Medeniyetlerin Randevusu: Girit ve Aziz Şövalyelerin Rodos Adası

Yunan Adaları’nın en büyüğü Girit’e ister Pire Limanı’ndan kalkan bir feribot ile ister Kuşadası’ndan hareket eden bir yolcu gemisi ile yaklaşın, başkent Iraklion (Kandiye) ilk siluetleri ile birlikte İstanbul’un Güngören ve Bağcılar semtlerini aratmayan bir beton yığını ile karşılaşıp, hemen üzüleceksiniz. Oysaki Girit bir “dişi” adadır. Güzel, bereketli, dağlık, kayalık, zarif ve hırçın. Elbette Giritli de hırçın tabiatlıdır, öfkelidir, sert bakar, kendi kurallarını önce kendi bozar.

Bu ada Roma, Helen, Mısır, Arap ve Osmanlı medeniyetlerinin tarih zenginliğinin bir buluşma noktasıdır. Girit denince hemen aklıma gelen çok sözcük var. Minos Uygarlığının 3500 yıl önce yapay bir tepe üstüne kurduğu “Minos labirenti” efsanesine ilham kaynağı olan karmaşık yapısı ve freskleri ile dünyaca ünlü Minos canavarının hapsedildiği Knossos Sarayı, annesi Rea tarafından babası Kronos’un gazabından kaçırılan su perilerinin himayesinde, dağ keçilerinin sütü ile büyüyen tanrılar tanrısı Zeus’un doğduğuna inanılan Dikti Mağarası, zeytin ağaçları, bağlar, şifalı otlar, kıyı şeridine yayılan balık lokantaları ve tavernalar, her mevsim zirvesi karlarla kaplı Ida dağı, ünlü Girit mutfağının, lezzetli yemekleri, keçi peyniri, fava, yaprak sarması, tuzlu tereyağında kızartılan tekir balığı, taş fırında pişen sebzeli pizza, ahtapot salatası, papalina tavası, musakka, kabak çiçeği dolması, Girit rakısı ve elbette “tavla oyunu…”

Bir dönemler “Girit” deniz ticaretinde Akdeniz’in önemli bir limanı imiş. Buradan Baltık ve Kuzey Denizine dek değerli taş ticareti yapılırmış. Kızlar ağası, “Sümbül Ağanın” Mısır’a giderken Girit yakınlarında kalyonunun Venedikli korsanlarca ele geçirilip kendisinin öldürülmesi, para ve mallarının yağmalanması, güzel cariyelerinin Hanya pazarında satılması üzerine Girit’ten intikam adına yola çıkan 106 Osmanlı harp gemisi, 300 “karamürsel” diye adlandırılan nakliye gemisi ve 101 bin asker bu adayı almak için tam 24 yıl 4 ay ve 16 gün savaştı. Yani tam 440 yıl Venediklilerin kök saldığı Venedik sanat ve edebiyatının süslediği bu adanın alınması hiç de kolay olmadı. Yedi gün, yedi gece boyunca 40 bin top, binlerce kumbara Venedik kalesini bombardıman etti. Hani boşuna dememişler, “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız diye.” Daha sonra bu ada üç yüz yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. 1905 yılında ise resmen Yunanistan’a bağlandı.

Osmanlı buraya aslında Akdeniz’in güvenliğini sağlamak amacı ile gelmişti. Osmanlı Ordusu ile birlikte adaya yerleşen dervişler, gönüllerini “abad” edip kurdukları tekkeleriyle maneviyat dünyasında yolculuğa yine bu adada başlamışlar. Kandiye’de (Iraklion) artık Bektaşi tekkeleri, yeniçeri kahveleri, Osmanlı’nın evleri yok. Günümüzde Osmanlıdan yadigâr sadece “kahve” olarak kullanılan birkaç sebil, ayrıca çeşme ve mezar taşına rastlıyoruz.

Yunanistan Cumhurbaşkanı Venizelos ile Atatürk arasında 1922 yılında imzalanan “mübadele anlaşması” ile Osmanlıların Girit’te terk ettikleri evlere Anadolu’dan gelen Rumlar yerleştirildi. Tarihin en büyük zorunlu göçlerinden biri yaşandı bu topraklarda.

Aslında Giritliler “müthiş” insanlar. Bir kere Yunanistan’ın “en dik kafalı” insanları olarak biliniyorlar. Köylerdeki erkeklerin çoğu hala pos bıyıklı. Bizdeki gibi tarla, arazi veya kız meselelerinde eller hemen silahlara gidermiş. Yunanistan’da en fazla silah Girit’te! Kan davası yüzünden Girit’ten kaçanların sayısı pek de az değil.

Diğer bir Osmanlı kökenli kent olan Resmo’da Osmanlı evleri yanında Gülnuş Rabia Sultan Camisi, şehrin çarşısı içinde yer alan ve bugün sadece bir minaresi kalan “Kapı Camii”, dikkati çekiyor.

“Hanya” sözcüğü bir deyim ile hatırlanır. “Hanyayı da Konya’yı da anlarsın” Herhalde bu sözcük “başına geleceklere dikkat et” anlamında olmalı. “Hanya” Osmanlı’nın izlerini biraz daha fazla taşıyor. Abdülhamit Döneminde yapılan “deniz feneri” “Musa Paşa Camii”, limanın ucunda yer alan “Yeniçeri Camii”, Yunanlıların daha sonra tekrar kilise yaptığı Hünkar Camii veya San Nikholas Kilisesi hem çanı hem de minaresi ile her iki toplumun hoşgörüsüne sesleniyor.

Girit, zamanında adada yaşanan yoksulluk nedeniyle çok göç vermiş. Halen de anakaraya nazaran ekonomisinin güçsüzlüğü zaten daha makul olan fiyatlardan anlaşılıyor.

Hemen bir taksiye binip başkentin beton siluetinden uzaklaşıp 14 kilometre uzaktaki Akdeniz mavisi ile iç içe yaşayan Arhesos Kasabasına varıyorum. Mor, kırmızı ve beyaz çiçekli begonviller, teneke kutulardan cömertçe taşan sardunyalar, balkonlardan sarkan renkli çamaşırlar, üzerinde mani yazılı bir Girit çakısı ile pastel sarı boyalı bir evin önünde masum yüzlü bir genç çocuk, daracık gölgeli sokaklar, ferforje ile süslü balkonlar, mor çiçekli gündüz sefaları beni ayrı bir dünyaya sürüklüyor. Yürüyorum, çünkü en iyi “gezgin” en çok yürüyendir. Aslında gezgin yolda rastladığı her türlü ufak detaylardan zevk alır. Bence, “bakmak” değil, “görebilmek” önemlidir.

“Girit” kökenli çok başarılı “insanlarımız” olduğunu biliyorum. Örneğin iş adamımız, önceki Gana Fahri Başkonsolosu Ali Üstay gibi. (Hatta Girit anılarını bir kitapta topladı.) Ama Yunanlar için de aynı gerçek söz konusu. Türklere yakınlığı ile bilinen Mikis Theodorakis, mezarı Hanya yakınlarında bir tepede olan ilk Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos, başta “Zorba” ve “Günaha Son Çağrı” başta olmak üzere, deneme, gezi ve şiirleri ile tanınan Ortodoks kilisesinin aforozuna uğrayan Mirtia Köyü doğumlu Kazancakis ilk aklıma gelenler.

Aziz Şövalyelerin İkinci Adası: Rodos

Deniz yolu kavşağında bulunan Rodos, görkemli kale kapıları, beyaz kuleleri, dalgalanan şövalye bayrakları ile bin bir gece masallarını anımsatıyor. Aslında Rodos ile Malta’nın benzerlikleri fazla. Çünkü her iki adada ünlü Aziz Jean Şövalyeleri uzun bir süre kaldılar. Roma İmparatorluğu ve Avrupa’nın zengin ve koyu Katolik ailelerinin onurlu, korkusuz erkek çocuklarının Kudüs’teki kutsal mezarı korumak amacı ile bir araya gelmesi ile oluşan St. Jean Şövalyeleri Kudüs’ün düşmesinden sonra önce Kıbrıs’a göç etmişler. 1309 yılında ise Rodos’u Venedikli korsanlardan satın alıp buraya yerleşmişler. Stratejik konuma sahip adada tam 213 yıl kendilerine has özel zevkleri ve yaşam biçimleri ile hüküm sürmüşler.

Osmanlı tahtının varisi Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğlu Cem Sultan ağabeyi Beyazıt ile taht kavgası nedeniyle 13 yıl sığındığı Rodos Adası’nda hüzünlü bir esaret hayatı yaşadıktan sonra şövalyeler tarafından zorla gönderildiği Fransa’da Osmanlı Sarayının isteğine uyan Papa VIII. Innocent’in emri ile zehirlenerek öldürüldü.

Gelelim Aziz Jean Şövalyeleri’ne. Onlar da Kanuni Sultan Süleyman’ın yeniçerilerine yenilince üçüncü kez yeni bir adaya doğru yöneldiler. Bugün bile şövalyelerin izlerini tüm kimliği ile taşıyan Malta’ya yerleştiler.

Rodos’ta ise 400 yıllık bir Müslüman hâkimiyeti böylece başlamış oldu. Osmanlı’dan günümüze Süleymaniye Camii, Fatih Sultan Mehmet’in hediyesi saat kulesi, belediye hamamı, yenilenen çiçeklerle bezeli avlusu ile Fethi Paşa İslam Kütüphanesi, İbrahim Paşa Camii, narin Murat Reis Camii ile yanındaki Osmanlı mezarlığı ve külliyesi, Kanuni’nin kaptanıderyalarından Murat Reis türbesi ulaşmış. Recep Paşa Camisi ise onarım için bekliyordu.

Namık Kemal 1884-1887 yılları arasında Rodos valisi olarak görev yapmış. Ünlü İngiliz romancı Lawrence Durrell’in “İstanbul’daki Eyüp semtinin benzersiz melankolisini taşıyan Türk mezarlıkları” diye uzun uzun anlattığı kalenin etrafını çeviren Türk mezarlığı artık yok. Eski Rodos, Roma-Venedik, Bizans, Yunan ve Osmanlı kültürlerinin birleştiği bu ada-kent Büyük Üstadlar Sarayı, freskoları, yer altı kilisesi, üç muazzam sütunu ile Athena ve Zeus tapınakları, çeşmeleri, Madriaki yat ve balıkçı limanı ve arkeoloji müzesi ile hoşunuza gidecektir.

Surlarla çevrili yedi kapılı eski kenti XIV. yüzyılda Saint Jean Şövalyeleri inşa etmiş. Bir kale mimarisi örneği Rodos Müzesi, Afrodit Tapınağı, turistik dükkânlar hep burada. Kentin yeni bölümünü ise 1912 yılından itibaren İtalyanlar kurmuş. Bu bölüm akropolisin eteklerine kadar uzanıyor. Modern alışveriş merkezleri, ulusal tiyatro, Evangelismus Kilisesi yeni bölümde yer alıyor.

Bir dönem vatandaşlarımızın tatil için akın akın gittiği Rodos’a yıllar sonra tekrar uğradım. Hem de futbolda Avrupa birinciliğini kazanmasının sarhoşluğu içindeki Yunan bir Rodos’a. On beş yıl önceki gibi gene bir motosiklet kiralamak istedim. Ancak bu kez ısrarla “ehliyet” sordular. Ne de olsa Yunanistan Avrupa’nın şımarık bir oğlu oldu. Yanımda daima taşıdığım uluslararası “eski bir ehliyeti” zorlukla kabul ettirip “muhakkak görmem gereken” yer diye altını çizdiğim “Lindos’a” doğru 56 kilometrelik bir yola düştüm. Ama bu ada artık çok farklı. Betonlaşan Rodos’un trafiği acımasızca kamyonu, otobüsü ve jipleri ile üstüme üstüme geliyor. Oysaki ben çam ve zeytin ağaçları arasında doğa ile baş başa bir yolculuk hayal etmiştim. Sonunda adada antik dönemin merkezi olarak da anılan plaj ve tüketim merkezi Lindos’a sağ salim vardım. O da ne? Çok sayıda park etmiş otobüs ve ellerinde Coca Cola, sandviç ve tabii cep telefonları ile bir insan seli! Aman kaç “Orhan” dedim! Haydi, tekrar geriye!

Kırk yıl önce burada çevirdiği filmden dolayı “Antony Quinn’in koyu” olarak anılan ince kumlu ve rüzgardan korunan Ladiko Koyunda durup denize girmeseydim vallahi, hem motosiklete ödediğim 20 avroya, vaktime, hem de çektiğim eziyete çok daha fazla üzülürdüm. Rodos Kentinin içinde yer alan Akropole çıkarken kiralık motosikletle duvara çarpmam da cabası. Allah’tan motosikleti teslim ederken delikanlı çizikleri fark etmedi. Aklınızda olsun “siz siz” olun en iyisi motosiklet yerine bir araba kiralayıp Rodos’un etrafında sahil boyunca şöyle bir tur atın!

Evliya Çelebi Rodos için nedense “çok memleketler gördüm, böylesine rastlamadım” demiş. Rodos’un havası boğucu, ziyaretçi sayısı fazla. Sakin bir köşe arıyorum. Osmanlının yerleştirdiği Musevileri 1942-1945 yıllarında Almanlar burada toplayıp önce Selanik’e oradan da başta Auswitch olmak üzere esir kamplarına göndermiş. Rodos’un eski şehrinde ana meydanında dikilen bir anıt bu acı olayı simgeliyor. Sokrates Sokağı 64 numaradaki Türk Kahvesi’ni buluyorum. Üç yüz yıllık kahvenin duvarlarını antika eşyalar, aynalar, tabaklar, fotoğraflar süslüyor. Dizi dizi nargileler, tahta masa ve sandalyelerin yanında yaşlı Ali Bey ve eşi Bihter Hanım ziyaretçilerini bekliyor.

Rodos’u yedi milletin yedi erdemli şövalyelerinin yaptırdığı yedi hanı, on dokuz adet üstadın hüküm sürdüğü döşemesi Roma-Bizans mozaikleri ile süslü Şövalyelerin Sarayı, içinde su bulunmayan hendekleri, çam ve okaliptüs ağaçları arasında kuşatma sırasında ölen Murat Reis’in türbesi, geyikleri, gülleri, güneşi, güzel gözlü kedileri ile seveceksiniz.

Sonra antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen kentin Makedonya kralına karşı direnişinin bir simgesi olan M.Ö. 305’te ancak 12 yılda tamamlanan Lindoslu tanınmış heykeltıraş Kharest’in eseri olan dokuz ton gümüş içeren 32 metrelik Rodos heykeli maalesef artık yerinde yok. Mandraki Limanına giren gemilerin altından geçtiğine inanılan bu ünlü heykel ancak 50 yıl ayakta kalmış ve bir depremde yıkılmış. Araplar arta kalan parçaları ancak 900 deve ile taşıyabilmiş. Bugün aynı yerde biri dişi bir erkek iki adet karaca heykeli bulunuyor!

Thassos

Yunanistan artık Türklerin en önemli turizm destinasyonu haline geldi. Thassos yani Taşöz de son yıllarda Türkler arasında gittikçe popüler olan bir Yunan adası. Karayolu ile gidilebilecek en yakın adalardan biri olması ve eşsiz doğası Thassos’un tercih edilmesinin nedenlerinin başında geliyor.

Yunanistan’a ilk yolculuğum dostluk treni Filia ile Selanik’e olmuştu. Melodik lisanından, yemeklerinden, müziğinden, danslarından kısacası kültüründen çok keyif almıştım. O seyahatten sonra hep Yunan adalarında bir tatili hayal ettim. Gündüzleri akvaryum misali cam gibi sularda yüzüp, akşamları tavernalarda rakı ve mezeler eşliğinde buzuki dinleyip sirtaki yapmayı çok arzulardım. Kısmet bu seneymiş. Haziran ayında evlenme yıldönümümüzü fırsat bilip İstanbul’a en yakın Yunan adası olan Thassos’a gitmeye karar verdik. Programımıza BTS grubumuzun kurucu üyelerini de dâhil ettik.

Bir cuma sabahı saat 5’te kontağı açıp yola koyulduk. Su gibi akan, tenha denebilecek şehirlerarası yolda üç saat gittikten sonra, köy kahvaltısı veren bir İpsala’ya yakın bir benzincide durduk. Keyifli kahvaltı sonrası yarım saat daha yol aldıktan sonra gümrüğe vardık. Şansımıza gümrük boştu, önümüzde iki – üç araç vardı. Türkiye sınırını 15 dakikada geçip Türk askeri ve bayrağına el salladıktan sonra Yunan gümrüğüne geçiş yaptık. Bu kez komşu bayrağını selamladık, askerine Yasas diye seslendik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/2-1.png

             

Varış noktamız Thassos Adasına arabalı vapurların kalktığı Keramoti Limanı idi. Yolu iyi bilmediğimizden biraz kaybolarak limana vardık. Şansımız burada da yaver gitti, varır varmaz geminin kalkacağı bildirildi. Hemen gişeden biletlerimizi alıp kendimizi gemiye attık. Güverte tatilcilerle doluydu. Herkesin elinde makineleri ile etrafı görüntülemeye çalışırken, martılar yol boyunca bize eşlik etti.

Arnavut asıllı olduğu öğrendiğimiz bir müzisyen akordeon ile ritim tutarken diğer eli ile trompetle Napoliten parçalar çaldı. Türk olduğumuzu duyunca sanki Türk şarkısıymış gibi bize hoşluk olsun diye ‘Ya Mustafa ya Mustafa’ adlı Fransızca şarkıyı çalıp bahşişi kaptı. Göz açıp kapayıncaya kadar 35-40 dakika geçmiş, Thassos’a varmıştık. Otelimiz Limenas’ta, gemilerin yanaştığı yere 5 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Tam merkezde diyebileceğimiz Otel Timoleon’a çantaları bıraktığımız gibi önceden isimlerini not aldığımız beach’lere doğru yola çıktık.

   MERMER PLAJI

İlk durağımız Marble Beach yani Mermer Plajı oldu. Yol mermer tozundan ve çakıl taşlarından dolayı çok kötü idi. Ancak plajı görünce karşılaştığımı manzara nefesimizi kesti. Mermer tozundan dolayı plaj bembeyaz, adeta karlar altında gibiydi. Su derseniz turkuazdan laciverte kadar tüm tonları barındırıyordu. Şezlonglara yerleştiğimiz gibi kendimizi Ege’nin serin sularına bırakarak yol yorgunluğumuzu atmaya çalıştık.

Plajın büfesinden soğuk bira, sandviç ve soğuk kahve frappe’lerle öğlen açlığımızı geçiştirdik. Plaj gösterişi olmayan ancak suyu ve manzarası ile harika bir plajdı. Biraz güneşlenip, biraz yüzüp dinlendikten sonra saat 6 gibi otele dönmeye karar verdik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/4.png

             

Tüm arkadaşlar odalarına çekilirken ben yeni yerler keşfetmek ve akşam yemeği için uygun bir taverna bulmak amacı ile sahilde dolaşmaya çıktım. Mythos Taverna adlı mekânı uygun görüp akşam için rezervasyon yaptım. Sonrasında otelimizin arkasına bakan çarşıyı keşfe çıktım. Hediyelik eşya satan dükkânlar, plaj ve yazlık kıyafetler satan mağazalar, restoranlar, dondurmacılarla dolu şirin ufak bir çarşı buldum.

     Sözleştiğimiz saatte arkadaşlarla otelin kafesinde buluştuk. Yaptığım keşfi ve akşam yemeği için ayırttığım yeri anlatıp yola koyulduk. Tavernaya vardığımızda müzik başlamıştı bile. Az da olsa Türkçe konuşan şef garsondan masamızın buzuki çalan sanatçıya yakın olmasını istedim. Kırmadı, hemen yanı başında bir masa verdi bize. Cacikis, Grek salat, patlıcan salata gibi klasik mezelerden sipariş verdik. Ara sıcak sonrası ızgara ve tavadan oluşan kocaman bir deniz mahsulleri tabağı geldi. Bizim Yeni Rakı’ya en yakın bulduğumuz mavi etiket Barbayani marka rakı ise Stin İya Su nidaları ve buzukinin nağmeleri ile su gibi aktı. Buzuki eşliğinde şarkılara eşlik edip sirtakiler yaptık 38. evlilik yıldönümümüz çok eğlenip keyif aldığımız bir şölen gibi geçti adeta. Gecenin geç saatinde otele dönmek yerine sahilde bir kahve içtik.

Sabah hava biraz bulutlu olsa da keyfimiz bozulmadı. Eşimle, herkesten erken kalkıp biraz sabahın sessizliğini yaşamak istedik. Uzun zamandır özlemini çektiğim Yunan adalarından birindeydim. Biraz yürüyüş biraz etrafı resimlemek amaçlı gezindik. Otele döndüğümüzde, mütevazı ancak bir kahvaltı için olmazsa olmazlarının bulunduğu açık büfeden bir şeyler alıp kahvaltımızı yaptık.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/7.png

Sonrasında hedef otelden yaklaşık 45 dakika mesafede olan, adanın en meşhur plajlarından Aliki idi. Yine harika bir koy, harika bir deniz, harika bir plaj Aliki. Plaja inerken gördüğümüz manzaraya bayıldık. Su o kadar güzeldi ki her girdiğimizde bir saate yakın suda kaldık. Saat 3’e doğru hava kapatıp birkaç damla yağmur bırakınca doğru plajın restoranına geçtik. Snack bar tarzı atıştırmalık ve soğuk biralarla geçici yaz yağmurun dinmesini bekledik. Yemek bittiğinde güneş yine sıcak yüzünü gösterince kendimizi tekrar tadına doyamadığımız sulara attık. Akşamüstü istemeye istemeye plajdan çıkıp otele döndük. Burada geceleri uzun olduğundan akşam çıkmadan önce biraz dinlenmekte fayda var.

Akşam otelin kapısında buluştuğumuzda sıkı bir yağmur ile karşılaşınca çok yakınlardaki bir İtalyan restoranına koştuk. Yemeğin ardından otele yakın kafelerin birinde kahvelerimizi içip yatmaya gittik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/8.png

Pazar sabahı dinlenmiş, uykumuzu almış vaziyette kalkıp otele yürüme mesafesindeki Paradise Beach’a gittik. Yine inanılmaz bir sahil, inanılmaz bir su; taşlar tek tek sayılıyordu baktığınızda. Aslında birkaç değişik plaj notu almış olsak da deniz aynı deniz deyip günümüzü burada geçirmeye karar verdik. Öğlen güneşinin yakıcılığında, kafesinde yine Snack tarzı atıştırmalıklarla keyif yaptık.

YUNAN GECESİ

Thassos’ta son gecemizi tekrar bir tavernada geçirmek istediğimizden Alexandra’s Taverna’da yer ayırttık. Mezeler çok lezzetli; Sağanaki (beyaz peynir pane), Pabucaki (patlıcan yatağında fırında peynir), feta peynirli yeşil biber, tarama, ızgara sardalye damak çatlatan cinstendi. Restoran sahibinin kızı siparişleri alıyor, annesi Alexandra servis yaparken sirtaki yapıyor, baba içerde mutfak ile ilgilenirken arada dışarı çıkıp “yasssuuuu” diye bağırıp tabak kırıyordu. İlerleyen saatlerde buzuki çalan adamın yanına org çalarak sipariş alan kız gelmez mi? Türk olduğumuzu bildiğinden Zülfü Livaneli, Grup Gündoğarken ve Yeni Türkü’den şarkılar söyleyip bizleri keyiflendirdiler. Barbayani Rakısı ve sirtaki ile neşemizi bulduk. Yine bir müthiş Yunan gecesi yaşıyorduk.

Yemek sonrası kahvelerimizi sahilin sonunda bulunan Karnagio Beach’in barında içmeye karar verdik. Gündüz arkadaşlar güneşlenirken ben yine etrafı kolaçan etmek amacıyla sahilden buraya yürümüş ve mekânı çok sevmiştim. Taverna çıkışı Karnagio Bar’a geldik. Kayalıklar arasında çok güzel aydınlatılmış ve manzarası olan keyifli bir bar olmasına rağmen, içeri girmemizle, ortamın yaş ortalamasını aniden arttırdık. Gençlerin huzurunu kaçırmamak adına sahilde başka bir yerde kahve içmeyi uygun bulduk. Otele dönüşümüzde, odamızın balkonundan limanı ve denizi izlerken, Thassos’a gelmekle verdiğimiz isabetli kararın keyfini çıkardım.

DÖNÜŞ YOLUNDA ALEKSANDROPOLİS

Ertesi sabah kahvaltı sonrası dönüşe geçtik. O günü yolumuzun üstünde olan Aleksandropolis’de (Dedeağaç) de bir plajda değerlendirmeye karar verdik. Böylelikle dönüş yolunu bölüp yarılamış olacaktık. Feribottan iner inmez rotamızı Aleksandropolis’teki en ünlü plaj olan Amo Amo’ya çevirdik.

               Bu mekân Thassos’taki plajlara benzemiyordu. Daha lüks, Bodrum ve Çeşme ‘beach’lerini andıran tarzdaydı. Ama denizi ise Thassos’takilerle mukayese bile edilemezdi. Amo Amo’nun restoranı ve mutfağı ise en güzel ‘beach’lerle yarışacak cinsteydi. Deniz sonrası öğlen yemeğini, harika sunumlu Yunan spesiyaliteleri ile deniz mahsullerinden seçtik. Yine isabetli bir seçim ve karar vermiştik. Dönüş yoluna geçmeden biraz şehir merkezinde gezindik. Sahilini gezip Aleksandropolis’in simgesi olmuş, meşhur deniz feneri önünde fotoğraf çekip, Jumbo Market’te alışveriş molası verdik.

Dönüşte gümrük, bizi yine hüsrana uğratmadı. Oysa neler duyuyorduk giden arkadaşlardan; zaman zaman altı saate yakın gümrükte bekledikleri oluyormuş. Gümrükten oylanmadan geçerek Türkiye sınırından giriş yaptık. Müthiş bir ‘long weekend’ ile evlilik yıldönümü kutlamasına vesile olan Thassos unutulmaz anılar bıraktı gezi dağarcığımızda. Efharisto ThassosYasas komşu seni unutmayacağız.

 Bir Tutkudur Seyahat… 

Samos

Samos Türkiye’ye O Kadar Yakın ki !

Samos 3 bin yıllık maziye sahip. Mitoloji de ise tanrıça Hera’nın doğum yeri olarak biliniyor.

Türkiye’nin Dilek Yarımadasının hemen karşısında. 15 Ekim 1912’de İtalya ile imzalamak zorunda kaldığımız Birinci Lozan Anlaşması ile Samos, ülkemizden ayrılan 12 ada arasında. Ayrıca Yunanistan’ın en büyük sekizinci adası. Bir zamanlar bu topraklarda “susam” yetiştirilirmiş.

Ama en çok Pisagor (MÖ 570 – 495) ile övünüyor. Çünkü ünlü matematikçi bu coğrafyada doğmuş. Zalim Poliktaris’e karşı çıkmış ve ardından tutuklanmış şimdi Pisagor olarak anılan mağara ve  yakınındaki şapele sığınmış. Pisagor dışında Felsefe dalında ünlü düşünür Epicurus da Samos doğumlu. Geometri bilginizi biraz zorlayın. Bu ifade size neyi hatırlatıyor? “Bir dik üçgende hipotenüsün karesi diğer iki dik kenarın karelerinin toplamına eşittir.”

Samos,  ada boyunca uzanan üzüm bağları, virajlı yolları, plajları, yüksek dağları, dağ yamaçlarına kurulu şirin köyleri, çoğu yıkık kaleleri, zeytin ve çam ağaçları, manastırları, şarap ile arkeoloji müzeleri, sevimli taş kiliseleri, bol çiçekli balkonları, yollarda sere serpe yatan kedileri, mini beyaz çiçekli daracık sokakları ile öne çıkıyor.

Ama özellikle başkent Samos (Vathy) ile en çok ziyaretçi çeken kasabası Pythagoras (eski adı ile Tigani) maalesef betonlaşmadan nasibini almış.

Ne de olsa karşılarında çok “güzel” bir örnek var. “Kuşadası”,  dağ taş bina olup, bir çoğu da maalesef boş duran bir beton denizi.

Herkes lokantalarda uzun sürecek bir zevk yemeğin heyecanı içinde iken, ben sahilde bir banka oturup çevremi inceliyorum.

Bir balıkçı ağını temizliyor, kediler ise beklemede, fırsatını yakalayınca yaşama ümidi ile sıçramakta olan zavallı bir balığı kapıp kaçıyorlar. Yaşlı beyaz sakallı balıkçı etrafına huzurlu bakışlar fırlatıyor. Adada herşey sakin,  zaman durmuş. Aceleye hiç gerek yok. Deniz mavisi tişörtlü adamın göz bebekleri bir kurbağa gibi kabarık, göz kapakları ise çıkık. Birden yüzüne ak bulutun gölgesi düştü, güneş ışınları sahildeki evlerin camlarından yansıyıp yaşlı balıkçının tişörtünü aydınlatıyor.

Yunan ordusunun acemi eri Samos Adasında birlikte görev yaptığı levazım çavuşuna dert yanıyormuş.

-Çavuşum yemin ederim ki, öğle yemeğinde verilen et yemeğenin içinde bir gram bile et yoktu.

–  Sen hiç asker bisküvisi yedin mi ?

– Elbette yedim çavuşum.

– İçinden asker çıktı mı ?

Kısa Kısa Samos

  • lokantasının cennet gibi bahçesi ve yemekleri tavsiye edilmiş ama mekanı bulmakta zorlanmışlar. Elbette ben böyle uzun süreli keyif tıkınmalarından hep uzak dururum. Peynir ile meyve bilhassa muz alıp odama çekilip sizler için bu coğrafyadaki intibalarımı kağıda dökerim.
  • duvar resimleri, tablolar ve ahşap ikonaları ile ziyaretçileri çekiyor.
  • yine dağ yamacına kurulmuş sevimli bir köy.
  • bir nehir yatağına kurulmuş. Ufacık kiliseleri, lokantaları, barları ve renkli sokakları ile çok sayıda ada ziyaretçinin uğrak yeri.

Meteora

Meteora Askıdaki Manastırlar ve Tyranavos Fallus Festivali

Musevi inancına sonradan geçmek zor ama Hristiyan olmak kolaydı. Musevi olmak için Musevi anadan doğmak gerekirken vaftiz olan herkese Hristiyan toplum kucak açıyordu, böylece  bu yeni  inanç hızla yaygınlaştı. Romalılar 300 yıl boyunca bu yeni inanışa sıcak bakmadı. Onları sürekli  cezalandırdı. İlk Hristiyanlar da devamlı saklanmak zorunda kaldılar.

İşte Halkidikya’daki Athos Dağındaki manastırdan XI. yüzyılda 3 keşiş, Athanasios, Gregory ve Musa Teselya Bölgesi’ndeki dev kaya sütunlarına yerleşmeye ve bu coğrafyada saklanarak inzivaya çekilmeye karar verdiler. Böylece saldırılardan da korunmuş olacaklardı. İlk dönemde doğal mağaralarda yaşadılar. Bu kaya ormanına yerleşmek hiç öyle kolay olmadı..

Makara ile çektiklerini sepetlerle tepelere ulaşan malzemeleri kullanarak kayaların üstlerine yapılarını zor da olsa inşa ettiler. Elli milyon yıl önce burası bir iç göl imiş. Doğa hareketi sonucu deniz dibindeki kayalar yeryüzüne çıkmış. Zaten jeolojik yapı, yuvarlak çakıllı,  kalker ve kum. Zamanla rüzgar ve su gücü ile bu ilginç oluşum ortaya çıkmış.

Sonuçta yöredeki farklı zirvelere tam 24 adet manastır inşa edilmiş. Bugün 10 adeti faal. Ancak her manastırda rahip sayıları az, onu geçmiyor.  Kalambaka Kasabasına bakan tek manastır olan rahibelere ait Aglos Stefanos ziyaretçilere kapalı.

Yemekhanesi müze olan, en fazla ziyaret edilip, en kolay ulaşılan Varlaam’a yöneliyoruz. Megalo Meteora ise aralarında en büyüğü, Sırp kralı Symeon Uros buraya yerleşip papaz olmuş ve maddi destek sağlanmış. Roussanou Manastırı (1543) daha görünür olduğu için en fazla fotoğraf çekileni.

Çatıları kiremit kaplı,  uçurum manzaralı, ahşap balkonlu, çilehaneleri ile manastırlar, kartal yuvasını andırıyor. Tam anlamı ile her biri “büyüleyici”. Çok boyutlu bir keyif cenneti,  hem yatay hem dikey. Işık değiştikçe de ortaya farklı ve çekici görüntüler çıkıyor. Sanki Trabzon’daki Sumela Manastırı’nı andırıyorlar. Osmanlı Dönemi ve Hitler’in beşinci bölüğü de bu ilginç coğrafyaya tarih koridorlarında tanıklık etmiş.

Dibindeki Kalambaka Kasabası maalesef zamanla bu bölgeye ziyaretçi sayısı artınca çirkin bir beton yığını haline gelmiş. Oteller, lokantalar, tur şirketleri açılmış. Kastraki Köyü ise daha sempatik. Vadide mısır, patates, bağcılık ve hayvancılık yapılıyor.

James Bond dizisinin “For Your Eyes Only” filminde Bond’un o ünlü halatla manastıra çıkış sahnesi işte burada çekilmiş. Eskiden portatif merdiven ve  file asansör ile manastırlara ulaşılırmış. Söylentilere göre ip kopmadan ipi değiştirmezlermiş. Şimdi ise yılan gibi kıvrılan bir asfalt yolla belli bir noktaya kadar ulaşılıyor. Meteora,  tahmin edeceğiniz gibi UNESCO Dünya Miras Listesi’nde!

Gelelim “sembolü” erkek cinsel organı (fallus) olan geleneksel Tyrnavos Karnavalına. Tyrnavos etrafı dağlarla çevrili mümbit bir ovada kurulmuş. Her sene 10-11 Martta doğanın canlanması, toprağın döllenmesi, şeftali ağaçlarının pembe çiçek açması, “ete hayır” anlamına gelen “karnavallarla” kutlanır.

Aslında Tyrnavos’da karnavalın hazırlıkları bence hiçte profesyonel değil. Saat 20 gibi çoğu lise öğrencisi, asker, doktor, Japon, İspanyol kılığında nedense Amerikan müziği eşliğinde dans ederek sokaklardan geçiyorlar. Kendileri sanki seyredenlerden daha fazla eğleniyor. Konvoyun son araçlardaki tahta heykellerin kocaman sallanan “fallusları” var. Ekmekler, şekerler, anahtarlıklar, hep fallus şeklinde.

Ertesi gün “Kirli Pazartesi” olarak anılıyor. Bugün Yunanistan’da resmi tatil. Meydana kocaman bir kazan kuruluyor. Kazana evlerde artan sebzeler birer birer atılıyor ve böylece de her yiyecek değerlendirilmiş oluyor. Sanki bizlerin aşuresi gibi. Bu çorba öğleden sonra halka dağıtılıyor. Festivale civar yerleşim yerlerinden ve bölgenin büyük kenti olan Larissa’dan geliyorlar.

Bir Kedi Cenneti: Hydra Adası

Bir hafta sonu kaçamağı daha ! Genç gezgin Türkiye Gezginler Kulübü üyesi,  sanatçı Göksel Tan ile Cuma sabahı kendimizi Atina uçağında buluyoruz. Atina Havalimanından bir saat boyunca sarsan eski bir otobüsle Pire Limanına varıyoruz. Pire Limanı hiç sempatik değil, itici. Her yer kazılmış, tam bir karmaşa hakim. Akşam 17’de deniz otobüsüne biniyoruz. Ama bu araç ufak, kalabalık ve çok rahatsız. Poros’a uğrayıp iki buçuk  saat sonra  sonra Argos denizinde Saronik Körfezi’nde yarımay şeklindeki Hydra Adasına yanaşıyoruz. Mora Yarımadasının kuzeydoğu sahilindeki ada toplam 48 kilometrekare, nüfusu kışın 2 bin civarı iken yazın gelen misafirlerle 10 bine ulaşıyor. Özellikle Atinalılar hafta sonlarını bohem yaşantısı ve farklı mimarisi ile tanınan bu ağaçsız,  sakin  adada geçirmeyi seviyor. İkinci bir alternatif olarak Korint Boğazı ve Epidaurus yoluyla ulaşılan Metohi Limanından hareket eden feribotla 15 dakika içinde Hydra’ya varabilirsiniz. Elbette Atina’dan Metohi Limanı  karayolu ile yine 3 saat sürüyor.

Bir anda havanın temizliği ve sakinliği, oksijen bolluğu  sizi sarıyor ve sersemletiyor.  Çünkü bu adada belediyeye ait birkaç iş makinesi hariç motorlu taşıtlar yok. Tepelerle bütünleşmiş adada basamaklardan oluşan dar sokaklara araçların girmesi zaten mümkün değil. Eşya ve insan taşınmasında eşek ve katırlar kullanılıyor. Bu zavallı hayvanların sayısı 500’e ulaşmış. İnsan onların o yardım isteyen masum bakışlarını görünce doğrusu üzülüyor. Her yıl bu adada bir de “eşek festivali” organize ediliyormuş. Festivalin kapsamını bilemiyorum ama  onlar için en güzel festival bu  adada hür gezmeleri olur.

Buna mukabil kediler bu coğrafyada çok mutlu. Feribottan adaya boşaltılan çuvalları inceledim,  çoğu kedi maması.  Motorlu taşıt tehlikesi de olmadığından kediler sallana sallana  gezinip yollara sere serpe  uzanıyorlar. Zaten buraya gelen kedisever bir Alman Hanım “Insel Der Ketzen” (kedilerin Adası) başlığı ile bol kedi fotoğraflı özel bir kitap yayınlamış.

Göksel ile adanın ufak limanında dolaşıyoruz. Çok sayıda lüks yat ve motor sıralanmış. Denizde ışık oyunları sessizlikle tam bir uyum içinde. Burada adeta zaman durmuş. Su taksileri yolcuları deniz kıyısındaki diğer yerleşimlere ve plajlara taşıyor.

Coğrafi konumu nedeniyle Hydra özel bir önem taşıyor. Aslında burası “denizcilerin adası”. Zaten dünyanın ilk ticari deniz akademisi bu coğrafyada kurulmuş (1749). Amiral Miaoulis’un beyaz heykeli ana meydanda hemen dikkatinizi çekecektir. Bu zat Osmanlı donanmasına karşı kazandığı zaferlerle tanınıyor. Her sene Hydra’da üç günlük Miaoulia Festivali kutlanır. Bu anlamda yerel danslar, atletizm yarışmaları, fener alayları ve  tekne yarışları gerçekleşiyor.

130 parça savaş gemisine sahip  Hydra Arması  bir dönem Yunan deniz kuvvetlerinin (2/3)’ünü oluşturmuş. Sahilde dizilmiş toplar ve burçlar bunun bir işareti. Osmanlıya vergi yerine denizci ve gemi sağlarlarmış.

Hydra adası ileri görüşlü, ticarete yatkın ve politik halkı sayesinde zengin ayrıca, Akdeniz’de önemli bir askeri  güç olmuş. Rus-Türk savaşında Ruslar Hydra’dan destek ister ve adalalıları kendilerine katılmak için çok zorlar. Sonunda Hydra 5 gemisini Rus Donanmasına vermek zorunda kalır. Ama ardından da Osmanlıya “bizden  zorla aldılar” diye bir elçi yollayarak bildirir. Diğer taraftan komşu Spetses Adası Rus Donanmasına tam destek verir. Savaş sonrası Osmanlı Spetses adasında taş üstünde taş bırakmaz. Hydra’ya ise dokunmaz. İşte Hydra’nın “farkı”. Hatta bir ara Vatikan’a yaranmak için Katolik inancını kabul etmiş gibi görünürler.

Liman katedrali çok zengin. İçi altın ve gümüşle dolu. Ahizeleri muhteşem, adanın ticari ve politik başarısı buraya yansımış. Adanın müzesinde (Historic Archiv) kostümler, tablolar ve dönemin mobilyalarını bulacaksınız.

Halkı çok dindardır, bu ufak adada 6 manastır ve katedral dışında tam 360 kilise bulunmakta. Evet tam 360 kilise.

Ada yaşamında sanat ta önemli bir yer tutuyor. Zaten bir de sanat akademisine sahip. Yunanistan’ın ünlü ressamı Panayiotis Tetsis  Hydralı.  Yine Yunanlı Nobel ödüllü Yazar George  Seferis’de bu adadan.

Elbette her adanın denenesi özel tadları bulunur. Burada deniz kestanesi soslu mantarı ile, bademli hamur (kurabeye) denenmeli.

Hydra’nın patikalarında yürürsünüz, sakin plajlarında yüzüp sualtı dünyasını tanırsınız. Limanda popüler Isalas Kahvede ise etrafı ve denizi seyrederek soğuk kahveleri  frappeyi tadımlarsınız.

Kısa Kısa Hydra

  • Adada çatılarda o yan yana  çirkin güneş enerjisi panelleri ve bisiklette yasak.
  • Hydra’nın geçmişini en iyi şekilde koruduğu izleniyor.
  • Binaların dış cephelerini dokunamıyorsunuz, pencerelerin tamamı da ahşap.
  • İstanbul’da Galata semtinde ticarette başarılı 1500 kişilik bir Hydra kolonisine Osmanlı özel bir statü vermiş. Hatta kendi kiliselerini kurmuşlar.
  • Altmış adet Türk tur operatörü adaya davetli gelmiş. Halk ezeli düşmanlarımızı çağırdınız diye genç belediye başkanına epey bozulmuş. Ama ertesi gün Türk grubun adadaki alışverişinden çok mutlu olmuşlar. Başkana durmadan teşekkür etmişler.
  • Her yeni haberi ada halkının tamamı 40 dakika içinde duyarmış.
  • Belediye Başkanı Hydra doğumlu Dr. Georges E. Koukoudakis Londra’da uluslararası ilişkiler eğitimi almış. Askeri akademide ders verirken belediye başkanlığı teklif ediliyor ve 35 yaşında bu adanın en geç başkanı seçiliyor.
  • Ünlü Yazar Henry Miller (1941)The Colossus of Maroussi” adlı eserinde Hydra’dan bahseder.
  • Adayı dünyada ilk tanıtan ünlü İtalyan yıldız Sophia Loren. “Boy on a Dolphin” (1957) adlı filmi burada çekilmiş.
  • Bu ufak ada tam beş adet Yunan Başbakanı çıkartmış.
  • Jules Dassin ile Joan Collins de bu sevimli adaya gönül verenlerden. Ama esas ada ile bütünleşen isim genç yaşında, 1500 dolara teraslı bir ev satın alıp 10 yıl yaşamını Hydra’da sürdüren, şarkılarını besteleyen Kanadalı sanatçı Leonard Cohen. Artık aramızda olmayan bu unutulmaz sanatçının oğlu Adam Cohen ada ile ilişkisini sürdürüyormuş. Hatta hayran ve sevenleri bu ünlü sanatçının adaya heykelini dikmek için çabalıyor.

Adadan artık ayrılıyorum. Feribotun penceresinden küçülen adaya bakıp ona veda ediyorum.

Kos Adası (İstanköy) Elini Uzat

Bodrum ve özellikle Turgut Reis’in hemen karşısında bulunan Kos Adası hep “12 adalar” olarak anılan gruba dahil.

Nasıl Gidilir:

Bodrum’a ise sadece 5 kilometre mesafede. Bu uzaklık feribotla ortalama bir saat kadar.  Zaten Bodrum’dan Kos’un ışıkları rahatça görülüyor.

Ayrıca Kos, Rodos, Girit ve Sakız adalarından sonra yüzölçümü olarak Yunanistan’ın en büyük adalarından. Plajların sıralandığı kıyı şeridi ise 300 kilometreyi buluyor. Kos adası düz ve verimli toprakları nedeniyle “yüzen bahçe” olarak da anılıyor. Tek bir yükseltisi var o da 846 metrelik Dikaios.

Su sporları ile bilinen Kardamena, kumlu küçük plajları ile Kefalos Koyu, sahilinde bir kilisesi bulunan Stafenos, daima çok sayıda ziyaretçiyi çeken Paradise plajı en önemli sahilleri.

Kos Adasının tarihi de oldukça renkli. Truva savaşlarına bile şahitlik ettiğini söylüyor.  Bu adadan Giritliler, Dorlar, Persler, Bizanslılar Osmanlı, İtalyanlar, Yunanlılar gelmiş geçmiş.

MÖ 479: Kos Adası Atina Birliğine dahil olmuş.

MÖ 460: Tıbbın babası olarak bilinen ve ünlü yemini ile hep hatırlanan Hipokrates bu adada doğmuş.

1315: Rodos şövalyeleri adaya yerleşip savunma amaçlı Kos kalesini inşa etmiş.

1523: Osmanlı Kos Adasını imparatorluk topraklarına katmış. Şövalyeler Osmanlı ile anlaşarak adayı mülkleri ile sessiz sedasız terk etmiş.

1912: On iki ada İtalyanlara verildi. Daha sonra II. Dünya Savaşından İtalya mağlup çıkınca adalar uzun tartışmalar sonucu İngiltere, Amerika ve Fransa’nın çabaları ile maalesef Yunanistan’a devir oldu.

Başkent Kos Town’un çarşısı oldukça geniş bir alanı kaplıyor ve yaz aylarında hareketli, özellikle İskandinav ülkelerinden çok sayıda ziyaretçi ağırlıyor. Fiyatlar hiç öyle ucuz değil.

Limana bakan kalesi Bodrum Kalesini andırıyor. Bisiklet ve çeşitli motorlar adada çok popüler.

Kos’ta Neler Yapılır?  

  • Dağ köyü Zia’nın manzaralı teras kahvelerinde dondurmalı soğuk kahveye ne dersiniz?
  • Yirmialtı odalı zemini aslan, leopar ve yunus gibi figürlerle bezenmiş mozaik ile kaplı 1800 yıllık Roma villası Casa Romano’yu adımlayabilirsiniz.
  • Hipokrat ağacı olarak anılan 570 yıllık Çınar ağacının civarında çay içilir. Ama 2400 yıl önce yaşamış olan Hipokrates’in bence bu ağacı görmesine ve altında ders vermesine imkan yok. Ama artık bir kez ada halkı ve yönetimi buna inanmış veya inanmak istiyor, yapacak fazla bir şey yok. Hatta Kos Belediye Başkanlığı binasına bu efsanevi 2 bin yıllık ağaçtan bir parça bile konmuş. Oysaki çınar ağacı Osmanlının sembolüdür, bu ağaç ayrıca Osmanlı eseri Defterdar Camii’nin önünde!
  • Osmanlı Valisi Hacı Hasan’ın 1792 yılında yaptırdığı Laziye Camii ile Defterdar Camii’ni gezin.
  • Eğer ilginiz çekerse Arkeoloji Müzesi sizi bekliyor.
  • Girit kökenli Türklerin yaşadığı Platini Bölgesinde tipik bir kahvede bir “Bizans Kahvesi” içebilirsiniz. Türk ve Yunan kahvesi tamamda, Bizans kahvesini doğrusu ilk defa duydum. O dönemde kahve bile yoktu.
  • Benim gibi vejeteryan değilseniz, Yorgo’nun yerinde gayet lezzetli olduğu söylenen su ürünlerini tadın. Türkiye’ye kıyasla çok ucuz.
  • Dünyanın ilk hastanesi olarak tanımlanan Asklepion Arkeoloji Açık Müzesi de ilginizi çekebilir.
  • Mini trenlerle Asklepion’a kadar bir yolculuk yapmak mümkün. Ama bu trenler hep bir köşede bekliyordu. Hareket edenini pek görmedim.

Kırmızı Golf – VW arabama atlayıp adanın kuzeyine doğru yol alıyorum. Lampi ile Ammos kıyılarında şık plaj otelleri var. Ama hiçbirinde yer yoktu. Ne de olsa Temmuz ile Ağustos adanın en yoğun dönemleri,  aslında buraya Mayıs veya Eylül sonu gelmeli. Daha ucuz ve sakin olur.

Tigaki Yöresine giriyorum. Yol üstünde çimli ve bol çiçekli bahçesinde ufak bir havuzu bulunan butik bir otel buluyorum. Genç sahibinin ağzı kalabalık. Bana boş olan bir odayı gösteriyor. Büyükçe, mutfaklı ve modern bir mekan. Bir gece için kahvaltısız 50 avro istiyor. Bu arada bana klima kumandasını vermek için 10 avro daha talep ediyor,  iyi mi? Bu sıcakta daha fazla dolaşacak halim kalmadı, yerleşiyorum. Bana sütlü karpuz suyu ısmarlıyor. Odada televizyon var ama kumandası yok. Herhalde onunda ek ücreti olmalı. Daha fazla kavga edecek halim yok,  uyuyorum!

Yolculuk; biraz burukluk, biraz telaş, biraz kaygı, biraz korku, biraz heyecan, biraz sıkıntı, biraz gerginlik, biraz merak, biraz özgürlük, biraz yalnızlık barındırır. Ama unutmayın hakiki dostlara ancak zor yollarda rastlanır.

Yollar hep davetkârdır. Bir geminin sireni, bir uçağın uğultusu bir treninin sessizce yanınızdan süzülüşü sizi hep yeni yollara doğru çeker. Aslında yollarda çılgınca istediğinizi yapma şansını yakalarsınız.

Bir yeni Yunan adasını da görmenin ve yaşamının bir parçası olmanın inanılmaz zevki ile Cavit Kaptan’ın köşkünde Türk kahvemi içerek akşam serinliğinde Bodrum’a doğru yola çıkıyorum.

Yanımda bana eşlik eden değerli bakanımız ve üyemiz Dr. İmren Aykut ile derneğimizin yardımsever ikilisi Türkan ve Osman Babucci var. İmren Hanım hiç unutulmamış, gören herkes sevgi ile yaklaşıyor. Ayrıca hiç yaşlanmamış.

Meis ile Kaş İki Kardeş

Meis Yunanistan’ın en uzaktaki adası ama diğer taraftan Kaş’a sadece 7 kilometre uzaklıkta. Aslında Kaş’tan karşı sahilerahatça yüzülebilinir.Meis ayrıca ülkemize en yakın Yunan Adası.Niyezamanında Yunanistan’a verilmiş anlaşılması zor.

Göze benzediği için “Meis”adı verilmiş. Yaz dönemi her sabah Kaş’tan saat tam 10’da iki tekne Meis’inKastelorizo Limanına doğru yarışır gibi hareket ediyor. Ücreti gidiş, dönüş 30Avro. Dönüş ise yaz döneminde her gün saat 16’da. Niyebu iki firma arasında inatlaşma var anlamadım. İkisi de boş gidip geliyor. Anlaşsalar da sadecebiri gitse ne olur. Zaman, mazot ve para israfı. AmaKaşlı patronlar bir kezinatlaşmış !

Civardaki ufak adaları geçince, uzaktan önce bir kızıl kale, kayalara işlenmiş haç ile Yunan Bayrağı ve sol tarafta ise camii görünüyor. Daha sonra liman ve liman boyunca sıralanmış, rengarenksevimli evler beliriyor. Gemi yaklaştıkça mavi ve yeşilli ahşap sandalyeler sıra ile yere indiriliyor. Şemsiyeler açılıyor ve her işyeri heyecanla yeni gelmekte olan müşterileri beklemeye koyuluyor.

Gelenler genellikle günü birliğine bu ufak adayı ziyaret edip at nalı şeklindeki sahilinde bulunan balık lokantalarında saatlerce oturup, istakoz başta deniz ürünlerini şarap eşliğinde tüketip sonra dageri dönüyorlar. Buranın sembolü olan kocaman bir caretta –carettamaalesef evcilleşmiş. Çağrılınca hemen geliyor. Kafasını uzatıp yiyecek bekliyor. Aslındabence hiç hoş değil, tüm yaban hayatı bizi eğlendirsin diye kendimize muhtaç ediyoruz.

Gece orada kalmadan, ara sokaklarda kaybolmadanbir coğrafyayı tanımak zordur. Kendime merkezde düz ayak bir pansiyon buldum. Gecesi 35 Avro. Adı “Alexandra”. Bir oda ile mutfak. İnternet ve televizyon da var. Çalışmak için masa da, Daha ne isterim ki !

Ada Osmanlı döneminde “Megisti” olarak biliniyor ve 9 kilometrekare büyüklüğünde ve genelliklekayalık. Kıyıdaki kayalıkların üstünde banaKopenhag’taki ünlü deniz kızını andıran bronz bir çift yunus heykeli dikkati çekiyor

Osmanlı Camisi bugün müzeye çevrilmiş ve girişise 2 avro. Caminin (1753) yanından siyah sokak lambalarını takip ederek patika boyunca 10 dakika kadar yürürseniz bir otelin şezlonglarla dolu koyuna ve ardından yarı silindirik ufak birtaş kiliseye varırsınız. Burada gözden ırak yüzebilirsiniz. Ben deniz içinde kumda yürümeyi sevmem. Doğru denize atlamak isterim.

Aslında tüm ada plajlarla çevrilmiş. Hepsi ıssız ve sessiz. St. George (Aziz Yogo) plajı aralarında en ünlüsü. Plajın ortasında halen aktif bir şapel yer alıyor. En güzeli adada kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kolundan çekiştirmiyor. ZatenMeis’in ziyaretçilerinin % 65’i Kaş’tan teknelerle geliyor. Yazları haftada üç gün Rodos’tan kalkan feribot buraya ulaşıyor. Adada en büyük sorun “su”. Tarım yok, ağaçlar da cılız. Yazları öğleden sonra esen tatlı bir meltem adalılara nefes aldırıyor. Kısacası her türlü ihtiyaç, su dahil, gemilerle Rodos’tan taşınıyor. Alışveriş için de özellikle Cuma günleri Kaş’ın pazarına gidiyorlar.

Adanın tek düz sahasına bir havaalanı yapılmış. Hafta’da üç gün Atina’dan buraya uçak seferi var. Atina – Meis uçak biletitek yön 70 dolar imiş. Hiç de ucuz değil. Meis’in tek bir taksisi var. Herhalde yeterli oluyor. Zaten tüm yaşam Kastelorize Limanı civarında.

Kışın Meis’te kalan aile sayısı 300 kadar. Bu ufak ada, karşısındaki Kaş’ın yaptığı yanlışa düşmemiş. 60 yıl öncesi Meis fotoğrafı ile bugünkü fotoğrafı inanın hemen hemen aynı. Tek fark cunta döneminde izin verilenuçtaki bir otel. O da adanın siluetini bence pek bozmamış.

Ya Kaş ? Otuz yıl önce yolu kayalıklar dinamitle parçalanarakinşa edilirken geldiğim Kaş ile bugünkü Kaş çok farklı. Adeta bir beton ormanı yaratılmış.

Her Yunan Adası’nda bir tarihi kilise vardır onunlada övünürler. Buradaki AgiosNikolaus Kilisesi. Pazar sabahı tüm ada halkı çanların eşliğinde buraya koşar. Kilisenin hemen yanında şişman bir teyzenin lokantası vardır. Burada leziz soğan çorbası içilir. Mavi mağaraya tekne ile geziler var ama benzerlerini çok gördüm, beni çekmedi. Ada adeta bir kedi cenneti. Her yer kedi dolu. Bilhassa balık yiyenlerin civarında kümelenip gözlerini dikip sabırla bekliyorlar.

Ada çok göç vermiş. Özellikle Meisliler, Avustralya’ya yerleşmişler. Gençler ise Rodos’u tercih ediyor. Adanın ahalisi daha çokemekliler. Adanın bir numaralı geliri balıkçılık bunu elbette turizm takip ediyor.

Meis önceleri bir Venedik üssü imiş. Sonra Rodos’a yerleşen asil ailelerin kendini beğenmiş çocuklarından oluşanünlü SanJean şövalyelerinin kontrolüne geçmiş. Elbette bir de Osmanlı dönemi var. Adalılar Osmanlı yönetiminin en demokratik idare olduğunu söylerler. Daha sonra 1915’te Fransızlara, daha sonra da İngiltere’ye, İtalya’ya ve sonunda 1948 yılında Yunanistan’a bağlanmış.

Meis’te bir de askeri garnizon var. Askerler böylece adanın ekonomisine destek oluyor. Herhalde bu coğrafyayı karşı sahildeki Türkiye’nin işgalinden koruyor olmalı.

Dolaşıyorum, evlerin çoğu terk edilmiş. Duvar taşlarının arasını kediler mekan edinmiş. Taş evlerin, parke taşla kaplı daracık sokakların arasında zevkle yürüyorum. Binaların içinde ahşap kavisli merdivenler dikkati çekiyor.

Meis’intek taksisi ile havaalanına kadar 3 kilometre gidiyorum ve aşağıya doğrumanzaranın tadını çıkara çıkara yavaş bir tempo ile yürüyorum. Keçiler terk edilmiş bir otomobili mekan edinmiş. Güneşin altında kekik kokusu ile yürümek zevkli. Tepeden limanı uygun ışıkta fotoğraflıyorum.

1990 yılında bu adada çekilen ve ödüller toplayan GabrieleSalvatores’in yönetimindeki ClaudiaBigaali ile Diego Abatantuono’nun başrollerini oynadığıMediterraneo adlı İtalyan filmi Meis’in dünyaca tanıtımında önemli bir rol oynamış. Bu film savaşın bittiğini bilmeyen adadaki bir grup İtalyan askerin ilginç hikayesini anlatıyordu.

87 yaşındaki Maria, Meis’in yaşayan tarihi, oğlu Yorgo, Lazarakis adlı lokantayı işletiyor. Dertleşiyoruz, Yorgo benimle çok ihtiyatlı konuşuyor ve niyetimi anlama çabasında. Politikaya elbette hiç ama hiç girmiyorum. Halklar hep dosttur. Düşmanlığı yaratan politikacılardır.