaklaşık 45 dakika mesafede olan, adanın en meşhur plajlarından Aliki idi. Yine harika bir koy, harika bir deniz, harika bir plaj Aliki. Plaja inerken gördüğümüz manzaraya bayıldık. Su o kadar güzeldi ki her girdiğimizde bir saate yakın suda kaldık. Saat 3’e doğru hava kapatıp birkaç damla yağmur bırakınca doğru plajın restoranına geçtik. Snack bar tarzı atıştırmalık ve soğuk biralarla geçici yaz yağmurun dinmesini bekledik. Yemek bittiğinde güneş yine sıcak yüzünü gösterince kendimizi tekrar tadına doyamadığımız sulara attık. Akşamüstü istemeye istemeye plajdan çıkıp otele döndük. Burada geceleri uzun olduğundan akşam çıkmadan önce biraz dinlenmekte fayda var.

Akşam otelin kapısında buluştuğumuzda sıkı bir yağmur ile karşılaşınca çok yakınlardaki bir İtalyan restoranına koştuk. Yemeğin ardından otele yakın kafelerin birinde kahvelerimizi içip yatmaya gittik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/8.png

Pazar sabahı dinlenmiş, uykumuzu almış vaziyette kalkıp otele yürüme mesafesindeki Paradise Beach’a gittik. Yine inanılmaz bir sahil, inanılmaz bir su; taşlar tek tek sayılıyordu baktığınızda. Aslında birkaç değişik plaj notu almış olsak da deniz aynı deniz deyip günümüzü burada geçirmeye karar verdik. Öğlen güneşinin yakıcılığında, kafesinde yine Snack tarzı atıştırmalıklarla keyif yaptık.

YUNAN GECESİ

Thassos’ta son gecemizi tekrar bir tavernada geçirmek istediğimizden Alexandra’s Taverna’da yer ayırttık. Mezeler çok lezzetli; Sağanaki (beyaz peynir pane), Pabucaki (patlıcan yatağında fırında peynir), feta peynirli yeşil biber, tarama, ızgara sardalye damak çatlatan cinstendi. Restoran sahibinin kızı siparişleri alıyor, annesi Alexandra servis yaparken sirtaki yapıyor, baba içerde mutfak ile ilgilenirken arada dışarı çıkıp “yasssuuuu” diye bağırıp tabak kırıyordu. İlerleyen saatlerde buzuki çalan adamın yanına org çalarak sipariş alan kız gelmez mi? Türk olduğumuzu bildiğinden Zülfü Livaneli, Grup Gündoğarken ve Yeni Türkü’den şarkılar söyleyip bizleri keyiflendirdiler. Barbayani Rakısı ve sirtaki ile neşemizi bulduk. Yine bir müthiş Yunan gecesi yaşıyorduk.

Yemek sonrası kahvelerimizi sahilin sonunda bulunan Karnagio Beach’in barında içmeye karar verdik. Gündüz arkadaşlar güneşlenirken ben yine etrafı kolaçan etmek amacıyla sahilden buraya yürümüş ve mekânı çok sevmiştim. Taverna çıkışı Karnagio Bar’a geldik. Kayalıklar arasında çok güzel aydınlatılmış ve manzarası olan keyifli bir bar olmasına rağmen, içeri girmemizle, ortamın yaş ortalamasını aniden arttırdık. Gençlerin huzurunu kaçırmamak adına sahilde başka bir yerde kahve içmeyi uygun bulduk. Otele dönüşümüzde, odamızın balkonundan limanı ve denizi izlerken, Thassos’a gelmekle verdiğimiz isabetli kararın keyfini çıkardım.

DÖNÜŞ YOLUNDA ALEKSANDROPOLİS

Ertesi sabah kahvaltı sonrası dönüşe geçtik. O günü yolumuzun üstünde olan Aleksandropolis’de (Dedeağaç) de bir plajda değerlendirmeye karar verdik. Böylelikle dönüş yolunu bölüp yarılamış olacaktık. Feribottan iner inmez rotamızı Aleksandropolis’teki en ünlü plaj olan Amo Amo’ya çevirdik.

               Bu mekân Thassos’taki plajlara benzemiyordu. Daha lüks, Bodrum ve Çeşme ‘beach’lerini andıran tarzdaydı. Ama denizi ise Thassos’takilerle mukayese bile edilemezdi. Amo Amo’nun restoranı ve mutfağı ise en güzel ‘beach’lerle yarışacak cinsteydi. Deniz sonrası öğlen yemeğini, harika sunumlu Yunan spesiyaliteleri ile deniz mahsullerinden seçtik. Yine isabetli bir seçim ve karar vermiştik. Dönüş yoluna geçmeden biraz şehir merkezinde gezindik. Sahilini gezip Aleksandropolis’in simgesi olmuş, meşhur deniz feneri önünde fotoğraf çekip, Jumbo Market’te alışveriş molası verdik.

Dönüşte gümrük, bizi yine hüsrana uğratmadı. Oysa neler duyuyorduk giden arkadaşlardan; zaman zaman altı saate yakın gümrükte bekledikleri oluyormuş. Gümrükten oylanmadan geçerek Türkiye sınırından giriş yaptık. Müthiş bir ‘long weekend’ ile evlilik yıldönümü kutlamasına vesile olan Thassos unutulmaz anılar bıraktı gezi dağarcığımızda. Efharisto ThassosYasas komşu seni unutmayacağız.

 Bir Tutkudur Seyahat… 

Babaannenin Sardunyası

Yunanistan‘ı hep merak etmişimdir.

Sadece Yunanistan‘ı değil; Osmanlı‘ya ait olan bütün toprakları, ülkeleri, kentleri… Suriye‘yi, Şam‘ı, Halep‘i, Bağdat‘ı, Yemen‘i, Kudüs‘ü, Tebriz‘i, Kırım‘ı, Gürcistan‘ı, Dağıstan‘ı… Bu ülkelerin bir kaçına gitmişliğim var.

Yunanistan‘a ise bir bayram tatilinde gittim. Sınırdan geçtikten bir süre sonra, çoğumuzun olduğu gibi benim de bilinçaltıma sinip kalmış, kendini dışa vurmaktan hep ürkmüş, çekinmiş olan o duygu; bir zamanların güçlü bir ülkesine ait olma duygusu yine depreşti ve usul usul ele vermeye başladı kendini…

Ninelerimizin, dedelerimizin zaman içinde birer destana dönüşmüş çocukluk anıları, evleri, ocakları, vatanları… İnsanın içini yakıp kavuran göç -mübadele- öyküleri, kötü niyetli feleğin ettikleri. Kahpe feleğin!.. Kahpe Yunan‘ın!.. Selânik‘teki Hamza Bey Cami‘nde seks filmleri oynatacak kadar coşmuş –acaba azmış mı deseydim– milliyetçilik duygularıyla körüklenen öfkeler, horozlanmalar, çatışmalar…

Bir benzin istasyonunda durduk ve ilk kez ayak bastık babaannenin on üç yaşındayken son kez bastığı Yunan toprağına…

―Kurşunsuz benzin hangi pompadan veriliyor acaba?‖ Oğluma Türkçe söylediğim bu söz, kırık dökük bir başka Türkçe   cümleyle   buldu   karşılığını…   ―Kurşunsuz   benzin

burada 98 oktan süper.‖ Benzini doldururken alacağı yanıtı bile bile ―Türkiye‘den mi?‖ diye sordu.

―Türkiye‘den.‖

―Benim       dede       de       Türkiye‘den;       Marmara Ereğlisi‘nden.‖

―Bizim  babaanne  de  Kavala‘dan.  Oraya  gidiyoruz.

Doğduğu evi görmeye…‖

―Benim  dede  korkuyor  gitmeye.  Sanıyor  ki  Türkler kötücülük yapacak ona.‖

İkram ettiği çay, sohbet kadar bizdendi ya da onlardan…

Dedesi iki şeyden vazgeçmemiş: İnce belli çay bardağından   ve   ―Güle   güle   kullan‖   sözünden.   ―İkisi   de Yunan‘da yok‖ diyor benzin istasyonunda çalışan Mouameletizis.

Acaba   ―muameleci‖mi   diye   geçiriyorum   içimden. Kim bilir belki de bir zamanlar Marmara Ereğlisi‘nde muamelecilik yapıyordu dedesi… Komik duruma düşmemek için sormuyorum.

―Güle  güle  kullan‖  deyimi  Yunan  dilinde  olmadığı için Türkçe‘sini söylermiş hep. Çok da hoşuna gidermiş. Hediye vermeyi, belki de bu cümleyi bir kere daha söylemek için severmiş dede Mouameletizis…

Artık söylenmiyor bu cümle Dedeağaç topraklarında.

Dedeağaç da denmiyor Dedeağaç‘a.

Çünkü Dede ölmüş.

Oraları artık Aleksandrapoli…

Tıpkı Türkiye‘de söylenmeyen Rumca sokak ve kasaba isimleri gibi…

Paylaşılmış bir tarih usul usul yitiyor; önce sokak adlarında,    sonra    da    ―Güle    güle    kullan‖    ve    benzeri sözcüklerde. Duygulara sıra gelmemiş henüz. Duygular hâlâ tarihe saygılı; paylaşmaya, emeğe…

Mouatmeletizis, Yunanca bir kelime söylüyor ve ne çay  parasını  alıyor,  ne  de  oğlanın  içinde  ―pokemon  tasosu‖ var diye tutturup aldığı patates cipsinin…

Söylediği o Yunanca kelimenin ne anlama geldiğini soruyorum.  Düşünüyor  bir  süre  ve  ―ayıp‖  diyor  ve  tekrar Yunanca‘sını söylüyor ‗ayıp‘ın.

Ayıp!

Bu sözcüğün her iki dilde de söyleniyor olması içimi ferahlatıyor. Utanmasam boynuna sarılacağım Muameletizis‘in. Belki o da benim boynuma sarılacak. Fakat nezaketle ve elbette ki serdeki tarihî düşmanlık duygularına halel gelmemesi için el sıkışıyoruz sadece ve otomobilimize binip tekrar yola koyuluyoruz. Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız Yunanistan.

Çetin Altan, Yunanistan‘daki yaşam kalitesinin Türkiye‘ninkinden 65 basamak yukarıda olduğunu yazar hemen her yazısında. Bir de ―enseyi karartmayın‖ diye yazar.

―Bunlar    zamanla    geçecek;    bizim    yaşam    kalitemiz    de yükselecek.‖ Çetin Altan‘ın sözünü ettiği bu kaliteyi arıyor gözlerim. Yol aynı yol. Say ki Adapazarı-Bilecik yolu. Kasabalar, kentler aynı. Say ki Turgutlu, Manisa. Bakkallar, manavlar, manavlardaki meyve ve sebzelerin duruşu, bakkallardaki gazetelerin dizilişleri…Asfalt yol, otoyol kalitesi desek; o da değil…Fert başına düşen elektrik tüketiminden haberim yok tabii.

Ya da et tüketiminden; kitap, gazete tüketiminden.

Her neyse…

Yunanistan‘ın benim ülkeme benzemesine hiç şaşırmıyorum. Yunanlı‘nın bana benzemesine de… Bir daha ki gelişimde, bir düzine ince belli çay bardağı getireceğim torun  Muameletizis‘e  ve  o  ―efharisto  poli‖  diyecek  kendi dilinde;   ben   de   ona   kendi   dilimde   ―güle   güle   kullan‖ diyeceğim. Belki bu kez birbirimizin boynuna sarılmaktan çekinmeyeceğiz. Dışa vurdukça daha da sahici olacak duygularımız. Daha sevimli, daha içten, daha coşkulu…

Kavala‘ya varıyoruz. Adı hem Türkçede hem Yunancada aynı yazılan ve söylenen Kavala‘ya.

Görkemli bir su kemeri karşılıyor bizi. Babaannenin anlata anlata bitiremediği ve bu nedenle de her santimetrekaresini bildiğimiz bir su kemeri…―Bizim ev su kemerlerinin ardında; kale içinde‖ derdi babaanne. Kafamızı kaldırıp kaleye bakıyoruz. Gözlerimiz yanıyor. Biraz önceki coşkumuz sönüyor birdenbire, eriyor.. Bir eziyete dönüşüyor Kavala.. Kocaman bir Kıbrıs haritası konmuş kaleye. Kıbrıs‘ın kuzeyi kızıl kan… Kan Güney‘e damlıyor…Belki de Babaannenin on üç yaşında terk ettiği, terk etmek zorunda kaldığı evine, evinin balkonuna, pencerelerine, mutfağına, ekmeğine, rızkına…

―Kıbrıs‘ı  unutmayın‖  diye  yazıyor  haritanın  altında.

Hem Yunanca yazıyor hem İngilizce. Türkçesi yok!

Sadece Kavala‘nın adı Türkçe. Bir de babaannenin doğduğu evin balkonundaki sardunyanın adı…Hem Türkçe hem Yunanca, dolmanın, patlıcanın, rakının adı.Evinin çatısındaki bu kanlı Kıbrıs haritasından babaanneye söz etmeyeceğiz. ―Sardunyan hâlâ balkonda babaanne‖ diyeceğiz. ―Ona gözü gibi bakan Yunanlı komşun, biz oradayken ona su veriyordu…‖

Samos

Samos Türkiye’ye O Kadar Yakın ki !

Samos 3 bin yıllık maziye sahip. Mitoloji de ise tanrıça Hera’nın doğum yeri olarak biliniyor.

Türkiye’nin Dilek Yarımadasının hemen karşısında. 15 Ekim 1912’de İtalya ile imzalamak zorunda kaldığımız Birinci Lozan Anlaşması ile Samos, ülkemizden ayrılan 12 ada arasında. Ayrıca Yunanistan’ın en büyük sekizinci adası. Bir zamanlar bu topraklarda “susam” yetiştirilirmiş.

Ama en çok Pisagor (MÖ 570 – 495) ile övünüyor. Çünkü ünlü matematikçi bu coğrafyada doğmuş. Zalim Poliktaris’e karşı çıkmış ve ardından tutuklanmış şimdi Pisagor olarak anılan mağara ve  yakınındaki şapele sığınmış. Pisagor dışında Felsefe dalında ünlü düşünür Epicurus da Samos doğumlu. Geometri bilginizi biraz zorlayın. Bu ifade size neyi hatırlatıyor? “Bir dik üçgende hipotenüsün karesi diğer iki dik kenarın karelerinin toplamına eşittir.”

Samos,  ada boyunca uzanan üzüm bağları, virajlı yolları, plajları, yüksek dağları, dağ yamaçlarına kurulu şirin köyleri, çoğu yıkık kaleleri, zeytin ve çam ağaçları, manastırları, şarap ile arkeoloji müzeleri, sevimli taş kiliseleri, bol çiçekli balkonları, yollarda sere serpe yatan kedileri, mini beyaz çiçekli daracık sokakları ile öne çıkıyor.

Ama özellikle başkent Samos (Vathy) ile en çok ziyaretçi çeken kasabası Pythagoras (eski adı ile Tigani) maalesef betonlaşmadan nasibini almış.

Ne de olsa karşılarında çok “güzel” bir örnek var. “Kuşadası”,  dağ taş bina olup, bir çoğu da maalesef boş duran bir beton denizi.

Herkes lokantalarda uzun sürecek bir zevk yemeğin heyecanı içinde iken, ben sahilde bir banka oturup çevremi inceliyorum.

Bir balıkçı ağını temizliyor, kediler ise beklemede, fırsatını yakalayınca yaşama ümidi ile sıçramakta olan zavallı bir balığı kapıp kaçıyorlar. Yaşlı beyaz sakallı balıkçı etrafına huzurlu bakışlar fırlatıyor. Adada herşey sakin,  zaman durmuş. Aceleye hiç gerek yok. Deniz mavisi tişörtlü adamın göz bebekleri bir kurbağa gibi kabarık, göz kapakları ise çıkık. Birden yüzüne ak bulutun gölgesi düştü, güneş ışınları sahildeki evlerin camlarından yansıyıp yaşlı balıkçının tişörtünü aydınlatıyor.

Yunan ordusunun acemi eri Samos Adasında birlikte görev yaptığı levazım çavuşuna dert yanıyormuş.

-Çavuşum yemin ederim ki, öğle yemeğinde verilen et yemeğenin içinde bir gram bile et yoktu.

–  Sen hiç asker bisküvisi yedin mi ?

– Elbette yedim çavuşum.

– İçinden asker çıktı mı ?

Kısa Kısa Samos

  • lokantasının cennet gibi bahçesi ve yemekleri tavsiye edilmiş ama mekanı bulmakta zorlanmışlar. Elbette ben böyle uzun süreli keyif tıkınmalarından hep uzak dururum. Peynir ile meyve bilhassa muz alıp odama çekilip sizler için bu coğrafyadaki intibalarımı kağıda dökerim.
  • duvar resimleri, tablolar ve ahşap ikonaları ile ziyaretçileri çekiyor.
  • yine dağ yamacına kurulmuş sevimli bir köy.
  • bir nehir yatağına kurulmuş. Ufacık kiliseleri, lokantaları, barları ve renkli sokakları ile çok sayıda ada ziyaretçinin uğrak yeri.

Meteora

Meteora Askıdaki Manastırlar ve Tyranavos Fallus Festivali

Musevi inancına sonradan geçmek zor ama Hristiyan olmak kolaydı. Musevi olmak için Musevi anadan doğmak gerekirken vaftiz olan herkese Hristiyan toplum kucak açıyordu, böylece  bu yeni  inanç hızla yaygınlaştı. Romalılar 300 yıl boyunca bu yeni inanışa sıcak bakmadı. Onları sürekli  cezalandırdı. İlk Hristiyanlar da devamlı saklanmak zorunda kaldılar.

İşte Halkidikya’daki Athos Dağındaki manastırdan XI. yüzyılda 3 keşiş, Athanasios, Gregory ve Musa Teselya Bölgesi’ndeki dev kaya sütunlarına yerleşmeye ve bu coğrafyada saklanarak inzivaya çekilmeye karar verdiler. Böylece saldırılardan da korunmuş olacaklardı. İlk dönemde doğal mağaralarda yaşadılar. Bu kaya ormanına yerleşmek hiç öyle kolay olmadı..

Makara ile çektiklerini sepetlerle tepelere ulaşan malzemeleri kullanarak kayaların üstlerine yapılarını zor da olsa inşa ettiler. Elli milyon yıl önce burası bir iç göl imiş. Doğa hareketi sonucu deniz dibindeki kayalar yeryüzüne çıkmış. Zaten jeolojik yapı, yuvarlak çakıllı,  kalker ve kum. Zamanla rüzgar ve su gücü ile bu ilginç oluşum ortaya çıkmış.

Sonuçta yöredeki farklı zirvelere tam 24 adet manastır inşa edilmiş. Bugün 10 adeti faal. Ancak her manastırda rahip sayıları az, onu geçmiyor.  Kalambaka Kasabasına bakan tek manastır olan rahibelere ait Aglos Stefanos ziyaretçilere kapalı.

Yemekhanesi müze olan, en fazla ziyaret edilip, en kolay ulaşılan Varlaam’a yöneliyoruz. Megalo Meteora ise aralarında en büyüğü, Sırp kralı Symeon Uros buraya yerleşip papaz olmuş ve maddi destek sağlanmış. Roussanou Manastırı (1543) daha görünür olduğu için en fazla fotoğraf çekileni.

Çatıları kiremit kaplı,  uçurum manzaralı, ahşap balkonlu, çilehaneleri ile manastırlar, kartal yuvasını andırıyor. Tam anlamı ile her biri “büyüleyici”. Çok boyutlu bir keyif cenneti,  hem yatay hem dikey. Işık değiştikçe de ortaya farklı ve çekici görüntüler çıkıyor. Sanki Trabzon’daki Sumela Manastırı’nı andırıyorlar. Osmanlı Dönemi ve Hitler’in beşinci bölüğü de bu ilginç coğrafyaya tarih koridorlarında tanıklık etmiş.

Dibindeki Kalambaka Kasabası maalesef zamanla bu bölgeye ziyaretçi sayısı artınca çirkin bir beton yığını haline gelmiş. Oteller, lokantalar, tur şirketleri açılmış. Kastraki Köyü ise daha sempatik. Vadide mısır, patates, bağcılık ve hayvancılık yapılıyor.

James Bond dizisinin “For Your Eyes Only” filminde Bond’un o ünlü halatla manastıra çıkış sahnesi işte burada çekilmiş. Eskiden portatif merdiven ve  file asansör ile manastırlara ulaşılırmış. Söylentilere göre ip kopmadan ipi değiştirmezlermiş. Şimdi ise yılan gibi kıvrılan bir asfalt yolla belli bir noktaya kadar ulaşılıyor. Meteora,  tahmin edeceğiniz gibi UNESCO Dünya Miras Listesi’nde!

Gelelim “sembolü” erkek cinsel organı (fallus) olan geleneksel Tyrnavos Karnavalına. Tyrnavos etrafı dağlarla çevrili mümbit bir ovada kurulmuş. Her sene 10-11 Martta doğanın canlanması, toprağın döllenmesi, şeftali ağaçlarının pembe çiçek açması, “ete hayır” anlamına gelen “karnavallarla” kutlanır.

Aslında Tyrnavos’da karnavalın hazırlıkları bence hiçte profesyonel değil. Saat 20 gibi çoğu lise öğrencisi, asker, doktor, Japon, İspanyol kılığında nedense Amerikan müziği eşliğinde dans ederek sokaklardan geçiyorlar. Kendileri sanki seyredenlerden daha fazla eğleniyor. Konvoyun son araçlardaki tahta heykellerin kocaman sallanan “fallusları” var. Ekmekler, şekerler, anahtarlıklar, hep fallus şeklinde.

Ertesi gün “Kirli Pazartesi” olarak anılıyor. Bugün Yunanistan’da resmi tatil. Meydana kocaman bir kazan kuruluyor. Kazana evlerde artan sebzeler birer birer atılıyor ve böylece de her yiyecek değerlendirilmiş oluyor. Sanki bizlerin aşuresi gibi. Bu çorba öğleden sonra halka dağıtılıyor. Festivale civar yerleşim yerlerinden ve bölgenin büyük kenti olan Larissa’dan geliyorlar.

Yunanistan

Batı Trakya ve Yunanistan’a doğru yolculuğumuz Edirne’de Şükrü Paşa Müzesini ziyaretle başladı.

Kaldığımız otel Edirne’nin en özel konaklama tesislerinden biri. Fatih Sultan Mehmet’in sütannesinin evi imiş, çok güzel restore edip “Taş Odalar” adıyla butik otel yapmışlar.“Müze-Otel” gibi bir yer olmuş. Her adımda tarih… Zaten bitiğinde bir açık hava müzesi: “Mezar taşları Müzesi”.

Yapılan güzel, bina göz alıcı, gayretler harika ama en önemlisi vefa, vefa…

Taş Odalar ya da “Tarih kokulu odalar”, Selimiye Camii’nin kuzey duvarına neredeyse bitişik. Kaldığım odadan minarelerden birini o kadar yakından temaşa ediyordum ki, kendimi caminin bahçesinde yatıyor hissettim sabaha kadar. Geç yatmamıza rağmen kolayca uyandık sabah ezanının o harika nağmeleriyle… İçimiz huzur dolu…

Edirne’den Pazarkule kapısından geçtik. Bizim taraftaki tavus kuşlarının çokluğu dikkatimizi çekti. Eski yıllarda, bu kapıdan Yunanistan toprağına girer girmez göstere göstere takip edilirmiş Türk turistler… Şimdi peşimizde bir araba yoktu, bir sivil polis adım adım kaldığımız yere kadar gelip beklemiyordu.

Osmanlı’nın bilinmeyen başkenti, Dimetoka’daki şaheserlerimiz

Yunanistan’a giriş yaptıktan sonra doğruca Dimetoka’ya gittik. Belediye Başkanı Hiristos Tokamanis’i ziyaret ettik. Bizimle çok ilgilendi. Belki iki saat Dimetoka tarihini ve içindeki önemli ve bilhassa Osmanlı’dan kalma tarihî eserleri tafsilatlı olarak anlattı. “Bilinmeyen Başkent Dimetoka” isimli kitaptan bilgi aktardı:

Çelebi Mehmet Camiî bir şaheser. İnşaat bitmiş tam kubbeye gelmişler… Yıldırım Beyazıd zamanı… Timur istilası baş gösterince kubbeyi istedikleri gibi tamamlayamayıp acele ile ahşap-kurşun bir şeyler yapıp savaşa katılmışlar. Aslında bu caminin ikinci bir örneği de yok. “Züğürtlükten zerafet” örneği tam… Meşe ağacından ve kurşundan kaplı olan üzeri, 1996’da sökülmüş. Zaten kurşunun kanserojen özelliği var. Şimdi sentetik bir madde konulmuş. Hem zaten rutubetle kurşunlar meşe tahtaları çürütmüş ve tahtalar ağaç kurtları tarafından yenmeye başlamış. Bütün bunlar için 320.000 Euro’luk bir proje yapılıp belediye tarafından onaylanmış. Bu insanî ve tarihi miras korunacak. Avrupa Birliği’nden 6-7 milyon Euro’luk bir destek bekliyor. Bu caminin içinde hiçbir camide bulunmayan ve duvarlara işlenmiş manzaralar var. Bu benzersiz manzara taşa işlenmiş… Bu bir Michel Angelo tekniği… Ama bunu Osmanlı kullanmış. Gökyüzü ve Cennet tasvirleri… Daha sonra üzerleri kapatılmış ama şimdi tekrar ortaya çıkarılmış.

Gazi Ferhat Bey’e ait eserler var. Oruç Paşa’nın çok eserleri var. Bilhassa hamamları meşhur. Şimdi aslına uygun şekilde restore ediliyor. Bilhassa Fısıltı Hamamı… Sanki şimdiki “Dinleme böcekleri” gibi, o zaman “Dinleme boruları” yapılmış… Konuşmalar çok rahat dinlenebiliyor… Rutubetin çıkması için de bunlar yapılmış olabilirler… Ayrıca çeşitli renkte camlar var… Medrese, Rüşdiye Mektebi, Askerî Okul, Binicilik Okulu gibi Osmanlı eserleri…

Dimetoka’yı Osmanlı savaşarak almamış. Çünkü o zamanki Bizans Kralı Kantakuzinos, Orhan Gazi’ye kızını verdiği için, burasını da vermiş. Yıldırım Beyazıd burada dünyaya gelmiş.

Belediyenin şu andaki binası da o zamandan kalma bir Osmanlı idare binası… Belediye başkanının resimlerini göstererek anlattığı bu uzun bilgilendirme, karşılıklı nezaketimizden bizim, “Yunan Kahvesi”, onların “Türk Kahvesi” dediği kahveler ve tam damak tadımıza uygun börek, çörek ve tatlılar mükemmel diyaloğa dönüştü.

Çok verimli ve hızlandırılmış bir tarih dersi gibi geçen Belediye başkanı ziyaretinden sonra bir şehir turu yaparak muhteşem eser Mehmet Çelebi Camii’nin yanına geldik. Restorasyondan dolayı içine giremedik ama dıştan o haşmeti seyrettik. Koskoca bir medeniyetin kalbi, Osmanlı eserleri olarak Batı Trakya ve Balkanlarda atıyor.

Dedelerimizin şaheser imzalarını seyretmek büyük haz veriyor.

Bi dakka, kitabın adı niçin “Bilinmeyen Başkent Dimetoka”  merak etmediniz mi?

-Çünkü Dimetoka, 1. Murat döneminde Bursa ile birlikte iki sene (bir hesaba göre beş yıl) kadar başkentlik yapmış Osmanlı Devleti’ne.

Hemen belirteyim, sınırımıza sadece 12 kilometre mesafedeki Dimetoka’nın belediye başkan yardımcısı Türk. Şehirde 2.000 kadar Türk yaşıyor. Köylerini saymazsak ilçenin nüfusu 10 bin.

Dedeağaç’da bir Rum dostun evinde kumru sesleriyle uyanmak sabaha…

Dimetoka’dan sonra durağımız Büyük Derbent (Dar bent’ten bozma). Bu bölgenin bilgili ve sevimli evladı Aydın bey eşliğinde bölgeyi tanımaya çalışıyoruz. Ruşenler Köyü, Çilingir Köyü… Köyler bizim gelişmiş şehirlerimizin köylerinden bir gömlek daha bakımlı ve daha şık geldi bana. İnsanları da sıcak mı sıcak…

Çevre görüntüsü, evler, evlerin duvarları, evlerin içi, insanların siması aynı Türkiye… Fark yok… Hele doğduğum Honaz’a ne kadar benziyor…

Ve, Dedeağaç…

Kiraz satılan bir büyük serginin önünde durduk. Arkadaşlardan biri, alışkanlıkla kirazların tadına bakmaya başladı. Nasıl olsa Türkçe anlamazlar diye “Tatmaya izin almadık, helâllık dileyelim” dedim yarı şaka…

Hemen cevap geldi: “Helâl helâl yiyin…”  Meğer sahipleri Türkmüş.

Sahilde, deniz fenerinin dibinde oturup bir güzel dondurma yiyoruz. Denizfenerini 2. Abdül-hamid Han yaptırmış. Sahili, Ayvalık’a benzetiyorum.

Küçük bir şehir turu… Yine bir Osmanlı eseri camide namaz… 1. Dünya Savaşı’nda bu caminin önemli bir bölümünü yakmış yıkmış Bulgarlar. Sonra Yunanlılar tamir ettirmiş. “Yunanlılar daha insancıldır Bulgarlara göre” diyor camidekiler. Oysa Bulgarlar ile kan kardeşliğimizi konuşurduk hep.

Gruba burada katılan bir arkadaş, bir yerlere telefonlar ediyor. Mükemmel Türkçesi, Rumcası, Osmanlıcası ve Arapçası var.  Ayrıca İngilizce… Telefonu kapatmadan bize döndü:

“Rum bir dostum var” diye girdi söze. “Israrla bizi evinde kalmaya davet ediyor. Akşam yemeği için de güzel bir balık lokantasına gideriz diyor. Ne cevap vereyim?” Bir ağızdan “Beş kişiyiz, zahmet veririz, otele gidelim” diyoruz.  Cevabımız karşıya aktarılıyor. Rumca ateşli konuşmalar cep telefonundan taşıyor.

“Ne dediysem ikna olmuyor arkadaşım. Ne yap et onları bana getir, misafir etmezsem çok üzülürüm. Evim 200 metre, rahat ettiririm, diyor. Ne yapalım?” Tek tek yüzümüze bakıyor dostumuz.

“Gidelim o zaman” diyorum. Arkadaşlar da beni onaylıyor. İlk defa Rum bir ailenin evinde kalacağım için hayli sevinçliyim.

Balık lokantası, eski balık halinin hemen yanı başında. Hoş bir Rum lokantası… Az sonra balıklar arzı endam ediyor masamızda. Tabii nefis meze ve salatalar eşliğinde. Tatları doyumsuz…

Ama bir olay var ki, onun mutlaka anlatmalıyım:

Üç saate yakın süren yemeğin ortasında yan masadan bir bey elinde tabak yaklaşıyor bize. Son derece kibar, “Kabul ederseniz bu tabağı masanıza bırakmak istiyorum” diyor. Merakla tabağa bakarken komşunun açıklamasını Aydın anında tercüme ediyor, “Bu özel bir sucuk, kendi elimle yaptım. Dana eti ve koyun eti karışımı, asla domuz yok içinde. Lütfen gönül ferahlığı ile yiyin…”

Hepimiz duygulanıyoruz, teşekkürler ediyoruz. Güzel jest doğrusu…

Masadan kalkarken bizi evine davet eden Rum dostumuz Panayotis’e bir kere seni rahatsız etmeyelim, diyoruz hep bir ağızdan.

Evde her şeyin hazır olduğunu, eşinden boşandığını, tek kızının da başka bir yere gittiğini, evin bizi beklediğini tekrarlayınca bütün içtenliğiyle, yola düşüyoruz. Aslında içimden can atıyorum gitmek için. Gezgin yanım, bir ülkeyi ve insanlarını tanımanın en iyi yolunun ara sokaklara dalmak ve evlerde aynı sofrayı paylaşmak olduğunu söyler hep.

Geniş bir ev gerçekten… Çift banyo tuvaleti var. Altı katlı apartmanı kendi inşa etmiş dostumuz. Mesleği inşaat mühendisliği ve mütaahhitlik. Beşinci kattayız. Dip temel temizlik yapılmış, bekâr evine benzemiyor… Havlular belli ki bugün alınmış. Üstelik, Denizli malı. Geniş bir salonu var. Kocaman bir LCD televizyon… Salonun bir köşesi Amerikan bar, değişik içkiler…

Bizim biri, yatsı namazı kılmak mümkün mü der demez içeri koştu ev sahibi Panayotis. Güzel bir seccade ve iki pike ile döndü. Bunları bile düşünmüş. Helal olsun sana Panayotis!..

Komşusu papazmış, “Yarın ona hava atarım, bizim evde de âyin yapıldı diye” diyor.

Herkese bir oda düştü. Erken uyuduk, sabah 06.00’da Gümülcine yolu bizi bekliyor çünkü.

Şu güzelliğe bakar mısınız, kumru sesleri ile uyandım… İstanbul’da bile bulamadığım bu ses eskiden beri çok etkiler beni. Balkona çıkıp içime çektim kumru seslerini Dedeağaç’ın sabah serinliğinde… Gönlüm ve içim hoş oldu… Sevindim, duygulandım.

Biraz daha yakınlık hissettim Panayotis’e, kalktım bir kere daha elini sıkarak teşekkür ettim. Keşke İngilizce veya Türkçe bilse ya da ben Rumca konuşabilseydim de bir güzel kaynatsaydım bu adamla. Yaşı da bana yakın hani…

Son kitabım “Surları Aşan Müjde Fatih” kitabımı hediye etmiştim anı niyetine. Gece kitabı epey karıştırmış Panayotis. “Türkçe bilmiyorum ama epey anladım” dedi. “Çünkü bizim de tarihimiz Fatih’in hayatı. İsimler bizim, şehirler bizim…” Baktım o da mutlu… Meğer dedesinin İstanbul’da, Taksim meydanına yakın bir yerde helva fabrikası varmış 80 sene önce…

Dedesi ve babası dermiş ki, “Türklere bir iyilik yapan 5 iyilik bulur.” İşte olay bu! Bunu dedirtebilmek bir asır sonra bile… Biz dünden beri Panayoti’nin ikramı kadar dedelerimizin de mirasını, güzel mirasını yiyormuşuz meğer.

İstanbul’a davet ettik tabii… “Yakında geleceğim” dedi.

Bu arada, Yunan insanının bildiğimizden daha dindar olduğunu gözlemledim. Trafik ya da başka bir nedenle kazalarda hayatını kaybetmiş Yunanlılar için kaza alanına en yakın yol kenarında “Dua noktaları” inşa edilmesi bunun göstergelerinden biri. Yüz kilometrelik bir karayolunda belki 25 tane bunlardan görmek mümkün. Bazı dua noktaları neredeyse minik bir mescit büyüklüğünde.

Ve işte, Gümülcine ya da Komotini…

Çocukluğundan beri duyduğum, merak etiğim efsane şehirlerden biriydi Gümülcine… Burada olmak çok güzel…

Biz hep Gümülcine diyoruz ama Yunanlılar Komotini adını kullanıyor haklı olarak. Çünkü buralar Yunan Cumhuriyeti sınırları içinde. Burada tarihten tanıdığımız diğer Türk illerinin resmi adı hep Yunanca. Türkler de yadırgamıyor ve takılmıyor bunlara.

Sabahın ilk saatlerinde girdik Gümülcine’ye…

Daha dükkânlar açılmamış ama ünlü Çukur Kahve’nin önündeki masalarda insanlar çaylarını veya kahvelerini yudumluyor. R. Tayyip Erdoğan’ın da eşiyle geldiği bu yerde biz de bir şeyler içmeliydik. Buranın kahvesi pek ünlüdür, denilince hepimiz kahve söyledik. Bu arada diğer esnaf da dükkanlarını açmaya başladı. Anadolu şehir çarşılarının bire bir aynısı bu sokaklar da insanlar da. Türkiye’den gitme çok sayıda ürünleri hemen fark ettik.

İskeçe gibi diğer eski Türk illerine uğrayıp, mini ziyaretler yapıp Kavala’ya doğrulttuk otomobilimizin burnunu.

Buralarla ilgili son bir not:

Batı Trakya’nın bu bölgesinde Osmanlı Devleti hala soluk alıp veriyor. Devlet-i Âli Osmanî yıkılmamış gibi… Çünkü Medrese eğitimi güçlü bir şekilde olmasa da hala devam ediyor, Osmanlıca öğrenmek serbest ve birçok aile çocuklarına Osmanlıca öğretiyor.

Osmanlı hukuk sistemi Mecelle ya da “İslama dayalı hukuk” resmen uygulanıyor. Yani, Batı Trakya’nın bu bölgesindeki Türklerin bazı hukuki sorunlarını Şer’i mahkeme gibi işleyen imamlar çözüyor.  Mirasta, kişisel uyuşmazlıklarda hüküm şer’i ölçülere göre veriliyor. Tabii adam öldürme gibi ağır suçlarda Yunan Mahkemeleri devrede oluyor.

Aramızda bulunan muzip biri sordu “O zaman buralarda dört evlilik de geçerlidir!” Cevap verdiler: “Evet, buna da izin var, Yunan makamları engel olmuyor ama bu hakkı kullananlar Türkiye’dekinden daha az.”

Kavala veya Mehmet Ali Paşa’nın yurdu

Birçoğumuz için Kavala adı Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile birlikte hazırlanır. Tarihe geçen en ünlü paşalardan biridir Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769 – 1849).

Her ne kadar Osmanlılar’a bağlı olsa da, o dönem, Sudan, Mısır, Filistin ve Suriye’nin gerçek hükümdarı kabul edilmiş ve 150 yıl boyunca oğulları tarafından yönetimini sürdürmüş güçlü biri validir Mehmet Ali Paşa. Kavala’ya yakın bir köyde doğmuştur. İstanbul’daki ünlü Hidiv Kasrı da onun torununa aittir.

İskeçe çıkışında Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına bir bedelle otomobilimizin deposunu fulleyip Kavala’nın ünlü su kemerlerine vardığımızda güneş, şehrin taş kaldırımlarını iyice ısıtmıştı.

Taş döşeli ve güneşten kızmış yokuşları tırmanarak vardık Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ünlü külliyesine. “İmaret” adıyla dünya çapında butik bir otel şimdilerde. Burayı yapan ve işleten patronun davetlisiyiz.

Görkemli otele girdikten sadece üç dakika sonra patron, daha doğrusu patroniçe Anna’yı karşımızda bulmak bizi hem şaşırttı hem sevindirdi. Oldukça zengin ve karizmatik bir bayan Anna.

Bizi otelde bekleyenlerden biri de Yunanisan’ın İstanbul Eski Başkonsolosu Büyükelçi Aleksis Andris ile sempatik eşi Efi. Trabzon kökenli ve İstanbul-Moda doğumlu Efi. Aleksis bey de Bornova veya İstanbul doğumlu sanırım.

Dünyanın en güzel, en fantastik 100 otelinden biri kabul edilen bu Osmanlı külliyesini geziyoruz önce. Mükemmel bir dikkat ve işçilikle yenilenmiş her şey. Mümkün olduğunca eski korunmuş, tarihe dokunulmamış. Külliyede hamam, medrese, mescit, Osmanlı mutfağı, kütüphane, öğrenci odaları var. Denize sıfır… Karşıda bütün alımıyla Kavala ışıldıyor Ege güneşinin keskin ışıkları altında. Deniz kokuları doluyor evlerin açık kapılarından içeri…

Tarihe yolculuktan günümüze dönüşü terasta kurulan muhteşem yemek masasında yaşadık… Otelin en küçük odasının geceliği 360 Avro. 1500 Avroya kadar çıkıyor oda fiyatları. “Bu parayı veren herkesi yine de kabul etmem otelime” diyor Anna. “Önce tarihe saygısı olmalı müşterinin.”

Bu yüzden olsa gerek otel büyük zararlar ediyormuş. “Nasıl karşılıyorsunuz bunca zararı?”dediğimizde önce söylemek istemiyor ama biraz üstüne gidince “Ben” diyor “Philip Morris’in ortaklarından birinin işiyim. Kocam destekliyor beni. Anlayacağınız ve  maalesef  Marlboro’nun ortaklarından sayılırım.”

Entelektüel birikime sahip, tarih okumaları olan ve düşünen biri bayan Anna. Mısır doğumlu olduğu için Kur’anı-ı Kerim’i okuyup anlayabiliyormuş. Sık sık Kur’an okuduğunu gören annesi “Sen galiba Müslüman oldun da benden gizliyorsun” diyormuş. Tam bir Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Osmanlı hayranı…

Bir Kedi Cenneti: Hydra Adası

Bir hafta sonu kaçamağı daha ! Genç gezgin Türkiye Gezginler Kulübü üyesi,  sanatçı Göksel Tan ile Cuma sabahı kendimizi Atina uçağında buluyoruz. Atina Havalimanından bir saat boyunca sarsan eski bir otobüsle Pire Limanına varıyoruz. Pire Limanı hiç sempatik değil, itici. Her yer kazılmış, tam bir karmaşa hakim. Akşam 17’de deniz otobüsüne biniyoruz. Ama bu araç ufak, kalabalık ve çok rahatsız. Poros’a uğrayıp iki buçuk  saat sonra  sonra Argos denizinde Saronik Körfezi’nde yarımay şeklindeki Hydra Adasına yanaşıyoruz. Mora Yarımadasının kuzeydoğu sahilindeki ada toplam 48 kilometrekare, nüfusu kışın 2 bin civarı iken yazın gelen misafirlerle 10 bine ulaşıyor. Özellikle Atinalılar hafta sonlarını bohem yaşantısı ve farklı mimarisi ile tanınan bu ağaçsız,  sakin  adada geçirmeyi seviyor. İkinci bir alternatif olarak Korint Boğazı ve Epidaurus yoluyla ulaşılan Metohi Limanından hareket eden feribotla 15 dakika içinde Hydra’ya varabilirsiniz. Elbette Atina’dan Metohi Limanı  karayolu ile yine 3 saat sürüyor.

Bir anda havanın temizliği ve sakinliği, oksijen bolluğu  sizi sarıyor ve sersemletiyor.  Çünkü bu adada belediyeye ait birkaç iş makinesi hariç motorlu taşıtlar yok. Tepelerle bütünleşmiş adada basamaklardan oluşan dar sokaklara araçların girmesi zaten mümkün değil. Eşya ve insan taşınmasında eşek ve katırlar kullanılıyor. Bu zavallı hayvanların sayısı 500’e ulaşmış. İnsan onların o yardım isteyen masum bakışlarını görünce doğrusu üzülüyor. Her yıl bu adada bir de “eşek festivali” organize ediliyormuş. Festivalin kapsamını bilemiyorum ama  onlar için en güzel festival bu  adada hür gezmeleri olur.

Buna mukabil kediler bu coğrafyada çok mutlu. Feribottan adaya boşaltılan çuvalları inceledim,  çoğu kedi maması.  Motorlu taşıt tehlikesi de olmadığından kediler sallana sallana  gezinip yollara sere serpe  uzanıyorlar. Zaten buraya gelen kedisever bir Alman Hanım “Insel Der Ketzen” (kedilerin Adası) başlığı ile bol kedi fotoğraflı özel bir kitap yayınlamış.

Göksel ile adanın ufak limanında dolaşıyoruz. Çok sayıda lüks yat ve motor sıralanmış. Denizde ışık oyunları sessizlikle tam bir uyum içinde. Burada adeta zaman durmuş. Su taksileri yolcuları deniz kıyısındaki diğer yerleşimlere ve plajlara taşıyor.

Coğrafi konumu nedeniyle Hydra özel bir önem taşıyor. Aslında burası “denizcilerin adası”. Zaten dünyanın ilk ticari deniz akademisi bu coğrafyada kurulmuş (1749). Amiral Miaoulis’un beyaz heykeli ana meydanda hemen dikkatinizi çekecektir. Bu zat Osmanlı donanmasına karşı kazandığı zaferlerle tanınıyor. Her sene Hydra’da üç günlük Miaoulia Festivali kutlanır. Bu anlamda yerel danslar, atletizm yarışmaları, fener alayları ve  tekne yarışları gerçekleşiyor.

130 parça savaş gemisine sahip  Hydra Arması  bir dönem Yunan deniz kuvvetlerinin (2/3)’ünü oluşturmuş. Sahilde dizilmiş toplar ve burçlar bunun bir işareti. Osmanlıya vergi yerine denizci ve gemi sağlarlarmış.

Hydra adası ileri görüşlü, ticarete yatkın ve politik halkı sayesinde zengin ayrıca, Akdeniz’de önemli bir askeri  güç olmuş. Rus-Türk savaşında Ruslar Hydra’dan destek ister ve adalalıları kendilerine katılmak için çok zorlar. Sonunda Hydra 5 gemisini Rus Donanmasına vermek zorunda kalır. Ama ardından da Osmanlıya “bizden  zorla aldılar” diye bir elçi yollayarak bildirir. Diğer taraftan komşu Spetses Adası Rus Donanmasına tam destek verir. Savaş sonrası Osmanlı Spetses adasında taş üstünde taş bırakmaz. Hydra’ya ise dokunmaz. İşte Hydra’nın “farkı”. Hatta bir ara Vatikan’a yaranmak için Katolik inancını kabul etmiş gibi görünürler.

Liman katedrali çok zengin. İçi altın ve gümüşle dolu. Ahizeleri muhteşem, adanın ticari ve politik başarısı buraya yansımış. Adanın müzesinde (Historic Archiv) kostümler, tablolar ve dönemin mobilyalarını bulacaksınız.

Halkı çok dindardır, bu ufak adada 6 manastır ve katedral dışında tam 360 kilise bulunmakta. Evet tam 360 kilise.

Ada yaşamında sanat ta önemli bir yer tutuyor. Zaten bir de sanat akademisine sahip. Yunanistan’ın ünlü ressamı Panayiotis Tetsis  Hydralı.  Yine Yunanlı Nobel ödüllü Yazar George  Seferis’de bu adadan.

Elbette her adanın denenesi özel tadları bulunur. Burada deniz kestanesi soslu mantarı ile, bademli hamur (kurabeye) denenmeli.

Hydra’nın patikalarında yürürsünüz, sakin plajlarında yüzüp sualtı dünyasını tanırsınız. Limanda popüler Isalas Kahvede ise etrafı ve denizi seyrederek soğuk kahveleri  frappeyi tadımlarsınız.

Kısa Kısa Hydra

  • Adada çatılarda o yan yana  çirkin güneş enerjisi panelleri ve bisiklette yasak.
  • Hydra’nın geçmişini en iyi şekilde koruduğu izleniyor.
  • Binaların dış cephelerini dokunamıyorsunuz, pencerelerin tamamı da ahşap.
  • İstanbul’da Galata semtinde ticarette başarılı 1500 kişilik bir Hydra kolonisine Osmanlı özel bir statü vermiş. Hatta kendi kiliselerini kurmuşlar.
  • Altmış adet Türk tur operatörü adaya davetli gelmiş. Halk ezeli düşmanlarımızı çağırdınız diye genç belediye başkanına epey bozulmuş. Ama ertesi gün Türk grubun adadaki alışverişinden çok mutlu olmuşlar. Başkana durmadan teşekkür etmişler.
  • Her yeni haberi ada halkının tamamı 40 dakika içinde duyarmış.
  • Belediye Başkanı Hydra doğumlu Dr. Georges E. Koukoudakis Londra’da uluslararası ilişkiler eğitimi almış. Askeri akademide ders verirken belediye başkanlığı teklif ediliyor ve 35 yaşında bu adanın en geç başkanı seçiliyor.
  • Ünlü Yazar Henry Miller (1941)The Colossus of Maroussi” adlı eserinde Hydra’dan bahseder.
  • Adayı dünyada ilk tanıtan ünlü İtalyan yıldız Sophia Loren. “Boy on a Dolphin” (1957) adlı filmi burada çekilmiş.
  • Bu ufak ada tam beş adet Yunan Başbakanı çıkartmış.
  • Jules Dassin ile Joan Collins de bu sevimli adaya gönül verenlerden. Ama esas ada ile bütünleşen isim genç yaşında, 1500 dolara teraslı bir ev satın alıp 10 yıl yaşamını Hydra’da sürdüren, şarkılarını besteleyen Kanadalı sanatçı Leonard Cohen. Artık aramızda olmayan bu unutulmaz sanatçının oğlu Adam Cohen ada ile ilişkisini sürdürüyormuş. Hatta hayran ve sevenleri bu ünlü sanatçının adaya heykelini dikmek için çabalıyor.

Adadan artık ayrılıyorum. Feribotun penceresinden küçülen adaya bakıp ona veda ediyorum.

Kos Adası (İstanköy) Elini Uzat

Bodrum ve özellikle Turgut Reis’in hemen karşısında bulunan Kos Adası hep “12 adalar” olarak anılan gruba dahil.

Nasıl Gidilir:

Bodrum’a ise sadece 5 kilometre mesafede. Bu uzaklık feribotla ortalama bir saat kadar.  Zaten Bodrum’dan Kos’un ışıkları rahatça görülüyor.

Ayrıca Kos, Rodos, Girit ve Sakız adalarından sonra yüzölçümü olarak Yunanistan’ın en büyük adalarından. Plajların sıralandığı kıyı şeridi ise 300 kilometreyi buluyor. Kos adası düz ve verimli toprakları nedeniyle “yüzen bahçe” olarak da anılıyor. Tek bir yükseltisi var o da 846 metrelik Dikaios.

Su sporları ile bilinen Kardamena, kumlu küçük plajları ile Kefalos Koyu, sahilinde bir kilisesi bulunan Stafenos, daima çok sayıda ziyaretçiyi çeken Paradise plajı en önemli sahilleri.

Kos Adasının tarihi de oldukça renkli. Truva savaşlarına bile şahitlik ettiğini söylüyor.  Bu adadan Giritliler, Dorlar, Persler, Bizanslılar Osmanlı, İtalyanlar, Yunanlılar gelmiş geçmiş.

MÖ 479: Kos Adası Atina Birliğine dahil olmuş.

MÖ 460: Tıbbın babası olarak bilinen ve ünlü yemini ile hep hatırlanan Hipokrates bu adada doğmuş.

1315: Rodos şövalyeleri adaya yerleşip savunma amaçlı Kos kalesini inşa etmiş.

1523: Osmanlı Kos Adasını imparatorluk topraklarına katmış. Şövalyeler Osmanlı ile anlaşarak adayı mülkleri ile sessiz sedasız terk etmiş.

1912: On iki ada İtalyanlara verildi. Daha sonra II. Dünya Savaşından İtalya mağlup çıkınca adalar uzun tartışmalar sonucu İngiltere, Amerika ve Fransa’nın çabaları ile maalesef Yunanistan’a devir oldu.

Başkent Kos Town’un çarşısı oldukça geniş bir alanı kaplıyor ve yaz aylarında hareketli, özellikle İskandinav ülkelerinden çok sayıda ziyaretçi ağırlıyor. Fiyatlar hiç öyle ucuz değil.

Limana bakan kalesi Bodrum Kalesini andırıyor. Bisiklet ve çeşitli motorlar adada çok popüler.

Kos’ta Neler Yapılır?  

  • Dağ köyü Zia’nın manzaralı teras kahvelerinde dondurmalı soğuk kahveye ne dersiniz?
  • Yirmialtı odalı zemini aslan, leopar ve yunus gibi figürlerle bezenmiş mozaik ile kaplı 1800 yıllık Roma villası Casa Romano’yu adımlayabilirsiniz.
  • Hipokrat ağacı olarak anılan 570 yıllık Çınar ağacının civarında çay içilir. Ama 2400 yıl önce yaşamış olan Hipokrates’in bence bu ağacı görmesine ve altında ders vermesine imkan yok. Ama artık bir kez ada halkı ve yönetimi buna inanmış veya inanmak istiyor, yapacak fazla bir şey yok. Hatta Kos Belediye Başkanlığı binasına bu efsanevi 2 bin yıllık ağaçtan bir parça bile konmuş. Oysaki çınar ağacı Osmanlının sembolüdür, bu ağaç ayrıca Osmanlı eseri Defterdar Camii’nin önünde!
  • Osmanlı Valisi Hacı Hasan’ın 1792 yılında yaptırdığı Laziye Camii ile Defterdar Camii’ni gezin.
  • Eğer ilginiz çekerse Arkeoloji Müzesi sizi bekliyor.
  • Girit kökenli Türklerin yaşadığı Platini Bölgesinde tipik bir kahvede bir “Bizans Kahvesi” içebilirsiniz. Türk ve Yunan kahvesi tamamda, Bizans kahvesini doğrusu ilk defa duydum. O dönemde kahve bile yoktu.
  • Benim gibi vejeteryan değilseniz, Yorgo’nun yerinde gayet lezzetli olduğu söylenen su ürünlerini tadın. Türkiye’ye kıyasla çok ucuz.
  • Dünyanın ilk hastanesi olarak tanımlanan Asklepion Arkeoloji Açık Müzesi de ilginizi çekebilir.
  • Mini trenlerle Asklepion’a kadar bir yolculuk yapmak mümkün. Ama bu trenler hep bir köşede bekliyordu. Hareket edenini pek görmedim.

Kırmızı Golf – VW arabama atlayıp adanın kuzeyine doğru yol alıyorum. Lampi ile Ammos kıyılarında şık plaj otelleri var. Ama hiçbirinde yer yoktu. Ne de olsa Temmuz ile Ağustos adanın en yoğun dönemleri,  aslında buraya Mayıs veya Eylül sonu gelmeli. Daha ucuz ve sakin olur.

Tigaki Yöresine giriyorum. Yol üstünde çimli ve bol çiçekli bahçesinde ufak bir havuzu bulunan butik bir otel buluyorum. Genç sahibinin ağzı kalabalık. Bana boş olan bir odayı gösteriyor. Büyükçe, mutfaklı ve modern bir mekan. Bir gece için kahvaltısız 50 avro istiyor. Bu arada bana klima kumandasını vermek için 10 avro daha talep ediyor,  iyi mi? Bu sıcakta daha fazla dolaşacak halim kalmadı, yerleşiyorum. Bana sütlü karpuz suyu ısmarlıyor. Odada televizyon var ama kumandası yok. Herhalde onunda ek ücreti olmalı. Daha fazla kavga edecek halim yok,  uyuyorum!

Yolculuk; biraz burukluk, biraz telaş, biraz kaygı, biraz korku, biraz heyecan, biraz sıkıntı, biraz gerginlik, biraz merak, biraz özgürlük, biraz yalnızlık barındırır. Ama unutmayın hakiki dostlara ancak zor yollarda rastlanır.

Yollar hep davetkârdır. Bir geminin sireni, bir uçağın uğultusu bir treninin sessizce yanınızdan süzülüşü sizi hep yeni yollara doğru çeker. Aslında yollarda çılgınca istediğinizi yapma şansını yakalarsınız.

Bir yeni Yunan adasını da görmenin ve yaşamının bir parçası olmanın inanılmaz zevki ile Cavit Kaptan’ın köşkünde Türk kahvemi içerek akşam serinliğinde Bodrum’a doğru yola çıkıyorum.

Yanımda bana eşlik eden değerli bakanımız ve üyemiz Dr. İmren Aykut ile derneğimizin yardımsever ikilisi Türkan ve Osman Babucci var. İmren Hanım hiç unutulmamış, gören herkes sevgi ile yaklaşıyor. Ayrıca hiç yaşlanmamış.

Meis ile Kaş İki Kardeş

Meis Yunanistan’ın en uzaktaki adası ama diğer taraftan Kaş’a sadece 7 kilometre uzaklıkta. Aslında Kaş’tan karşı sahilerahatça yüzülebilinir.Meis ayrıca ülkemize en yakın Yunan Adası.Niyezamanında Yunanistan’a verilmiş anlaşılması zor.

Göze benzediği için “Meis”adı verilmiş. Yaz dönemi her sabah Kaş’tan saat tam 10’da iki tekne Meis’inKastelorizo Limanına doğru yarışır gibi hareket ediyor. Ücreti gidiş, dönüş 30Avro. Dönüş ise yaz döneminde her gün saat 16’da. Niyebu iki firma arasında inatlaşma var anlamadım. İkisi de boş gidip geliyor. Anlaşsalar da sadecebiri gitse ne olur. Zaman, mazot ve para israfı. AmaKaşlı patronlar bir kezinatlaşmış !

Civardaki ufak adaları geçince, uzaktan önce bir kızıl kale, kayalara işlenmiş haç ile Yunan Bayrağı ve sol tarafta ise camii görünüyor. Daha sonra liman ve liman boyunca sıralanmış, rengarenksevimli evler beliriyor. Gemi yaklaştıkça mavi ve yeşilli ahşap sandalyeler sıra ile yere indiriliyor. Şemsiyeler açılıyor ve her işyeri heyecanla yeni gelmekte olan müşterileri beklemeye koyuluyor.

Gelenler genellikle günü birliğine bu ufak adayı ziyaret edip at nalı şeklindeki sahilinde bulunan balık lokantalarında saatlerce oturup, istakoz başta deniz ürünlerini şarap eşliğinde tüketip sonra dageri dönüyorlar. Buranın sembolü olan kocaman bir caretta –carettamaalesef evcilleşmiş. Çağrılınca hemen geliyor. Kafasını uzatıp yiyecek bekliyor. Aslındabence hiç hoş değil, tüm yaban hayatı bizi eğlendirsin diye kendimize muhtaç ediyoruz.

Gece orada kalmadan, ara sokaklarda kaybolmadanbir coğrafyayı tanımak zordur. Kendime merkezde düz ayak bir pansiyon buldum. Gecesi 35 Avro. Adı “Alexandra”. Bir oda ile mutfak. İnternet ve televizyon da var. Çalışmak için masa da, Daha ne isterim ki !

Ada Osmanlı döneminde “Megisti” olarak biliniyor ve 9 kilometrekare büyüklüğünde ve genelliklekayalık. Kıyıdaki kayalıkların üstünde banaKopenhag’taki ünlü deniz kızını andıran bronz bir çift yunus heykeli dikkati çekiyor

Osmanlı Camisi bugün müzeye çevrilmiş ve girişise 2 avro. Caminin (1753) yanından siyah sokak lambalarını takip ederek patika boyunca 10 dakika kadar yürürseniz bir otelin şezlonglarla dolu koyuna ve ardından yarı silindirik ufak birtaş kiliseye varırsınız. Burada gözden ırak yüzebilirsiniz. Ben deniz içinde kumda yürümeyi sevmem. Doğru denize atlamak isterim.

Aslında tüm ada plajlarla çevrilmiş. Hepsi ıssız ve sessiz. St. George (Aziz Yogo) plajı aralarında en ünlüsü. Plajın ortasında halen aktif bir şapel yer alıyor. En güzeli adada kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kolundan çekiştirmiyor. ZatenMeis’in ziyaretçilerinin % 65’i Kaş’tan teknelerle geliyor. Yazları haftada üç gün Rodos’tan kalkan feribot buraya ulaşıyor. Adada en büyük sorun “su”. Tarım yok, ağaçlar da cılız. Yazları öğleden sonra esen tatlı bir meltem adalılara nefes aldırıyor. Kısacası her türlü ihtiyaç, su dahil, gemilerle Rodos’tan taşınıyor. Alışveriş için de özellikle Cuma günleri Kaş’ın pazarına gidiyorlar.

Adanın tek düz sahasına bir havaalanı yapılmış. Hafta’da üç gün Atina’dan buraya uçak seferi var. Atina – Meis uçak biletitek yön 70 dolar imiş. Hiç de ucuz değil. Meis’in tek bir taksisi var. Herhalde yeterli oluyor. Zaten tüm yaşam Kastelorize Limanı civarında.

Kışın Meis’te kalan aile sayısı 300 kadar. Bu ufak ada, karşısındaki Kaş’ın yaptığı yanlışa düşmemiş. 60 yıl öncesi Meis fotoğrafı ile bugünkü fotoğrafı inanın hemen hemen aynı. Tek fark cunta döneminde izin verilenuçtaki bir otel. O da adanın siluetini bence pek bozmamış.

Ya Kaş ? Otuz yıl önce yolu kayalıklar dinamitle parçalanarakinşa edilirken geldiğim Kaş ile bugünkü Kaş çok farklı. Adeta bir beton ormanı yaratılmış.

Her Yunan Adası’nda bir tarihi kilise vardır onunlada övünürler. Buradaki AgiosNikolaus Kilisesi. Pazar sabahı tüm ada halkı çanların eşliğinde buraya koşar. Kilisenin hemen yanında şişman bir teyzenin lokantası vardır. Burada leziz soğan çorbası içilir. Mavi mağaraya tekne ile geziler var ama benzerlerini çok gördüm, beni çekmedi. Ada adeta bir kedi cenneti. Her yer kedi dolu. Bilhassa balık yiyenlerin civarında kümelenip gözlerini dikip sabırla bekliyorlar.

Ada çok göç vermiş. Özellikle Meisliler, Avustralya’ya yerleşmişler. Gençler ise Rodos’u tercih ediyor. Adanın ahalisi daha çokemekliler. Adanın bir numaralı geliri balıkçılık bunu elbette turizm takip ediyor.

Meis önceleri bir Venedik üssü imiş. Sonra Rodos’a yerleşen asil ailelerin kendini beğenmiş çocuklarından oluşanünlü SanJean şövalyelerinin kontrolüne geçmiş. Elbette bir de Osmanlı dönemi var. Adalılar Osmanlı yönetiminin en demokratik idare olduğunu söylerler. Daha sonra 1915’te Fransızlara, daha sonra da İngiltere’ye, İtalya’ya ve sonunda 1948 yılında Yunanistan’a bağlanmış.

Meis’te bir de askeri garnizon var. Askerler böylece adanın ekonomisine destek oluyor. Herhalde bu coğrafyayı karşı sahildeki Türkiye’nin işgalinden koruyor olmalı.

Dolaşıyorum, evlerin çoğu terk edilmiş. Duvar taşlarının arasını kediler mekan edinmiş. Taş evlerin, parke taşla kaplı daracık sokakların arasında zevkle yürüyorum. Binaların içinde ahşap kavisli merdivenler dikkati çekiyor.

Meis’intek taksisi ile havaalanına kadar 3 kilometre gidiyorum ve aşağıya doğrumanzaranın tadını çıkara çıkara yavaş bir tempo ile yürüyorum. Keçiler terk edilmiş bir otomobili mekan edinmiş. Güneşin altında kekik kokusu ile yürümek zevkli. Tepeden limanı uygun ışıkta fotoğraflıyorum.

1990 yılında bu adada çekilen ve ödüller toplayan GabrieleSalvatores’in yönetimindeki ClaudiaBigaali ile Diego Abatantuono’nun başrollerini oynadığıMediterraneo adlı İtalyan filmi Meis’in dünyaca tanıtımında önemli bir rol oynamış. Bu film savaşın bittiğini bilmeyen adadaki bir grup İtalyan askerin ilginç hikayesini anlatıyordu.

87 yaşındaki Maria, Meis’in yaşayan tarihi, oğlu Yorgo, Lazarakis adlı lokantayı işletiyor. Dertleşiyoruz, Yorgo benimle çok ihtiyatlı konuşuyor ve niyetimi anlama çabasında. Politikaya elbette hiç ama hiç girmiyorum. Halklar hep dosttur. Düşmanlığı yaratan politikacılardır.