PARİS: HER KADININ RÜYASI…

Bu güne kadar  33 ülke, 100’den fazla şehir gezdim. Her birinin tadı farklı, hatıraları değişiktir aklımda. Ancak içlerinde bir iki tanesi var ki, kalbimdeki yerleri bambaşkadır. Belki de oralara daha sık gittiğim, sokaklarını, meydanlarını, Metrosunu daha iyi tanıdığım, lisanına yabancı olmadığım içindir. Bunlardan biri: PARİS’tir. Her şehre bir slogan yakıştırırım. Bana göre bu şehrin sloganı da “Paris, her kadının rüyası…” gelin birlikte gezelim.

Varsayalım sabah uçağı ile Paris’e uçtunuz. Yerel saatle 11.30 gibi uçak iner, pasaport kontrolü, valizler derken çıkıp, otele yerleşmeniz saat 13.00’ü bulur. Yapılacak ilk iş doğruca Champs Elysees Caddesi üzerindeki Arc de Triomphe’ a (Zafer Takı) gitmek (Charles de Gaulle-Etoile Metro istasyonu, hat1). Zira şehri baştanbaşa gezebileceğiniz çift katlı otobüsler bu noktadan belli saatlerde hareket eder. Şayet yolculuğa bir turla değil de tek başınıza çıkmışsanız, yaklaşık iki saat süren bu tur, Paris’i genel anlamda tanımak için güzel bir fırsattır. Bunun gibi dokuz ayrı biniş noktası vardır. Ancak ben bu parkura Zafer Takı’ndan başlamayı tercih ederim. Tur bitiminde, Zafer Takı’nın terasına çıkabilir ve o meşhur caddeyi bir kez de yukarıdan seyretmenin keyfine varabilirsiniz.

Cadde boyunca Planet Hollywood Mağazası’na  uğrayıp hediyelik ve hatıralık eşyalar satın alabilir, dünyaca ünlü müzik mağazası Virgin’den en yeni CD’leri seçebilirsiniz. Fransızların ünlü araba markası Renault’un teşhir mağazasında dolaşabilir, Pub Renault adlı kafeteryasında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Konu yemekten açılmışken, Champs Elysees üzerinde gerek Fransız, gerekse dünya mutfaklarından örnekler sunan sayısız kafeterya, restoran, pub ve pastane bulabilirsiniz.

Caddenin sonu Concorde Meydanı’na çıkar. Burada Mısır firavunu ile kraliçesi tarafından hediye edilmiş bir dikilitaş vardır – tıpkı bizim Sultanahmet Meydanı’ndaki gibi. Çevresinde oteller ve sinemalar bulunur. Yola devam ettiğinizde karşınıza Jardin des Tuileries çıkar. Bu bahçelerde kimisi ağaçların altında yürüyüşler yapar, kimisi de banklarda oturup kitap okur. Çocuklar oyun oynayıp koşuştururken emeklilik yaşına gelmiş büyükler –onlara ihtiyar demeye dilim varmıyor, çünkü yaşları büyük ama ruhları genç- Fransızlara özgü, Petang denilen bir oyun oynarlar. Gülle büyüklüğünde demir toplarla oynanan ve misket oyununu andıran bir oyundur bu.

Bahçenin sonuna geldiğinizde karşınıza dünyaca meşhur Louvre Müzesi çıkar. Burasını birkaç saatte gezmek mümkün olmadığından, sabahın erken saatlerinde gelip rahatça dolaşmanızda yarar var. Büyük heykeltıraş, ressam, mimar Leonardo da Vinci’nin meşhur tablosu La Jaconde’u (Mona Lisa) görmeden olmaz. Müzenin avlusunda yer alan cam piramidin, gündüz-gece ışıklar altındaki görüntüsünü, yine aynı avludaki rengarenk mozaiklerle kaplı havuzlardan akan suların güzelliğini size anlatmakla bitiremem. İsterseniz havuzun çevresindeki sette oturup dinlenebilir ya da müzenin. Rue de Rivoli kapısına açılan pasajın içindeki cafe’lerden birinde oturup kısa bir kahve molası verebilirsiniz.

İçinden Louvre-Rivoli Metro istasyonuna da geçebileceğiniz bu pasaj, hediyelik eşya dükkanlarıyla doludur. Metrodan çıkar çıkmaz karşınız Benelux Mağazası çıkar. Free shop’lardan satın alabileceğiniz her türlü parfüm ve kozmetik ürününü buradan da aynı fiyata bulmanız mümkündür. Bu tarz eşyalar satan bir diğer mağaza da Rue Saint Honore’de (Louvre Metro istasyonu, hat 1) bulunur.

Akşam yemeği için tekrar Champs Elysees’ye dönebilirsiniz (Franklin D. Roosevelt Metro istasyonu, hat 1)Zafer Takı’na doğru ilerlerken, sol kolda tipik bir İtalyan Lokantası olan Pizza Pino’yu görürsünüz. Farklı yemekler denemek isteyenler, gerek burada, gerekse caddeyi kesen sokaklarda pek çok alternatif bulabilirler.

Paris’teki üç yıldızlı otellerin kahvaltılıklar öyle ahım şahım sayılmaz. Genellikle kruvasan, sandviç ekmeği, reçel ve tereyağından oluşur. Dört yıldız ve üzerindeki otellerdeyse kahvaltı açık büfe şeklindedir. Üç yıldızlı oteller biraz küçük olmakla birlikte çok rahat ve konforludurlar.

Kahvaltı sonrası turunuzun ikinci gününe başlarsınız. İlk hedef, Paris’in simgesi sayılan Eiffel Kulesi’dir (Trocadero Metro istasyonu, hat 6) Eiffel Kulesi bir anda tüm ihtişamıyla karşınıza çıkınca içinizi bir heyecan kaplar, artık gerçekten Paris’te olduğunuza inanır, fotoğraf makinenizin deklanşörüne asılırsınız. Palais de Chaillet’nin terasından uzun uzun etrafı seyredersiniz. Aşağıdaki geniş avluda paten kayanları, bisiklete binenleri, uçurtma uçuran çocukları görürsünüz. Yanınıza hatıra eşyası satıcıları yanaşır ya da siz merakla tezgahlarına doğru gidersiniz. Turist otobüsleri peş peşe otoparka dizilir. Artık bu demir yığınına daha yakından bakma zamanı gelmiştir. Üst katlarına çıkmak için gişenin önünde uzun kuyruklar oluşmuştur bile. Aslında yukarıda, panoramik bir manzara dışında enteresan bir şey yoktur. Bu kadar para verip çıkmaya değmediğini sonradan anlarsınız. Bir görevli sizi asansörle yukarı çıkarır. Sizi ister birinci, ister ikinci kata bırakır ve siz de şaşkın ördek misali sağa sola bakıp Paris’i kuşbakışı seyretmeye çalışırsınız.

En iyisi Seine Nehri kıyısına gidip Bateaux-Mouches (bir tür dilenci vapuru) ile nehri gezmek.  Saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkan bu tekneler İle de la Cite adacığının etrafından dolanıp Hürriyet  Heykeli’nin önünden dönüş yaparak ilk kalktığı iskeleye yanaşıyor. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Son sefer saat 22.30’da. Öğlen 12.00 ile akşam 21.00’deki gezintiler yemekli.

Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu yaya dolaşmaktır. Sıkı bir yürüyüşe hazır mısınız? Eiffel Kulesi Parkı’ndan geçip Ecole Militaire’in (askeri okul) önünden sola sapıp, Hotel des Invalides’e gelirsiniz. Aynı zamanda Napolyon’un mezarının da bulunduğu bu mekan çok görkemlidir. Buradan ister yürüyerek, ister Metro ile Jardin du Luxembourg Parkı’na gidebilirsiz (Luxembourg Metro istasyonu, hat RER-B). Palais du Luxembourg diye bilinen saray ile kocaman havuzu burada  bulunur. Biraz soluklanıp yorgunluk attıktan sonra, Saint Michel Caddesi boyunca yürüyüp Saint Germain’e gelirsiniz. Dünyaca ünlü markaların mağazalarının bulunduğu bu semt, kilisesi ve kafeteryaları (Cafe  Flore birçok film karesine girmiştir) ile de meşhurdur. Bir sıcak çikolata içmeden buradan ayrılmayın. Şansınız vara, bir yandan yorgunluk kahvenizi yudumlarken, bir yandan da oturduğunuz yerden akşamüzeri sokaklara dökülen şarkıcıları ve göstericilerinin şovlarını izleyebilirsiniz. Buraları aynı zamanda akşam yemeği için de çok nezihtir. Balık restoranlarından, Yunan meyhanelerine, Kore usulü barbekü’lerden, İtalyan mutfağına kadar çeşit çeşit mekanlar mevcuttur.

Akşam karanlığı çökmeye başlarken, hem gündüz hem de gece ışıkları altında çok keyifli bir yer olan Sacre-Coeur’e (Anvers metro istasyonu, hat 2) gitmenin tam zamanıdır. Burası da tıpkı Eiffel Kulesi gibi Paris’i tepeden seyredebileceğiniz bir yerdir. Metro istasyonundan çıkınca gördüğünüz daracık yokuştan yukarı doğru elli metre kadar ilerlerseniz, tam karşınıza bir tepenin üzerindeki heybetli katedral çıkar. Buraya ister basamakları tırmanarak, ister yokuşun başındaki teleferikle çıkabilirsiniz. Kilise çıkışında, sağa doğru kıvrılıp dar yoldan sola saparsanız ressamların, padomimcilerin, müzisyenlerin bulunduğu Montmartre meydanına çıkarsınız. Yemek yenilebilecek, kahve içilebilecek onlarca yer vardır burada. Ayrıca Montmartre’ın çevresini petit train denilen küçük bir vagon katarıyla da gezebilirsiniz.

Paris’te üçüncü gününüz. İlk işiniz Metroya atlayıp La Defense’a gitmek (Grande Arche de la Defense Metro istasyonu, hat RER-1). Önemli şirketlerin holding binalarının sıralı olduğu bu mahalleye, Paris’in Amerika’sı da denilebilir. Binaların girişlerindeki meydanda resim galerileri, sanat merkezleri vardır. Sanat ve kültüre düşkünseniz eğer, George Pompidou Kültür Sanat Merkezi’ni gezmenizi tavsiye ederim.

Daha sonra La Fayette’e (Montparnase-Bienvenue Metrosu, hat 4, 12,13) ve Opera Meydanı’na (Opera Metrosu, hat 3, 7, 8) gidebilirsiniz. Operayı gezebilir, hatta bilet bulabilirseniz beğendiğiniz bir oyunu izleyebilirsiniz (tavsiyem gitmeden önce internet’ten yerlerinizi ayırtmanız). Boulevard Haussman’ı gezdikten sonra Galleries La Fayette’e mutlaka uğrayın. Burada iğneden ipliğe her şey mevcut…

Paris’in en işlek tren istasyonu Gare du Nord’dur. Avrupa’nın diğer ülkelerine seyahat etmeniz gerekirse eğer, hızlı trenle Brüksel bir buçuk, Amsterdam üç saat. Hazır Paris’teyken, çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgisini çeken ve Amerika’dan sonra Avrupa’da da açılan ilk masal parkı Euro Disney’ i ziyaret edebilirsiniz (Chatlet-Les Halles Metro istasyonu, hat RER A, B, D).

O kadar gezmişken, müzikallere, şarkılara konu olmuş Notre Dame Kilisesi’ni mutlaka görün demek isterdim ama maalesef talihsiz bir yangın sonrası şu an ziyarete kapalı. (metro St. Michel Notre Dame hat RER B, RER C).

Gece hayatına meraklıysanız revüler, şovlar seyredebileceğiniz gece kulüplerinin arasında Lido, Follies Bergeres, Moulin Rouge ve Budha Bar  en mükemmelleri ve dünyaca meşhur olanlarıdır. Disco Club 79 Champs-Elysees’nin, hatta Paris’in en güzel diskolarındandır. Zamanında Ajda Pekkan’ın konser verdiği Olympia Müzikholü’nde beğendiğiniz bir sanatçının konseri varsa sakın kaçırmayın.

Aklıma gelenler bunlar, ancak kısacık satırlara sığdırabildiğim Paris yalnızca bunlardan ibaret değil tabii. En iyisi gidin ve kendi gözlerinizle görün.

Nice coğrafyalar dileğimle.

Bir Tutkudur Seyahat…

CHİOS – Sakız Adası

Hem tarih ve kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz İzmir Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim.

Bir Tutkudur Seyahat (BTS) grubumuzun İzmir temsilcileri yaz aylarında bizi Çeşme’ye davet edince, pasaportumda hazır vize varken, hemen karşı teklif yaptım; “İki günlüğüne Sakız Adasına gidersek gelirim.” Sağ olsunlar, teklifimi kabul ettiler. Yaklaşık bir ay öncesinden feribot, otel, araba kiralama rezervasyonları ile ilgili ayarlamalar devam ederken ben de ada hakkında genel bilgileri, gezilecek-görülecek yerleri, gerek internetten gerekse giden arkadaşlarımdan öğrenerek bir program oluşturmaya çalıştım.

Hareket günümüz bir çarşamba günüydü. Öğlen saatlerinde kontağa bastık. Yolda tek mola verip yedi saatlik bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Çeşme’ye vardık. Yol yorgunluğundan ve ertesi günün heyecanında, o geceyi kısa kestik.

Ertesi sabah 7.30’da Çeşme Limanına hareket ettik. MSC ile yaptığımız Adriyatik programı cruise seyahatinden sonra ilk defa Türkiye’den bir limandan feribot ile hareket ediyorduk. Gümrük ve pasaport işlemleri sonrası limanın kahvesinde hareket saatini beklemeye başladık. Önce arabaların, ardından yolcuların gemiye binmesiyle feribotumuz tam saatinde hareket edip Sakız Adasına doğru yol almaya başladı. Sabah güneşinin içimizi ısıttığı, harika bir deniz manzarası eşliğinde, 45 dakikalık bir yolculuk sonrasında Yunanistan’ın Chios (Sakız) Adasına yanaştık. Kısa ve sorunsuz geçen pasaport ve gümrük işlemleri sonrası kendimizi Sakız sahili sokaklarında bulduk.

840 kilometrekare yüzölçümüne sahip adada bugün coğrafi konumlarına göre 62 köy bulunuyor. Kambohora(Merkez köyleri), Notiahora (Güney köyleri) ya da Mastihahora (Damla sakızı köyleri), Voriaanatoliki (Adanın kuzeydoğusunda bulunan Denizci köyleri), Voriahoria (Kuzeydeki dağlık bölgede bulunan köyler).

Tarihi MÖ 1000’li yıllarda, İyonlıların adaya yerleşmesi ile başlayan Sakız, daha sonra Bizans, Cenova ve Osmanlı hakimiyetine girdi. 1912 yılında özgürlüğünü kazanıp Yunanistan’a bağlanması ile günümüze kadar geldi. Adanın ekonomisi öncelikle turizm, denizcilik, balıkçılık ve ada ile özdeşleşmiş damla sakızı ticaretine dayalı.

İlk hedefimiz, kültürel ve tarihi içerikli bir mekân olan Nea Moni Manastırı oldu. Limandan yaklaşık 25 kilometre mesafede bulunan manastır adanın tam merkezinde, Provatio Oros (Provatio Tepesinde) XI. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş. Konstantinos Monahos, kendisi Midilli’de sürgündeyken krallığını yayan ve mucizeler yaratan Meryem Ana ikonasını Provatio Oros’ta bulan Nikita, İoanni ve İosif adlı keşişlere verdiği sözü tutmak için manastırı inşa ettirmiş. Ortaçağ Bizans dönemine ait en önemli anıt olan manastırın mimarisi, resim ve mozayikleri örnek olma özelliği taşıdığından, UNESCO tarafından dünya kültür hazineleri arasına alınmış. Manastırın en can alıcı bölümü adada ve bölgede katledilen Hristiyanların kafataslarının sergilendiği oda. Manastırı gezdikten ve çevresini fotoğrafladıktan sonra bahçesindeki ek binanın içindeki müzeyi 4 Euro giriş bedeli vererek gezdik. Manastırın eski zamanlarına ait dini içerikli objelerin sergilendiği küçük bir müze idi. Görevli müze hakkında bilgiler verdikten sonra, papazların yemek yedikleri ayrı bir binada yer alan yemekhaneyi gezdirdi.

Keyifli bir başlangıcın ardından yol yorgunluğu, öğlen açlığı ile birleşince rotamızı Emborio Limanına çevirdik. Limana varır varmaz cam gibi bir deniz ve manzaraya bakan dört – beş restoran iştahımızı bir kat daha kabarttı. Arabayı park edip, Neptün Restoran’a attık kendimizi. Oturur oturmaz gelsin soğuk Yunan Mythos biraları… Menümüzün olmazsa olmazları cacikis, sağanaki, Grek salat ile açılışı yaptık. Peynir pane topları damak çatlatan cinstendi. Kabak tava kıvamında, sardalye ızgara inanılmazdı.       

 Turkuaz renkli sular…

Keyifli bir yemek sonrası, sahile 15 dakika yürüme mesafesinde, denizi volkanik taşlarla kaplı Mavra Volia’ya vardık. Hemen bir ağaç altına yerleştikten sonra kendimizi turkuaz renkli sulara attık.

Denizin içindeyken sahilin görüntüsü harika idi. Biraz yüzüp, biraz suyun içinde sohbet edip volkanik taşlı zemini olan plajın tadını çıkarmaya bakıyorduk. Buruşuncaya kadar suda kaldıktan sonra, volkanik taşların üstüne yayıldık. Arkadaşlar burada otururken, gezgin ruhumun keşfetme arzusu ile plajı dolaşmaya başladım. Bir tepeyi adeta bir patika yolundan tırmandıktan sonra aynı sahilin farklı bir koyu olan Foki Plajı ile karşılaştım. Tepeden burayı izlemek cidden çok güzeldi.

Saat 17’i gösterirken otele dönüp, dinlenip akşam yemeği için hazırlanmak vakti gelmişti. Otele dönüş yolunda Mastika köylerinden geçerek yol boyunca zeytin ve sakız ağaçları gördük. Uygun bir yer bulunca sakız ağaçlarının yanında bir mola verdik. Etraf buram buram sakız kokuyordu. Ağaçlardan sızan sakızı tadıp bir doğa harikasına daha şahit olduk. Saat 18’e doğru Katarraktis Köyündeki Ostria Apart Otel’imize geldik. Aile işletmesi olan otelde, check-in işlemlerimizi yaparken resepsiyon görevlisi ailenin gelini, buz gibi naneli limonatalarla bizi karşıladı. Deniz manzaralı odalar mütevazı olduğu kadar her ihtiyacı karşılayan nitelikte idi.

Çantalarımızı bıraktığımız gibi otelin önündeki denize indik. Girişi kayalık ve hafif çırpıntılı olsa da su pırıl pırıldı. Otelin denize sıfır olmasının keyfini çıkarmaya çalışıyorduk. Ancak kayalık oluşu çok zevk vermeyince, odamıza çıkıp, denize karşı balkon keyfi yaptık.

Akşam rezervasyonumuz adanın en popüler restoranı olan To Apomero’ya yapılmıştı.20 gibi otelden çıkıp lokantaya vardık. Gerçekten manzarası, konumu ve farklı menüsü ile güzel bir yerdi. Ancak perşembe geceleri müzik olmadığını öğrendiğimizde bir hayal kırıklığı yaşadık. Amaç yemekten çok, Buzuki eşliğinde sirtaki yapıp Yunan müziği dinlerken, damaklarımızı da arada şenlendirmekti. Köyün bazı yerlerinde asılı reklam afişlerinden meydanındaki bir barda müzik gösterisi olacağını okumuştuk. Akşam yemeği olarak köyün bir balıkçısında deniz mahsulleri yiyip doğru bara gittik. Köy halkı genci, yaşlısı, bir şeyler yiyip içerken şarkılara eşlik ediyorlardı. Ancak bizim motivasyonumuz düşmüş, beklentimize karşılık bulamadığımızdan kısa sürede kalktık.

Ertesi sabah erkenden kalkıp köyde yürüyüş yaptık. Deniz kenarında sabah serinliğinde yürüyüş yapıp, sahilde dalgaların sesini duymak sevgili eşime ve bana adeta terapi gibi gelmişti. Oteldeki kahvaltının ardında ikinci günün kültür turuna başladık. Bu kez adanın en popüler iki köyünü ziyaret edecektik; güney bölgesindeki Pirgi ve Mesta köyleri. Televizyonlarda tüm gezi programlarında bu iki köy gösteriliyordu.

Masal âlemi köyler

Sakız Adası dendiğinde hep bu iki köyden bahsedildiğinden buraları görmek için çok heyecanlıydım. Ancak alışveriş olmadan asla deyip yolumuzun üzerindeki sağanaki peyniri, somon konservesi gibi değişik tadlar alıp yolumuza devam ettik. Önce Kalamoti köyünde turistik objelerin ve hediyelik eşyaların satıldığı, özellikle seramik ve çömlek sanatı eserlerinin sunulduğu dükkânlara daldık.

Dükkânlara girer girmez sakız likörü ve sakız şekerleri ikram ettiler. Kasaya ödeme yaptıktan sonra ayrılırken de birer şişe su verdiler hepimize. İnanılmaz bir misafirperverlik ve turizm anlayışı örneği gösterdiler… Buradan ayrılıp Pirgi Köyüne girer girmez köyün mimarisi ve mozaik bezemeleri insanı adeta bir masal âlemi içine sokuyor. Meydanı, kilisesi, sokakları ve de özellikle evleri tek kelime ile harika. Evlerinin önünde sokakta oturan yaşlı nineler ve dedeler sahiden çok sevimli. Fotoğraf çektirip o anları ölümsüzleştirdik. Gezerken her adımda farklı keyif alıyorduk.

Zamanımız kısıtlı olduğundan fazla vakit kaybetmeden Mesta Köyüne yollandık. Yol üzerinde mağarası ile bilinenOlimbi Köyü vardı.

Burası da bir başka rüya âlemi. Evlerinin balkon saksı ve süsleri bizleri hayretlere düşürdü. Hele ara sokaklarda gezinirken gerçekten labirent gibi çıkmaz sokakla karşılaştığımızda, epey heyecanlandık. Kaybola kaybola köyün meydanına ulaştık.

Saat öğleni geçince meydandaki Kanellos Kahvehane’de oturduk. Yemek sonrası tatlı ve kahve limanda yapmaya karar verdik. Sahile geldiğimizde ara sokaklarda gezinip Tarabya sahilini andıran deniz kenarındaki cafelerde oturup soluklandık. Çeşme’ye dönüş feribotumuzun saati gelene kadar burada vakit geçirdik. Bir çırpıda biten pasaport ve gümrük kontrolünden sonra Sakız Adasına ve sahildeki değirmenlere güverteden el salladık. 

Sakız Adası gezimiz, bir gece – iki gün sürmüştü. Ancak daha uzun kalmaya vakti olanlara görülebilecek diğer yerleri de şöyle sıralayabilirim:

Adanın özellikle orta ve güney bölgelerinde, Osmanlı izleri taşıyan cami, hamam, çeşme ve mezarlıkları, Bizans dönemini yansıtan müzeleri, Chios Kalesi ve kulelerini görmek mümkün.

Karfas ve Megas Limniona Plajları, çok turist çeken plajlar. Uzun soluklu gezilerde adanın arka tarafına düşen kıyılarındaki birkaç plaja daha gidilebilir.

Geceleri yine yukarda belirttiğim gibi rıhtımdan başlayıp sahil boyunca devam eden caddedeki mekânlarda yemek yiyip bar, kahve ve lokantalarında keyifli zaman geçirebilirsiniz. Hem tarih, kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim!

Bir Tutkudur Seyahat…

Thassos

Yunanistan artık Türklerin en önemli turizm destinasyonu haline geldi. Thassos yani Taşöz de son yıllarda Türkler arasında gittikçe popüler olan bir Yunan adası. Karayolu ile gidilebilecek en yakın adalardan biri olması ve eşsiz doğası Thassos’un tercih edilmesinin nedenlerinin başında geliyor.

Yunanistan’a ilk yolculuğum dostluk treni Filia ile Selanik’e olmuştu. Melodik lisanından, yemeklerinden, müziğinden, danslarından kısacası kültüründen çok keyif almıştım. O seyahatten sonra hep Yunan adalarında bir tatili hayal ettim. Gündüzleri akvaryum misali cam gibi sularda yüzüp, akşamları tavernalarda rakı ve mezeler eşliğinde buzuki dinleyip sirtaki yapmayı çok arzulardım. Kısmet bu seneymiş. Haziran ayında evlenme yıldönümümüzü fırsat bilip İstanbul’a en yakın Yunan adası olan Thassos’a gitmeye karar verdik. Programımıza BTS grubumuzun kurucu üyelerini de dâhil ettik.

Bir cuma sabahı saat 5’te kontağı açıp yola koyulduk. Su gibi akan, tenha denebilecek şehirlerarası yolda üç saat gittikten sonra, köy kahvaltısı veren bir İpsala’ya yakın bir benzincide durduk. Keyifli kahvaltı sonrası yarım saat daha yol aldıktan sonra gümrüğe vardık. Şansımıza gümrük boştu, önümüzde iki – üç araç vardı. Türkiye sınırını 15 dakikada geçip Türk askeri ve bayrağına el salladıktan sonra Yunan gümrüğüne geçiş yaptık. Bu kez komşu bayrağını selamladık, askerine Yasas diye seslendik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/2-1.png

             

Varış noktamız Thassos Adasına arabalı vapurların kalktığı Keramoti Limanı idi. Yolu iyi bilmediğimizden biraz kaybolarak limana vardık. Şansımız burada da yaver gitti, varır varmaz geminin kalkacağı bildirildi. Hemen gişeden biletlerimizi alıp kendimizi gemiye attık. Güverte tatilcilerle doluydu. Herkesin elinde makineleri ile etrafı görüntülemeye çalışırken, martılar yol boyunca bize eşlik etti.

Arnavut asıllı olduğu öğrendiğimiz bir müzisyen akordeon ile ritim tutarken diğer eli ile trompetle Napoliten parçalar çaldı. Türk olduğumuzu duyunca sanki Türk şarkısıymış gibi bize hoşluk olsun diye ‘Ya Mustafa ya Mustafa’ adlı Fransızca şarkıyı çalıp bahşişi kaptı. Göz açıp kapayıncaya kadar 35-40 dakika geçmiş, Thassos’a varmıştık. Otelimiz Limenas’ta, gemilerin yanaştığı yere 5 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Tam merkezde diyebileceğimiz Otel Timoleon’a çantaları bıraktığımız gibi önceden isimlerini not aldığımız beach’lere doğru yola çıktık.

   MERMER PLAJI

İlk durağımız Marble Beach yani Mermer Plajı oldu. Yol mermer tozundan ve çakıl taşlarından dolayı çok kötü idi. Ancak plajı görünce karşılaştığımı manzara nefesimizi kesti. Mermer tozundan dolayı plaj bembeyaz, adeta karlar altında gibiydi. Su derseniz turkuazdan laciverte kadar tüm tonları barındırıyordu. Şezlonglara yerleştiğimiz gibi kendimizi Ege’nin serin sularına bırakarak yol yorgunluğumuzu atmaya çalıştık.

Plajın büfesinden soğuk bira, sandviç ve soğuk kahve frappe’lerle öğlen açlığımızı geçiştirdik. Plaj gösterişi olmayan ancak suyu ve manzarası ile harika bir plajdı. Biraz güneşlenip, biraz yüzüp dinlendikten sonra saat 6 gibi otele dönmeye karar verdik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/4.png

             

Tüm arkadaşlar odalarına çekilirken ben yeni yerler keşfetmek ve akşam yemeği için uygun bir taverna bulmak amacı ile sahilde dolaşmaya çıktım. Mythos Taverna adlı mekânı uygun görüp akşam için rezervasyon yaptım. Sonrasında otelimizin arkasına bakan çarşıyı keşfe çıktım. Hediyelik eşya satan dükkânlar, plaj ve yazlık kıyafetler satan mağazalar, restoranlar, dondurmacılarla dolu şirin ufak bir çarşı buldum.

     Sözleştiğimiz saatte arkadaşlarla otelin kafesinde buluştuk. Yaptığım keşfi ve akşam yemeği için ayırttığım yeri anlatıp yola koyulduk. Tavernaya vardığımızda müzik başlamıştı bile. Az da olsa Türkçe konuşan şef garsondan masamızın buzuki çalan sanatçıya yakın olmasını istedim. Kırmadı, hemen yanı başında bir masa verdi bize. Cacikis, Grek salat, patlıcan salata gibi klasik mezelerden sipariş verdik. Ara sıcak sonrası ızgara ve tavadan oluşan kocaman bir deniz mahsulleri tabağı geldi. Bizim Yeni Rakı’ya en yakın bulduğumuz mavi etiket Barbayani marka rakı ise Stin İya Su nidaları ve buzukinin nağmeleri ile su gibi aktı. Buzuki eşliğinde şarkılara eşlik edip sirtakiler yaptık 38. evlilik yıldönümümüz çok eğlenip keyif aldığımız bir şölen gibi geçti adeta. Gecenin geç saatinde otele dönmek yerine sahilde bir kahve içtik.

Sabah hava biraz bulutlu olsa da keyfimiz bozulmadı. Eşimle, herkesten erken kalkıp biraz sabahın sessizliğini yaşamak istedik. Uzun zamandır özlemini çektiğim Yunan adalarından birindeydim. Biraz yürüyüş biraz etrafı resimlemek amaçlı gezindik. Otele döndüğümüzde, mütevazı ancak bir kahvaltı için olmazsa olmazlarının bulunduğu açık büfeden bir şeyler alıp kahvaltımızı yaptık.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/7.png

Sonrasında hedef otelden yaklaşık 45 dakika mesafede olan, adanın en meşhur plajlarından Aliki idi. Yine harika bir koy, harika bir deniz, harika bir plaj Aliki. Plaja inerken gördüğümüz manzaraya bayıldık. Su o kadar güzeldi ki her girdiğimizde bir saate yakın suda kaldık. Saat 3’e doğru hava kapatıp birkaç damla yağmur bırakınca doğru plajın restoranına geçtik. Snack bar tarzı atıştırmalık ve soğuk biralarla geçici yaz yağmurun dinmesini bekledik. Yemek bittiğinde güneş yine sıcak yüzünü gösterince kendimizi tekrar tadına doyamadığımız sulara attık. Akşamüstü istemeye istemeye plajdan çıkıp otele döndük. Burada geceleri uzun olduğundan akşam çıkmadan önce biraz dinlenmekte fayda var.

Akşam otelin kapısında buluştuğumuzda sıkı bir yağmur ile karşılaşınca çok yakınlardaki bir İtalyan restoranına koştuk. Yemeğin ardından otele yakın kafelerin birinde kahvelerimizi içip yatmaya gittik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/8.png

Pazar sabahı dinlenmiş, uykumuzu almış vaziyette kalkıp otele yürüme mesafesindeki Paradise Beach’a gittik. Yine inanılmaz bir sahil, inanılmaz bir su; taşlar tek tek sayılıyordu baktığınızda. Aslında birkaç değişik plaj notu almış olsak da deniz aynı deniz deyip günümüzü burada geçirmeye karar verdik. Öğlen güneşinin yakıcılığında, kafesinde yine Snack tarzı atıştırmalıklarla keyif yaptık.

YUNAN GECESİ

Thassos’ta son gecemizi tekrar bir tavernada geçirmek istediğimizden Alexandra’s Taverna’da yer ayırttık. Mezeler çok lezzetli; Sağanaki (beyaz peynir pane), Pabucaki (patlıcan yatağında fırında peynir), feta peynirli yeşil biber, tarama, ızgara sardalye damak çatlatan cinstendi. Restoran sahibinin kızı siparişleri alıyor, annesi Alexandra servis yaparken sirtaki yapıyor, baba içerde mutfak ile ilgilenirken arada dışarı çıkıp “yasssuuuu” diye bağırıp tabak kırıyordu. İlerleyen saatlerde buzuki çalan adamın yanına org çalarak sipariş alan kız gelmez mi? Türk olduğumuzu bildiğinden Zülfü Livaneli, Grup Gündoğarken ve Yeni Türkü’den şarkılar söyleyip bizleri keyiflendirdiler. Barbayani Rakısı ve sirtaki ile neşemizi bulduk. Yine bir müthiş Yunan gecesi yaşıyorduk.

Yemek sonrası kahvelerimizi sahilin sonunda bulunan Karnagio Beach’in barında içmeye karar verdik. Gündüz arkadaşlar güneşlenirken ben yine etrafı kolaçan etmek amacıyla sahilden buraya yürümüş ve mekânı çok sevmiştim. Taverna çıkışı Karnagio Bar’a geldik. Kayalıklar arasında çok güzel aydınlatılmış ve manzarası olan keyifli bir bar olmasına rağmen, içeri girmemizle, ortamın yaş ortalamasını aniden arttırdık. Gençlerin huzurunu kaçırmamak adına sahilde başka bir yerde kahve içmeyi uygun bulduk. Otele dönüşümüzde, odamızın balkonundan limanı ve denizi izlerken, Thassos’a gelmekle verdiğimiz isabetli kararın keyfini çıkardım.

DÖNÜŞ YOLUNDA ALEKSANDROPOLİS

Ertesi sabah kahvaltı sonrası dönüşe geçtik. O günü yolumuzun üstünde olan Aleksandropolis’de (Dedeağaç) de bir plajda değerlendirmeye karar verdik. Böylelikle dönüş yolunu bölüp yarılamış olacaktık. Feribottan iner inmez rotamızı Aleksandropolis’teki en ünlü plaj olan Amo Amo’ya çevirdik.

               Bu mekân Thassos’taki plajlara benzemiyordu. Daha lüks, Bodrum ve Çeşme ‘beach’lerini andıran tarzdaydı. Ama denizi ise Thassos’takilerle mukayese bile edilemezdi. Amo Amo’nun restoranı ve mutfağı ise en güzel ‘beach’lerle yarışacak cinsteydi. Deniz sonrası öğlen yemeğini, harika sunumlu Yunan spesiyaliteleri ile deniz mahsullerinden seçtik. Yine isabetli bir seçim ve karar vermiştik. Dönüş yoluna geçmeden biraz şehir merkezinde gezindik. Sahilini gezip Aleksandropolis’in simgesi olmuş, meşhur deniz feneri önünde fotoğraf çekip, Jumbo Market’te alışveriş molası verdik.

Dönüşte gümrük, bizi yine hüsrana uğratmadı. Oysa neler duyuyorduk giden arkadaşlardan; zaman zaman altı saate yakın gümrükte bekledikleri oluyormuş. Gümrükten oylanmadan geçerek Türkiye sınırından giriş yaptık. Müthiş bir ‘long weekend’ ile evlilik yıldönümü kutlamasına vesile olan Thassos unutulmaz anılar bıraktı gezi dağarcığımızda. Efharisto ThassosYasas komşu seni unutmayacağız.

 Bir Tutkudur Seyahat… 

PRAG

Masal Kent

“En çok seni seviyorum diyorum, ama gerçek sevgi bu değil. Sen bir bıçaksın, ben de o bıçakla durmadan içimi deşiyorum desem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki…” Bu sözler ünlü yazar Kafka’nın, sevgilisi Milena Jesenk’a yazılmış mektuplarından bir alıntı.

Kafka aşkı dilediği gibi yaşayamayanlardan, ama Prag’a gidip de aşık olmadan dönmek imkansız çünkü Prag’ın her yanı aşkla örülmüş.

Orta Avrupa’nın buram buram tarih kokan bu şehri, yaşlanmış ancak güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kadın gibi dimdik ayakta duruyor. Nefes kesici ama soğuk bir sarışın adeta. Büyüleyici, ancak mesafeli ve donuk. Tam bir aristokrat. Ve kesinlikle ulaşılmaz. Üstelik bunun farkında… Yalnızca bakmakla yetineceğiniz, dokunmaya cesaret edemeyeceğiniz bir kadın o.

Prag sürprizlerle dolu bir şehir. Şehre adımınızı attığınız andan itibaren kendinizi kah Paris’te kah Budapeşte’de hissetmeniz kaçınılmaz. En güzel yanı, eskiye sadık kalınmış olması, tarihi dokunun özenle korunması. Kent neredeyse baştan sona tarihi binalardan oluşuyor.

Kente, “Avrupa’nın kalbi”, “Altın Prag” gibi yakıştırmalar yapılmış tarih boyunca. Komünist rejimin etkilerini silmek için müthiş bir gayret içinde olan Prag, bu unvanı kısa zaman içinde yeniden kazanacakmış gibi görünüyor. Ülkenin toplam nüfusu 10.5 Prag’ın nüfusu ise 1.3 milyon, anlayacağınız yolda yürürken kimselere çarpma riskiniz yok.

Çek Cumhuriyeti’nde din ilginç bir gelişme izlemiş. Her ne kadar Prag’da adım başı bir kiliseye rastlasanız da, yapılan araştırmalar, 40 yıl Komünist Rejimle yaşayan halkın %50’sinin  Ateist olduğunu gösteriyor. Geri kalanlar arasında en önemli iki grup ise Katolikler ve Yahudiler.

Vlatava Nehri, kahverengi sularıyla Prag’ı ortadan ikiye ayırıyor. Nehrin her iki yakasını birleştiren pek çok köprü olsa da, en görkemlisi Karlov Most yani Charles Köprüsü. Giriş ve çıkışındaki kuleler başlı başına birer sanat eseri. Köprünün üzerinde, sağlı sollu, on metrede bir, bir Aziz’in heykeli dikilmiş. Ayrıca kuklacılar, vitray sanatçıları, ressamlar, hediyelik eşya satanlar burayı kendilerine mesken edinmişler. Köprü yalnızca yayalara açık, motorlu araçlar geçemiyor. Köprünün bittiği yoldan ilerleyerek Prag Kalesi’ne ulaşabilirsiniz.

Dokuzuncu yüzyılda inşa edilen kalenin içindeki Kraliyet Sarayı, (dönemin Cumhurbaşkanı burada ikamet ediyor) Loreto, Cephanelik, Simyacılar Sokağı, St. George Bazilikası ve St. Vitu’s Katedrali görülmesi gereken yerler arasında. St Vitus Katedrali 1244’te IV. Karluv’un emriyle yapılmaya başlanmış. 20. Yüzyıl Çek mimarları tarafından da tamamlanmış. Katedraldeki vitraylar ve antik dönemden kalma dini objeler ilginç.

Buradan bir taksiyle, ya da yaya, eski şehir denilen meydana –Old Town Square-geçebilirsiniz. Şehrin kalbi 12. Yüzyılda kurulmuş olan “eski şehir”de atıyor. Elinizde sıcak karanfilli şarabınızla, meydandaki Hus anıtının basamaklarına oturup, Tyn Kilisesinin muhteşem görüntüsü eşliğinde, ünlü “Astronomik Saat”in saat başı çalışını izlemek büyük keyif… Eski Belediye Binasındaki bu 500 yıllık tarihi saat ünlü saat imalatçısı, kör sanatçı Hanus tarafından yapılmış. Saat çaldığında binanın en tepesindeki kapı açılıyor ve Apostles dışarı çıkıyor. Tam bir mühendislik harikası… Öyle ki, aynı zamanda hem saati, hem ayın ve güneşin durumunu, hem de hayvan simgeleriyle gökyüzünün durumunu gösteriyor.

Kazablanka-Marakeş-Essaouria

Uzun zamandır değişik bir güzergâha uçmak istiyordum. Gitmediğim bir kıta, görmediğim bir ülke olmasını istiyordum. Yeni bir kıta, yeni bir bayrak, Berberiler ile Arapların iç içe yaşadıkları değişik bir kültür olduğu için Fas’ı seçtim. Zamanlama mevsim itibarı ile de uygun olunca bu yeni coğrafyayı keşfetmeye karar verdik.

Giden arkadaşlardan bilgiler aldık, acentelerin tur programlarını karıştırdık ve tabi ki internette araştırmalar yaptık. Dört gece-beş gün sürecek seyahatimizin bir gecesini Kazablanka’da, üç gecesini de Marakeş’te geçirmeye karar verdik.

İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Fas’a uçak yolculuğumuz beş saat sürdü. Fas havaalanında bizi şoförümüz Khalid bekliyordu. Yerel saat ile 13.00 gibi ‘Beyaz Şehir’ anlamına gelen Kazablanka’nın şehir turuna başladı.

İlk olarak Fas Yahudi Müzesi’ne gittik. Müzede çok fazla obje, tablo vs. olmasa da Fas’ın değişik bölgelerinden toparlanmış birçok malzeme sergileniyordu. Temiz, bakımlı, ferah bir müzeydi. Müzenin Müslüman Küratöründen ülkenin Yahudi tarihi ile ilgili bilgiler aldık.

Ardından Atlas Okyanusu kıyısındaki, Fas’ın Cote d’Azur’u sayılan, Corniche’e geldik. Burası sahil olarak Nice’i, Rio sahillerini andırsa da halkın uzun entarili kıyafetleri bize Fas’ta olduğumuzu hatırlattı. Şezlongları, güneş şemsiyeleri, un gibi kumu ile sahilden dalgalı Atlas Okyanusu’nu keyifle izledik. Birkaç kare fotoğraf çekip soğuk bir şeyler içtikten sonra Si Bu Abderrahman Adası’na geçtik. Faslılar için çok değerli bir din adamı olan bu kişi burada yaşamış ve ölmüş. Ada insanların akın akın gelip mum yakıp, adak adadıkları bir yer oldu.

Buradan Fas halkının çok sevdiği ve saydığı kralları VI. Muhammed’in sarayına gittik. Kraldan bahsedince biraz da Fas’ın siyasi ve sosyal durumuna da genel bir bakış atalım. Afrika kıtasının kuzeyinde, Akdeniz ile Atlas Okyanusu’na kıyısı olan Fas, doğusunda Cezayir, güneyinde ise Batı Sahra ile komşu. Yaklaşık 446 bin kilometrekare yüz ölçümüne sahip ülkede 32,5 milyon nüfusun yüzde 55’i Berberi, yüzde 45’i ise Arap. Berberiler Kuzey Afrika yani Mısır, Libya, Tunus ve Fas’ı içine alan geniş bir coğrafyada göçebe olarak yaşamışlar. Tarihte Fenike, Kartaca, Roma, İslam ve Osmanlı kültüründen farklı açılardan etkilenmişler. Mısır firavunlarının torunları olmakla övünüyorlar. Berberice adını verdikleri lisan ve alfabeleri günümüz İbranicesine oldukça benziyor.

Başşehri Rabat olan Fas anayasal monarşi ile yönetiliyor. Resmi dili Arapça ve Fransızca. Malum, bir zamanlar Fas Fransız sömürgesi idi. 2 Mart 1956’da bağımsızlığını ilan etti. Para birimi Dirhem. Fas’a tüm dünya ‘Maroc’ derken biz Türkler Fez kentinden esinlenerek bu ülkeye Fas demişiz.

Akşamüstü saatlerinde Afrika’nın en büyük modern alışveriş merkezi Morocco Mall’a gittik. Bizim AVM’lerden pek bir farkı yoktu. Değişik olarak nitelendirilebilecek tek şey, içerisinde çocuklar için, büyük denebilecek bir oyun ve eğlence parkı ile binanın ortasında tabanından tavanına kadar yükselen silindir bir akvaryum bulunmasıydı.

Sonrasında tarihi Habus Meydanı’ndan geçerek mimarisi ile şehrin gurur kaynağı olan, Atlas Okyanusu kıyısına inşa edilmiş, II. Hasan Camii’ni ziyaret ettik. 1980-1993 yılları arasında yapılan bu cami, Mekke’den sonra dünyanın en büyük camisiymiş. İçinde 25 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği, avlusunda 80 bin kişinin toplanabildiği, 20 bin metrekare alana kurulu yapı gerçekten muhteşem görünüyordu. 200 metrelik minaresinde yer alan lazer ışığı da 35 kilometre uzaklığa kadar namaz vaktini bildirebiliyormuş.

Tüm gün süren Kazablanka turundan sora saat dokuza doğru otelimize giriş yaptık. Resepsiyonda bir taraftan check-in işlemlerimiz yapılırken milli kıyafetli görevliler Fas’ın geleneksel nane çayını ikram ettiler.

Ertesi sabah kahvaltıda yöresel tatlar denedik. Kahvaltı sonrası Marakeş’e hareket saatimize kadar biraz boş vaktimiz olduğundan otelden çıkıp ara sokaklara daldık. Her gittiğimiz yerde çarşı-pazar gezmeyi severiz. Gezinirken karşımıza yerel pazar çıkınca hiç tereddütsüz daldık içeri. Etlerin açıkta askılarda satıldığı, balıkçılarda değişik okyanus balıklarının olduğu, birkaç değişik sebzenin bulunduğu pazar bir o kadar da pisti. Marakeşe doğru yola çıkmadan Kazablankada son durağımız ünlü Cazablanka filminin çevrildiği Rick’ Cafe oldu. Hollywood klasikleri arasında özel bir yere sahip, 1942 yılında çekilmiş  Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın oynadığı Oscarlı ünlü Casablanca filminin çevrildiği Rick’s Cafe’ye gittik. Bizim gibi sayısız turist otobüsü de yolcularının fotoğraf çekebilmesi için buraya yanaşmıştı.

Kazablanka’dan çıkıp Marakeş’e varmamız molalarla birlikte yaklaşık dört saat sürdü. Yol boyunca zeytin ağaçları vardı. Türkiye’de özellikle Ege’de bulunan zeytin ağaçlarının sayısı 80 milyon iken Fas’ta bu sayı 320 milyon. Yollarda, bulvarlarda, bahçelerde, hatta kapalı alan otellerin içinde bile bulunan 20 ayrı çeşidi olan palmiyeler çok güzeldi. Bazılarının  meyvesi olan hurma buranın yerel meyvesi.

Otobanda giderken gördüğümüz en ilginç manzara ise özellikle ağaçlıklı yerlerde keçilerin ağaç dallarına kuş gibi tüneyip etrafı izliyor olmalarıydı. İlk başta cansız olduklarını düşünüp süs için koyulduklarını sandık. Şoförümüz bunların Berberi köylülerin besledikleri canlı keçiler olduklarını söyleyince inip fotoğraflarını çektik.

Marakeş’e giriş yaptıktan sonra bizi bekleyen rehberimiz Mokhtar’ı yoldan alıp panoramik şehir turuna başladık. İlk olarak,  ünlü modacı Yves Saint Laurent’ın anıt mezarı kabul edilen, bir dönem evi olarak kullandığı, 20. yüzyıl başında ressam Majorel tarafından oluşturulan botanik bahçeyi gezdik. Kuş sesleri içinde insana huzur veren bahçeyi gezerken çingene pembesi, nil yeşili gibi renklere isim olmuş sıfatlar gibi burada karşılaştığımız maviye de Majorel Mavisi dendiğini öğrendik. YSL, koleksiyonlarını hazırlamadan önce buraya gelir bu dingin ortamda konsantre olup kıyafetlerinin çizimlerini hazırlarmış.

Sonra dar sokaklardan geçip uzun yıllar şehri yönetmiş Ba Ahmed’in Bahia Sarayı ile Fas tarihinde önemli yeri olan Endülüs tarzı ahşap ve mozaik süslemeleri gördük. İspanyol Moresk mimarisinin 800 yıllık örneği Koutoubia Minaresi’ni gördük. Gezimiz sırasında kumaşçılar, demirciler, deri tabakhaneleri, ahşap ustaları gibi ülkede mevcut el sanatlarının tüm örnekleri ile uğraşan insanlarla karşılaştık.

Gezimiz, UNESCO Milli Miraslar Listesi’nde bulunan, Afrika’nın en hareketli meydanı Medina denilen eski şehirdeki Jma El Fna’da sonlandı. Milli kıyafetleri içinde sucular, yılan oynatıcılar, dövmeciler, müzisyenlerin gösterileri ile şenlenen bu meydana, adeta bir açık hava tiyatrosu diyebiliriz. Ancak etrafın pisliği rahatsız edici seviyedeydi.

Otelimiz Marakeş’in en işlek caddesi, cafe ve restoranlarla dolu, VI.Muhammet Bulvarı’ndaydı. Akşam yemeğimizi otele çok yakın bir yerdeki Opera Cafe’de yedik. Yemekte Fas’ın meşhur milli yemeği ‘kuskus’ ısmarladık. Kuskus çok ince irmikten yapılan pilav ya da bulgur gibi bir yemek. Faslılar içine et ya da tavuk koyarak yiyorlar. Üzerine patlıcan, kabak, havuç eklenerek Tajin dedikleri güveç içinde pişirilen bu yemek çok lezzetliydi.

Fas’taki üçüncü günümüzde Essaouira turu yaptık. Yaklaşık iki saat süren yolculuğumuzda yolda bir iki mola verip el işçiliği ile yapılan çanak, çömlek, lamba, ayna atölyelerini gezdik, El sanatları ile övünen Faslı ustalar Alovera ipliğinden şalları, kumaşları, ucu sivri otantik terlikleri beğenimize sundular. Daha sonra yine yol üstünde Fas’ın meşhur Devetüyü’nden, keçilerin tiftik yününden yapılan el halılarının bulunduğu bir yer gezdik.

Daha sonra yine yol üstünde, bu aralar dünya çapında moda olan, gıdadan, kozmetiğe birçok alanda kullanılan, Fas’ın badem ağacı meyvesinden üretilen Argan yağının satıldığı bir kooperatife girdik. Öğlen saatlerinde eski bir Portekiz limanı olan tarihi sahil kenti Essaouira’ya vardık.

Yemek sonrası sahili yürüyerek gezip, eski şehre kale kapısından geçerek girdik. Restoran, cafe, hediyelik eşya satan dükkanların yanında birkaç otel kalenin içinde gözümüze çarptı. Etrafı seyrede seyrede gezinirken uygun bulduğumuz bir yerde oturup kahvelerimizi içtik. Şoförle randevulaştığımız saatte kale kapısından aracımıza binip Marakeş’e doğru dönüş yoluna geçtik.

Akşam yemek için otelimize çok yakın bir cafeyi seçtik. Hem bahçede açık havada yemek yiyecek hem de müzik dinleyecektik. Canlı müzik yapan bir piyanisti vardı. Biraz Fransızca biraz Arapça şarkılarla hoş vakit geçirdik.

Ertesi gün akşam yemeğimiz için rezervasyonunu İstanbul’dan yaptığımız, Berberi kültürünü teatral bir şov ile sunan Chez Ali adında bir restorana gittik.

Mekan adeta bir stadyum büyüklüğündeydi. Kapıda bizi ellerinde tüfekleri ile Berberi kıyafetleri giyen, at üstünde 20 adam karşıladı. Ardından kale gibi bir yerden içeri girdik. Avluda müzisyenler, milli ve yerel gelin kıyafetiyle dans eden insanlar bizi yemek yenecek yere doğru yönlendirdiler. Burada da 6-8-10 kişilik gruplar müzikli ve danslı şovlar yaptı.

Yemekler Berberi gelenekleri tarzında; etli çorba, salata, tandırda pişirilmiş kuzu incik, kuskus ve meyve. Biz vejetaryen yemek istediğimiz için kuskusumuz vejetaryen, türlümüz etsiz geldi. Et yiyen arkadaşlar kuzu incik’i çok beğendiler. Yemekler yine Tajin (güveç)de geldi. Yemek esnasında dışarıda gördüğümüz grupları yanınıza gelip şarkılar söyleyip dans etti.

Yemek sonrası ise dışarı çıkıp stadyumu andıran tribünlere oturup ve kültürel Berberi şovu izledik. Kapıda bizleri karşılayan atlılar stadın sahası içinde yarış yapıp ellerindeki silahlardaki kuru sıkı patlattılar. Üç kişinin at sırtında akrobasi hareketleri, uçan halı üzerindeki Ali Baba gösterisi, Berberi müziği eşliğinde oryantal dans gibi gösteriler tam bir görsel şölen sundu.

Ertesi sabah şoförümüz bizi Marakeş’teki otelden alıp havaalanına bıraktı. Yeni bir kıta ziyaret etmenin, yeni bir kültür tanımanın verdiği gurur ile İstanbul’a doğru havalandık.

Bir Tutkudur Seyahat…

İsrail

İlk Yurt dışı seyahatimi 14 yaşında İsrail’e yapmıştım. Gezginliğe ilk attığım adımlar olduğundan olsa gerek buranın gönlümdeki yeri ayrıdır. Sonra yıllar içinde 5-6 kez daha gittim. Bir çok şehrini gezdim,ancak  her gittiğimde mutlaka Tel Aviv ve Yeruşalayim’i (Kudüs) gezmek için fırsatlar yarattım. Profesyonel olarak Turizim ile uğraştığım dönemlerde defalarca tur yolladım. Bu tecrübelerimden dolayı halen İsrail’e gitmek isteyen arkadaşlarım beni arar ve program yapmamı isterler. Bu kez de sizlere bir program yapıp birlikte bir İsrail turu yapalım isterseniz.

Pegasus hava yollarından erken rezervasyon yapıldığı taktirde daha ekonomik bilet bulmak mümkün. İsrail’de oteller çok ucuz olmasa da Tel Aviv de Hayarkon caddesi üzerinde ya da ona ve sahile paralel Sfat Hayam caddesinde otel ayırtıp hareket gününü Cumartesi olarak başlatıp yola çıkalım.

Cumartesi Saat 16.00 gibi Tel Aviv Ben Gurion Hava alnından kalınacak otele varış. Yamit, Metropolitan ya da Cinema otel öncelikli tavsiye edebileceğim otellerdir.Otel yerine son zamanlarda yeni trend ev kiralama için internet sitesi airbnb.com dan istenilen bütçe ve konumda yukarıda yazdığım caddelerde otellerden daha ucuza  kiralık evler bulunabilir.Biraz dinlenip valizleri odaya bırakıldıktan sonra Rehov Dizengof caddesinden geçerek Tayelet’te sahil boyu gezdikten sonra, Yafo’nun bir semti olan Neve Tzedek’e yürünebilir. Mesafe çok kısa olmasa da gerek sahil ve deniz manzarası gerekse hafta sonu oluşundan bir şehir romantiği gibi insanların arasına karışmak yolu kısaltacaktır.

(1887 yılında aşırı kalabalıklaşan Yafo şehrinden kaçanların kurduğu bu semt. Tel Aviv şehrinin bir parçası olmasına rağmen, şehrin kendisinden daha eski. İçinde birbirinden farklı orantıya sahip rengârenk binaları bulunduran bu semt, küçük görünmesine rağmen, kafesinden butiğine kadar her şeyi bulunduruyor. Çoğu bina, mağaza işlevini gördüğü alışveriş için ideal bir mekân. Tarih severlerin ve alışveriş tutkunlarının bir arayı geldiği bu güzel semti her yaştan gezgine tavsiye ederim.)

Buradan Yafo’ya gidip yol yorgunluğunu atıp dinlenmek için kafelerde bir şeyler bir şeyler içilebilir. Otantik lokantalarında akşam yemeği yenebilir.

Yafo, çok eski yıllardan beri içinde insanları bulunduran eski bir şehir, Tel Aviv’in güneyinde bulunuyor. Şehirde bulunan en önemli mimari eserlerden biri ise Sultan Abdülhamid tarafından yaptırılan görkemli saat kulesi. Bu tarih kokan şehrin tepesi ise muazzam bir Tel Aviv manzarasına ev sahipliği yapıyor.)

Pazar günü yani yolculuğun ikinci günü, kahvaltı sonrası Rh. Alenby gezilerek vitrin ve mağazalara göz atılıp, o cadde üzerindeki Tel Aviv’in en büyük Sinagogu ziyaret edildikten sonra, bu caddeye çok yakın Pazar olan Şuk Ha’karmel gezilebilir. Tüm gittiğim ülke ve şehirlerde çarşı, pazar gezmeye bayılırım. İnsanları ne yer ne içer, araştırıp inceler, buraya özgü sebze ve meyveleri varsa alıp tatmaya çalışırım.

Ya da yine bir başka Pazar olan Sarona Market gezilebilir. Sarona Market (Pazarı), Yafo tarafında İsrail’in ve genel olarak dünyanın en önemli pazarlarından biri. İçinde çeşitli yemek seçeneği bulunduran pazarda yerli ve yabancı her türden insan ve yemek bulabilmek mümkün. Peynirden ete, tatlıdan ekmeğe, sebzeye ve daha pek çok yemek seçeneği ile insanları cezbetmeyi başaran pazarlardan biri. İsrail’in ve daha pek çok ülkenin yemek kültürünün tek bir yerde toplanmış olmasını diliyorsanız, bu market sizin gibi gezgin ziyaretçiler için ideal.

Pazar ve Market gezmelerinden sonra Tel Aviv Üniversitesi kampüsündeki Diaspora Müzesi  (Beth Hakvutsot) ziyaret edilebilir. Tüm dünyaya yayılmış Yahudilerin yani Diaspora Yahudilerinin yaşam ve kültürü hakkında bilgiler edinebileceğiniz bir müze. Müze ziyareti sonrası Tel Aviv’den 17 nolu otobüs ile Bat Yam sahil kentine gidilebilir. 1970’li yıllarda İstanbul’dan göç eden Türkiyeli Musevilerinin büyük bir çoğunluğunun yerleştiği şehirdir Batyam. Evlerde kafelerde, lokallerde, Türk bayrakları, Atatürk posterleri, Fenerbahçe, Galatasaray bayrakları görürseniz şaşırmayın. Buradaki kafelerde öğlen denize nazır bir şeyler yenebilir. Daha sonra bir başka sahil kenti Hertzeliya’ya geçilip akşam üstü keyfi buradaki sahil kafelerinde yapılıp güneşin batışı izlenebilir.

Akşam Tel Aviv’in Kikar Hamedina meydanında marka mağazaların vitrinlerine göz atıp, Dizengof’un kafelerinde oturup dondurma yiyerek gece sonlandırılabilir.

Pazartesi sabah erkenden Tel Aviv otobüs terminalinden ülkenin başşehri, üç Semavi dinin kalbinin attığı yer, İbranice Yeruşalayim, Türkçe Kudüs, İngilizce Jerusalem, olan şehre doğru yol alınır.

Yolculuk yaklaşık 1,5 saat sürer. Kudüs otobüs terminaline vardıktan sonra bir başka otobüs ile Ağlama duvarı denen Kotel’e gidilir. Burayı pazartesi sabahına bırakmamın sebebi, Yahudi dini ritüellerine göre 13 yaşına giren her erkek dinen reşit sayılır. Bu tören burada sadece Pazartesi veya Perşembe sabah saatleri yapılır. İşte bu yüzden programda Pazartesi sabahını Kudüs turuna ayırdım. Bu tören izlenip ve çevresi gezildikten sonra Kudüs’te mutlaka yapılması ve gezilmesi gereken yerler programa alınabilir.

Holokost MüzesiYad Vashem. 2. Dünya savaşında ki Soykırımı gözler önene seren bir Müzedir. Trafiğe kapalı cadde Rh. BenYehuda, Parlamento Binası, Mini İsrail (Minya Türk gibi) Arap Mahallesi, İsa’nın çarmıha gerilmeden önce geçtiği acılı yol denen Via Dolorosa, Hz. Muhammed’in Miraç’a yükseldiği Altın kubbeli Kubbet-ül Sahra, Gümüş kubbeli El Aksa Cami görülmeli. Yıkılmış ve toprak altında kalmış Kral Süleyman’ın Mabed’i için ayrıca daha evvelden randevu alınmalı.

Yahudilerin olduğu kadar, Hristiyan ve Müslümanlar için de çok özel bir şehir Yeruşalayim (Kudüs). Buradaki birkaç Rus Ortodoks soğan başlı Kilise, birkaç Katolik Şapel ya da Cami ve avlusu gezilebilir.

Kudüs yani Yeruşalayim de yukarıda belirtilen yerlerden başka; Scopus tepesinden panoramik Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman Tarafında restore edilen eski şehir surları, İsa’nın naaşının konduğu ve mezarının bulunduğu yere Bizanslarca inşa edilen ve tüm Hristiyanlarca kutsal Holy Spulchre Kilisesi, Yahudi, Hristiyan, Müslüman Mahalleleri ziyaretinden sonra, Cardo veya Yafa kapısından eski şehirden çıkıp daha sonra yeni şehre gidilebilir. Ayrıca isterseniz 1 nolu otobüs ya da çift katlı şehir turu yapan turist otobüsü ile de şehri gezebilirsiniz.

Sabahın 7 sinden beri yollardasınız. Biraz kültürel, biraz mistik, biraz turistik bir o kadarda yorucu bir Kudüs turu sonrası akşam tekrar Tel Aviv’e döndünüz.

Rehov Şenkin caddesindeki kafe ya da bistroların birinde bir şeyler yiyip içerken İsrail’in özellikle gençlerini ve halkını yakından izleme şansınız olacak. İsraillileri tanıdıktan sonra kaktüs çiçeğinin meyvesi Sabra gibi olduklarına kanaat getireceksiniz. İlk bakışta dışı dikenli ve sert ama içini açıp yediğinizde müthiş lezzetli ve tatlı.

Salı günü Kuzey İsrail gezilebilir. Yine Tahana Markazit yani Tel Aviv otobüs terminali yada Tren İstasyonundan Haifa’ya gidilebilir. Şehre vardıktan sonra Carmel tepesine otobüs ile çıkılıp şehri kuş bakışı adeta Çamlıca tepesinden İstanbul’u izler gibi buradan Haifa panoramik olarak izlenebilir. Daha sonra Bahailerin Altın Kubbeli tapınağı ve bahçeleri gezilmeli.

Öğlen vakti bir başka Osmanlı şehri Akko’ya gidilebilir. Akka, Cezzar Ahmet Paşa Camii, Akka Kalesi, görüldükten sonra Denize sıfır harika manzaralı restoranı Abu Kristo’da öğlen yemeği yenebilir. Dönüşte isteğinize ve zamana göre bir başka sahil şehri Natanya’da şehir merkezindeki bulvardan sahile yürüyüş yapıp sahilde bir kafe de Happy Hour yapabilirsiniz.

Akşam Rishon şehrinde Dünyaca ünlü Carmel Şarap Fabrikası bünyesinde bulunan Yekev Restaurant’ta İsrail Folk Müziği eşliğinde akşam yemeği ve show izleyebilirsiniz rezervasyon yaptırmanız gerekli.

Çarşamba günü, 4 gece 5 günlük bir tur ise planladığınız, bu gün dönüş günüdür. Otelinize yakın olan sahilde, yine etraftaki yakın olan Alenby, Dizengof ya da Ben Yehuda caddelerinde gezinebilir bir kaç hatıra hediyelik eşya alıp havaalanına yollanabilirsiniz.

Yok gezinizi bir haftalık planlıyorsanız o halde bu günü yani Çarşamba gününü Rh. Benyehuda’daki Turizm acentelerinden birinden DOĞU İSRAİL TURU alabilirsiniz.(Arava Çölü üzerinden dünyanın en alçak noktası olan Ölü Deniz/Tuz Gölü bölgesine gidebilirsiniz.)Yam Ha’melah yani Tuz gölünde yüzme ve dinlenme olanağı bulabilirisiniz

Daha sonra buradan Roma/Herod Krallığı egemenliğinde bulunan Yahudilerin Romalılara karşı direndikleri ve daha sonra topluca intihar ettikleri Masada  Tepesi’ne teleferikle çıkabilir, burada arkeolojik kazılar, Herod Sarayı, Sinagog ve hamamlar görebilirsiniz. Ölü denizde bulunan minerallerden elde edilen ve dünyaca ünlü Ahava Kozmetik Ürünleri’nin bulunduğu Oasis’i bu dağın eteklerindeki kozmetik dükkanında satılmaktadır. Bazı turlar Tevrat rulolarının bulunduğu Qumran Mağaralarına da götürebilirler.

Perşembe günü ise yine aynı caddedeki yani Rh .Benyehuda’daki turizm acentelerinin birinden KUZEY DOĞU İSRAİL TURU alabilirsiniz.  Hz. İsa’nın gençliğinin geçtiği Nazareth/Nasıra Şehri, burada Church of Annunciation Müjde Kilisesi ziyareti, panoramik Nazareth Şehri gezisi sonrası Tiberias Şehrine geçiş panoramik Tiberias, Galillee Denizi/Taberya Gölü, Şeria Nehri/Jordan River, Hz. İsa’nın vaftizci Yahya tarafından vaftiz edildiği Yardenit gezildikten sonra daha sonra buradan 1967 yılındaki 6 günlük İsrail/Arap savaşı sonrası Suriye’den ilhak edilen stratejik Golan Tepeleri ziyaret edilebilir.

Tur sonrası Tiberias şehrine 30 kilometre uzaklıktaki İsrail’in kolektif yaşamını sergileyen ve ilk yerleşim birimleri olarak kabul edilen Kibbutz Ein Gev ziyaret edilip Kibbutzlar hakkında bilgi alınabilir.

Cuma günü dönüş programı yaptıysanız, yukarıda da belirtiğim gibi Tel Aviv deki son bir kaç saatinizi alış veriş ile geçirip zamanınızı değerlendirebilirsiniz.

Zaman ve bütçeniz el veriyor ve pazara kadar kalır tatilimi biraz daha uzatır bir kaç yer daha görüp öyle dönerim derseniz, o zaman programınıza İsrail’in en güney noktası, Kızıl Deniz’e sahili olan otelleri, lagünü, vahşi batıyı anımsatan Westworld’u, Dolfinaryumu ile harika tatil şehri Eilat’a gitmenizi tavsiye ederim. Otobüs ile yaklaşık 4 saat uçak ile yarım saatte varabileceğiniz hele Scuba yani tüple dalışa meraklı iseniz, burası harika bulunmaz bir cennet.

Eilat’ta ki otellerde geçireceğiniz zaman dinlemenize de vesile olacaktır.

Dilim döndüğünce, tecrübe ve deneyimlerimi sizlerle paylaşarak, Ortadoğu’nun bu gizemli ülkesini tanıtıp gezdirmeğe çalıştım. En yakın zamanda bir başka coğrafyanın başka ülke ve şehirlerinde buluşmak ümidi ile Mustafa Balbay’ın dediği gibi “Geze Kalın”

Bir Tutkudur Seyahat…

Münih – Saarbücken – Nürnberg

Sinagog İlahileri Korosu Şefi olarak, Almanya’nın Münih dâhil, üç farklı kentinde verdiğimiz konserler birbirinden güzel seyahat anıları bıraktı.

Yıllar evvel tekstille uğraştığım dönemlerde, Münih’e fuar için gitmiştim. Milano’da geçen üç günün ardından bu şehre gelince biraz soğuk biraz itici gelmişti. Açıkçası fazla gezme fırsatı da bulamamıştık. Sinagog İlahileri Korosu Şefi olarak Münih’te bir konser daveti aldığımda, bu şehri bir kez daha görme fırsatını elde ettim.Beş günde üç şehir

Beş günde üç ayrı şehirde konser verecektik. Otuz kişilik konser ekibinin birçoğu ile daha evvel Aya İrini’de verdiğimiz konserde tanışmış, az da olsa samimi olmuştuk. Alman, Avusturyalı, İtalyan, Şilili, Hollandalı, Suriyeli, Yunanlı ve biz Türklerden oluşan Yahudi, Hıristiyan, Müslüman dinlerine mensup adeta Birleşmiş Milletler orkestrası gibi ekip bu sefer Almanya’da buluşacaktık.

Ekibin bazı üyeleri ile birlikte İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Frankfurt’a uçtuk. Vardığımızda, hemen hemen aynı saatte diğer ülkelerden gelecek arkadaşları beklerken adeta bir yıldırım hızı ile havaalanı içindeki Duty free shop’tan koleksiyonunu yaptığım magnet, mag, shut bardağı, nihale gibi objeleri alıp nefes nefese arkadaşların beklediği yere gittim. Grubu kaybetmemek için heyecanlanmış, stres yapmış ama iki arada bir derede gittiğim her ülkeden aldığım hatıra objelerini de Frankfurt’tan da alabilmiştim.

Tüm arkadaşların uçağı inince bizi bekleyen otobüse doluşup iki saat mesafedeki Saarbücken şehrine vardık. Organizasyondan sorumlu Eyüp Musiki Vakfı’ndan Vedat Çakır bey’le İstanbul’da başlayan “merhaba”mız yan yana oturduğumuz otobüs yolculuğunda sıcak bir arkadaşlığa dönüştü. Nihayet dört yıldızlı Domaine Leidinger isimli şirin otelimize vardık. Otelde bizleri bu şehirde yaşayan, grubun Obuacı’sı Sandra karşıladı. Annesinin bizler için özel olarak hazırladığı kek, çörek ve pastalarla adeta hoş geldiniz kokteyli hazırladı.Şirin bir kent Saarbücken

O günün geri kalanında serbest olduğumuz için gruplar halinde şehir merkezini gezmeye çıktık. Otelimizden yaklaşık beş yüz metre mesafedeki şehir merkezi trafiğe kapalı bir alandı. Aklınıza gelebilecek hemen hemen her markanın bulunduğu mağazaların olduğu, cafe ve restoranların masalarını caddeye attıkları, fıskiyeli havuzların ve heykellerin süslediği küçük, şirin bir şehir Saarbücken. Biraz vitrin bakarak, biraz İstanbul’dan verilen siparişleri arayarak, kâh oturup kâh gezerek, insanları ve etrafı tanımaya çalıştık.

Grubumuzdaki Yunanlı fanatik futbol taraftarı arkadaşlarla sokakta tuttukları takımın kaşkol ları ile pozlar verip, şehri tanımaya çalıştık. Akşam yemeği için yeniden şehir merkezine gittiğimde ise mağazaların tamamına yakınının kapalı olduğunu gördüm. Saat dokuz olmasına rağmen caddede sadece tek tük birkaç cafe açıktı. Deniz mahsulleri satan bir fast-food restoranda yemeğe niyetlenmiştim ancak o da kapalıydı. New York ve İstanbul’da yediğim ve keyif aldığım Vapiano’yu alternatif olarak bir kenarda tutuyordum. “Demek ki kısmet burada yemekmiş” deyip spagetti Napoliten, salata ve biradan oluşan menümü açık havadaki masalarda oturup her zaman aldığım keyif ile yedim. Yolculuk yorgunluğu kendini gösterince dinlemek için otele döndük.

Ertesi sabah otelin kış bahçesi görünümündeki kahvaltı salonunda dört yıldızlı bir otele yakışır kahvaltımızı ettikten sonra otobüse binip konser vereceğimiz Volklingen’e doğru yol aldık. Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından konserin verileceği (Anglikan)Protestan Kilisesi’ne vardık.

Daha önceleri Katolik, Ortodoks kiliseleri gezmiştim ama ilk defa bir Protestan kilisesine giriyordum. Teolojiye de olan merakım sebebiyle burayı inceleme fırsatım oldu. İlk dikkatimi çeken şey, diğer kiliselerde olduğu gibi girişte mum yakma köşesi olmadığıydı. Sanırım tütsü yakma adetleri yok, kilise hiç tütsü kokmuyordu. Etrafta ikon, heykel vs. gibi objeler bulunmuyordu. Harika bir kubbesi ve bu kubbenin yarattığı müthiş bir akustik vardı kilisede.

Prova sonrası polislerin Alman Kurt köpekleri ile içeri girdiklerini gördük. Kilise papazına nedenini sorunca polisin bomba ihbarı almış olduğunu öğrendik. Ancak ilginç olan hiç kimsede ne bir panik ne bir umursama olmamasıydı.

Konserimiz akşam saat yedide başladı. Aralarında şehrin ileri gelenlerinin ve Türk Konsolosu’nun da bulunduğu kalabalık, coşkulu, ilgili bir izleyici topluluğu vardı karşımızda. Konsolos, konserin ardından kulise gelip hepimizi tebrik etti; özellikle Türk sanatçılar ile ilgilendi.İkinci durak Münih

Konserin hemen ardından Münih’e doğru yola çıktık. Beş saate yakın süren bir yolculuğun ardından sabaha karşı saat 4.30 civarında Münih’in Marriot Oteli’ne vardık.

Ertesi günü şehri gezmeye ayırdık. İlk hedefimiz çift katlı otobüslerle şehir turu yapmak için Hauptbahnhof Tren İstasyonu oldu. Turun başlamasını beklerken yakınımızda olan, trafiğe kapalı Marienplatz Meydanı’nı gezdik. Hediyelik eşya dükkânlarından hatıra eşyalarımızı aldıktan sonra yeniden otobüsün kalkacağı durağa döndük. Hop-on Hop-Off da denilen, şehir turu yapan bu otobüsler için adam başı 19 Euro ödedik.

Ziyaret ettiğiniz şehirde az bir zamanınız varsa çevreyi görmek için yapılacak en ideal tur bu otobüs turudur. Görülmesi gereken, önemli turistik mekânları bir buçuk saat gibi kısa bir zaman dilimi içinde görme fırsatınız oluyor. Elinizdeki kulaklıkla da geçilen ve gezilen yerler hakkında birkaç dilde bilgi alabiliyorsunuz.

Şehirde ilk kurulan kiliseden açılan ilk birahaneye, Münih Olimpik Parkı’ndan Almanların tanınmış araba markası BMW’ye, Hitler’in yaşadığı caddeden Bayern Münih’in Allianz Arena Stadyumu’na, zamanın Alman kraliyet ailesinin oturduğu saraydan botanik bahçesine kadar Münih şehrini baştanbaşa gezdik.

İstanbul’un sıcaktan kavrulduğu bir günde Münih’te püfür püfür esen rüzgâr eşliğinde çok keyifli bir tur yaptık. Tur sonrasında hedefimiz Sinagogun bulunduğu St.Jakobs Platzoldu. Her seyahatimde fırsat buldukça gitmeye çalıştığım ve gezmekten çok keyif aldığım yerel pazar, sinagog yolunda karşımıza çıktı. Sebze-meyve tezgâhlarına, peynir- şarküteri dükkânlarının vitrinlerine baka baka St-Jakobs Platz 18 adresindeki Sinagogun, kültür merkezi, Yahudi müzesi ve kaşer restoranı (www.einstein-restaurant.de) içinde barındıran kompleksini bulduk.

Münih’teki konserimiz bir Anglikan kilisesindeydi. Bir gece önce olduğu gibi kalabalık, duyarlı bir dinleyici grubu konser sonunda bizleri ayakta alkışladı.

Ertesi gün, hedefim Şabat duası için yeniden Sinagog oldu.

Sinagogu, mimarisini, halkını inceleme, haham ve cemaatin dua edişlerini görme fırsatım oldu. Dua çıkışı yürüyerek etrafı gezerken, bir bando müziği sesi kulağıma geldi. Viktuarien Market diye anılan pazarın bulunduğu yerin arkasındaki büyük bir parkta adeta bir festival yapılıyordu.  Birçoğu yerel Bavyera kıyafetleri giymiş toplanmış, parktaki tahta uzun masalarda oturmuş biralarını yudumlarken bando da marşlar çalıyordu. Çok ilginç ve güzel bir görüntü idi.

Münih’ten sonraki konser durağımız Nürnberg’di. Nürnberg deki konser de diğerleri gibi bir kilisedeydi. Konser saatine kadar olan boş vaktimizi yine çevreyi gezerek geçirdik.

Küçük ve sempatik bir yer olan Nürnberg’i Ortaköy’ü andıran ara sokaklarına dalarak gezdik. Cafe’lerin sık olduğu sokaklarda, kimileri pizzacıda, kimileri ise et lokantasında yemeği tercih ettiler.

Ertesi gün ise seyahatimizi sona erdirip eve dönüş yoluna geçtik. Çok zevkli, keyifli, samimi bir konser ve seyahat oldu. Yeni arkadaşlar edinmenin kattığı zenginlikle bir seyahati daha sonlandırdık.

Bir Tutkudur Seyahat…

Nice – Cannes – Monte Carlo

FRANSIZ RİVİERASININ İNCİLERİ

Fransa’nın güney sahillerinin büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Ülkenin, en fazla turist çeken bölgelerinden biri olan, Cote d’Azur olarak da adlandırılan bu sahil şeridinin en ünlü merkezlerine kısaca bir göz atalım.

NİCE

Fransa’nın Cote d’Azur bölgesinin ve dünyanın en güzel ve güneşli şehirlerinden Nice, Avrupa’nın en çok turist çeken yerlerinden biri. St. Tropez’den buraya uzanan otoban Fransızlar tarafından ‘güneşli yol’ olarak adlandırılıyor.

Burası, dar sokakları ve eski binalarıyla, şehrin en tarihi bölgesi. Nice ve çevresi aslında uzun yıllar İtalyan egemenliği altında kaldı. Halkın büyük çoğunluğu da İtalyan’dı. 19. yüzyılda Fransa, İtalya’ya göre daha zengin ve güçlü olduğundan, 1860 yılında yapılan referandum ile Nice ve bulunduğu bölge Fransa’ya bağlandı.
Bu nedenle, o dönemden kalma evlerde tipik İtalyan mimari özellikleri görülüyor. Konuşmayı ve yakın iletişimi seven İtalyanların yaptığı, birbirine yakın binalar ve pencereleri kepenkli evler yan yana sıralanmış.

Yürüyerek keşfedebileceğiniz bölgeye en az birkaç saatinizi ayırmak gerekir. Eski şehrin, cıvıl cıvıl, sürekli hareketli sokaklarında gezerken yorulduğunuzda, mola vererek, yöresel lezzetleri keşfedebileceğiniz birçok restoran da bulunuyor.
Eğer yolculuğunuz ekim – haziran ayları arasındaki döneme rastlarsa, Opera Binasında da birçok opera, bale ve konsere de seyirci olabilirsiniz.

Cours Saleya Pazarı: Nice Eski Şehir’de kurulan açık pazarları da içinde barındıran bölge, şehrin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri. Rengarenk çiçekler, yöresel lezzetler, hediyelik eşyalar, mis kokulu sabunlar, bulabileceğiniz ürünlerden sadece birkaçı.
Pazarda vakit geçirirken yorulursanız çevrede, oturup dinlenebileceğiniz, kahve içebileceğiniz veya yemek yiyebileceğiniz birçok restoran ve cafe alternatifi de bulunuyor.

Nice Sahilleri: Nice şehrinin en güzel kısmı hiç kuşkusuz, kilometrelerce uzanan sahilleri. Nice’te istediğiniz yerden denize girebiliyorsunuz. Plajlarda ücret karşılığında şemsiye ve şezlong kiralayabilirsiniz. Plajların taşlı olduğunu da belirtelim.

Place Massena Meydanı: Massena Meydanı, şehrin en merkezi yeri. Tarihi Eski Şehir bölümü, Nice’in en ünlü ve geniş caddelerinden Jean Medicine ve trafiğe kapalı Rue Massena arasında kalan meydanın ortasındaki fıskiyeler de çok meşhur. Şehirde bazı dönemlerde yapılan etkinlikler ve festivaller bu meydanda düzenleniyor. Her yıl 13 Şubat – 1 Mart arasında düzenlenen Nice Karnavalı’nın merkezi de bu meydan oluyor.

Garibaldi Meydanı: Garibaldi adı Nice’de birçok yerde karşınıza çıkıyor. Meydanı, restoranı, Provence Bölgesi’nde bazı yerleşim yerlerinin ismi olarak duyuyorsunuz. Köklü Garibaldi Ailesi dünyanın en küçük ikinci ülkesi Monaco’yu yönetiyorlar.
Nice’in en ünlü ve güzel vakit geçirebileceğiniz meydanlarından bir tanesi Garibaldi Meydanı. Meydanda aynı isimli bir cafe – restoran hiçbir zaman boş kalmıyor.

Parc de la Colline du Chateau Tepesi: Şehrin kuş bakışı manzarasını seyretmek ve fotoğraflarını çekmek için en uygun yerlerden biri Parc du Chateau Tepesi. Kale tepesi anlamına gelen Parc du Chateau’da eskiden yer alan kale sonraları yıkılmış. Rue des Ponchettes yolunda bulunan asansör ile buraya çıkılabilir veya yürüyerek tırmanılabilir. Eski Nice bölgesi, liman bölgesi ve Nice sahil bölgelerinin fotoğraflarını buradan çekebilirsiniz.

Nice Liman Bölgesi: Adeta Kalamış Marinasını andıran Nice liman bölgesi ve çevresinde kahvaltı sonrası ya da akşam vakti keyifli bir gezinti yapılabilir.

Parc Floral du Phoenix Parkı: Şehrin yemyeşil parklarından olan Parc Floral du Phoenix, ayrıca şehrin en büyük camdan evini de içinde barındırıyor.

Cathedrale Saint Nicolas Katedrali:  Saint Nicolas Kilisesi, Rusya dışında bulunan en büyük Ortodoks kilisesi. Bu bölgede yaşayan Rusların ibadet etmeleri için yapılmış. Rus Katedral mimarisini Rusya’ya gitmeden incelemek isteyenler için bulunmaz fırsat.

Müze sever misiniz? Paris’in dünyaca ünlü müzesi Louvre gibi müzeleri olmasa da Nice’de sanat ağırlıklı müzeler bulmak mümkün. Özellikle Yahudi sanatçı Marc Chagall’ın eserlerinin bulunduğu müzeyi tavsiye ederim.(Salı günleri kapalıdır. Giriş 8€)

Yeme İçme: Bildiğiniz gibi Fransız mutfağı dünyaca meşhurdur. Sahildeki restoranlarda özellikle deniz mahsulleri ile birer kadeh Beyaz Şarabı tavsiye ederim. Ayrıca balık çorbası ile Fransızlara özgü soğan çorbası damak çatlatan lezzetler arasında sayılabilir. Salade Niçoise (Nis Salatası) da ismini bu şehirden almıştır. Yemek sonrası Çikolata ve muzlu Krep yanına 2 top Vanilyalı Dondurma ısmarlayın.

Son Olarak Birkaç Not: Yaklaşık her bir şehre ayrılmış birer gününüz var ise. Tatili olduğunu göz önünde bulundurup, fazla koşturmadan keyifle gezip dinlenerek, yıllık yorgunluğunuzu atmanızı tavsiye ederim. Örneğin sabah kahvaltısı sonrası saat 10.00 gibi yollara düşmeye, akşam yemeklerini sahillerdeki lokantalarda keyif ile yemeğe, yemek sonrası varsa bir müzikal ya da gösteriye gitmeyi tavsiye ederim. Ya da hava uygunsa sahildeki cafe’lerde insanlara karışıp şehri yaşamanızı öneririm.

Bir şehri en pratik ve hızlı gezmenin yolu Hop On – Hop Off çift katlı turist otobüslerine binmek geçerken beğendiğiniz yerleri haritadan işaretlemek daha sonra tekrar buraya gelip gezmektir.

CANNES

Bu seyahatte Nice’de konaklamayı düşünüyorsanız, araba kiralayarak ya da tren ile rahatlıkla Cannes’e gidebilirsiniz.

Sahil şeridinde olan Cannes şehrinde kültürel olarak yapılacak maalesef çok fazla etkinlik yok. Müzelere meraklı iseniz, tarih ve deniz müzeleri, kilise olarak da Notre dame de l’Esperance gibi ziyaret edilebilecek yerler arasında. Mayıs ayında yapılan Cannes Film Festivali ile ünlenen bu şehirde yazın insanlar plajlarda ünlüler ile birlikte güneşlenme fırsatı bulabiliyor.

Marinada dolaşıp cafe’lerde oturup restoranlarda yemek yemek, Cannes’ı yaşamanın en güzel yollarından biri olacaktır. Şehir turu kapsamında ise yapılabilecek en ideal şey, çift katlı otobüs ile tur aldıktan sonra şehri La Croisette yürümek, Roseraie Parkını gezmek olabilir.

MONTE CARLO

Fransa’nın güney sahilinde ayrı bir devlet olarak kurulan, dünyanın ikinci küçük ülkesi Monaco’nun kartal yuvası gibi tepede kurulu olan başkenti olan Monte Carlo, casinoları ve zenginlerin yatlarını demirledikleri marinası ile meşhur.

Monte Carlo’da gezilecek yerler arasında ilk sırada ünlü Monte Carlo Casinosu sayılabilir. 1863 yılında ünlü Mimar Charles Garnier tarafından yapılan Monte Carlo Casinosu, bugün de Monaco’yu ziyaret eden turistlerin mutlaka fotoğrafını çekip, görmek istediği yerlerin başında geliyor. İçeriye, kumarhanelerin bulunduğu bölüme girmek isterseniz mutlaka şık bir kıyafet giymeniz gerekiyor.

Monte Carlo Casinosunun sahil tarafında ve çevresinde, ünlü markaların mağazalar yer alıyor. Ayrıca casinonun geniş ve bakımlı bahçesinde gezmeye çok uygun.

Monte Carlo Casinosunun önünde, Monaco ve Fransız rivierası’nın en ünlü kafesi Cafe de Paris bulunuyor. Monaco’yu gezmeye gelen turistler bu cafe’ye mutlaka uğruyorlar. Cafe de Paris’in dondurmaları ve kahveleri çok ünlü.

Grimaldi Forum: Monte Carlo’da gezilecek yerler arasında yer alan Grimaldi Forum, 2000 yılında tamamlandı. Grimaldi Forum, fuar, kongre ve toplantı salonu olarak kullanılıyor. Oldukça modern bir mimarisi bulunan yapının içinde ayrıca şık restoranlar da bulunuyor.

Japon Bahçeleri: Bu şehirdeki gezilecek yerler listenize Mimar Yasuo Beppu tarafından tasarlanan Japon Bahçelerini mutlaka ekleyin. Burayı ücretsiz olarak gezebilirsiniz.

SON OLARAK BİRKAÇ DİP NOT İLE  GEZİMİZİ TAMAMLAYALIM

Nice’de konaklamanız durumunda Monte Carlo’ya tren ile rahatlıkla tren ile gidilebilir. Ancak benim tavsiyem ve önerim, Nice’de havaalanında iner inmez bir araba kiralayıp bu yerlere araba ile gitmenizdir. Eğer arabanız varsa, Monte Carlo’ya giderken mola vermeden devam edip, İtalya’ya geçerek bir zamanlar harika müzik festivalinin düzenlendiği San Remo’ya gidebilirsiniz. İtalya’nın bu şirin sahil kasabasında, değişik bir kültürle tanışıp, öğlen yemeğinizi enfes şarabını yudumlayıp pizzanızı yedikten sonra, öğleden sonra Monaco’ya dönmek ve akşam Monte Carlo’nun casino’sunda gecenizi değerlendirebilirsiniz. Eğer süre kısıtlamanız da yok ise, kiraladığınız araba ile bir gününüzü Fransa’nın batı sahillerinde geçirmenizi tavsiye ederim. Birkaç saatlik yolculukla St. Tropez üzerinden Toulon’a, oradan da Marsilya’ya ulaşabilirsiniz.

Bir Tutkudur Seyahat…

Tezatların umuda dönüştüğü şehir : Batum

Pegasus Havayolları Batum’a sefer başlatınca bizi bir heyecan kapladı. Fiyatlar uygun, vize yok, yer yakın, yeni bir ülke, yeni bir bayrak, yeni bir kültür, “hadi gidelim” dedik. Aylar öncesinden uçak biletlerini aldık, gezgin ruhumuzun önsezileri ile uygun bir yerde otelimizi ayarladık. Biraz internet, biraz televizyon, biraz da daha önce giden kişilerden aldığımız bilgi ve el yordamı ile program yapıp uçuş tarihimizin gelmesini beklemeye başladık.

Nihayet bir nisan sabahı Sabiha Gökçen Havaalanı’nın yolunu tuttuk. Bir buçuk saat süren uçak yolculuğundan sonra Batum Havaalanı’na indik. Artvin’de havaalanı olmadığından Artvin ve Hopa yolcuları da bizim uçuştaydı; sonra karadan Hopa’ya ve Artvin’e geçtiler. Bu durum bize çok ilginç geldi. Hopa’ya geçen yolcular Batum’da kalanlardan daha fazlaydı.

Gürcistan polisi hepimizi güler yüzle, hoş geldiniz sözcükleri ile karşıladılar. Valizlerimizi alıp kapıdan çıkarken de küçük ve şirin iki çocuk folklorik kıyafetleri ve ellerinde tadımlık baklavalarla bizleri karşılayıp Türkçe “Hoş geldiniz” dediler. Yaklaşık 15 dakika sonra sahildeki 5 yıldızlı otelimiz Intourist Palace’a vardık. Girişi, Receptionu, odaları, konumu ve özellikle de fiyatı ile İlk intibaımız olumluydu. Check-in işlemlerimizi yaptıktan ve odalarımıza yerleştikten sonra akşamüstü saatlerinde çevremizi tanımak ve bir şeyler atıştırmak için Batum sahiline indik.

Hava tipik Karadeniz iklimi idi; yağmur ha yağdı ha yağacak gibiydi. Denizin hemen önünde konuşlanmış Batumi Devlet Parkı da denen milli park ilk durağımız oldu. Her tarafı yemyeşil olan 2.000 metrekarelik bir alana yayılan parkta çeşit çeşit kuşlar, pelikanlar, ördekler adeta bize şov yapıyorlardı. Parkın kapladığı sahil şeridinin uzunluğunun yedi kilometreye uzatılması gündemdeymiş.

Acıktığımızda sahildeki bistro’ların birinde oturup balık çorbası, bira, patates ile bizim peynirli pideyi andıran Gürcülerin meşhur yemeği ‘Haçapuri’ ısmarladık. Açık havada keyifle yenen yemek sonrası Eski Şehre doğru yola çıktık. Yol üzerinde karşımıza çıkan mimarisi ilginç birkaç kiliseye girdik. Batumi Katolik, Ermeni Gregoryan Apostolic, Ortodoks St.Nicholas kiliselerini gezerken fotoğraflama imkanı da bulduk. Yürüye yürüye Piazza Meydanı’na geldik. Burası yazın çok hareketli, konserlerin yapıldığı, cafe’lerle dolu bir meydan. Biraz dinlenmek için girdiğimiz bir cafe’de kahve ve pasta keyfi yaptık.

Günün yorgunluğundan dolayı akşam yemek sonrası otelin Gazinosunda biraz oyalandıktan sonra odalarımıza çıktık.

Ertesi sabah kahvaltı sonrasında otelin Türk müdürünün yardımıyla yarım günlük bir şehir turu ayarladık. Beş saatlik turumuz için araç ve rehber dahil tüm grup için 150 dolar ödedik. Türkçe rehberimiz tam saatinde araçla gelip bizi aldı. Turumuza ilk olarak botanik bahçe ziyareti ile başladık. Yolda rehberimiz Gürcistan ve özellikle Batum hakkında bilgiler vermeye başladı.

Gürcistan birkaç eyaletten meydana gelmiş 4,5 milyon nüfuslu bir ülke. Başkenti Tiflis 1,5 milyon. Batum ise Ajara eyaletine bağlı bir şehir. Ajara eyaletinin toplam nüfusu 350.000 kişi; Batum ise 150.000 kişilik bir şehir. Deniz kenarı olmasından yazın nüfus 450.000 kişiye çıkabiliyormuş. Şehir, Eski Batum ve Yeni Batum diye ikiye ayrılıyor şehir.

Gürcistan, Rusya’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiği 28 Nisan 1991’den itibaren doğuda Azerbaycan, batıda Karadeniz, kuzeyde Rusya, güneyde Ermenistan ve güneybatısında Türkiye ile komşu. Tarih boyunca Roma, Bizans, Osmanlı, Rus idaresi altında yönetilmiş. Botanik bahçeye giderken yol boyunca bizlere eşlik eden Çoruh Nehri, Erzurum’dan doğup Batum’dan Karadeniz’e dökülüyor. Nehir üzerinde rafting ve kano yapılıyor. Bu aralar Gürcistan hükümeti Avrupa Birliği’ne girebilmek için uğraşıyor.

Botanik bahçe, şarap evi, kale

Rus Botanikçi Andrea Krasnov tarafından yapılan botanik bahçeye 6 Lari, verip girdik. Gürcistan para birimi Lari. On kişilik akülü golf araçlarına kişi başı 2 Lari ödeyip parkı gezmeye başladık. Botanik bahçe Amerika, Avustralya, Doğu Asya, Japonya, Meksika gibi isimlendirilen 8 bölgeden oluşuyor. Dünyanın üçüncü önemli botanik bahçesini kuş sesleri ve muhteşem Batum manzarası eşliğinde gezip bizlere ilginç gelen çiçek ve ağaçları fotoğrafladık.

Botanik parkın ardından Keda’da yer alan, özellikle eskiden Rus hanedanlarına hazırlanan meşhur Gürcistan şaraplarının yapıldığı bir şarap evine gittik. Adjarian Wine House ismindeki bu mekan çok hoştu. İmalathaneyi ve şarapların saklandığı mahzenleri gezdikten sonra şarap tadımı yaptık. Gürcistan’ın mısır ekmeği, peynir çeşitleri, Haçapuri, kızarmış patates eşliğinde şaraplarımızı yudumladık. Rehberimiz, Gürcülerin içki içme seremonisini anlattı. Masada bir kişi seremoniyi yönetir ve kendisine Tamada denirmiş. Tamada kadehleri doldurur, ayağa kalkar, iyi temennilerde bulunur, diğerleri de ayağa kalkıp kadehlerini kaldırıp fondip yaparlarmış. Biz de bu geleneği gerçekleştirip sağlığa, huzura, mutluluğa, bol seyahatlere kadeh kaldırdık.

Buradan Gonio’da bulunan Apsaros Kalesi’ne gittik. Roma döneminde inşa edilen kale sırası ile Roma, Bizans ve Osmanlı egemenliğine girmiş. Kaleye 2 Lari ödeyerek girdik. Kalenin içinde meyve ağaçları, üzüm bağları bulunuyordu. Gürcistan dünyada Hıristiyanlığı ilk kabul eden millet olarak biliniyor. Kalenin içinde İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Mathias’ın mezarı ile Osmanlı’dan kalma bir hamam yer alıyor. Ayrıca kazılarda bulunan objelerin sergilendiği arkeoloji müzesi denebilecek küçük bir bölüm de bulunuyor.

Turumuzun son durağında, yaya olarak yapacağımız Eski Şehir turu için aracımız bizi Orta Cami önünde bıraktı. Gezdiğimiz ülke ve şehirlerde cami ile pek fazla karşılaşmadığımız için heyecanlandık. Caminin ardından sırasıyla Piazza Meydanı, karşısındaki Ortodoks St.Nicholas Kilisesi, ilerisindeki Ermeni Gregoryan Kilisesi önünde durup rehberimizden bilgiler aldık. Buradan Sevavadze Devlet Drama Tiyatrosu önüne geldik. Rus mimarisinin tüm inceliklerini yansıtan binanın bahçesinin ortasındaki Yunan mitolojisindeki Deniz Tanrısı Poseidon heykeli mekâna ayrı bir hava katıyor.

Eski Şehir’de Gürcistan’ın en yüksek heykeli Altın Postlu Koç heykeli de yer alıyor. Bunun hakkında çeşitli rivayetler bulunuyor. Rehberimiz heykelin gücü, sonsuzluğu, egemenliği ve liderliği sembolize ettiğini belirtti.


Akşam yemeğimizi görüntüsü ters bir evi andıran White Restaurant’ta yemeye karar verdik. Binanın görüntüsü bir hayli ilginçti; her şey baş aşağı yapılmıştı. Tabanı tavanda, tavanı tabanda olan ters bir ev görüntüsündeki binanın dekorasyonunda da aynı terslikler vardı; saksılardaki ağaçlar baş aşağı, sehpa ve halılar tavandaydı.


Yemekler arasında Gürcülerin sevdiği Lobiani (mayalı hamur içinde kuru fasulye ezmezi), Khinkali (bizdeki mantının avuç içi büyüklüğünde olanı, peynirlisi de var), Niguziani Bodrijani (yoğurt, ceviz, sarımsak ezmesi ile doldurulmuş patlıcan), Khachapuri (Peynirli, arzuya göre yumurtalı pide), Gababi (Kebap) yer alıyordu. Gürcü mutfağında ceviz, pancar, sarımsak çok kullanılıyor. Ayrıca tavuk ve et yemekleri, nar, erik, ayva gibi meyvelerle pişirilerek yemeğe hafif bir mayhoş tat veriliyor. Akşam yemeğimize canlı Gürcü müziği eşlik etti.

Tezatların şehri

Ertesi sabah sahil yürüyüşü ile başladığımız güne Radisson Blue Oteli’nin 19. katına Batum manzarası karşısında içtiğimiz kahve ile devam ettik. Buradan Gürcü sanatçı Tamara Kvesitadze’nin metal konstrüksiyondan yaptığı Ali & Nino heykelini görmeye gittik. Müslüman bir erkekle Hıristiyan Gürcü bir kızın aşklarının zaferini anlatan heykel çok ilginçti. Yazın akşamları her 15 dakikada bir ışıklarla dönüp birbirlerinin içine girip tek yürek tek parça oluyorlar.

Sahilde ayrıca inşaatı bitmiş ancak henüz açılışı yapılmamış, Alfabe Kulesi dedikleri, Gürcü alfabesi harşerinin üzerinde bulunan bir gezi ve restoran kulesi vardı. Yanında Amerikan üniversitesinin inşaatı da devam ediyordu. Aslında Batum adeta bir şantiyeşehri. Hilton’dan Trump Tower’a kadar buraya yatırım yapan birçok marka inşaatlarını hızla devam ettiriyorlar.

Batum’u anlatırken “Tezatların umuda dönüştüğü şehir” dememin sebebi de bu. Yolun bir tarafında yıkık dökük, çatısı neredeyse delik, camları kırık binalar, görürken hemen karşısında 5 yıldızlı otel inşaatı görebiliyorsunuz. Bir köşede Rus mimarisinin şaşalı örnekleri sizleri karşılarken diğer köşede baraka tipi küçük binalar sizi şaşırtıyor.

Sahilden tekrar Eski Şehre doğru yönelip Batumi Holy Mothers Virgin’s Nativity Katedrali’ne gittik. Günlerden pazar olduğundan bir ayin izleme umudu taşıyorduk. Ancak ayin bitmişti; sadece kiliseyi gezmekle yetindik. Dönüş yolunda ise çocukların ilgisini çekecek Circus sirk gösterilerinin yapıldığı binayı gördük.

Batum’daki son akşam yemeğimizi Sheraton Oteli’nin yanında yer alan NEOCCA BRİSTO’da yedik. Piyano ve saksafondan oluşan canlı müziği eşliğinde İtalyan mutfağı lezzetlerinden yedik.

Ertesi sabah uçak saatimize kadar olan zamanı yine sahil yürüyüşü ile değerlendirdik. Yeni bir bayrak dikip yeni bir kültürle tanışmanın gurur ve keyfi ile dinlenmiş, eğlenmiş bir şekilde bir turu daha tamamladık.

Bir Tutkudur Seyahat…


Her dil, her renk, her kültür: NEW YORK


Hayatım boyunca birçok ülke ve şehir gezmiştim. Hepsinin arasında “Paris ilk aşkım” derdim. Ama bu seyahatimde yeni bir sevgili edindim. Tanıştırayım adı : New York

ABD’nin batı sahillerini gezmeme rağmen New York’u görmediğim için hep bir şeyler eksik kalmış gibi hissediyordum. Hani güzel bir yemek yersiniz, yanında harika yıllanmış bir şarap içersiniz, servisi de lezzeti de beğenmenize rağmen yemeği tatlı ile sonlandırmadığınızdan bir eksiklik hissedersiniz ya; ilk Amerika seyahatim sonrası böyle bir eksiklik hissetmiştim. “New York’u görmezsem kendimi Amerika’yı görmüş saymam” diyordum. Kızımın New York’ta okumasını fırsat bilip, kendisini ziyaret etme maksadıyla NY seyahatimizin hazırlıklarına başladık.

Bir haziran sabahı Atatürk Havaalanı’ndan yola çıktık. 10 saatlik uçuş süresinin farkına varmadan JFK Havaalanı’na indik. İlk durağımız kızımın Manhattan’ın Astoria kısmındaki Ditmars semtindeki evi oldu. Tipik, iki katlı adeta bir villayı andıran ev, bahçesi ve sokağı gece karanlığında bile çok sevimli görünmüştü gözüme. NY’un birçok semtleri bazı gruplar tarafından parsellenmiştir. Burası da Yunan mahallesiydi.

Ertesi gün kahvaltı için vakit kaybetmek istemeyip hemen yola koyulduk. Metroya giderken yol üstündeki geleneksel ‘bagel’cılardan birine uğrayıp kendimize kahvaltılık bageller hazırlattık. Açma büyüklüğünde ama daha kalın ve sert bir hamurdan yapılmış, simitten yumuşak, yuvarlak ekmeklerin içine aklınıza gelecek krem peynir ile karıştırılmış ve hazırlanmış harçları (Somonlu, tonlu, yumurtalı, zeytinli, şokellalı vs) sürüp veriyorlar. Koydukları malzemelerde inanılmaz bol. Anlayacağınız verdiğiniz paranın hakkını alıyor ve doyuyorsunuz.

İlk hedefimiz şehrin kalbi sayılan, tüm turistlerin mutlaka uğradıkları Times Square oldu. Metrodan çıkar çıkmaz bir renk ve ışık cümbüşü insanı karşılıyor. Bir sürü tanıdık markanın yanı sıra yerel markalardan oluşan mağazalar büyük ve görkemli bir şekilde sizleri içeriye davet ediyor. Bu davetler kimi zaman kapıdaki çığırtkan güzel manken kızlarla ya da albenili vitrinlerle oluyor.

Önce bagel’larımızı yemek için meydanın trafiğe kapalı bölümündeki masalardan birine oturduk. Bir taraftan yiyor bir taraftan caddeyi, insanları, mağazaları inceleyip beynime not etmeye çalışıyordum.


Son lokmamızı bitirir bitirmez turumuza Times Square’deki meşhur merdivenlerinde fotoğraf çektirerek başladık. Burada tur firmalarının görevlileri adım başı sizi çevirip şehir turu yapmak isteyip istemediğinizi soruyorlar. Bu firmalar çift katlı otobüslerle en kolay şekilde ister tüm NY ister bazı bölgeleri kapsayan muhtelif alternatifler sunuyorlar. Şayet sizi gezdirecek bir tanıdığınız yoksa bu otobüslerden üç günlük tur almak çok ideal olacaktır. Üç günlük tur için ödeyeceğiniz yaklaşık 150$ ile Özgürlük Heykeli’nden Birleşmiş Milletler binasına kadar, geniş çaplı bir şehir turu yapma olanağı bulursunuz. İlk başta pahalı gibi gözükse de üç günde neredeyse her tarafa gitmesinden dolayı aslında çok ideal ve ucuz olduğunu anlayacaksınız.

Kızım Melis’in yanı sıra New Jersey’de yaşayan yeğenimiz Emi de şehir turumuza katılmak için bizle buluştu. Gezerken NY Kütüphanesi’ni gördük. Eski bir Yunan tapınağı gibi yüksek kolonlu girişi ile bir müzeyi andıran binanın duvar ve tavanları bizi büyüledi. İçeridekilerin kimi araştırma yapıyor, kimi bilgi topluyor, kimi de ders çalışıyordu.

Yemek vaktinde 13 Universty Platz adresindeki ‘Va Piano’yu tercih ettik. Farklı servis şekli ile çok hoşumuza gitti. Yemek sonrası tatlı hakkımızı 14 Broadway adresindeki Max Brannerden yana kullandık. Daha önce New York’a gelen tanıdıklarımızın anlata anlata bitiremediği bir pastane… Zaten girmeden önünde en az yirmi dakika beklediğiniz kuyruk da buranın ne kadar revaçta olduğunu gösteriyordu. Max Branner’ın özellikle çikolatalı pizzası ve tatlıları çok meşhur. Üç ayrı çeşit tatlı ısmarlayıp paylaşarak yedik. Saatlerce gezmekten duyduğumuz yorgunluğu atabilmek için biraz oturmak istedik ancak ne mümkün, tatlıyı bitirir bitirmez hesabı burnunuza dayıyorlar.

Sonraki hedefimiz Broadway Caddesi’ni gezmekti ancak burada caddeler o kadar uzun ki birkaç kere gezmekle bitecek gibi değil. Bostancı’dan Kadıköy’e kadar uzanan bir Bağdat Caddesi, Taksim’den Levent’e kadar giden bir Cumhuriyet Caddesi düşünün. Ve caddenin sağlı sollu kaldırımları dünyaca tanınmış markalarından oluşan mağazalar, gökdelenler, cafe ve restoranlarla dolu. Hangi birini gezeceğinize ve bakacağınıza şaşırıyorsunuz.

New York beş adadan meydana gelmiş bir şehir. Adaların en önemlisi, şehrin merkezi Manhattan. Manhattan dışında Bronx, Queens, Brooklyn ve Staten Island, New York’u oluşturan ilçeler. Dünyanın en kozmopolit kenti New York’un nüfusunun yüzde 40’ı başka ülke doğumlu. Bu nedenle İtalyan, Çin, Yahudi, Yunan ve Harlem gibi mahalleler mevcut. Büyük caddelerde sağlı sollu yer alan gökdelenlerin her biri ayrı bir mimari şaheser.

Empire State Building New York’un simgesi. 381 metre yüksekliğindeki binanın 86. katından gece ve gündüz muhteşem bir şehir manzarası görülüyor. The Flat Iron Building 1902 yılında dünyanın ilk gökdeleni olarak inşa edilen, değişik mimarisiyle ilgi çeken bir bina. Baktığınızda gerçekten bir ütüyü andırıyor. Chrysler Buildingise Chrysler firmanın merkezi olarak yapıldıysa da hiç bir zaman bu amaçla kullanılmamış.

Ertesi gün biraz dinlenmiş şekilde tekrar yola koyulduk. Times Square’den başlayıp caddeleri parsellemeye başladık. İlginç heykel ve büstlerin önünde resimler çektirdik. Öğlen yemeği tercihimizi Amsterdam Av’daki Sumsum’da falafel yiyerek kullandık.

Lezzetli falafelerin İsrail’deki orijinallerinden hiçbir farkı yoktu. Yemek sonrası Central Park’a yöneldik. Parka, Beatles grubunun efsanevi gitaristi John Lennon’un anısına yere çiniden anıt yapılıp çiçekler konan kapıdan giriş yaptık. Park, bisiklete binenler, koşarak, yürüyerek spor yapanlar, faytonla gezenlerle doluydu. New York’taki bu parklar adeta koca gökdelenler arasında çöldeki vaha gibi. İnsanlar her santiminden yararlanmaya çalışıyorlar. Central Park’ta ayrıca yapay göller, köprüler, hayvanat bahçesi, anıtlar, oyun alanları, açık hava tiyatrosu, kafeterya, yürüyüş alanları bulunuyor. İlginç bir bilgi daha vereyim. Parklarda, açık hava alanı olmasına rağmen sigara ve içki içmek yasak.

Parkta gezinip temiz havayı ciğerlerimize çektik. Puerto Rico’luların akın akın ellerinde bayraklar geçit alanına gidişini görünce onlara takıldık. İnsanlar, polis kordonu nezaretinde inanılmaz bir düzen içinde hareket ediyorlar. Amerika’da her şey düzenli, programlı, her şey kurallar dâhilinde işliyor. İnsanlar özgür. Kimse kimseye karışmıyor ancak kimse de sizin hakkınıza tecavüz etmeye yeltenmiyor bile. Çünkü bunun cezası ağır. İstediğin gibi yiyor içiyor yüksek sesle konuşabiliyorsun. Karşındakini rahatsız etmedikten sonra tüm haklarını sonuna kadar kullanabilirsin.

İnsanlar çalışkan, vazifelerini iyi biliyor ve yapıyorlar. Çalışırken herkes güler yüzlü; kimisi şarkı mırıldanıyor servis yaparken. Her milletten adam var; Uzakdoğulu, Güney Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı… Bu yüzden moda diye bir şey yok. Herkes istediğini giyiyor. Etnik kökeni giysisine doğal olarak yansıyor.

Pazartesi sabahı Çin mahallesine yöneldik. China Town, Canal Caddesi’nden Pell Caddesine, Americans Avenue’den Bowery’e uzanıyor. Metrodan iner inmez adeta Uzakdoğu şehirlerinden birine geldiğinizi sanıyorsunuz. Balıkçıları, marketleri, sıkı pazarlık yapan satıcıları, Çin tarzı mimarisi ile adeta Uzakdoğu’dasınız. Sokakları gezdik, tapınaklarına girdik, marketlerinde Uzakdoğu’ya özel bitkilerini ve yiyeceklerini inceledik

Buradan haritayı takip ederek Little Italyye geldik. Aniden dekorun değiştiği bir tiyatrodaydık sanki. Yeşil-kırmızı-beyaz renkli bayrakları, kapısında içeri davet eden garsonları ile bu kez adeta İtalya’daydık. Klasik İtalyan curcunası, neşeli ve bağıra bağıra konuşan insanlar. Napoli’de misiniz Amerika’da mı anlayamıyorsunuz.

Sonraki durağımız Soho oldu. Soho, günümüzde moda ve sanat merkezi. Sanat galerileri ve pahalı butiklerle çok şık bir yöre. Gezinmeye devam edip Greenwich Village bölgesine geldik. Sanatçıların, öğrencilerin, göçmenlerin yaşadığı bohem semt, kahve, restoran, mağaza ve gece kulüplerinin bulunduğu canlı bir merkez.

Öğleden sonra ABD’nin simgelerinden olan Özgürlük Anıtı’nı görmek için Staten Island’a gittik. Özgürlük Anıtı 1886’da yapılmış. Battery Park’taki South Ferry iskelesinden gemiler yarım saatte bir ücretsiz kalkıyor. Anıtı uzaktan, geminin içinden kare kare fotoğrafladık. Gidişi-dönüşü ile yaklaşık bir saatlik deniz havası aldık.

Dönüşte rotamızı Wall Street’e çevirdik. İş ve finans merkezi olan Wall Street’te, borsa ile merkez bankası binaları bulunuyor. Doların üzerinde resmi bulunan George Washingtonun heykeli önünde resim çektirdik.

Ertesi gün şehrin simgelerinden olan Brooklyn Köprüsü ve Brooklyn bölgesini gezmeye karar verdik. Metro ile City Hall yani belediye nikâhlarının kıyıldığı muhteşem binanın önüne geldik. Bu meydandan yürüyerek Brooklyn Köprüsü’ne ilerledik. Brooklyn Köprüsü İstanbul’daki köprülerden biraz farklı. Trafik köprünün sağından ve solundan akıyor. Halk ise köprünün ortasından, yayalara yapılan ahşap yol üzerinde yürüyorlar. Köprü üstünde bisiklet yolu olduğu gibi, spor amaçlı koşan insanlar da vardı.


Sonra Brooklyn bölgesini gezmeye başladık. Burası genellikle zencilerle, dinci Yahudilerin yerleşim bölgesi. Çevrede Yahudilikle ilgili obje, kitap, CD satan birkaç hediyelik eşya mağazası ile dini eğitim veren yeşivaları gezme fırsatı buldum. Yahudilerin sokaklarını, evlerini, giyimlerini gördükten sonra Kudüs’te miyim, NY’de mi hayretler içinde kaldım. Buradan sahile inip Brooklyn’den Manhattan manzarası izledik. Gökdelenleri ile Manhattan manzara gerçekten bir fotoğraf gibi gözüküyordu.

Ertesi sabah yani cumartesi günü Brooklynde Botanik Garden’ı gezmeye gittik. Çocukların her fırsatta gelip gezdikleri bir bahçeymiş. Havuzu, değişik çiçek ve ağaçları, büyüklüğü ile gerçekten gezilmeye değer bir bahçe.

Şehirde gün batımı en güzel Battery Park’taki marinadan izlenir diyenlerin sözüne uyarak bu güzel manzarayı görmek için Manhattan’ın en alt burnundaki marinaya yöneldik. Battery Park’ı deniz kenarından gezerek karşımızdaki New Jersey’i izleyerek marinaya geldik. Tıklım tıklım dolu cafelerine oturabilmek için ismimizi sıraya yazdırdık.15-20 dakika bekledikten sonra bize oturacağımız yeri gösterdiler. Önce ‘happy hour’ sonrasında da saatlerde ufak ufak aperatif yiyeceklerle uzun keyifli bir gece geçirdik.

Amerika ile ilgili olarak New Orleans müziği ile Harlem’de kilisede adeta bir caz konseri gibi yapılan cenazeleri çok merak ederdim. New York’un fakir mahallelerinde sokakta basketbol oynayan çocukların NBA yıldızları haline gelişlerini de filmlerde çok izlemişizdir. Tüm bunlardan dolayı Harlem’i görmek istedim. Bizimkiler önce tedirgin oldularsa da istemeye istemeye Harlem’e gitmeyi kabul ettiler. Hiç de söylendiği gibi tedirgin olunacak bir yer değil. Parkları, bahçeleri, marketleri, binaları fakir semt ya da varoş görünümünde değil. Harlem insanları yollarda hiç de gözünüze sizi taciz eder gibi ya da sataşmak için bakmıyor. Amerikan filmlerinde burası hep varoş, serseri insanlarla dolu bir semt olarak tanıtıldı nedense.

Harlem, Afrika’dan göç edenlerin ve Amerikalı Afrikalıların semti. Burada cadde isimleri bile farklı. Örneğin 6th Avenue, Malcolm X Boulevard diye biliniyor. Pazar sabahları ve çarşamba günleri giderseniz kilise müziği dinleyebilirsiniz. Central Park’ın kuzeybatı köşesinden bölgeye girdik. Morningside Park’ta rugby oynayan insanları görünce hem parkı geçmek hem de onları izlemek için yanlarından geçtik. Sokakta kendi aralarında oynamalarına rağmen, bizim mahalle futbolu gibi, onlar da seyredenlerin tezahüratları ile kıran kırana mücadele ediyorlar, spor yapıp stres atıyorlardı. Parkın diğer tarafından bayağı dik bir yokuş ve merdiven tırmanıp şu an için dünyanın en büyük kilisesi denilen kiliseyi görmeye gittik. Hakikatten büyük olsa da bana dünyanın en büyük kilisesi gibi gelmedi.

Pazartesi ünlü Birleşmiş Milletler (BM) binasını ziyarete etmeye karar verdik. Ancak bu sefer etrafı görmek istediğimiz için metro yerine otobüsü tercih ettik. Binanın önünce tüm dünya ülkeleri bayrakları göndere çekilmişti. Binanın içini gezmek serbest ancak toplantı salonlarını rehber eşliğinde turla geziyorsunuz. Yaklaşık bir saat süren turda, BM Güvenlik Konseyi’nin toplantı salonu ve işlevini, BM Genel Kurul salonu, misafir bölümünü, basın ve gazeteciler bölümünü gezdik. Türk delegelerinin oturduğu sıraları fotoğrafladık.

Çıkışta filmlere konu olan tatlıları ile meşhur Serendipityye gittik. Normal bir insanın tek başına yiyemeyeceği büyüklükte tatlılardan farklı lezzette üç tane sipariş verdik. Beş kişi nefes almadan yedik. Çikolatası, dondurması, içindeki keki, sosu, kreması ile tek kelime ile harika idi hepsi.

Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar mı idi gezdiğin yerler NY ta. Tabi ki değil Brodway de müzikal izledik,Bir kaç müze gezdik,5.caddede meşhur mağazalara girdik alış verişler yaptık,damak çatlatan sokak lezzedtlerinden tattık,Bryan Park ta sere serpe oturup dinlendik,Empaire State gibi yüksek binaların çatılarına çıkıp NY u tepeden izledik,Madison Sq Garden e gidip basketball izlemek istedik, Central Stationu gezip Amerikanın dört bir tarafına kalkan trenleri gördük,sırf gezmek ve denemek olsun diye Otobüse bindik,Metroya binip farklı duraklarda inip caddeleri karış karış adımladık. Buraları sizleri fazla sıkmamak adına detaylı anlatmadım.

Son gün öğlene kadar NY sokaklarına veda edip JFK Havaalanı’nın yolunu tuttuk. Bunca ülke bunca şehir gezmiştim. Hepsinin arasında Paris ilk aşkım derdim. Ama bu seyahatimde yeni bir sevgili edindim. Tanıştırayım adı New York.

Bir Tutkudur Seyahat…