Hindistan

Bilindiği gibi üç büyük medeniyet gördü yaşlı dünyamız: 1) Hint Medeniyeti, temeli din idi. 2) Grek ve Girit Medeniyeti, temeli estetik idi. 3) Avrupa Medeniyeti, teknik vardı temelinde.

Osmanlı bu üç medeniyeti iyi okudu, iyi değerlendirdi. Dine, estetiğe ve tekniğe önem verdi. Meselâ, yılda 300 savaş gemisi yapabilen teknolojiye sahipti Osmanlı tersaneleri. Din ve estetiğe verdiği önemin de binlerce örneği var.

Hindistan’ın efsane lideri Mahatma Gandi (1869 – 1948) der ki: “Hindistan bir anadır. Onun iki çocuğu vardır. Bunların biri Türkler diğeri ise Hintlilerdir.”

Ne tarihçiler, ne gezi yazarları pek anlatmasalar da Hindistan eski bir Müslüman Türk yurdu ve uygarlığıdır.

Hintlilerin Türklerle ilişkileri çok eski tarihlere dayanır. M.Ö. 1000’li yıllarda Hintliler demiri kullanmaya başlar. Hindistan’a demiri o dönemlerde Orta Asya Türklerinin getirdiği yönünde kayıtlar mevcut. Ergenekon Destanını hatırlayalım… Hindistan’daki yerli dillerde birçok Türkçe kelime var. Bunların birçoğunu bu gezimde ben de işittim, kullandım.

Hindu ve Sih geleneklerinin temelinde bile önemli Müslüman etkileri var. Delhi’deki yerel rehberlerimizden biri Hindu aile hayatını anlatınca karşımda bir Müslüman var sandım. Şunları söyledi: “Evlenene kadar eşimin yüzünü hiç görmedim, hep kapalıydı. Şimdi bile değil bir başkası babam bile eve gelse, eşim yüzünü ve başını açmaz.”

Hindistan’a en çok tesir eden topluluğun Türkler olduğunu söyleyen araştırmacılar az değil. Türklerden önce ise Perslerin ünlü komutanı Darius (M.Ö. 522-486) bölgeye hakim olmuş. VI. yüzyıla kadar bu bölgede etkin olan Kuşanlar’dır. Bunlar Türkistan kökenlidir.

Sonra, Akhunlar (Hünaslar) dönemi… Akhunlar, daha sonra da Gazneliler, Gurlular; Afganistan’ı Hindistan’a bağlayan Gazne şehrinden hareket ederek Orta Asya’dan daha verimli olan ve daha fazla yağmur alan Pencap bölgesine doğru akınlar başlatır.

Toraman ve daha sonra Mihrakula başkanlığında (515-550) Kuzey Hindistan’ı tamamen ele geçirirler.

10. ve 11. yüzyılda Hindistan’da yeniden Türk devri başlar. Afganistan’ın Gazne bölgesine yerleşen Sebük Tigin, Kuzey Batı Hindistan’a egemen olur. Daha sonra Gazneli Mahmud, fetih hareketini hızlandırarak 15’in üstünde seferle Hindistan’da Türk gücünü yaygınlaştırır. 1206 tarihine kadar Gazne, Lahor, Eski Delhi ve Hindistan’da Türk hâkimiyeti devam eder.

Delhi’de ilk Türk Sultanlığı Kutbeddin Aybek sayesinde kuruldu, Hindistan’da Türk – İslam kültürünün temelleri atıldı. Âlimlere son derece saygılı olan Aybek, Türk geleneklerine sıkı sıkıya bağlıydı. Atından düşerek ölen Aybek’in en önemli eseri Delhi’nin ortasına diktirdiği Kutup Minare idi.

FİRUZ ŞAH, HİNDİSTAN’I ŞAHLANDIRDI

Bundan sonra Hint topraklarında Kıpçak asıllı Türklerden Şemsiler (1211-66 ), Balabanlılar (1266-1290), Kalaçlar (1290-1320), Tuğluklar (1320-1414) saltanat sürdü. Tuğluklarda en önemli dönemlerden biri Firuz Şah dönemidir. 83 yaşında ölen Firuz Şah her işinde âlimlere danıştı, dış seferlerden çok iç işlerle uğraştı. Ekonomik alanda büyük gelişmeler sağladı. 1398’de Delhi, Timur’un eline geçti, Firuz Şah’ı sindirdi. Bir yıl sonra Timur’un Türkistan’a geri dönmesinden sonra Firuz Şah yeniden başa geldi ve 1413’e kadar hükümdarlığını sürdürdü. Firuz Şah; 50 sulama bendi, 40 cami, 30 medrese, 100 kervansaray ve han, 5 darüşşifa, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama kuyusu ve havuz, 100 kadar köprü yaptırmıştır.

Tuğluklardan sonra Müslüman kökenli Seyyidiler (1414-1451), Lodiler (1451-1489), Suri/Afganlılar (1540-1555) Delhi’de iktidar oldular.

BABÜR DÖNEMİ BAŞLIYOR

1526’da Hindistan’da yeni bir devir başlar. Babür’ün liderliğinde Türkler yeniden ülkeye egemen olur. 1858’e kadar Kuzey Hindistan’da iktidarda kalan bu hanedanın atası, aynı zamanda ünlü bir şair ve yazar olan, Türkçe sevdalısı Babür Şah Moğollardan bahsederken; “Şu uğursuz Moğollar yağmacıdır. Yağma yapacak birilerini bulamazsa döner kendi milletini yağmalar” diyecek kadar kendini Moğol’dan ayırmasına, Türkçe konuşup, Türk kültürünü temsil etmesine rağmen; batılı yazarlar, Babür’ü ve Babürlüleri Moğol yapmıştır. Babür Türk İmparatorluğu Babür Şah ile başlamış ve Hümayun, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib Şah ile devam etmiştir. Bugün Hindistan’daki önemli tarihi eserlerin büyük çoğunluğu Babürler dönemine aittir.

Bugün hâlâ Hindistan’da sanat, müzik, resim gibi alanların yanında idari yapıda da Türk tesirleri görülüyor. Zaman zaman kendimi Orta Asya Türkleri arasında hissettim.

ÖZELLİKLE İNGİLİZLER VE AVRUPA, 200 YILDIR KENDİ DOĞRULARINI DAYATIYOR, TARİHİMİZİ KALEME ALIYOR…

Ezilmişlik duygusu veya milliyetçilik değil bu düşüncem. Soğukkanlıca sağlamasını yıllardır yaptığım bir şey. Hindistan’ı görünce daha pekişti. Çünkü İngiltere, Hindistan ve çevre ülkeleri yıllarca sömürmüş, zenginlik adına ne varsa hepsini kendi memleketine götürmüş… Tarihi eserlerdeki kıymetli madenleri ve önemli parçaları hunharca söküp kendine taşımış… Yarı köle muamelesi yapmış halka… Ne eğitmiş ne geliştirmiş… Sadece ölmeyecek kadar…

Arada başkaldırmak istediklerinde halka şöyle demiş: “Akıllı olun, bizden ayrılırsanız diğer milletlerin kölesi olursunuz, siz şu halinizle güneş batmayan bir imparatorluğun değerli bir parçalarısınız…”

İlk kez 1612’de Hindistan’a ayak basan İngilizler, gerektiğinde sert olmaktan, öldürmekten hiç kaçınmamış.

1948’de ülkeyi terk ederken de toplumları birbirine düşürecek fitne tohumları atıp öyle gitmiş… Uzun süren iç savaşlar yaşanmış ülkede… Bölünmeler olmuş… Pakistan, Bangaldeş gibi yeni ama zayıf devletler… Hâlâ çözülemeyen Keşmir gibi büyük sorunlar…

HİNDİSTAN, DÜNYA BİLGİSAYAR YAZILIM MERKEZİ HALİNE NASIL GELDİ?

DÜNYANIN 3. BÜYÜĞÜ OLABİLİR Mİ?

Muazzam bir üretim gücüne sahip Hindistan… Tekstilden ağır sanayiye kadar… Genç insan gücü çok yüksek. Sonuçta 1 milyar 400 milyon nüfus… Halkın çoğunluğu sefalet içinde ama yüzde onu bile başarılı olsa, alın size 140 milyonluk dev bir grup! Hindistan, özellikle bilgisayar yazılımı, çizgi film konusunda dünyanın bir numarası son beş yıldır. Başta ABD firmaları olmak üzere yazılımlarını Hindistan’da yaptırmayan yok gibi. Peki nasıl oldu bu?

Birinci neden, ülkenin İngilizce konuşması, resmi dillerinden birinin İngilizce olması. Ucuz işçilik peşinde olan dünya firmaları önce callcenter merkezlerini bu ülkeye taşımış. Siz ABD’de Sony çağrı merkezini arıyorsunuz cevabı Hindistan’dan alıyorsunuz. Hem ucuz, hem kaliteli… İyi yetişmiş ABD’li genç callcenterlerde çalışmaz ama zıpkın gibi Hintli genç can atar.

Çağrı merkezleri ile başlayan teknik ilişki zamanla silikon vadisinin yollarını açmış. Her sıcak ülke insanı gibi Hintli gençler, İngiliz ve ABD’li teknikerlerden daha zeki. Üstelik paraya ve başarıya daha aç. Bunda Hint hükümetinin yurtdışındaki genç beyinlere yaptığı“Ülkenize dönün, size üniversitede görev verelim, iyi maaş ödeyelim” demesinin ve davete çok sayıda yetişmiş insanın uymasının da rolü büyük olmuş.

Peki, bazılarının iddia ettiği gibi, 15 yıl içinde Hindistan dünyanın 3. büyüğü olabilir mi? Eskisi kadar inanmasam da buna ihtimal veriyorum. Sokaktaki sefalet bir yana, bazı alanlarda dev adımlarla ilerliyorlar. Avrupa, ABD ne üretiyorsa Hindistan da üretiyor. Aynı kalitede olmasa dünyadan geri oldukları sektör yok!

Parmak arası plastik terliği bile birkaç kere tamir ettirip giymeye devam ediyorlar. Bunları tamir eden tamirci dükkânları gördüm.  Sokaklarda buz kalıpları satılıyor… Ülkenin yüzde 35’inde elektrik yok! Nüfusun dörtte biri günlük bir Doların altında gelirle yaşıyor… Bazı havaalanlarında bizde bile olmayan lüks koltuklar varken bazılarında anonslar megafonla yapılıyor. Her ülkede tezatlar var ama Hindistan’da diz boyu! İşin ilginç ve açıklaması zor yanı; halkın genelinde huzur ve rahatlık göze çarpıyor.

UNESCO’nun dünya mirası kabul ettiği 30’dan fazla tarihi esere sahip Hindistan’ın başkenti Delhi’de otomobil ve otobüslerde perde kullanmanın cezası üç ay hapis ve 10 bin Rupi (INR).

Bizlere ters gelen eski inançlarını da sürdürüyorlar Hintliler… Meselâ, burada inek olmak ayrıcalık! Orada öğrendim dokunulmazlığı olan, asla kesilip yenilmeyen sadece inekler değil. Domuzlar, maymunlar, filler, fareler de öyle.  Dahası, “Hint Dervişi” diyebileceğimiz Sadu’lar da bir çeşit dokunulmazlık hakkına sahip… Ortalıkta inekler kadar görünmüyor ama domuzlara da kimse el süremiyor, kesip yiyemiyor. Maymunlar da aynı statüde… Sincaplar kutsal değil lâkin her yerde varlar. Küçük ve sevimliler…

Ve Sih’ler… Meğer, inanç yönüyle Müslümanlara en yakın onlarmış. Tek tanrıya inanıyorlar, Buda’ya tapmıyorlar, misafirperverler ve daha temizler. 180 milyon Müslümanın yanında 20 milyon Sih yaşıyor Hindistan’da

AŞKIN DÜNYADAKİ EN MUHTEŞEM ANITI TAÇ MAHAL… VE BİR TÜRK ESERİ…       

SANILDIĞI GİBİ İBADET YERİ DEĞİL! ANCAK DİBİNDE BİR CAMİ VAR…

25 yıllık hayalim, rüyalarımın süslerinden Taç Mahal’i görmek gerçekten önemli bir şans. Şükürler olsun… Dünyanın yedi harikasından biri olan, aşkın bu muhteşem anıtının, dünyanın bu en muhteşem anıtmezarının destansı hikâyesini anlatayım şimdi:

Taç Mahal, Türk Babür İmparatorluğu’nun hükümdarı Şah Cihan tarafından, imparatorluğun başkenti Hindistan’ın Agra şehrinde Yamuna (Jumna) nehrinin kıyısına inşa edilmiş. 1631 yılında başlayan yapı 1654’te tamamlanmış. Yapının mimarları, Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi.  Anıtmezardaki yazıları yazan ise Hattat Serdar Efendi. İranlı hattatlar da yazılarda yardımcı olmuştur. Yapıda her şey simetridir. İnşaatta dünyanın bir çok yerinden gelen ünlü ustalar çalışmıştır. Dünyanın en çok ziyaret edilen tarihi yapılarından birisi olarak bilinir.

Niçin “Aşkın en muhteşem anıtı”dır?  Çünkü, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği Hindu asıllı eşi Bânu Sultan veya diğer adıyla Mümtaz Mahal’in ölümü üzerine, onun aşkına, aşkla yaptırılmıştır.

Şah Cihan, Mümtaz Mahal’e henüz 16 yaşındayken aşık olmuş, evlenmek için beş yıl beklemiş, babasıyla mücadele etmiş… Bu arada iki evlilik yapmış. Üçüncü eşi olmuş Mümtaz Mahal. Öyküyü duyunca, aşkın ne kadar güçlü bir duygu olduğunu bir kere anlıyor insan… Şah Cihan, çok sevdiği eşini gittiği her yere götüren, onun fikirlerine ve zevkine önem veren birisiymiş. Duygulu, zeki ve güzel bu kadın 14. çocuğunu doğururken ölmüş1631 yılında. Eşinin ölümünden sonra sekiz gün yemekten-içmekten kesilmiş, odasından hiç çıkmamış Şah Cihan. Dokuzuncu gün dairesinin kapısını açıp, dışarı çıktığı zaman saçlarının bembeyaz olduğu ve iyice çöktüğü görülmüş.

Taç Mahal’in yapımında parlak, ince, mavi damarları olan beyaz mermerler kullanılmış. Mermer ustalarının torunları halen aynı işe devam etmektedir. Onlardan birinin atölyesini ziyaret ettik. Adı, Raj Kothari (Agra Marble Emporium).

AÇ MAHAL’İN ÖLÇÜLERİ

Yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından özenle yapılmış. Kubbe üzerinde altından bir alem ve beyaz mermerden dört minare bulunuyor. Anıtmezarın veya türbenin dört yanına Yasin Suresi kabartmayla yazılmış… Osmanlı, Türk, İran, Özbek ve Hint mimarilerinin güzel sentezi olan Taç Mahal’in inşasında 22 bin işçi ve yüzlerce fil çalışmış… Depremde dışa yıkılsın diye minareler hafif dışa eğiktir. Çok geniş ve yemyeşil bir çevre düzenlemesine sahip yapı, 305 x 580 metrelik alana kurulu.

Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede, insan ağzından çıkan her ses yedi defa yankılanacak şekilde akustiğe sahip. Taç Mahal’in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü duvarlarında, ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet oldukça iri inciler varmış… Varmış diyorum, çünkü şimdi yok! Ne mi olmuş? İngilizler hepsini söküp götürmüş, yerine taklitlerini yerleştirmiş.

Romantik görünüşüyle herkesi büyüleyen, doğulu ve batılı birçok ünlü yazar ve şaire ilham kaynağı olan Taç Mahal, mehtaplı gecelerde bile aydan daha parlak görünüyor. Gün içinde güneşin ışıklarına göre renk değiştiriyor… Anlayacağınız, öylesine özel bir mermer kullanılmış… Hatta, 1966 Hindistan-Pakistan savaşında, Pakistan savaş uçaklarına yol gösterici bir parıltı olmaması için kubbesi siyah bir çadırla örtülmüş.

Bazılarının sandığı içinde namaz kılma yerleri olmayan Taç Mahal’in hemen yanında iki cami var. Birinde namaz kılınıyor, diğeri simetriyi bozmamak için inşa edilmiş.

Şah Cihan, Taç Mahal’in yapımı sırasında ve sonrasında, devlet işlerini boşladığı için, oğlu tarafından devrilmiş ve hayatını Taç Mahal’i gören iki kilometre ötede başka bir saraydaki odasında hapis hayatı yaşayarak geçirmiştir. Bu da hikâyenin bir başka acıklı yönü…

Şah Cihan’ın kendisi için Yamuna Nehri’nin diğer yakasına, Taç Mahal’in hemen karşısına Taç Mahal’in bu defa siyah mermerden bir kopyasını yaptırmak istemiş ama Alemgir Şah iktidara geldikten sonra inşasına başlanan yapıyı yıktırmış. Temellerini gördük.

HİNDİSTAN’IN TAÇ MAHAL’DEN SONRA İKİNCİ SEMBOLÜ KUTUP MİNARE…

Bir aşkla beni Hindistan’a koşturan birinci sebep Taç Mahal’den sonra, ikincisi Kutup Minare‘dir… Üçüncüsü İmam-ı Rabbani Türbesi idi ama maalesef oraya gidemedik.

Kutbeddin Aybek… Bu isim çok önemli… Kölelikten dünyanın en kudretli başkumutanlığına yükselmiş, koca Hindistan’ı yönetmiş bir kahraman, bir idol… Dev başarıların ete kemiğe bürünmüş hâli… Dokuz asırdır ışığını kaybetmemiş meşale… Hoşgörünün ve inançlar arası diyalogun öncülerinden… Müslüman olmayanları rahatsız etmesin diye İslâmi yazı hattını zaman zaman bırakarak çiçekler, başka şekiller kullandırmıştır yapılarda.

1192’de Hindistan’a giriyor, Delhi’yi fethediyor; zaferinin şükrü ve anıtı olarak bir yapı inşa etmek istiyor ve dünyanın en yüksek minaresini, Kutup Minare’yi yaptırıyor. Sadece minare olarak değil, yığma taşla yapılmış dünyanın en büyük yapısı burasıdır. Müslüman mimarların dünyaya vurdukları mühürdür… Yüksekliği 72,5 metre. Zirvesine 381 basamaklı merdivenle çıkılabiliyor. Beş katlıdır. Taban çapı 14.3, tepe çapı 2.75 metredir. Aşağıdan yukarı çıkıldıkça minare daralmaktadır. Allah’ın sıfatları Kufi yazıyla minarenin üzerine olağanüstü bir sanatla işlenmiş… Minareye uzaktan bakıldığında hafif bir eğiklik görülür. Sebebi, depremlerde gördüğü hasarlardır.

İlk dönemlerinde kubbenin yanına bir de Kuvvetü’l-İslam Mescidi adında bir mescid inşa edilmiş. Bu iki yapı, İslam’ın o devirde mimarideki ulaştığı zirveyi göstermektedir. Sonraları bu eserlerin yanına bir medrese de eklenmiş. Bu yapıların hepsinde Selçuklu, Gazneli, Özbek ve Gurlu izlerine rastlanır. Çevresindeki medrese ve mescitler zamanla yıkılmasına rağmen Kutup Minare ayakta kalmış ve günümüze kadar gelebilmiştir. Batılı kaynaklar Kutup Minare yerine Kutup Minar demeyi tercih etmektedir. Belki daha kolay söylendiği için…

Kutup Minar, kendisinin rakibi görülen İtalya’daki Piza Kulesi ve Çin’deki Büyük Pagoda’dan sanat bakımından daha değerlidir, birçok uzmana göre. Çünkü minare, sanatlı işçilik ile süslenmiş ve minarenin dış çevresine Kurân-ı Kerîm’den ayetler, mimarlık harikası çiçek ve yaprak motifleri işlenmiştir.

Kutup Minare ve camisi Hindistan tarihindeki ilk camidir… Daha önce burada bulunan bir Hindu tapınağının taşları kullanılarak yapılmıştır. Cami kalıntılarının önünde Hindu tapınağının kalıntıları da halen bulunmaktadır. Kutup Minare’nin tam karşısında bir benzeri yapılmak istenmiş ama yarım kalmıştır. Kutup Minare ve cami külliyesinin arka giriş kapısı da mimari olarak çok etkileyicidir.

Minare 1981 yılında bir kişinin ölümüyle sonuçlanan kazadan sonra ziyaretçilere kapatılmış. Ancak çevresi rahatça geziliyor. Dünyanın sayılı tarihî yapıları arasında yer alan Kutup Minar, İslamiyet’i Delhi’de temsil eden sembollerden biridir. Hatta Hindistan’ı Yeni Delhi’yi anlatan broşürlerde, magnetlerde Taç Mahal’in yanında bu minareyi sıkça görebilirsiniz.

Değerli gazeteci-yazar Cengiz Çandar “Benim Şehirlerim” isimli kitabında Kutup Minare’den şöyle bahsediyor: “Kutub Minar’ı gören ateist; ya dindar olur ya da insanoğlunun imanı, gücü, emeği, sebatı, becerisi, ustalığı, dehası ve akla gelebilecek ne kadar olumlu sıfat olabilirse bunların tümü karşısında saygının ötesinde, huşu ile eğilmekten başka elinden bir şey gelmez!” 

Yeri gelmişken bir hicranı, içimi acıtan duygularımı ile getireyim: Yüzlerce yıl Müslüman-Türk hâkimiyetinin olduğu Hindistan’da Türk ismini biri bile kalmayacak şekilde silmek için büyük gayret gösteren İngilizler; maalesef bu emellerine ulaşmış, Türk adlarını farklı söyleyerek Babür ismini bile unutturmak istemiştir… İngilizlerin etkisinde kalan bir çok Türk gezgin de farkına varmadan gelip gitmiştir buralara.  Ancak Türk eserleri, her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış ve sonunda Türklerin de dünyanın da ilgisini çekmiştir…

Özellikle son on yıldır Türk gezginler buraya bilerek geliyor, gururla dolaşıyor.

ÖLÜLERİN YAKILMA YERİ VARANASİ VE GANJ NEHRİ… BURAYI GÜRÜNCE DİNİME VE ÜLKEME SEVGİM BİN KAT ARTTI…

Dünyanın yüz ölçümü olarak yedinci, nüfus olarak ikinci büyük ülkesi Hindistan’ın en önemli şehirlerinden biri Varanasi… Havayolu ile geldik buraya. İsmini Vara ve Nasi nehirlerinin birleşmesinden alıyormuş. Vara ve Nasi nehirleri birbiriyle kucak kucağa Ganj nehrini oluşturuyor. Müslümanların Mekke’si gibi Varanasi… Hindular için buralara gelmek, Ganj’ı seyretmek, suyunda yıkanmak bir ömürlük rüya… Tabii ölünce burada yakılmak da… Doğrudan cennete gidiliyormuş… Hindular, Ganj nehrinin gökten Şiva Tanrısı’nın saçlarından süzülerek indiğine ve kutsal olduğuna inanıyorlar. Ganj Ana diye adlandırıyorlar.

Biz de sandalla Ganj nehrine açıldık sabah tam gün doğarken… Bir gün öncesi de akşam üzeri gün batarken gelip ölülerin yakılışını izlemiştik… 500 kilo odunla yanıyor bir ölü… Bizim paramızla 450 liraya alınıyor. Büyük para onlar için, eş dost yardım ediyormuş… Kefen gibi bir beze sarıp öyle yakıyorlar… Yanma ayaklardan başlıyor, kül olana kadar… Doğal krematoryum… (1930’larda İstanbul’da bir aklıevvel belediyeci kramatoryum kurmuştu. İlgisizlikten birkaç yıl sonra kapandı.) Ertesi günü iyice yanmamış ölülerden parça koparıp yiyenler var. Sevapmış… Tam yakma anını ancak uzaktan izleyebiliyorsunuz, yaklaşmak hele fotoğraf çekmek yasak. Uzaktan epeyce kare çektim yine de… Odun satıcılarını, ateşi, etrafı, Ganj’da gün batımını ve doğumunu…

Evet, burayı görünce dinime ve ülkeme sevgim bin kat arttı! Binlerce canlı-cansız hatta çocuk tanrı, akla hayale gelmedik, akıl fikir almaz tapınma biçimleri ve pislik, dayanılması zor koku… İnsan pisliği ile ineklerin pisliği yarışıyor… Adımbaşı mayın sanki… Elbette inançlara saygımız var ama fikrimizi de söylemeden geçemiyoruz, kimseyi yargılamadan, ayıplamadan.

Ganj’da sandalla gezerken tepeye kurulu büyük bir cami görünüyor. VI. Babür Hükümdarı Evrengzib tarafından yaptırılmış. Hindu-Müslüman çatışmalarından birinde fanatik Hindular tarafından tahrip olmuş. Tamir ediliyormuş… Varanasi’deTürk eseri yok denecek kadar az.

Çok yorulduk zaten, iki gün üst üste Ganj’a gelip giderken… Bir yere kadar midibüsümüzle, oradan da 3 tekerlekli bisikletlerle (Tuk tuk) ulaşılıyor. Bizim için keyifli tek yanı, gün battıktan sonra toplu ayinlerde söylenen ilahiler… Hoş melodiler doğrusu… Dinginlik var, akşamın dinginliğiyle bütünleşen…