HİNDULARIN “MEKKE”Sİ: VARANASİ

Bir ülkeyi en iyi şekilde kim özetleyebilir? Tabiî ki, o ülkenin tarihine yazılmış, o ülkeyle bütünleşmiş, kendini ülkesine adamış biri. Aşağıdaki satırlar, koruması tarafından öldürülen Indra Gandhi’nin yabancı gazetecilere hitaben yaptığı konuşmanın bir bölümü: “Eğer Hindistan’ı tanımak arzusundaysanız, ülkemizle ilgili daha önce duyduklarınızdan belleğinizi arındırınız; önyargıların sınırlı ve sığ tutsaklığından sıyrılınız. Hindistan’ı yaşarken herhangi bir kıyaslamaya girmeyiniz. Hindistan başkadır, farklıdır. Güzel ya da çirkin; çekici ya da itici; gizemli ya da ürkütücü yanlarıyla birlikte, olduğu gibi değerlendiriniz. Hindistan’ın sırrı ve tılsımı burada yatar…”

             Evet, Hindistan hiç bir ülkeyle kıyaslanamayacak bir ülke, sanki ülke de değil, ayrı bir gezegen. Ama bu “ayrı gezegen”de milyonlarca insanın kalacak yeri yok; sokaklarda, caddelerin kenarında, tren istasyonlarında yatıyorlar. Çocukları da kendileri gibi sokaklarda açıyorlar dünyaya gözlerini. Ve o gözler muhtemelen ebediyen kapanana kadar da sokaklarda yaşamak zorunda. Her zaman yanlarında taşıdıkları battaniyeleri ve bir kaç parça giyeceklerinden başka sahip oldukları hiç bir şey yok. Bu yüzden hiç bir yere de yerleşemiyorlar; her gece başka bir köşede dalıyorlar yoksul uykularına. Beslenemedikleri ve pislik içinde kaldıkları için de sık sık hasta oluyorlar. Bu hastalıklardan en zararlı çıkanlar da her zamanki gibi çocuklar oluyor; minik bedenlerin sokakta, çamur içinde başlayan yaşamları yine aynı yerde son buluyor.

Dilenciliği iş olarak saymazsak, çoğunun zaten işi yok. Bir işi olanlar ise kendilerini sokaklardan kurtaracak kadar kazanamıyorlar. Bu insanların dramı bu kadarla da bitmiyor. “Daha ne olsun?”, diyeceksiniz, ama yine de bir kabusları var bu insanların: “Muson Yağmurları”. Günlerce süren yağmurlar sırasında sokaklar, kaldırımlar sular altında kalıyor. İşte o zaman tamamen çaresiz kalıyorlar. Bütün bunların sebebi ise nüfus artışındaki aşırı dengesizlik. Hükümet, her ne kadar nüfus artışını kontrol altında tutmaya çalışsa da, eğitimsizlik, dini inanışlar ve özellikle kırsal kesimde yapılan genç yaşta evlilikler, bu kontrolü tamamen zorlaştırıyor.

Hindistan’da, uzun yolculuklarda kullanılan en yaygın ulaşım aracı tren. Zaten karayolları ve otobüsleri oldukça kötü durumda. Ülkede 7 binden fazla tren istasyonu var, 11 bin de lokomotif, çoğu buharlı. Ziyaretçiler trenlerin birinci ve ikinci sınıf kompartımanlarını tercih ediyor. Eğer bu kompartımanlarda yer yoksa, gezginlerin daha aşağı sınıflara binmeyeceğini varsayarak, trende yer olmadığını söylüyorlar. Oysa, yaşam standartlarını görmek için trenin halk vagonlarına binmeye gerek yok. İstasyonlarda bulunmak yeterli. İş bulma ümidiyle büyük şehirlere gelen bu halk burada da çok zor durumda. Ev fiyatları çok yüksek. 100 metrekare bir dairenin fiyatı 500 bin dolar… Oysa bu ülkede bir banka memuru ayda 100 dolar, hastanede çalışan bir doktor ise sadece 200 dolar kazanabiliyor.

            Evet, Hindistan sanki ayrı bir “gezegen”. Varanasi ise o gezegenin içinde bambaşka bir gezegen. “Varanasi’yi görmeyen, Hindistan’ı görmüş sayılmaz”, denir. Bir Hintli yazar da Varanasi için; “Sürrealist bir kent, yanılsama nerede bitiyor, nerede başlıyor, hiç bilemiyorsunuz”, demiş. İnsan Varanasi’yi gördükten sonra bu sözlerin hepsine rahatlıkla inanıyor…

            Varanasi, ismini iki nehirden alıyor: Varuna ve Asi Nehirleri. Kent, “Kashi” diye de anılıyor. İngilizler ise kente daha kolay telaffuz edebilecekleri bir isim takmışlar: “Benares”. Nedense ben bu isme bir türlü ısınamadım. Ganj Irmağı’nın sol yakasında yer alan kent, Hinduların yedi kutsal kentinden biri, aslında en kutsalı. Aynı zamanda dünyanın en eski kentlerinden biri olan Varanasi, Ganj Vadisi’nin orta kesiminde kurulan ilk Ari yerleşim birimidir. M.S. 635 yılında kenti ziyaret eden ünlü Çinli gezgin Xuanzang, Varanasi’nin Ganj’ın batı kıyısında 5 kilometre boyunca uzanan bir din, eğitim ve sanat merkezi olduğunu yazıyor… Varanasi’ye on dakika uzaklıktaki Sarnath Harabeleri, Buda’nın ilk vaazını verdiği yerdir. O sıralarda Varanasi, Kaşi Krallığı’nın başkentiymiş.

Buda, M.Ö. V. yüzyılda Lumbni‘de (Nepal) doğup Bodhgaya‘da yalnız geçirdiği aydınlanma döneminden sonra ilk kez arkadaşları ile Sarnath’da buluşmuş. M.Ö. III. yüzyılda, yani Buda’nın ölümünden 200 yıl sonra Budizm’in yayılmasında önemli bir rol oynayan İmparator Asoka buraya mükemmel Stupalar, inşa ettirmiş. Buda, kendi heykellerinin yapılmasını hiç bir zaman istememiş, hep basit bir yaşamı seçmiş. 640 yıllarına gelindiğinde Sarnath, 1500 rahibin yaşadığı, yüksekliği 100 metreyi bulan Stupalarla dolup taşan bir kent olmuş. Daha sonra Moğolların eline geçen ve yıkılan yerleşim merkezi uzun süre bir harabe halinde kalmış. 1836 yılında İngiliz arkeologları tarafından tekrar canlandırılmış.

            Hindistan’ın her yerinde olduğu gibi, Varanasi’de de inekler kutsaldır. Çünkü onlar, zenginlik ve bereket tanrıçası “Lakshimi”nin yeryüzündeki temsilcisi sayılıyor. Bu nedenle, istedikleri gibi dolaşmalarına izin veriliyor. Bir inek yolun ortasında oturarak trafiği engelleyebiliyor. Ya da insanların kalabalık olduğu bir tren istasyonunda yere oturabiliyor. Bu imtiyaz onları oldukça şımartıyor. Zaman zaman ineklere mandalar da eklenince, insan yanlarından geçmeye bile çekiniyor. Her an bir çifte yemek olası! Kimsenin hayvanları rahatsız etmediği bu ülkede, ineklerin özgürlüğü insanlara zarar verene kadar devam ediyor. Ancak, bir inek pazardaki satıcıların ürünlerini yemeye kalkışırsa, işte o zaman sopalarla kovalıyorlar. Hindistan’da nüfusun % 80’den fazlası Hindu. İneklerin yanı sıra domuzlar, filler ve keçiler de yani yaratılan her canlı kutsal sayılıyor!

            Varanasi, “Hinduların Mekke’si,” hac yeri. Ganj kıyısında kilometreler boyunca uzanan merdivenlerden kutsal ırmağa iniliyor. Akarsuyun kıyıları tapınaklarla ve saraylarla dolu. Kutsal kent, “Pançakosi” diye anılan bir yolla çevrili. Her dindar Hindu bu yolda yürümek, yaşadığı süre içinde kenti en az bir kez ziyaret etmek ve burada ölmek ister.

Hinduizme göre, insan, yaşamındaki konumdan daha iyi ya da daha aşağı bir bedende tekrar dünyaya gelir. “Upanişad” adı verilen kutsal metin yazarlarından Yagnavalkya, “İyilik yapan iyi olarak doğar, kötülük yapan kötü olarak doğar, kutlu işler yapan kutlu kişi olur, uğursuz işler yapan uğursuz kişi olur”, diyor. Hindular, Varanasi’de ölüp yakıldıktan sonra, küllerinin Ganj’a serpilmesinin, tekrar dünyaya geldiklerinde daha üstün bir bedende, daha iyi bir statüde olmalarına yardımcı olacağına inanıyorlar. Bunun için Varanasi’ye ölümü beklemek için gidilir. Ölümü bekleyen kişi dünya işlerini bırakır, bir köşeye çekilip nefsini köreltir, çile çeker. Onlar için Ganj, dünyadaki bütün nehirlerden kutsaldır. Yükselir, alçalır, akıntıları toprak kaymalarına yol açar, suları tapınakları örter, ama kutsal adından hiçbir şey kaybetmez.

            Ganj kenarındaki, eşi olmayan ayini görebilmek için, sabah erken saatlerde, alacakaranlıkta uyanmak gerekir. Çünkü ayin, tan yeri ağarırken başlar. Ayinin en önemli kısmı, güneşin doğuşuna kadar geçen süre içinde gerçekleşir. İnsanlar burada Hindistan’ın her yerinde olduğundan daha fazla kendisiyle barışık. Hiçbir şey için koşuşturulmuyor, çabalanmıyor, acele edilmiyor. Burada zaman, sanki anlamını yüzlerce yıl önce yitirmiş. Yaşam, kutsal Ganj Irmağı gibi kendi halinde yavaş yavaş devinerek akıp gidiyor. Her şey sokaklarda; ibadet, tıraş, ölülerin yakılması, alış veriş, yemekler  ve yine ibadet. İbadet eden insanlar, yapraklardan küçük çanaklar yaparak içine bir mum yerleştiriyorlar, ardından Ganj’ın kutsal suyuna bırakıyorlar. Ganj’a sunulan bu ışıklar o kadar güçsüz, o kadar iğreti ki en ufak bir rüzgarda veya dalgada devrilip sulara gömülüyor. Ama hiç bıkmadan kutsal suya ışık sunmaya devam ediyorlar. Ganj kenarında, çamaşırlarını taşlara vura vura yıkayan kadınlar, sanki tüm düş kırıklıklarının ve yoksulluklarının acısını taştan çıkarır, bütün hırslarını alırlar yaşamdan. Kimi insanlar kutsal sularda yıkanırken, kimisi de yine aynı suyun içinde dişlerini fırçalamakta! Ganj Nehri’nin suyunun mikropsuz, tertemiz olduğuna ve kirlenmediğine inanıyorlar. “Ganj Nehri’nin suyunu bir bardağa koyun, üzerini kapatın ve aylarca bekletin, su hep aynıdır. Yosunlanmaz ve bozulmaz, çünkü bu su kutsaldır”, denir. Her ne kadar Ganj’ın suyunun mikropsuz olduğuna ve kirlenmeyeceğine inansalar bile, parasal imkanları daha iyi olanlar kayıkla biraz açıldıktan sonra girmeyi yeğliyorlar kutsal sulara… 

            Ganj kıyılarında ölü yakma törenlerini izlemek çok garip bir duygu. Henüz soğumamış ceset, paçavralarla kıskıvrak bağlanmış, yalnız ayaklar dışarıdadır. Erkekler beyaz paçavralara sarılır. Kadınların sarıldığı bez ise rengarenk. Ölüyü önce Ganj nehrine bir batırıp çıkarırlar, sonra odun yığınının üzerine yerleştirip tam üç saat yanmaya bırakırlar. Bu süre içinde erkek yakınlar yanan ölünün çevresinde bekler. Sonunda kutsal nehirden taşınan bir kova su dökülüp ateş söndürülür. Erkeklerin kaburgası ve kadınların kalçası geç yandığı için yanmayan parçalar çubukla kaldırılıp nehre atılır. Yakılan ölünün küllerini Ganj’a getirip atacak olanağı olmayanlar, kendi bölgelerinde başka bir nehre de atabiliyorlar. Çocuklar, yılan sokması ya da çiçek hastalığından yaşamını yitirenler yakılmazlar. Çünkü onların dünyaya bir kez daha dönmeyeceklerine inanılır. 

            Günün ilk ışıkları ile birlikte bir kayıktayız. Çevremizdeki kayıklar içinde bir çok ziyaretçi var. O karanlıkta fotoğraf çekmek zor. Ganj’ın sadece bir tarafında kale duvarları gibi dimdik yükselen şehre bakıyorum. Mihrace ve zengin evleri, yoga okulları, manastırlar arka arkaya sıralanmış. Taş binaların arkasından geniş merdivenler nehre kadar iniyor. Ganj’ın öteki yakası ise bomboş. Kayığımız bizi ölü yakma yerine (klimentoryum) yakın bir yerde bırakıyor. Klimentoryum civarında fotoğraf çekmek yasak. Varanasi’nin sokaklarında yürüyoruz ama zorlukla ilerleyebiliyoruz. Daracık Varanasi sokakları dilenci, öküz, manda, keçi, bir köşede dua eden Hindular, hacılar, hatta iri farelerle dolu. Ha, bir de biz meraklı ziyaretçilerle. Bütün bu kalabalığa rağmen yine de zamanın geçmediği izlenimini uyandıran ve insanı kolayca büyük bir boşluğun, anlamsızlığın içine iten eylemsizlik ve tüm benliğime işleyen mistisizm; bulunduğum çağı, yaşamı, kendimi sorgulamaya zorluyor beni. “Acaba bu eylemsizlik bulaşıcı mıdır?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu kentte acele eden birini görürseniz, anlayın ki, o bir yabancıdır…