Umut, Direniş ve Sevda: Bosna Hersek

Yazar Ivan Andiç, müzisyen Goran Bregoviç ve rejisör Emin Kostakayı bağrından çıkarmış olan Bosna – Hersek iki ülke ve iki din arasında sıkışıp kalmış. Katolik Hırvatlar ile Ortodoks Sırplar arasına ! Bu üç halk Osmanlı ve Hırvat kökenli Tito döneminde iç içe huzur içinde yaşarken kendilerini birden acımasız bir savaşın içinde buldular. Bir ara yazın “yeşil” kışın ise beyaz” ile özdeşleşen güzel topraklar başka bir renkle anılmaya başlandı. “Kırmızı” yani “kan” ! Bir tatbikat diye başlayan bu kanlı savaşta, komşu komşuya, çocuk çocuğa kasap manava düşman oldu. Kırkbir ay süren mücadele ikili kombinasyonlar şeklinde üç milleti kıyasıya savaştırdı. Boşnakların bir bölümü ülkeyi terk etti. Sayıları iki milyon civarı olduğu tahmin ediliyor. Hatta İstanbul’da “Yenibosna” diye yepyeni bir semt kuruldu. Şehir parklarının hemen hemen tamamı genç insanların mezarları ile doldu. Özellikle başkent Saraybosna’da binaların tamamı kurşun delikleri ve top mermileri ile elek gibi döküldü. Çevrenin dingil yeşilliği, otlayan gürbüz inekler, duru mavi gökyüzü gürül gürül akan nehirler roketlerle sarsıldı. Hani bazen kelimelerin “boş, zayıf ve yetersiz” kaldığı anlar vardır ya! Ancak onu yaşayan bilir.  Oysa ki bir çocuk doğduğunda düşmanını tanır mı? “Nefreti” kim öğretir genç dimağlara? Savaşlarda kazançlı çıkan kimdir? Sanki yanıtı duyuyorum; savaş tüccarları ve bazı politikacılar.

Hırvatlar çift tarafı keskin, Sırplar tek tarafı keskin Boşnaklar ise kör birer bıçak gibi idi. Başkent Saraybosna 3,5 sene süren kuşatma sonunda (Hitler’in St Petersburg kuşatması ile beraber bir rekor) 250 bin kayıp verdi. Günde 2 bin bomba tepelerde mevzilenmiş Sırp cephelerinden kentin üstüne yağdı. Hareket halindeki her şey “acımasızca” vuruluyordu. Özellikle otobüs, tramvay, otel ve pazaryerleri “ideal” hedeflerdi. Şehirdeki Sırp casusları telsizle top başındaki arkadaşlarını yönlendiriyordu. Hatta Avrupa’dan avcılar gönüllü olarak Sırp cephesinde “insan vurmak” için Sırbistan’a akın ediyordu. Hani boşuna Tolstoy “hayvan vurmanın bir adım ilerisi insan vurmaktır” dememiş. Boşnaklar ise savaşın ve kuşatmanın en şiddetli günlerinde “karşı” tarafın moralini bozmak için şık giyinip piyasa yapmaya ve köpeklerini gezdirmeye devam etmiş.

Saraybosna halkı “fare kapanında” diğer bir deyişle “açık hava hapishanesindeydi”. İnsanlar karşıdan karşıya farklı yerlerden ve zig-zag çizerek geçiyordu. Sık sık çıldıranlar da oluyordu. Kan kusan tanklar binaların karşına geçip tek tek vuruyordu. Her yerden alevler yükseliyordu. Dış dünya ile tek bağlantı 800 metrelik 1,7 metre yüksekliğinde havaalanı altından geçen bir tüneldi. Bu dar tünelde doğum ve düğün törenleri bile yapılmış. Tam 3 milyon kişi 2,5 yıl boyunca bu tüneli kullanmış. Saraybosna’da çok “acı” olaylar yaşanıyordu. Bebeğini öldürüp eti ile köfte yapıp annesine yediren Sırp kadını, komşuları sadece lanetleniyordu. Bu “anne” akli dengesi bozuk olarak yaşamına devam ediyormuş. İşte bir başka olay: Boşnakları bir nehrin kıyısına getirip çıplak olarak karşı sahile yüzün serbestsiniz diyen Sırp militanlar daha soyunurlarken zavallıları kurşuna dizmişler. Ingman dağları eteklerine 2 milyon mayın yerleştirildi. Mayınları döşemek kolay, ya geri toplamak? Bu arada Boşnak sanatçılar hep birlikte yeni bir şarkıyı seslendiriyordu. “Bu şehirde ağlamak günah değildir.”

Nihayet 1995 yılında Dayton anlaşması ile bu korkunç savaş resmen sona erdi. Savaşın çok önemli bir kahramanı vardı. Gafil avlanan Boşnak halkını organize edip onları haksızlığa karşı bir araya getiren bir askeri deha, Alija İzzetbegoviç ! Yıllarca zindana atılan bu kahraman, alçak gönüllü lider 2003 yılında öldüğünde tam bir milyon kişi cenazesine katıldı. Gayet sade olan mezarının başında sürekli dört asker gece gündüz gönüllü nöbet bekliyor. Ramazan topunun atıldığı “top” diye anılan Sarı Tabya’ya çıkarken “şehitlik” size eşlik ediyor.

Doğu ile Batı Saraybosna’da Buluşur!

Hani şehirler vardır tarih ve gelenek kokar. Sizi sıkı sıkı sarmalar, işte Osmanlı’nın at sürüp kılıç salladığı dağların arasına kurulmuş. Saraybosna böyle bir kenttir. Her şeyden önce yükseklerde kurulmuş bir şehirdir. Osmanlı evlerini sağlam kayada yani ovaları sadece tarıma ayırarak kurmuşlar. Bosna suyu 99 kaynaktan doğup bu güzel toprakları isimlendirmiş. Osmanlı 500 yıl sonra, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonrası burasını Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na “emanet” etmiştir. Diğer bir değişle, ödünç vermiştir. Boşnak buna çok üzülmüş ve o gün bugün Osmanlı geleneklerine sıkıca bağlanmış ve onlara sahip çıkmıştır. O zamanlar localar hile yapan, çürük mal satan esnafa nefes aldırmazmış. Örneğin kötü ayakkabı yapan esnafın iki ihtardan sonra ayakkabıları dama atılırmış. “Pabucu dama atıldı” deyimi işte bu topraklardan yayılmış.

“Başçarşı” Osmanlı dokusunu aynen korumuştur. Çarşıdaki sokak isimlerini sayıyorum. Saraçlar, Çizmeculuk, Ciltculuk, Kuyumculuk! Osmanlı bu kenti sıfırdan kurmuş ve 37 malın ticaretinin yapıldığı dönemin önemli bir kültür ve ticaret merkezi haline getirmiştir. II. Abdülhamit’in diktiği “saat kulesi” hala ayakta. Venedik’ten İstanbul’a, Saraybosna kadar büyük ve canlı bir çarşı yokmuş. Yeniden restore edilen zarif, ahşap çeşmenin (sebil) etrafındaki yüzlerce güvercin yüzlerce yıl önce olduğu gibi şimdi de yağmur yağdığında bir ağacın dibine sığınıyor. Çarşıda kahve değirmenleri, bakır tabaklar, ahşap işlemeleri, cezveler, badem, çörekotu, karanfil, leblebi, susam, salep, nohut, pişmaniye, tahin ile helva satan baharatçılar, ekmek için de “somunlu” denen köfte satan ufak lokantalara ve şadırvanlı meydanlara rastlayacaksınız.

Milijacka nehrinin ikiye böldüğü kentin minare ve kırmızı kiremitleri ile dağ eteklerine doğru uzanan silueti, barok kuleleri ve dağın tepesine tünemiş eski Kalesi (tabya) ile gene çok hoş. Evliya Çelebi ünlü eserinde bu kentte 1959 yılında 110 çeşmenin varlığından bahseder. Saraybosna biraz Üsküp, biraz Bursa, biraz Edirne, biraz Kahire ve biraz da Viyana’dır. Yani Saraybosna her şehre benzer ama aslında o hiçbir şehir değildir. Avrupa’da ilk tramvay 1874’te burada kurulmuştur. Tabii atla çekilirmiş. Bugün de aynı tramvay hattı faaldir. Ünlü Boşnak böreği gene popülerdir. Boşnak böreği kıymalı, peynirli, ıspanaklı veya karışık sunulur. Ama biraz yağlıdır.

Boşnak Sancağı Valisi Gazi Hüsrev Bey’in 1531 yılında yaptırdığı bahçesindeki ıhlamur ağaçları ile sizi selamlayan Begova (Gazi Hüsrev) Camii’nde her gün 20 imam tarafından hatim indirilmesine Osmanlıdan beri ara vermeden devam edilmektedir. Ezanlar teyple değil yalın sesle okunuyor. Bugünkü imam hatip lisesinin benzeri olan Kurşunlu Medresesi ile kapalı çarşıyı bedestenden (Bezistan) yaptıran gene aynı validir. Saraybosna aşk ve kadın şehridir. Dayanıklı, ölümsüz ve hep yenidir. Semalarına Ayşe Kulin’in ünlü romanına konu olan “Sevdalinka” yani sevda şarkıları Saraybosna’nın sokaklarında dolaşır durur.

Osmanlı’dan burayı teslim alan Avusturyalılar yamaçlara kendi mimari üslupları ile sevimli Osmanlı evlerinin yanına barok sitilinde dev bir milli kütüphane inşa ederler. Burada iki milyon el yazması kitap, savaşta bombalanan bu bina ile birlikte yok olmuştu. Hani önce geçmişle kültür bağları koparılır ya. Bir Boşnak, mimarisi Osmanlı’dan çok farklı olan bu binaya tepki gösterir ve hemen karşısına ahşap bir Osmanlı tipi ev yapar ve adını “inat evi” (inat kuça) koyar.

Avusturya Macar Krallığının veliahdı Franyo Ferdinant ve hamile eşi Sofya 28 Haziran 1914 tarihinde bu kentin Osmanlı yapısı Latin köprüsünde Gaurillla Princip adlı bir Sırp tarafından öldürülmesinin üzerine I. Dünya Savaşı başlar.

Saraybosna 1984 yılında kış olimpiyatlarına ev sahipliği yapmıştır. Civarında çok sayıda kayak merkezi vardır. Evet, Saraybosna ve tüm ülke savaşın yaralarını hızla sarıyor. Bakarsınız Saraybosna günün birinde “Avrupa’nın Kudüs’ü” sıfatına layık olarak dört cemaat (Müslüman, Ortodoks, Katolik ve Musevi) burada birlikte huzur ve barış içinde yaşar.

Yarısı Su, Yarısı Minare, Burası Travnik

Travnik, Osmanlı döneminde yetiştirdiği ünlü devlet büyükleri, o dönemdeki on yedi minaresi, yemyeşil yamaçlar içinde gürül gürül akan Laşus Nehri ve elçi İbrahim Paşa’nın medresesi ile tanınıyor. Orta Bosna’da yer alıyor ve şiddetli bir savaş yaşamamış. Ivo Andiç’in “Travnik Günlüğü” romanında bahsedilen “Lütfiya’nın kahvesinde” günün Travnik beyleri ve itibarlı kişileri yazları lokumlu kahve içerlermiş. Bugün ise gezginler “Dlava Voda’da” yani “Mavi Su” kenarında salkım söğütlerin gölgesinde kırmızı şemsiyeli bir masaya çöküp ızgara kokusu ve yoğun dumanın eşliğinde ya İnebolu köftesi ya da alabalık yiyorlar.

Eğer Travnik çarşısında bir tur atarsanız karşınıza “Alaca Camii” veya diğer adı ile “Süleymaniye Camii” çıkacaktır. Balkanlarda çok süslemeli camilere “alaca” denir. Caminin dış yüzeyinde servi ağaçlarının resimleri, meyve motifleri ve nakışlar dikkati çekiyor. Elçi İbrahim Paşa Medresesi’nin tasarımı aynen bir tren garı şeklinde. Ortası boş ve üstü kapalı. Medresenin sınıfları geniş bir avluya bakıyor. Burası aslında bir imam-hatip lisesi ayarında. Ama dokuz sudaki pınara eğilip bir avuç su içmeden ve çarşıdaki ünlü Seher Pastacısı’nın özel tatlısını ve peynirini tatmadan halen “yenileme” çalışmaları devam eden kalesine çıkmadan Travnik’ten sakın ayrılmayın.

Mostar Köprüsü Bir Bakıma Osmanlı Demektir!

Mostar’a doğru ilerliyoruz. Hersek’te güneş bizi ısıtıyor. İki yanımız meyve ağaçları ile dolu. Boşnaklar yol boyunca kendi ürünlerini satıyor. Sirke ile kestane balı. Ne demişler “bedava sirke, baldan tatlıdır.” Ancak ateşte kızaran zavallı kuzuları görünce tüm neşem kaçıyor!

Peçoveli etrafı surlarla kaplı, nar ağaçlarının süslediği tipik bir Osmanlı köyü. Köy yeniden hayata dönüyor. Camii ve medrese tamamlanmış. İki yüz merdivenli kalenin burç ve zirvesine çıkıp özel taşlar ile kaplı çatıları arasında Navetra nehri ile kucaklaşan tüm köyü temaşa edebilirsiniz. Kâğıt külahlarında kuru ve yaş meyve satan mahalli kıyafetleri içinde “buyurun” sözcüğü ile sizi Peçovelini’in girişinde karşılayan hanım ve çocuklar dikkatinizi çekecektir.

Sonra sınır tanımaz Buna nehrinin doğduğu Avrupa’nın en güçlü su kaynağının (Kastik) başına kurulan Ahmet Yesevi’nin torunu Sarı Saltuklu Hazretlerinin türbesi ve tekkesi ahşap mimarisi ve güzel yerleşimi ile sizi büyüleyecektir. Sarı Saltuk Hazretlerinin isteği doğrultusunda ölümünden sonra sekiz ayrı tabutu sekiz ayrı mekâna gönderilmiş. Şu anda hakiki mezarının yeri belli değil. Bahçede çay ve kahve içen Boşnaklardan tanıdık sözcükler duyacaksınız. “Selam, merhaba, sabah hayrola, Allah’a emanet”

Mostar, Navetra Nehri’nin iki yakasında 14 camii, 11 mescit, 7 medrese 150 hane ev, tekkesi, türbeleri, çeşmeleri, kuyumcuları, bakırcıları, demircileri ve kalesi ile bir açık hava müzesiydi. İki katlı cumbalı evleri minyatürlere konu olmuştu. Sanki oraya kondurulmuş bir biblo idi. Bu şirin yerleşim merkezi Adriyatik Denizini, Orta Avrupa’ya bağlayan transit yol üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar bu hoşluklarla dolu kente nüfusun dört katı kadar turist gelirdi.

Aslında Mostar’a kimliğini kazandıran “köprüleridir”. Yıl 1566. Kanuni Sultan Süleyman burada belki de dünyanın en güzel köprüsünü yaptırdı. Mimar Sinan’ın öğrencisi olan mimarı Hayrettin, köprü acaba yıkılır mı korkusu ile uzun süre herkesten saklandı. Sonrada sağlamlığını kontrol etmek için önce atları geçirdi. Taşları birbirine kurşun dökerek bağlamıştı. Köprü 1993 yılında Hırvat toplarının insafsız ateşine kadar dayandı. Yani Sırplara direndi. Sırplar gitti, Hırvatlar geldi. Mostar Köprüsü Osmanlı’nın yani Müslümanlığın bir sembolü idi. Onu Hırvatlar adım adım aşağıya indirdiler. Hatta son darbeyi vurmadan önce basını bile davet ettiler. Canlı yayında 20 dakikada bu güzelim köprü çöktü. Ama onu tekrar inşa etme işi gene sevdalı Anadolu gencine düştü. Ebru Firması nehirden çıkarılan orijinal parçaları ve civardaki aynı taş ocağından getirdiği yeni bloklar ile bu güzelim tarihi eseri tekrar yerine 28 ayda yerleştirdi. Yıl 2004. 1993 yılında yıkıldığı için köprüde tam 93 taş blok kullanıldı. Zaten “most” köprü demekti. Mostar “mostu” una kavuştu. Mostar tekrar canlandı. Sizde Mostar’a “gelin” derim, Müslüman ile Hırvat mahalle sakinleri ve barış gücü askerleri kentin sessiz ara sokaklarında artık birlikte dolaşıyor.

Hani “inat” var ya! Ama neye inat! Peki hoşgörü nerede? Tepenin üstünde etrafı mayın için çevrilmiş koca bir haç yapılmış. Onu oraya yerleştirenler de İspanyol askerleri. Sonra kent içinde caminin yanına dev bir çan kulesi yapılmış. Bugünkü Mostar’ın nüfusunun %65’i Hırvat, %35’i ise Boşnak. Dileriz böyle düşmanlıklar, parmak ve el hareketi ile özel Sırp, Hırvat, Boşnak işaretleşmeleri sona erer. Dünya miras listesinde yerini alan, 21 milyon dolara restore edilip tekrar canlana Mostar’da yeni bir savaş yaşanmaz. Mostar Köprüsü yine eski görkemi ile orkestraları ağırlıyor., konserlere eşlik ediyor, turistlere göz kırpıyor, aşıkları saklıyor.

Kısa Kısa Bosna Hersek!

  • Arabanız “lüks” ise bir gün aniden kaybolabilir. Pek uzak olmayan Sırp topraklarına götürürler, sonra sizi bulurlar. Ortalama arabanızın piyasa fiyatının beşte birini onlara ödemeyi kabul ederseniz, aracınızı size geri getirirler!
  • Bu ülkede daha geri dönüşüm faaliyetleri başlamamış. Cam, plastik, alüminyum ayrı toplanıp değerlenmiyor. Kâğıt ve kartonda bir noktaya kadar.
  • Bosna Hersek’te kışın sürekli kar, yazında sürekli yağmur yağabilir. Hazırlıklı olun! Elbette yeşilin her tonu doyasıya yaşamanın bir bedeli var. Kar ve Yağmur!
  • Hersek’in sadece Adriyatik’te 20 kilometre bir sahili var. Ama “limanı” yok.
  • Bosna Türkiye’den bir saat geri.
  • Boşnak her şeyin en iyisini ister. Sabırlıdır, bekler. Planlıdır ve sonunda istediğini elde eder.
  • Boşnaklar genelde uzun ve cüsseliler, ayrıca yakışıklı ve güzeller.
  • İki Türk ile karşılaştım, Dünyada yeni uygulanan bir teknolojiyi ilk kez burada bir gökdelene monte ediyorlarmış. Yangın merdiveni yerine binanın çatısından zeminine ulaşan özel bir boru. Yanmayan, insanları kavrayan, nefes aldıran ve sizi yavaş yavaş aşağıya indiren özel bir sistem. Bravo!
  • Türklerin kurduğu “kent” bisküvi fabrikası Bosna Hersek’in önemli tesisleri arasında.
  • Amerikalılar kendilerini burada dış dünyadan tecrit etmişler. Silahlı korumalar, elektrikli teller ve sıra sıra duvarların arkasında korku içinde oturuyorlar. Tuzla’daki kamplarında 10 bin Amerikalı yaşamakta. Tuzla; Zagrep, Belgrad ve Saraybosna’dan eşit uzaklıkta ve askeri açıdan önemli bir kent.
  • Saraybosna kömürle çalışan merkezi bir ısıtma tesisine sahip. Şehirde yükselen uzun bacalar bu uygulamanın ürünleri.
  • Sayıları beşi bulan Bosna – Sema Türk okullarında yüzlerce Boşnak, Sırp, Hırvat ve değişik ülkelerin gençleri ülkenin en kaliteli eğitimini almakta. Saraybosna dışında en kuzeydeki Bihaç ile Tuzla’da da birer Türk Okulu bulunuyor. Şu ara Saraybosna’da tüm bölgenin en modern, en büyük okulu inşa halinde. Ilıca’da bulunduğu için okulun jeotermal enerji ile ısıtılması ve bir de kur havuzu yapılması düşünülüyor.
  • Osmanlı’nın devşirme yolu ile eğittiği gençlerden biri de geleceğin Sokullu Mehmet Paşası olmuştur.
  • Saraybosna’nın dış mahallelerinde bazı modern camilere rastlıyorsunuz. Bunları Endonezya, Kuveyt gibi ülke halkları yaptırıyormuş.
  • Genelde ortalama ömür süreleri uzun olan Boşnaklarda savaş sonrası genç yaşta ani ölümlerin artmasını tıp otoriteleri yaşadıkları “strese” bağlıyor.
  • Bosna Hersek’te sigara tüketimi çok fazla. Nedenini ise strese bağlıyorlar. Ayrıca bol bol da sigara reklâmları var. Bir de sigara fabrikası var.
  • Boşnaklar, Sırp ve Hırvatlar arasında yaşanan gerginlik yüzünden araba plakaları o aracın hangi şehirden geldiğinin anlaşılmaması için Sırp Kıril alfabesi de kullanılarak özellikle düzensiz bir sistem yaratılmış.
  • Bosna’da 1995 yılında gerçekleşen Srebrenitsa katliamının 10. yılı kutlandı. Dışişleri bakanımız ile Sırp Lideri ve daha birçok politikacı orada idi. Burada sekiz binden fazla Müslüman kendilerine koruma garantisi veren Birleşmiş Milletler askerlerinin gözleri önünde Sırp kuvvetlerince katledildi. Bu olay Avrupa’da II. Dünya Savaşından beri en büyük katliam olarak kabul ediliyor. Ancak işin ilginç yanı savaş sonrası anlaşmaya varılan “Statü” savaş öncesinin aynısı. Yani bu büyük katliam, bu uzun süreli savaş bir “hiç” uğruna!
  • Meryem Ana’nın üç farklı coğrafyada çocuklara görüldüğü rivayet edilir. Birincisi Portekiz’deki ünlü Fatima (hani söylediği üç kehanet sonraları gerçekleşti: Papa’nın vurulması, Sovyetlerin dağılması gibi). İkincisi Avusturya’da, üçüncü ise burada. Bu köyün adı Meco-Goridge (ama gezemedik).
  • Halk kurallara saygılı ve hakkına razı.
  • Sırpların aşırı milliyetçilerine “çentik”, Boşnaklara “mücahid”, Hırvatlara ise “ustaşa” denilmekte!
  • Osmanlıdan kalma değirmen ve köprülere nehir boyunca rastlarsınız. Yapılar genelde ne batılı ne de doğulu. Camiler, kiliseler, sayıları az da olsa sinagoglar iç içe.
  • Kendisiyle barışık bir kent olan Saraybosna’da çoksayıda Ziraat Bankası şubesi var.
  • Bosna ile Hersek toprakları yüksek Dürel sıradağları aşan uzun bir tünel ile birbirinden ayrılıyor. Hersek’e geçince bol güneşli tamamen farklı bir coğrafyaya adım atıyorsunuz. Bir anda Ege kıyılarını andıran tabiat örtüsünü bol meyve ve zeytin ağaçları süslüyor. Giysiler bile değişiyor. Bosna kısmında ise karasal iklim hâkim.
  • Osmanlı’nın “kahve içme” gelenekleri bizde unutulurken burada aynen devam ediyor. Kulpsuz fincan tutulurken doğal olarak “hilal şekli” veriliyor. Fincanın içinde ise bir yıldız var. Sonra şeker ve lokum yanında servis ediliyor. Tabii su da! Kıtlama yoluyla içilen kahve özel bakır cezve ile geliyor.
  • Dino Merlin kendine has müziği ile bu ülkenin en popüler sanatçısı.
  • Bosna Hersek’te o kadar çok mezarlık görüyorsunuz ki ! Şehir parkları bile ihtiyaçtan mezarlığa dönüştürülmüş. Genelde siyah taşlı mezarlar Hırvatlara ait, beyazlar ise Müslümanlara. Ama mezarlarda taze çiçek hiç eksik olmuyor. Mezarlar temiz ve bakımlı. Mezar taşlarında ölüm tarihleri hep aynı yılı gösteriyor: 1992 ve 1993.
  • Mimar Sinan’nın ünlü eseri Drina Köprüsü aynı isimli romanla daha da ünlendi. Aslında bu eserde Ivo Andriç, köprü civarında geçen olayları incelerken Osmanlının devşirme sistemini de eleştirmektedir.
  • Saraybosna’da geziniyorum, yanıma başörtülü, mavi gözlü bir hanım yaklaşıyor. Beni tanımış olmalı. Ne olur söyleyin diyor “Kimse artık Türkiye’de oğluna “Savaş” ismi vermesin, savaş çok kötü.”
  • Bosna Hersek’te üniversiteye girmek pek zor değilmiş ama esas zorluk mezun olmakta imiş. Laf aramızda bugüne kadar Türkiye’den gelen öğrencilerden mezun olana pek rastlanmamış.
  • Bu ülkelerde pazarlık yok ama fiyatlarda aldatmak da yok.
  • Bosna Hersek topraklarında üç adet piramit bulundu. Mısırdan gelen uzman bu yapıları görünce şaşırmış. Bakalım zaman ne gösterecek?
  • Kanite (buraya yerleşen Konyalılardan ismini aldığı söyleniyor) Kasabası’ndaki tarihi Osmanlı Köprüsü de onarılmaya başlanıyor. Hitler’in ordusunun yıktığı köprüyü gene Türkler onaracak.
  • Mostar yolunda bir savaş açık hava müzesini görüyoruz. Burada Tito kumandasındaki Yugoslav ordusu gece gizlice kurduğu geçici köprü ile karşı kıyıdaki Alman ordusunu bozguna uğratmış. İşte Tito’nun yıldızı burada parlar.
  • Bosna Hersek’in vadi boyunca nehirleri takip eden caddelerinde ilerledikçe tuğla kaplı binalar görüyorsunuz. Meğer bir şekilde çatıyı kapatıp binasına yerleşen Boşnaklar sıva ve izolasyon için bir yandan para biriktiriyorlarmış.

Anadolu Sevdamız

Parantez açamazsın yarınlara.

Ya gidersin adam akıllı,

her santimetre karesini duya duya,

ya seğirtir de gözün

aldırmaz yürürsün

o da yakışmaz yolcuya.

Üstünde taşıdığı kadar seni

hakkı var yolun.

Ağırlığınca basmalısın toprağa.

Yüzyıllardır ne yaşandığını

o topraklarda

hissetmelisin bir tek adımında.

Boğulmuş,

tükenmiş onca öyküyü

bırakamazsın,

bırakıp da gidemezsin yola.

Saklayan saklasın

gözümüz de,

dilimiz de durmaz bizim.

Biz, sevdalıyız Anadolu’ya.

Az yorulup

çok gitmek yazılmış ya anlımıza

duraklar dost yüreği

katığımız sözleridir onların.

Sonu olacaksa bir gün

bu yolculuğun

Biz, Anadolu’da

ve Anadolu için ölmeliyiz.

Bazen En Yakınımızdadır Güzellikler

Bir gezi anısı anlatmak benim için çok zor, çünkü ben hep gezdim; ‘işim dolayısı ile’ … Yani bir “gezgin” misali değil, yani o geziler benim anılarım değil, yaşamımın parçaları. Herhangi birini anlatmak, bir diğerine ihanet olacak kuşkusuz … Varsın bu kez ihanet edeyim.

Şöyle bir düşünüyorum, ilk hatırladığım yolculuğum nereye idi, diye … 1-ıh, çıkaramayacağım.

Belki… Evet belki, babam Armağan Şenol’un orkestrası ile Alanya Kızılkule’de konser vermeye gittiğimiz sefer olabilir; hani otobüste tam arkamdaki koltukta oturan 20 yaşındaki klavyeci “İv”e aşık (!) olduğum sefer. .. (Ben o zaman 5 yaşındaydım sanırım … )

Ya da belki 14 yaşlarında iken, İtalyan Kız Ortaokulunda okuduğum ve az buçuk da Fransızca bildiğim için, tercüman eksikliğinden dolayı bir otobüslük bir grubun başına geçtiğim sefer! Hani şu Tunus’lu rehber bozuk Fransızcası ile “nüfusun % 90’ı Müslüman ‘dır” dediğinde, “90 bin Müslüman varmış” diye tercüme edip de, doğrusunu anladığımda, yerin dibine batasım gelerek sabaha kadar uyuyamadığım gecenin geçtiği Akdeniz seyahati …

En çok deniz yolculuklarını sevdim ben. Genç kızdım, babam -biraz da şöhretim dolayısı ile, öyle her istediğim yere gitmeme izin vermezdi doğal olarak… Ama, bir gemi yolculuğu olduğunda, değil mi ki gemi ucu bucağı olan, iyi kötü beni kontrol edebileceği bir yer; göreceli bir özgürlük yaşardım… Ve bir de denizin kokusu!

Allah’ım, o ne güzel bir koku, bir duygu, bir dokudur yaşanan… Issız bucaksız görünen denizin ortasında, ceviz kabuğu misali gemiyi, hükümranlığının toprakları sayarsın, kendini evrenin hakimi gibi hissedersin …

Doğa ile bütünleşmenin zevkini, ilk gemi yolculuklarında tattım ben … Doğa karşısında duyduğum en büyük şaşkınlığı ise kendi yurdumuzda, yanı başımızdaki güzellikler karşısında yaşadım. Biraz durup düşününce de, sizlerle en çok paylaşmak istediğim anımın, bu olduğunu hissettim.

Yıl 1984, mevsim yaz. Eşim o zaman henüz nişanlım idi turist rehberi olduğu için, evlenmemize birkaç ay kala, ‘bunalım’ numarasına yatarak babamdan aldığımız mucizevi izin sonrasında, onun ülkemizde gezdirdiği bir Fransız grupla birlikte ‘Batı Anadolu Turu’na katılmıştım …

Turun başlangıcında Ankara gibi, daha önceden de görüp bildiğim yerler vardı. Orta okulda İtalyanca’nın yanı sıra, muhteşem bir öğretmen olan Leyla Cansun’dan haftada 6 saat gibi önemli bir programla, -aileden gelen kulak dolgunluğunun da katkısıyla- öğrendiğim Fransızca’yı kullanmanın keyfi ile, turistlerle gevezelik edip duruyor ve onlara bildiklerimi satıyordum. Nevşehir-Ürgüp yoluna çıktığımızda da, durum aynı idi. İçimde öyle fazla bir merak yoktu, defalarca orada burada o yörenin resimlerini görmüştüm. Kendi ülkemin topraklarında, amacı ‘sevdiğime yakın olmak’ olan bir yolculuğu sürdürüyordum.

Nazar (sevdiğim … ) ayağa kalkıp bölgeyle ve oluşumuyla ilgili bilgiler vermeye başladı. Hem ona ayıp olmasın diye, hem de anlattıkları giderek ilgimi çektiği için susup, dikkatimi söylediklerine yoğunlaştırdım.

“Bu bölgenin oluşumuna Hasandağı ve Erciyes dağlarının milyonlarca yıl öncesindeki faaliyetleri sebep olmuştur. Bu iki dağın dur durak bilmeden püskürttüğü lavlar ve küller yüzlerce kilometre karelik alana yayılarak ne bulursa yok etti ve Toros platosunu yeni bir örtüyle kapladı. Bu oluşumla ilgili tarihi hiçbir belge bulunmamıştır. Ancak Caesarıum ‘fuların (Kayseri) bastırdığı bir sikkede Erciyes lav püskürtürken görülmektedir.

Bu iki dağın kuzeyinde ve arasında kalan bölgedeki volkanik örtü; altta bazalt içeren sağlam bir kabuk ve üstünde çimentolaşmış volkan küllerinden meydana gelen düşük dirençli tüf ve kayaç oluşumlarından ibaretti.

Bitki örtüsü değişince iklim de değişti ve gece gündüz ısı farkları arttı. Bunun sonucunda bazalt kabuk yer yer çatladı. Yağmur suları çatlaklarda birikerek kabuğu, yoğunluğu daha az olan derinlere doğru oymaya başladı. Bu sular kendine bazan yatay, bazan dikey yollar buluyor, volkanik örtünün altında kalan katmanlara geçiyordu. Böylece etraflarındaki yumuşak bölgelerin oyulduğu daha yoğun oluşumlu çıkıntılar oluştu.

Bu kez sıra doğanın törpüsü rüzgâra geldi … Bölgede deli gibi esen rüzgar, bütün dik açıları törpüleyip, önüne çıkan uzantıların her tarafını perdahlı yordu … Ama yine bu deli rüzgar, sert bazalt kütlelere dişini geçiremeyince onların, altlarındaki törpülenmiş çıkıntıların üstlerinde kalmasına izin veriyor ve böylelikle şapkalı “peri bacaları” ortaya çıkıyordu … ”

Bu anlatılanlar bayağı ilgimi çekmişti, ama eninde sonunda pek çok resmini gördüğüm bir yerle ilgili bilgilerdi; yani “zarfa” değil, “mazrufa” eklemeler yapıyordu fikrimce.

Nazar konuşmasını bitirip yanıma oturdu. Akşamın ilk loşluğu çökmek üzere ve güneşle mehtap koyu bir cilveleşme içindeydi. Hani şu ışıkların nesneleri doğrudan aydınlatmadığı, kontrastların ortaya çıktığı, ideal fotoğraf çekme zamanı… “Nasıl buldun?” dedi sevgilim bana;

“Seni mi?” diye sorasım geldi, ama sormadım tabi. ( O her şeyin zamanında ve yerli yerinde olmasını sevenlerdendir, bu durumda konuyu saptırmanın lüzumu yoktu! ) “Çok ilginç” dedim ki yalan değildi… “İki-üç dakikaya kadar bir tepenin ardından virajı döner dönmez, adamların minik çığlıklarını ve tepkilerini izle bak, şaşıracaksın” dedi …

Evet! Gerçekten de şaşırdım, ama turistlerin tepkilerine değil, kendi -onların tepkilerini bastıran-çığlıklarımla karışık, gördüklerime! “Hiii… Ayyy … Vayyy … ” Çılgınlar gibi bir o cama, bir bu cama gidip gidip geldim otele varana dek ve ertesi günü iple çektiğim için uyku bile tutmadı desem yalan olmaz, çünkü akşam olmuştu ve yöre gezimiz ağzımıza bir parmak bal çaldıktan sonra ertesi güne kalmıştı.

Ah o ertesi gün ve sonrası. ..

Böyle bir kitaba para verip okuyan siz sevgili gezi dostları, aranızda Kapadokya’ya gitmemiş biri olabileceğine ihtimal vermiyorum; ama yine de şu veya bu nedenle bunu gerçekleştirememiş olanlarınız varsa eğer, lütfen her türlü projenizi rafa kaldırıp önce oraya gidin. Benim kadar uç noktalarda tepki veren, uç duygularda gezinen biri olmayabilirsiniz; ama inanın ki siz de etkileneceksiniz gördükleriniz ve dinlediklerinizden.

Fotoğraf denen şeyin yetersizliğini ilk kez orada anladım ben, ilk kez orada objektifin anlamını kavradım. Sübjektif alt yapı olmadan objektifin değersizliğini gördüm …

Başka detay vermeyeceğim, hadi ne duruyorsunuz, Kapadokya’ya, marş marş!

Gat Dedikler Nasıl Olurmuş Meğer?

Ta on ikinci yüzyıldan bu yana bilinirmiş gat. O tarihlerden kalma kitaplar var imiş, gat’ı anlatan, belirleyen. Gat yeşil bir ottur, nazlı, dal üstünde söğüt yaprağı gibi; ama ondan biraz şişmanca. Dalın ucuna doğru yapraklar daha bir körpeleşiyor, üçlü-beşli. Ruhsal bozukluk için bire birdir gat. Kimi zaman savaşçılara verirler imiş yüreklendirmek için, azdırmak için! … Dimağı da çalıştırır gat. Dalı büyüdükçe değeri düşer. Bölge bölge, tadı, nitelikleri değişir. Yemenli açtır, Yemenli işsiz, güçsüzdür, Yemenli susuz kalır, Yemenli aç kalır, Yemenli hatta ve hatta cembiye’siz olur, donsuz olur, ceketsiz olur; ama asla ve kat’a gat’sız olmaz. Yemen demek ne kahvedir ne dura’dır, ne bağdır, ne bahçedir, ne demokrasidir, ne kraldır, ne şah ne padişah… Yemen demek gat demektir, on ikinci asırdan bu yana. Varsın yazsın tıp kitapları sinirleri bozar, gastrit yapar diye, kim dinler? Gat Kuzey Yemen’in tarihi, din’i kültürel durumunu belirleyen, simgeleyen olağanüstü sosyal bir olaydır, asla vazgeçilmez ve vazgeçilmez sanılan!

Soğuk su için termos çok, öyle uzunlarından değil de tencere gibi olanından, “gavur” malı, en hasından. Üç-dört tennos getirdi küçük kız. O bizim odada, nişlere sıralanmış sevimli pirinç kapların daha kötüsünden alüminyum, bunlar “tükürük hokkaları”dır. Birkaç da bardak. Avni Bey, namazını eda etti, üzeri bir avuç ateşli tömbekiliği nargilenin üzerine ustaca yerleştirdi, çekti üç-beş nefes. Tütünü de kendi yetiştiriyor Avni Bey, yani tömbeki en hasından.

Hava, odanın havası soğuk değil; ama kapı kapalı, pencereler de öyle, sıkı sıkıya! Entarili, ak entarili bir konuk geldi, başı poşulu, entarinin üzeri ceketli. Ayakkabılarını çıkardı, iri parmaklı. Ağzı altın diş dolu burnunun altından bıyık, dikine inen. “Baba Türk efendim, bu benim arkadaşım, yarbay orduda, Maşallah Maşallah ehlen ve sehlen…” Babası Türk’müş, almış anasını sonra ya ölmüş ya da dönmüş, çoluk çocuğunu San’a’da bırakıp niceleri gibi! “Ehlen ve sehlen … ” Avni Bey ise sanıyorum bizi anlatıyor, gülüyor altın dişler ve alıyor marpucu Avni Beyden çekiyor üç-beş nefes ciğerinin ta dibine dolduruyor dumanı, açıyor naylon sargıyı, çıkarıyor gat’ını, sonra başka konuklar. Gelen bir yere çöküyor, oda, yükünü aldı, herkesin elinde naylona sarılı gat! Rüya gibi insanlar, gözle görülen. Gat yaprakları yıkanmaz, niteliğini yitirir! Maşallah. Ne de çabuk atıyorlar ağızlarına? Gat yaprakları giderek azalıyor dallarda, tüm oda tam yeri, geviş getiriyor, biz dahil! Çiğnediğimizi yutmak yok, yanağın bir yerine, özellikle sol tarafa, hey gözünü sevdiğim sol, sol tarafa dolduracaksınız, çünkü ağulardan süzülme deneylere göre, sol taraf sağ taraftan daha çok alırmış! Ara sıra soldaki yaprak, giderek öğünen yaprak birikimini süzerek bir-iki yudum soğuk su içeceksiniz.

Hava giderek bozuluyor, tömbeki kokusu sardı bedenimizi. Fazla kımıldamaya da gerek yok, bir esmer genç girdi odaya, Avni Bey sevindi, bu bizim için özel olarak çağırdığı Yemen’in en usta ut çalanı, ut sanatçısı imiş … Avni Bey kalktı, dışarıdaki yüklüğün üzerinden ut kutusunu çıkardı, nakışlar içinde nefis bir ut. Bizim “Muhammet”, ut ustası naylonu çıkardı, yaprakları seçti, başladı çiğnemeye ve udu akort ederken doldu sol tarafı, bir bardak soğuk suyu da içip ve sonra yanık bir hava başladı dumanlı odada, söylerken çiğnemiyor gat’ ı, ara nağmelerde oynuyor çenesi, sonra makam değişti, bizim “baba Türk” altın dişli yarbay beyaz entarili başı poşulu ve de beli cembiyeli, bir başka konuk daha kalktılar daracık ortaya, eşikten yana, utçu da kalktı başladı ayakta çalmaya, bir yiğit hareketli oyundur başladı, ara sıra “tıs tıs”lar çekilerek, epey sürdü oyun, bir yandan çiğniyordum yeşil yaprakları, nezaret altında ve tarifle en iyi yaprakları seçerek zira yerdim başkalarının hakkı olan yaprakları da acemilikten, bir yandan ses alıyordum makineyle, ardı ardına fotoğraflar çekerek geniş açı değil, normal objektif ile, çünkü yaş elli bir edinememiştim bir geniş açı objektif, sığdırmaya çalışarak beş santimlik objektife olanı biteni enine, boyuna! …

May

May’ı Güneydoğu Anadolu’dan bilirim, sudur. Buranın may’ı da bir hoş. Kocalar çarşıdan alırlar, “bahur”u boncuk gibi sert bir şey, hafif kirli sarı. Kadınlar alınca bahur’u yakarlar, ateşi atarlar bu bahuru ateşin üzerine, yanar bahur. Sonra kadınlar da dumana büyücek bir kap tutarlar ağzı bahurdan yana, yanar bahur ve kap bahurun kokusunu ıyıce alır, sonra su koyarlar bahurlanmış kaba, bu ana kaptır. Bu kaba su döküldüğü zaman hep o bahurun, biraz gülyağını andıran, biraz karamela tadındaki hoşluğu hemen alır, bunlar önce buzdolabında, yoksa kuyularda soğutulur, sonra doldurulur termoslara… Bir gün dayanamayacak “Allah rızası için sade may, bahursuz olsun.” diyecek ve her zamanki gibi güldürecektim Avni Beyi! Ve Avni Beyin, küçük olduğu için yanımıza gelen kızı Eşine’ye seslenecektim hep, “Eşine, yallah may, amma velakin la bahur”, yani haydi Eşine su getir, ama bahursuz olsun. Benim Arapçamı anlamayan Eşine’ye, babası bir kez daha Arapça tekrar edecekti ve Eşine alışmıştı sonunda benim Arapça’ma, zeki çocuk! …

Azalıyordu yapraklar, geviş getirmeye başlayalı bir saat olmuştu, çenem yoruldi.1, ben yoğum bu işte, deyip kalktım muhabbetten, yudum ağzımı iyice ve de macunlayarak fırçayı, hanım da bıraktı hemen benden sonra, sonradan gat çiğnerlerken tanıştığımız bir konuk, Avni Beye, “Bu eşekler ne anlar gat’ tan, hiçbir şey anlamamışlar.” diyecekti kabul edecektik yakıştırdığı sıfatı!

Gatımızı konuklara ikram edip fotoğraf çektirmeye çıktık piyade. Gat faslı başlayalı altı saat olmuştu, döndüğümüzde de sürüyordu!

Oda tam deyimiyle “Tilki tuzağı” na dönüşmüştü! Bir “sevap olsun” diye, pencereyi açtım, bilmiyordum ki, bu durumda pencere açılmaz! Gözler daha bir tatlı bakışlı, vücutlar daha bir gevşemiş, o her odaya girişte ayağa fırlayan dostlar, şöyle bir kımıldıyorlar yerlerinde o kadar! Gat, etkisini gösteriyordu!

Yemen’in nüfusu kesin olarak belli değildir, yedi-sekiz milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Doğum oranı alabildiğine yüksek, binde 30-40, ölüm oranı ise binde 14! Çocuk ölüm oranının binde 120 olduğu biliniyor. Kimse doğum kontrolünden yana değil. Yani uygulaması gerekenler, dinsel bakımdan zaten olanaksız, çok kadınla evlilik ve sanırım yapacak başka işin de olmaması doğal nüfus artışını binde 25’e ulaştırıyor! Bu, gerçekte bir nüfus patlaması.

Gat çiğnedikten sonra söyleştiğimiz, iyi İngilizce bilen bir devlet memuru aydın, gat üzerine doyumsuz bir nutuk atarken şöyle diyordu:

“Gat, dünyanın en güzel şeyidir. Viski içersiniz sarhoş olursunuz, bu ve benzeri içkiler insanı saldırgan yapar, oysa gat, insana dünyayı sevdirir, insanları sevdirir, sizi güzellikten güzelliğe götürür, hiçbir zararı yoktur, en güzel duygular ruhunuzu, bedeninizi sarar, biz kimi zaman akşamları gatı, evde karımızla da çiğneriz, müzik dinleriz birlikte, güzel güzel konuşuruz ve neden saklamalı, madem ki hepsini öğrenmek istiyorsunuz, affedersiniz üç-dört kere de sevişiriz.”

Bu arkadaşın altı çocuğu vardı genç yaşında.

Burada da bizdeki gibi çok kuvvetli aşiret bağlan var, aşiretlere şeyhler hükmediyor ve bunlar ülkede önem taşıyor. Otuza yakın büyük aşiret yaşamda etkinliğini gösteriyor ve yönetimde. Kendi geleneksel düzenlerini kılı kılına uyguluyorlar, krallığın düşmesinden daha doğrusu düşürülmesinden önce bunlar İmam’a bağlıydılar, sıkı sıkıya. Ne var ki, Yemen’e hükmettiğini sanan İmam Yahya bile, zaman zaman, kendisine karşı gelmemeleri için aşiret başlarını ya da en yakınlarını, örneğin çocuğundan birisini rehin tutarmış! Aşiretler özerkliklerine son derece düşkün. Şeyhler köyleri yönetiyor, tıpkı bizde olduğu gibi! Köyde seçimler, şeyh seçimi halkın yeni şeyhe armağan vermesi için iyi bir fırsat oluyor. Herkes kendi olanaklarına göre yeni şeyhe bir şeyler sunuyor. Örneğin, koyun, inek, meyve, bal, yağ … Ancak, en önemli ve bir tek gelen armağan bir demet “gat”oluyor! Demetin büyüklüğü, verenin gönlünün ve elinin yüceliğini, bolluğunu, parasal durumunu belirliyor!

Şeyhler de uğraşırlar birbirleriyle, günü, zamanı gelende.

1567’de İmam Şerafettin’in oğlu Muhattar, kendilerine karşı isyan eden Havlan kabilesinden 300 kişinin ellerini ve ayaklarını kestirdi ibret olsun deyu. İsyan çıkaran Havranlılardan birisi de San’ anın Yemen kapısını yakanda Muhattar bunu yakalatır ve yine ibret olsun deyu aynı kapıya ellerinden mıhlatır, kalır isyancı orada bağıra çağıra ölür ve Muhattar, bir savaşta aldığı 2300 esirden 300’ünü öldürür ve kestirir başlarını. Yetinir mi Muhattar bununla, yetinmez ve 1000 esiri dahi bir araya toplatır, biner esterine, aralarında gezinir esirleri öldürerek ve esterinin ayaklan kan içinde kalır ve kestirir kafalarını bunların. Cem’an yekûn 1300 kelleyi geri kalan bininin eline verir, yürür bunlar altı gün ve altı gece dağlar dereler aşıp San’a’ya varırlar, bu 1300 insan kellesi oğul Muhattar tarafından baba İmam Şerafettin’e gönderilmektedir! Dolaştırılır bu kelleler üç gün üç gece San’ a sokaklarında ibret olsun deyu ve baba ile oğulun açılır arası ve sonunda Muhattar İmam olarak oturur Yemen tahtına ve kök söktürür Osmanlı ordusuna! …

Beylerbeyi Murad Paşa’yı öldürdü Muhattar, başta San’a olmak üzere ve dahi Aden’i ve dahi başka şehirleri ele geçirdi Osmanlı yönetiminde salt Zübeyt kenti kaldı ve kendisini Halife ilan etti, saldırdı Zübeyt’e; ama geri püskürtüldü! Ve Devleti Osman, Yerrien’de yeniden egemenlik sağlamak içün hemen harekete geçti. Mısır Beylerbeyi Sinan Paşa ve Özdemir oğlu Osman Paşa ve Süveyş Kaptanı Kurdoğlu Hızır Paşa Yemen seferiyle görevlendirildi. Daha önce bu seferden sorumlu olan Lala Mustafa Paşa, geçinmedi Sinan Paşa ile ve alındı bu görevden ve Kanuni Sultan Süleyman oturdu tahtına döşendi bazı fermanlar, mektuplar:

” … Memleketim şarktan garba varıncaya kadardır.

Askerimden bir miktarını göndermek istersem piyade ve süvari yüz bin veyahut daha ziyadedir.

İcabında berr-ü-bahri doldurur, bir askeri bir askere ilhak ederüz. Askerimizin bir ucu Yemen’de, diğer ucu taht-ı himayemizde olan memleketlerdedir. Taç ve kuvvet ve kudret sahibi olan ekabir-i mülük biz muhalefet edecek olan kahr-ü tenkil-i şahanem havf ve dehşetinden mehabeti hüsrevaneme daima baş eğerler.

Sülale-i Seyyidülmürselinden olduğunuz ıçın hilmimiz galebe ederek saltanat-ı seniyyemizin namusuna lazım olan size avakibi iptidai bir kerre dahi ihtar ederim.

Cibale tahassun ve iltica eder de kurtulurum zumü ayn-ı muhaldir. Bu tedbire gerek cehlen ve gerek ilmen teşebbüs olunsun, her halde kendinizi tedmir demektir.

Bu ferman-ı şahanemi Mustafa Paşa’ya tevdian gönderiyorum. Özdemir Paşa’ya yardım olmak üzere 3000 piyade ve 2000 süvari dahi gönderilmiştir. Ayrıca 200 atlı ihzar ve mühimmat ve cephane ve erzak, bahren yola çıkacaktır. Daha kuvvet lazım olursa gönderilecektir.

Muhattar kabre girmezden evvel bir kerre teemmüm etsin, uykudan uyanıp ve gafletten ayrılıp saltanat-ı seniyyeme sığunur ise ancak kendi nefsine rahmedüp canını vikaye ve muhafaza eder. Devlet-i Aliyemizden her iyilik ve her bir hürmet ve riayeti görür. Dalal ve mükabere ve hayale inhimak eder isen günahın boynuna olsun … ”

Ve sınırlan Macaristan’dan Yemen’e, Volga kıyılarına Cezayir’e kadar uzayan Osmanlı Devleti’nin gölleri idi Akdeniz ve Kızıldeniz ve Fransa Kralı bile Kanuni Sultan Süleyman Han’dan yardım diliyordu, durum böyle iken asi Muhattar Sultanın fermanına, namelerine aldırış etmeyüp uğraştırmıştı Devleti yıllar yılı!. ..

Bir Konser Anısı ya da İsmail Bey diye biri

Ege tarafında bir konserdeydik, yıl 1996 olsa gerek. Salon hınca hınç dolu. İki-iki buçuk saatlik konserden sonra kulise döndüm. Bu işin içinde olanlar bilirler, konserinize binlerce insan gelse bile, bunlardan çok az kısmı kulise girebilir. Kulise girebilmek için her şehirde belli kurallar geçerlidir. Bunlar yazısız kurallardır. Bu kuralları şöyle sıralayabilirim:

Şehrin emniyet müdürünün ya da valisinin çocukları olacaksınız ki, polis kordonunu rahatlıkla aşabilesiniz.

Bodyguardlardan, o andaki salon güvenliğinden sorumlu olan insanlardan birinin yakını olacaksınız.

Şehirde konseri organize edenleri yakından tanıyacaksınız ki bu hem konsere hem kulise daha rahat girmenizi sağlayacaktır. Bunlar sadece benim için değil, birçok sanatçı için geçerlidir

Bunlar yazısız kurallardır. Yani ben kulisteyken birileri kapıyı açıp girebiliyorsa ve fotoğraf çektirip imza almak istiyorsa, mutlaka bir yerden torpillidir.

Aslında ben kulise herkesin gelmesini isterim; ama ne zaman ne de mekan buna olanak vermediği için en azından gelenlerle çok yakından ilgilendiğim, kulise kim gelirse gelsin bu gelen arkadaşlarla fotoğraf çektirdiğim, ya da kaset kapaklarını imzaladığım çok iyi bilinir.

Yine böyle bir gündü, uzaktan bir genç çocuk, yanında 2-3 kız arkadaşı ile beraber havalı bir şekilde kulise girdi. O sırada kuliste birkaç yerel gazeteci, birkaç imza isteyen arkadaş, bunun yanında orkestra üyeleri bulunuyordu. Kapıyı açar açmaz, elini uzatıp bana doğru yürüyerek, “N’aber Haluk’çuğum?” diye bir girizgahla yanıma yaklaştı. İçimden o anda “Mutlaka bir arkadaşımızdır, tanışmışızdır ki bu kadar samimi davranıyor.” diyerek hemen elimi uzattım ve “Merhaba, hoş geldin.” dedim. Tanımıyordum; ama yanındaki bayanlara karşı kendisini küçük düşüm1emek için sıcak davrandım. Tam o esnada gözlerime baktı “Beni tanıdın mı?” dedi. İçimden sitem ederek “Yahu adam seni nerden tanıyayım?” dedim. Yine içimden “Biraz tanışıklık göstereyim ki, arkadaşlarının yanında bozum olmasın.” diye söylendim. Sonra da kendisine “Evet, tanıdım.” dedim. O anki zor durumundan kurtarmak içini elini sıktım. “Hayır, tanımıyorum!” desem, arkadaşlarının önünde küçük düşecekti kendince. Hani imza isteyecekler diye düşündüm ve imzalarını vereyim de bir an önce gitsinler istedim. Ben tanıdım der demez bana dönüp “Peki nereden?” demez mi? İçimden bir küfür daha bastım. “Be adam!” dedim, “Bir kere merhaba demişim, seni tanıyorum, demişim, beni niye zora sokuyorsun? Hadi beni bırak, kendini niye zora sokuyorsun? Ben ne bileyim seni nerden tanıdığımı … ” diye içimden geçirirken döndüm yine onu kurtarmak için omzuna vurdum. “Tanıdım, tabiiki konserlerden, şuradan-buradan.” dedim. Adamın peşimi bırakmaya pek niyeti yoktu. “Yok yok, nerden nerden ?” dedi. Hay Allah, dedim kendi kendime; bir taraftan diğer çocukların fotoğraflarını imzalıyorum bir taraftan da İsmail adındaki o arkadaşla ilgilenmeye çalışıyorum. “İsmail’ciğim”, dedim, “Günde iki yüz-üç yüz kişiyle karşılaşıyorum, bir gün önce ne yemek yediğimi, nerde olduğumu bile unutmuş durumdayım.’ Tumeler-mumeler, başladım İsmail’ e derdimi anlatmaya. İşimi gücümü bıraktım, varsa yoksa İsmail’le uğraşıyorum. Ama birden kuşkuyla, “Ya bu adam bu kadar ısrarlıysa, kesin ben çok ayıp ettim; çünkü bu adam benim sınıf arkadaşım, unuttuğum bir dostumun tanıdığı olabilir. Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım olabilir.” diye düşünüp, İsmail’ e bir nevi özür mahiyetinde bir şeyler söyledim. “İşte, konserlerimdir İsmail’ciğim; şudur budur, öyledir böyledir, hatırlamıyor insan.” gibisinden bir sürü şeyler söyledim. Bu arada basın röportaj için bekliyor, bir sürü insan fotoğraf için, hatta İsmail’in yanındaki bayanlar da, “Yahu İsmail, bırak artık bu tanışma meselesini de fotoğraf çektirelim.” diyorlar. İsmail Nuh diyor peygamber demiyor. “Yok, yok, senin burnun büyüdü. Artık insanları tanımıyorsun.” Çok sinirlenmişti. Hata nerdeydi? Hafızamda mı, yoksa İsmail’ de mi? “İsmail’ ciğim,” dedim, “Yani bunun burun uzamasıyla ilgisi yok. Hatırlamıyorum, birçok insanla tanışıyorum. Çok insanla arkadaş oluyorum.” İsmail tekrar, “Yok, yok, benim tanıdığım Haluk Levent böyle değil.” deyince, bir zamanlar konserlerine gittiğim sanatçılar aklıma geldi. Zülfü Livan eli ‘nin kulisine bu kadar rahat girebilir miydim? Zülfü Livaneli’ye, “N’aber Zülfü, tanıdın mı beni?” deseydim benimle bu kadar ilgilenir miydi? Ya da sevdiğim başka bir sanatçı. Durdum, “İsmail ‘ciğim, nerden tanışıyoruz. Bana ne olur söyle. Kendimi affetmeyeceğim. Lütfen söyler misin nerden tanıştığımızı?” İsmail bana baktı ve “Geçen yılki Fethiye konserini hatırlıyor musun?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Organizasyonla birlikte yemeğe gitmiştin hatırlıyor musun?” “Yemeğe çıktığınız yerde yan tarafta gençler bira içiyordu.” dedi. “Hatırlıyor musun?” “Evet,” dedim. “O gençlerden biri bendim.” “Sana Ümit Besen ‘den bir şarkı söylemiştim arda abi, beğenmiştin.” “İşte o İsmail benim.” Dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. İçimden kendime küfür etmeye başladım. Hemen o anda gazeteci arkadaşları çağırdım. Onlara şöyle seslendim “Değerli basın mensupları, değerli arkadaşlarım, yanımda gördüğünüz İsmail’i ben geçen sene Fethiye’de tanıdım. Ve o anda bira içerken Ümit Besen şarkısı söylemiş. İşte o İsmail burada arkadaşlar. Her Allah ‘ın günü ben İsmail’i düşünüyordum,” dedim ve basın mensuplarının şaşkın bakışları altında İsmail’e döndüm. “Tanımıyorum ulan, tanımıyorum seni.” dedim. İsmail boynu bükük şekilde çekip gitti. Bunları söylediğim için kendime çok kızdım; ama beni tam tamına 40 dakika oyalamıştı İsmail. Bir sanatçının yoğunluğunu düşünmeliydi. O günden sonra çok İsmail’ler türedi. Bir kez merhabayla on yıllık arkadaş gibi, “Neden tanımadın?” sorusunu soran İsmail’ler çok oldu. Ne sanatçılar izleyenleri ne de izleyenler sanatçıları kendi komplekslerinin nesnesi yapmamalı. Doğallıkla; ama mutlaka karşılıklı saygıyla yaşanmalı her şey.

Aydın, Tunceli ve Dost Sidar

Zamana yenilen canlılar gibi anılar da silinmeye ve unutulmaya başlar gitgide … Zihin ekranında net beliren birçok olay, zaman içinde hayal meyal bir boyut kazanır. Ancak bazı anlar ve anılar vardır ki, yaşamınız boyunca hep sizinle birliktedirler, asla terk etmezler sızı ve zihninizi …

2000 yılının temmuz ayında ziyaretine gittiğim değerli hocam Prof. Dr. Türkan Saylan bana Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Tunceli’ye öğrenciler için bir gezi düzenlediğini ve istersem, benim de bu geziye katılabileceğimi söyledi. Hiç düşünmeden o an cevap verdim “evet hocam kesinlikle gitmek istiyorum.” Nihayet ülkemin hep merak ettiğim doğusunu görebilecektim.

Öncelikle gezgin ruhuna sahip bir insan, sonrasında da bir coğrafyacı olduğum için, yurdumun birçok yerini görme ve oradaki insanlarımızı tanıma fırsatı bulmuştum ama ülkemin doğusu hep ulaşılmaz bir istekmiş gibi zihnimi meşgul ediyordu. Hiç ummadığım bir anda bu isteğin gerçeğe dönüşmesi söz konusuydu. O gece saatlerce düşündüm, düşündükçe mutlu oldum.

Çünkü, yeni bir yer görmek yeni insanlar tanımaktır. Yeni insanlar tanımak ise, kişiye yeni edinimler ve yeni fikirler kazandırır. Bütün bu kazanımlar, hayata dair farklı bakış açıları ve hayatı farklı algılayış yetisi sunar.

Doğunun dertli kaderini bir yorgan gibi örtünmüş olan bu şehre dair çok şiir okumuş, çok türkü dinlemiştim. Onunla tanışmak fikri ise hep çok uzaktı bana, masal diyarları kadar uzak… Hayal ettiğim doğu ile gerçek arasındaki farkı merak ediyordum ama değişmeyecek bir gerçek vardı oraya dair, doğu hep umutluydu …

Geziye katılım ne yazık ki çok azdı, sanırım aynı gezi, Bodrum veya Antalya’ya yapılsaydı yer bulmak çok zor olurdu. Otobüsümüz hareket ettiği anda, heyecan, mutluluk, sabırsızlık gibi duyguları hat safhada yaşıyordum. Yol boyunca bıkmadan usanmadan, görmediğimi görme isteğiyle camdan dışarıya bakıyor ve sürekli hayal kuruyordum. Ne farklı renkleri barındırıyordu şu koca ülke …

Uzun bir yolculuğun ardından nihayet Tunceli ‘ye varmıştık. Bizi karşılamaya gelenlerin rehberliğinde, Tunceli ‘ye bir tepeden bakan Anadolu Öğretmen Lisesine ulaştık. Yatılı bir okul olduğu için gezi boyunca orada kalacaktık. Kısa bir tanışmanın ardından kahvaltıya indik İşin en güzel yanı bizlerin geleceğini duyan Tunceli’li öğrenci arkadaşlar yanımıza gelmişlerdi. Oh be! Sandığımdan çok daha rahat bir ortamdı. Espriler yapılıyor, sanki çok önceden tanışıyormuşuz gibi sohbetler ediliyordu. Okul bahçesine çıktığımızda Tunceli ‘nin tamamını tepeden görebiliyorduk. Alabildiğine gri çıplak dağlarla kaplıydı bu coğrafya, sonra kıvrım kıvrım akan Munzur çayı görülüyordu uzaktan.

Tunceli’nin en güzel tarafı aydın bir halka sahip olması, gençlerin hemen hemen tamamı, Türkiye’nin bir yerinde üniversite eğitimi görüyor. Tunceli okur yazar oranı bakımından da il bazında Türkiye’de birinci konumda. Doğanın ve hayatın zor şartları bu şehrin insanını eğitim için kamçılamış. Ayrıca ülkemin doğusunda hiç beklemediğim bir durum da dikkatimi çekiyor; Tunceli’ de kadın erkek ayrımı yok. Bayanlar son derece rahat, bakımlı ve kendilerini yaşamın her karesinde çok çok iyi ifade ediyorlar. Sohbetler devam ederken ufak ufak gruplara bölünüyoruz. Sessiz oturan, ancak yüzünde hep tebessüm barındıran bir arkadaşla sohbet ediyoruz. Sanki O’ nu çok önceden tanıyorum ve O’ndaki iyi niyeti hissediyorum. Gözleri kömür siyahı olan bu arkadaşta keskin bir ifade var. Biraz geçte olsa “adın ne” diye sorduğumda “Sidar” diyor, ilk defa duyduğum bu ismin anlamı sorduğumda ise “Gölgedeki serinlik ” demişti sanırım. Sidar’la sohbet etmek çok keyifli, saatler hızla ilerliyor. Akşam sohbetler ediliyor, türküler söyleniyor, sanki bu insanlarla kırk yıllık arkadaşmışız gibi.

Ertesi gün şehir merkezini gezip, Munzur çayına iniyoruz. Su gibisi yok, bir serinlik kaplıyor tenimizi. Çayın kenarında bir sürü söğüt ağacı var ve her yer yemyeşil. Munzur’un suyu buz gibi, ayağımız adeta sızlıyor bir süre sonra, ama olsun biz sandalyelerimizi suyun içine koyduk, çaylarımızı orada içiyoruz. Dinleniyoruz ve arkadaşlıklar ilerliyor.

İkamet merkezimizdeyiz, yemekler yenildi sıcak sohbetlerimiz devam ediyor. Türküler söylüyoruz ve halay çeken arkadaşları izliyoruz Tunceli’li gençler bu işte profesyonel olmuşlar. Bana da “gel” diyorlar ama ben ayak uyduramayacağımı düşündüğüm için önce kalkmıyorum, ısrar ediyorlar, ben de gönüllüyüm aslında ve katılıyorum onlara. Ne keyifli bir şey şu halay çekmek hem bağıra bağıra türküleri söylüyoruz hem de halay çekiyoruz. Müthiş bir grup dansı bu. Hem deşarj oluyorsunuz hem de dostluklarınız pekişiyor.

Yatarken düşünüyorum, hayat eğer sen de istersen ne kadar sürprizlerle dolu. Dün neredeydik, bugün neredeyiz yarın nerede olacağız.

Ertesi gün Pertek ilçesine gidiyoruz. Tunceli’nin çıplak dokusuna karşılık, Pertek bizi bir vaha gibi karşılıyor uzaklardan. Kayısı ağaçları olabildiğine bereketli, üzüm bağlan ve kavaklar ise yeşili pekiştirmiş bu şirin ilçede. Feribotla Keban barajından geçip barajın ortasında heybetle duran Selçuklu kalesini geziyoruz. Burada çok güzel bir manzara söz konusu. Birçok arkadaşla birlikte barajın ılık sularına bırakıyoruz kendimizi, sudan çıkasımız gelmiyor. Gülüyorum kendi kendime, hep ismini duyduğum ama hiç görmediğim sularda yüzüyorum şimdi, evimden yüzlerce kilometre uzakta …

Pertek’te beni hem en çok şaşırtan hem de en çok mutlu eden olay baraj sulan altında kalacak olan, Selçuklulardan kalma iki tane tarihi caminin daha yüksek yerlere taşınması oldu. Camiyi oluşturan taşların hepsinin numaralandırılarak sökülmesi ve aynı sıralamayla yeniden inşa edilmesi, tarihi değerlerimiz adına bizi çok ama çok mutlu etti. Dileriz bu hassasiyet, kaderine terk ettiğimiz bütün doğal ve tarihi değerlerimizin korunmasına örnek teşkil eder. Sonra Pertek’e geri dönüyoruz. Herkes çok misafirperver, bizlerle yürekten ilgileniyorlar ve yine aynı iyi niyetle uğurluyorlar.

Yine sabah oldu. Hep beraber Tunceli’nin tarihi çok eskiye dayanan ilçesi Pülümür’e gidiyoruz. Pülümür’ün belediye başkanı ve halkı çok sıcak. İlçeyi gezdikten sonra, çayın kenarındaki kavaklıkta piknik yapılıyor. Belediye başkanı büyük bir nezaket ve itinayla, kusursuz bir piknik tertip etmiş. Protokol yok, herkes arkadaş, davul ve zuma bile düşünülmüş. Gruplar halinde halaylar çekiliyor, dağlar sanki naralarla ve müziğin sesiyle şenleniyor Pülümür’de.

Halkla vedalaşıp otobüslere bindiğimizde, ayrılığın hüznü çöküyor üzerimize. Belki bir daha hiç göremeyeceğim insanlara el sallayarak müteşekkir gözlerle bakıyorum. Bir sonraki gün askeriyeyi ziyaret ediyoruz ve öğle yemeğini orada yiyoruz. Her masaya bizden bir arkadaşı oturtuyorlar ve böylece askerle kaynaşıyoruz. Herkes halinden memnun.

Bir sonraki gün Tunceli’nin meşhur su kaynakları olan gözelere gidiyoruz. Kayaların ve toprağın altından durmadan su kaynıyor burada, inanılmaz bir doğa orkestrası, sesler içimize neşe dağıtıyor. Bir doğa harikası olan bu gözelerden ayrılıp yine ikamet merkezimize dönüyoruz. Akşam ise Tunceli Belediyesi bize Munzur çayı kenarında bir veda yemeği düzenlemiş. Her şey o kadar güzel ki teşekkürler yetersiz kalıyor.

Gece ise yalnız kalmayı tercih ediyorum. Bir banka oturup Tunceli’ den gökyüzüne bakıyorum, çünkü bu oradaki son gecemiz. Fark ediyorum ki “Yaşamın anlamı, yaşadığın müddetçe hayatı paylaşmak, hep farklı yerlerde hep farklı kültürlerle ama hep paylaşmak”. Sonra insanın bulunduğu yer neresi olursa olsun orayı eğlenceli kılmanın kişinin kendi elinde olduğunu anlıyorum. Sidar’la fikirlerimiz ve dostluk anlayışımız müthiş örtüşüyor. Gezinin en büyük kazanımını, ömür boyu sürmesini dilediğim bir dostluğun doğması olarak görüyorum.

Garip bir hüzünle uyanıyorum. Zira bugün diğer günlerden farklı olarak geri dönüş günümüz. Herkeste biraz hüzün var.

Oradan ayrılırken tarif edemediğim bir ruh hali içindeyim. İnsanlıklarına, misafirperverliklerine, dostluklarına ve eğitim aşklarına hayran kaldığım bu efsunlu memleket, yaşadığım sürece hep bu haliyle kalacak zihnimde …

Anafartalar Köyünde Özel Bir Kadın: Emine Nine

İster inanın, ister yapmacık bulun, sonuç değişmiyor. Bazıları  için  ―Doğma  büyüme  şuralıyım!‖  diye  bir  durum yok. Olamıyor. Sevdiği, kendisiyle ortak yanlar bulduğu ve

―Burada yaşar, burada çalışabilir, burada hayata katılır, hatta burada bir süre sıkılmam‖ dediği kültür coğrafyalarına gerçekten adapte olan bazı insanlar var. Onlar içtenlikle değişik kentli ve kültürlü olabiliyorlar. Ve o adres artık yaşamlarının bir parçası olarak tenlerine bazen acıtan bazen gülümseten bir desenle işleniyor. Bu duruma da biraz bukalemun renkli, biraz çingene ruhlu, bir tutam merak tuzlu, bolca da risk biberli genlerinin neden olduğu söyleniyor. (Ah şu hiç tanışmadığımız hâlde karanlıkta göz kırptığımız büyük ninelerimiz ve büyük dedelerimiz!) Tanıdıkça anlıyorsunuz ki, bu  ―sevdiği  her  toprakta  hemen  meyve  veren‖  tipler  şaka yapmıyor, gerçekten de öyle hissediyor ve öyle yaşıyorlar. Ben onlardan biriyim ve Gelibolu konulu bir roman yazmak üzere kolları sıvadığım iki yıl boyunca kendimi biraz da Çanakkaleli hissetmeye başladım. (Bu arada ben Ankaralı, İzmirli,    Antalyalıyımdır    da…)    Araya    bir    yıllık    ―New Yorkluluk‖ girdi ama ne gam, işte geçenlerde yine Anafartalar köylerinden birinde elimde kamera ve teyp, romanım için gereken halk geleneklerini araştırıyor ve bu büyülü coğrafyaya âşık oluyordum yeniden…

Köyün kahvesinde saatlerce köyün erkekleriyle konuşup, sürekli tazelenen çaylarım ve kahvelerim arasında kimi beni kahkahaya boğan, kimi yüreğimi burkan notlar alırken traktörle  geçen kadınlar  görüyor;  ―Ben kadınlarla da konuşmak isterim‖ diyorum. O zaman mavi gözleri çocuk güzelliğinde parlayan 79 yaşındaki Hasan Dede beni evine davet ediyor. Meğer traktördekiler oğlu, gelini ve kız torunlarıymış. Bastonuna dayanarak bana yol gösteriyor. Dar köy sokaklarından ilerleyip, hâlâ I. Dünya Savaşı yıllarındaki gibi ağaç dallarını at yapıp oynayan çocukların arasından, pencereleri mavi, beyaz iki katlı bir eve geliyoruz. Balkonu asma dallarıyla yeşil boyanmış evin önünde bir telâş bir telaş.

―İstanbullu   bir   kadın   bize   konuk   gelmiş!‖   (Orada   da İstanbulluyum demek ki…)

Üst kata çıkınca şalvarlı, güler yüzlü, hepsi beyaz tenli ve çoğu mavi gözlü bir dolu kadınla karşılaşıyorum. Temiz bir odada koltuklara kurulup, kola ve bisküvi ikramlı uzun bir sohbete başlıyoruz. Kadınların en gençleri Neziha ve Hatice, daha on sekizlerinde, evin gerçekten çok güzel genç kızları. Başları açık ve özgüvenli köylü kızlar. Derken ona rastlıyorum. O daha ilk bakışta farklı olduğunu hissettirenlerden. O bir karakter. Zayıf, kısa boylu, başını bir üçgen eşarpla bağlamış içi içine sığmayan, cıvıl cıvıl bir nine.

―Cıvıldamak  bir  ninede  nasıl  olur?‖  demeyin,  oluyor  işte. Bazen insanın enerjisi ve arzusu, bedene inat gencecik kalıyor. Beden yaşlanırken arzular (yaşamak, öğrenmek, mutlu olmak, katılmak, üretmek, yaratmak ve tabii beğenilmek…) dipdiri kalıyor. Bu durumun hazin bir hâle dönüşmemesi için nispeten sağlıklı bir beden ve enerji dolu bir  ruh  deposu  şart.  Tabii  öfkeli  ve  olumsuz karakterlerin

fazla şansı yok; çünkü ancak iyimser, olumlu karakterler cıvıl cıvıldırlar! (Doğru mu söyledim doktor?)

Adı: Emine Nine. Takvim yaşı: 76. Ruhunun yaşıysa çok genç. (41 kere Maşallah!) Emine Nine, genç kız diriliğinde kahkahalar atan, çocuk heyecanlarında merak eden, yeni gelin utangaçlığında kızaran, delikanlı hafızasıyla hatırlayan bir özel kadın. (Evet, özel kadınlar yalnızca Hollywood‟da değil çevremizde de yaşıyorlar.)

―Babam         izin         verseydi         radyoda         şarkı söyleyiverecektim; ama… İşte, o zamanlar kızlara izin vermezlerdi be kızım…‖ derken başlıyor dertli bir şarkı söylemeye  (türkü  değil),    ―Sahilde  sabah  rüzgârı  amaaan/ Kalbimde derin bir sızı…‖ ardından da mevlitlerde söylediği bir  kaside.  ―Ben‖  diyor,  ―Ben  düğünlerde  bir  avlu  kadını darbuka çalarak oynatırdım valla… Ah aaah kızım!‖ Geçmişi ayrıntılarla hatırlayarak anlatırken sesi hüzünlü değil. Hayır, güzel şeyler yaşamış birinin keyfiyle anlatıyor Emine Nine. Güzel şeyler yaşamış ve daha da yaşamak istiyor. ―Nişanlılar Hıdırellez‘de birbirini salıncakta sallarlar; ama bu deden beni sallamadı işte‖ diye biraz sitem ediyor. Şimdi bıraksan hemen sallanmak isteyecek, hemen yeniden nişanlanacak ve hemen kalkıp düğünlerdeki gibi oynayacak kadar hayat dolu, umut dolu ve çok sevgili bir kadın.

―Bak kızım, bu dedenle ben akşamları Amerikalıların radyolarını dinleriz. Onlar bütün dünyanın haberini verirler.‖ Hayır, İngilizce bilmiyorlar, bu olsa olsa Amerikanın Sesi radyosunun  Türkçe  yayınlarıdır  diye  geçiriyorum  içimden.

―İşte   kızım   ben   onlara   telefon   etcem;   ama   çok   hızlı söylüyorlar numarayı, bir türlü kaydedemiyoruz, bu dedenle ben…‖ Ne  yapacak telefon edip, ne diyecek onlara?  ―Ne mi

diyecem? Diyecem ki, biz sizi dinliyoruz. Dünyadan haberler veriyosunuz, size teşekkür ederiz, bu dedenle ben.‖

Ben onun için Ankara‘daki bu radyonun telefonunu bulmayı üstleniyorum. Onlara diyeceğim ki, ―Sizin Gelibolu Savaşları dediğiniz, Çanakkale Savaşı‘ndan yedi yıl sonra doğmuş çok sevgili bir Türk ninesi, sizin haberlerinizi dinliyor ve onun Anafartalar‘da sizi dinlediğini bilmenizi istiyor. Yani ‗Ben varım!‘ demek istiyor.‖ Akşamüzeri Eceabat‘ta kaldığım otelime dönmek üzere köyden ayrılırken hayatta annem, babam ve babaannem dışında kimseye; ama hiç kimseye yapmadığım ve yapmamaya da söz verdiğim bir prensibimi gönül rızasıyla bozuyorum. Ve Emine Nine‘nin elini öpüyorum. (Prensipler bozulmak için vardır diyordu Nilsu Baran bir romanında.) Çünkü bazı eller gerçekten öpülmeye değer ve eller ancak gönül rızasıyla öpülebilir. Çok yaşa Emine Nine!..

Yaz Sinemaları

beyaz perdenin sarmaşığı ufkuma dolanmıştı bir kez

nereye gitsem bir sinema kapısı bulurdum bakılacak afişler

gördüğüm, görmediğim, göreceğim hayatımızı benzetmeye çalıştığımız filmler

Malatya‘ya dayımlara gitmiştik. Sümerbank evleri… Kayısı ağaçları… Yaz bahçeleri… Derin gölgeler… Basma buğusunda kaybolan kadınlar… Ağaçlar arasında bir görünüp, bir duyulan uzak kahkahalar…

Bütün gün ağaçlardaydım.

Orada kendi derinliğine batan yazları tanıdım.

Dalların arasından görünen dünyanın sonsuz olanakları, eşyanın ve zamanın başka boyutlarıydı; sanki ağaçlara değil, içimde bir yerlere çıkıyordum.

O ağaçlarda, o kayısıları yiyor; filmlerden ödünç yerleri düşlüyordum. Bir yanda dalından meyve koparmanın şimdiki zamanı; öte yanda geleceğin düşler imparatorluğuna çıkılan seferler. Hem sonuna kadar orada, o yazın anısında duruyor hem başka yerde olmanın serüvenlerine yazılıyordum. Daha

o zamanlar, bir yere gitmek yetmiyordu bana; gittiğim yerlerden de gidiyordum.

O günlerden kalma olgun bir kayısının tadı hâlâ ağzımda. Bütün gün ağaçlarda, filmlerde, romanlarda yaşıyordum.

ömrün kimi duraklarında ne kadar çağırsa da imkânsız

çocukluğun dallarına asılı kalmış ufuklar dönüp baktığımız yerden geriye kaybolur

ağaçlar arasında bir görünüp bir duyulur

uzak, basma buğusunda kahkahalar

anlarız kocaman adamlar olduk

bir şeyler kazandık, bir şeyler yitirdik orada nelerdi şimdi pek ayıramasak da

biz indik

bir şey kaldı ağaçlarda

Çarşı içinde

Her harfi ayrı renkte yazılmış “Renk” Sineması

oysa siyah-beyaz filmler zamanı bu tenha özlem

Sinemanın girişindeki sonbaharı bekleyen afişleri ezberlemiştim.   Biliyordum   ―Gelecek   Program‖ların   birine yetişemeyecektim. Yalnızca bir tatildi şimdiki zaman. Kim

bilir nereye, ne zaman saklanmıştı bu afişlerin gizlediği filmler.

Ama duyduğum sızı bundan öte bir şeydi.

Sonradan ad ararken bir zamanlar bizi niye derinleştirdiğini bilmediğimiz anılara, bir pus belirir, kendi kartlarımızla yalnızca kendimizin açabileceği falda belki sahiden öyleydi, belki biraz yakıştırma:

Sanki başlangıcını bildiğim; ama artık

olamayacağım zamanlara değin bir ıskalama duygusu; kaçırılmış fırsatlar, teğetlerde yitmiş olanaklar kıstırıyordu beni afişlerin önünde duyduğum sızıda

Bir yeni yetmenin sinema tutkusu içimin yumağında bir var oluş sorununa dönüşüyordu usulca,

usulca anlam değiştiriyordu afişler bir başka zaman boyutunda

Ne zaman o yazın anısı düşse, geceleri

günebakan çaldığımız bahçeler ve orada görmediğim filmler gelir aklıma. Hep düşünürüm “Bu filmi orada mı görmüştüm?” Kendime kurduğum bir tuzak oysa Bizden çalınanlara karşı

korur bizleri Sahte Hatıra

simli gecelerin çekirge çocukları! günebakan hırsızları!

bahçe duvarlarında oturur, çekirdek çitleyip, filmler anlatırdık birbirimize

geceye karışmış ağaçlar, evler

kararmış bahçelerde günün tüten buğusu

sönmüş pencerelerden çağrılırdık birer birer filmin sonuna kalan her zaman birkaç kişi Kim bilir belki her zaman birkaç kişi için Anıların yıkık duvarlarında oturur

böyle bir yaz korosu

Ne zaman o yazın anısı düşse, bunları düşünürüm ilkin

Sonra ansızın Balıkesir‟de yediğim bir tokat Malatya‟yla birleşir.

Nedendir gizli kareler arasında bilinmez ilişkiler Nedendir içimizi büyüten

alaca bilmeceler

Bir 29 Ekim Bayramı, İstiklal Marşı okunurken, olduğum yere çakılacağım yerde, usulca kayıp annemin elinden, bakılacak afişler bulmuşum meydan kenarında. Annem deliler gibi aramaya başlamış beni, polisler önünü kesmiş, marş sürerken annem devlet ile benim aramda kalmış, sonra öteki yüzünde gezindiğim afişlerin üzerinden Balıkesir Meydanı‘na bir tokatla düşmüşüm.

Nedense bu iki olay birbiriyle birleşir Sanki ben o ağaçlardan indikten sonra o tokadı yemişim ağaç, bahçe, çarşı, mektep, sinema arasında hazırlandığımız dünya

büyüdük asrî zamanların hayal ve hayat kurslarındabüyüdük her şehrin gurbeti olan sinemalarda Malatya‟daki ağaçları, Balıkesir meydanına bağlayan şeyi pek anlamasak da.

Dünyalı Çocukların Yeni Yıl Bildirgesi

Biz, Türkiye‘den Afrika‘ya, Afrika‘dan Amerika‘ ya, Rusya‘ya, Çin‘e, Japonya‘ya, Avrupa‘ya kadar tüm dünya çocuklarının, yaşlı baskılarının uzanamadığı ortak bir düşü var…

Evrenlerin   sonsuzluğunda   minicik   bir   ―ada‖   olan dünyamızda, adına insanlık denen inanılmaz bir ortaklık oluşturduğumuz bilinciyle, el ele bir ışık dünyası düşlüyoruz.

―Barış    Yılı‖,    silahlanma    harcamalarının    rekora ulaşmasıyla, şaşkın ve yorgun bizleri terk ederken, saat tam on ikide dünyadan uzaya, bir kahkaha çınlaması yükselsin istiyoruz.

Ve biz dünya gençleri, ortak  düşüncelerinin piramitini yarıp fışkıracak dev bir barış çiçeğinin tohumunu patlatmak istiyoruz.

Magma tabakasındaki kabarcıklar gibi, orada-burada fokurdayan savaşlardan, ayrılıklardan, düşmanlıklardan, nükleer cephaneliklerden, bütün tutuculuklardan, yozluklardan, yobazlıklardan uzakta…

Dev bir çiçek…

Her birleşen yeni elden… Her gülüşten enerji alacak,

Sevgiyle, hoşgörüyle, sınırsızlıkla büyüyecek

Dev bir çiçek…

Ayrılıkçı, çıkarcı, savaşçı yaşlı kurtların el ovuşturmaları arasında ezilmeyecek dev bir çiçek…

Gölgesinde o çiçeğin. Din, dil, ırk, renk, sınır

Ve hiçbir ayrılık bilmeksizin halkalanıp, yüzümüzde bin dokuz yüz seksen yedi ve gelecek yılların ateşiyle dans edip bir şarkı söylemek istiyoruz.

Yeni yıl şarkısı…

Bir şarkı…

Bildirgesi, kurtların çocuklarının güvercin torunlara, Uzağa… Uzağa…

Çok uzaklara duyurmak istedikleri… Hoş geldin yeni yıl…

Seni bekliyorduk, Ta ilk canlının

Tohum olup dünyaya düştüğü günden beri.. Evet, her şey değişti,

Evrimleşti…

Ama savaş hep aynı savaş… O ilerliyor ağır-aksak Yavaş yavaş…

Tank paletleri çiziyor ekvatorunu dünyanın… Sen, bin dokuz yüz seksen yedi, Beklediğimiz yarın…

Bir şeyler yap… Gidişin yakın… Dünyayı bize ver.

Kurtların eline bırakma sakın… Onların hüneri yalnızca makineler,

Trik-Trak-Güm… Hoş geldin ölüm… Hayır!

Hoş geldin Yeni Yıl…

Bak doğumuna kalkıyor kadehler, Işıklar sönüyor saat tam on ikide… O yaşlı kurtlar ki, utanmadan

Yeni savaş ve yalan zamanlarına içiyorlar… Rahat…

Yine sövmek için birbirlerine ana avrat Sen bizim sıratımız ol…

Geçelim karşılara, Onlara karşı…

Ve yıkalım bu gece savaş köprülerini… Öte yanda kalsın

Ağlayan dünyanın son halkası… Bin dokuz yüz seksen altı…

Hoş geldin bin dokuz yüz seksen yedi… Doğdun… Aç gözlerini…

Davranışlarımızı, düşlerimizi, düşüncelerimizi kısıtlamayan, Güler yüzlü, bilge büyükleri,

Sınırsız sevgi enerjilerini ver… Bacasında yürek dumanları tütsün, Sıcacık kıl evlerimizi…

Ve öyle bir gel ki,

İlk defa gerçek bir ümitle patlasın… Gönlümüzün çeperleri…

Gitsin karanlığın tacirleri… Gelişin altın çağın gelişi olsun…

Ve öyle bir kahkahayla haykıralım ki, Bu şarkıyı değil tüm dünya,

Kâinatların en ucundakiler bile duysun…

Manifesto’dan Bir Önceki Yazı… Ya da Son Kavga, Sevgi Çağından Önce

Kâinatlarda bir nokta evrenimiz… Evrende bir zerre Samanyolu…

Samanyolu‘nda yok kadar küçük planetimiz… Yaşam için bir sebep biz…

Bitkiler – hayvanlar – insanlar…

O kadar büyük ki aslında dünya insan için… Kaplumbağalar, politikacılar,

Gençler, yaşlılar, herkese yer var…

Başka bahçelere göz dikmeden yaşamak için… Hatta nükleer santrallere, silahlara bile…

Uzaklarda yer var…

Hepimizin düşlerine, düşüncelerine yer var, Büyük – büyük…

Senin, benim, onun, hepimizin… Çiçeklere yer var…

Fikirlere… İnanca… Savaşlara belki,

– Savaşlar bitsin diye –

Duymamaya yer var işe gelmeyenleri… Ve duyumsamaya gerçekleri…

Paylaşmaya… Her şeyi…

İnsanca, kardeşçe bile değil, Daha hassas terazilerle…

Paylaşmaya…

Çıkarıp da siyah önlükleri

Bebelerimizden… Gülümcüklü… Sevecen…

―Merhabaa!.. İşte bu kadar…‖

Demeye yer var… (Zaman yok ama) Gecelikleri çıkarıp asmaya,

Giymek için sabahlıkları… Yer var…

Uzasın saçlarımız… N‘olur?.. Yer var uçuşturmaya onları… Ve rüzgâr,

Eteklerinde gençliğin… Devrimin her türlüsü için… Siyahlıklara da yer var belki,

Işıklar yekpare açılmadığından henüz… Sağırsınız şimdilik…

Ve yatalak. Tepenizde bir fanus…

―Bugün yerli yerinde oturanlar Yarın yersizlik telaşında…‖ Desem,

Bu düşünceye de yer var… Bir geliş-gidiş her şey…

Genişlik içinde suni darlıklar, sahtelikler… Sapına kadar gerçek olan

Çernobil… Aids… Radyasyon… Pershing… Cruise…

Yıldız savaşları… Delinen atmosfer…

Ozon-mozon (bu sefer bitirdik belki başka sefer…) Aman da gelenekler…

Gençler nereden bilecekler?..

―Susun bre veletler…

Ya da bize sorun Atatürk‘ü… Nasıl da çırpınırdı Karadeniz… İstanbul‘un fethi… Zafer – mafer… Bize insanlık lazım aslında…

Para arada rabıta… Susun!.. Gelir zabıta… Polis -molis…

Asker – masker…

Karışmayın,

Biziz dünyanın merkezi…

İstersek alır merkeze götürürüz herkesi…‖ Açıldığında ustamın nasırları gibi gökyüzü…

– Ki çok yakın… –

Bir aralıktan bakacağım size…

Kanser yanıklarından korunacak bir delik aranırken siz… Güzellikleri yok ettiğiniz için,

Ben de olmayacağım belki. Ama bakacağım,

Varlık ve yoklukların yüreğinden. Bir an göz göze geleceğiz… Dünya küçük, Görüşeceğiz.

Kıran Mahallesi İnsanlarım

Bu şehir… Bu kendini seven, bu kendine küs…  Dağları insan sever… İnsan dağa küs… Zap Suyu, cana Azrail kadar yakın… Konuşmaz… Billur…

Vatan Dağı Kıran Mahallesi‘nin duvarı. Eteğinde mezarlık. Sabah mezarlığa konuyor önce… Ne çok mezarlık, bu küçük şehirde? Gerdanların göğüslerde susması… Ne çok acı, bu mezarlık şehirde?

Kıran     Mahallesi      güneşi      sevmez.      Ağaçsızdır.

Durmadan toz üretir toprak yolları. Ölebildiğine toz.

Xemê Teyze, Mela‘dan önce uyanır her sabah. Ve herkesler Mela‘nın sesiyle… Allahüekber…

Ben uyanırım. Annemden sonra. Annemin adı Dado. Rehevza Yenge oğlunun tuvaletten çıkmasını bekler oğluna kızmadan. Hep gerektiğinden önce ya da sonra kızan annelerin yurdu.

Xıngil, Sıddık amcanın en büyük kızı. Kıvır saçları kırgın. Çıkık kalçası öfkeli. Daha altıncı ayında yaşamının, havaya atmış dayısı, tutamamış… Bana sorsan benzemez kalçası kalçama, herkesler topal diyor… Önce topal diyor, sonra acıyorlar… Belki acımak için topal diyorlar.

―Ben  evlenemem.  Kim  ister  beni?  Olsa  olsa  kör  bir Şavatalı… Yol bilmeyen köylere götürecekler beni… Ama ben isterim yakışıklı olsun. Sarı saçlı, gözleri mavi. Sanki sinema…‖

Xıngil güzel beştaş oynar. Ve ancak beştaşta herkesi yenince, herkeslerin ona topal demesi ertelenmiyor. Adı Zehra. Kalçası çıkık. Bu yüzden Xıngil.

Xemê Teyze, Türkçe bilmez. Radyo dinlemez. Film dinlemez, bakar. Üzülür o filmin, o acıklı sahnesinde. Çünkü kavuşamaz âşıklar… Anlaşılır bu sözsüz kısımlar… Xemê Teyzenin kendi diliyle ağlayacağı film henüz yapılmadı… Avucu terler… Kocası öleli yüz yıl oldu. Evlendiği gün beklemeye başlamıştı ölümünü… Kur‘an‘ı ezbere bilirdi kocası. Adı Müftü‘ydü. Müftülükle ilgisi yok. Burada adı Müdür olanlar var çünkü. Müftü, adı yüzünden ezberlemek zorunda kaldı Kur‘an‘ı.

Musa Amca YSE‘de çalışıyor ya, yüzünü ısrarla yıkaması rastlantı değil. Yeni müdür tırnak kontrolü bile yapıyor. Evimize gelip kontrol ediyorlar her bir şeyimizi… Olsun, misafire kötü söz söylenmez.

Ben, yatakla sonu belli, sonu kesin ve şimdi ne olacaksız bir serüven yaşıyorum. Uyumakla uyanmak yarışıyor. Uyanmak kazanıyor.

Bu kendine kızgın, devlete küs şehrin, bu kuru, bu ağaçsız, bu kırgın mahallesi, bir dilsiz sabaha daha başlıyor devlet  gözetiminde.  Ki  devlet,  üstünde  ―GİRİLMEZ‖  yazan bir kapı…

Spéde…

Yeni araba yapmışım telden. Ford. Biz kamyonlara özeniyoruz burada. Koca kocaman. Ve ki Gudo gelmeden Heci Mehmed‘in tarlasına, Nazo binmeden naylon çiçekli bisikletine, Qopo gıcıklık yapmadan bana, arabamın ne güzelliği olabilir? Arabamın neresi Ford? Neresi tel? Gudo…

Uzun öykülü çocuğu mahallemizin. Hepimizin en iyi arkadaşı. Kuşatanla vurur sığırcığı, sığırcık ölür. Her attığını vurur o. Ziriç toplar, eritir satar. Kurşun da diyorlarmış. Her çocuk zanaatının en güzelini Gudo yapar. Sağ elinin serçe parmağı kırık. Ne komik, en iyi o vuruyor serçeleri. Ve annesi yatar kara yollarının altındaki mezarlıkta. Nüfus memuruna sorsan; adı Mehmet Salih. Annesi Gudo dermiş ona. Mezar taşı, al aydınlık hüzün. Azize Yılmaz… Ruhuna Fatiha.

  • Dört yıl önce sustu annem.
  • Öldü mü yani?
  • Sustu! Elleri yüzümü okşadığı zaman kulaklarım ısınırdı. Sesim seslerin en güzeliydi, elleri yüzümü dolaştığı zaman. Çar sal beri nûhe… Sustu.
  • Öldü mü yani?

Şimdiki annesi üvey. Annesi anne değil. Jınbab.

Babanın karısı yani. O kadar.

Qopo‘nun bir kolu ötekinden kısa. Bana sorsan benzemez kolu benimkine, herkesler Qopo diyor… Çolak… Asıl adı Rahmi. Kötü çocuk. Yoksulluk, kirden asıl rengini yitirmiş bir beyaz gömlek.

Zap Suyu‘na balığa gitmek, Kıran Mahallesi çocuklarının en sıradan eğlencesi. Kıran Mahallesi büyüklerine kalsa, en sıradan yasak. Çünkü suları taşar ve ağıta boğar şehri Zap. Bu yüzden dövdü babam beni.

Dövsün babam beni. Dövsün annem. Gudo‘nun annesi dövemez kimseyi. Dövmeye de susmuş. Azize adlı mezar taşı aklını susmuş. Gudo‘nun bir yanı hep solgun. Belki bu yüzden en iyi o vuruyor serçeleri, sığırcıkları…

Belki bu yüzden en çok onun şişiyor pazuları. Belki bu yüzden en büyüğü onun organı.

Katramas deresine yüzmeye gidilir. Baharları boğulur, yazın yüzeriz. Katramas deresi iyi bir arkadaş sayılmaz baharda. Ama yazın hepimizin en güzel ablası. Ablaların en kötü yanı evlenmeleri. Katramas‘ın evliliği zararsız. Zap‘la evli. Bizi de idare ediyor. Yazın serinletiyor, boğuyor baharda.

Beni Yıloko diye seviyor Remziye Teyze.

Bir sabah, kimse uyanmadan daha, kimsenin bölünmemişken yumuşacık düşleri, gördüm onu… Kastankatı karabasandı. Ellerini göğe açmış:

  • Xudê… Xudê…

Bağırıyordu… Çocuğu olmuyordu. İstiyordu ki bebeği uyandırsın onu gece yarısı. Bağırıyordu gökyüzüne. Allah‘tan Allah‘ın gökyüzünde olduğu rivayet.

  • Xudê… Xudê…

Beni, Yıloko Yıloko, diye seviyor.

Remziye Teyze‘nin kocası iğneci Memet. Dua etmez.

Bu yüzden ağlayamaz da.

Evimizin damı toprak. Kavak ağaçlarının hükmettiği bahçemizin ortasında Remziye Teyze. Simli fistanında gözyaşları.

  • Xudê… Xudê…

Geceleri Vatan Dağı‘na çıktığımız zaman (ve ki en çabuk Gudo tırmanırdı tepeye), ışıklara bakardık. Işıklar ipuçlarıydı şehrin. Uzaktan… Çok uzaktan, iki lüks göz kırpardı. Bay Köyü… Ondan sonrası Beytüşşebap… Sonrası Irak. Birbirine karışır tavuklarımızla horozlarımız.

Geceleri Vatan Dağı, kendinden ürken bir gölge. Üstünde asker kireciyle          ―ÖNCE      VATAN‖      yazıyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Geceleri yazmıyor.Heci Mehmed‘in tarlasında açık hava işemeleri. Ne güzel, rüzgârın olmadık yerlere esmesi. Sopasıyla kovalardı bizi Heci. Tarlasındaki otları ezerdik. Tarlasında ot yoktu. Yüzüne vurmazdık bu gerçeği. Kaçardık.

Kıran Mahallesi, Kıran türküleri gibi aç, susuz, yeşilsiz.Kocaman, büsbüyük… En ejderha binasıydı mahallenin ve şehrin… O kapalı, o konuşmayan, o kötü, o topal, o Qupo, o Qıngil, o acımaksız CEZAEVİ… Ne kadar uzundu Xudê… Ne kadar devletti!

HAKKÂRİ        KAPALI         CEZAEVİ,         Kıran

Mahallesi‘ndeydi..

  • Xudê… Xudê…

Ne büyük esirlik, bu küçük şehirde?

Sümbül Dağı‘nın dibinde bir kaynayan su… Buz… Dilin en güzel türkülerinin üstüne kurulan rakı sofraları… Her çeşme doğal anason ortamı bu şehirde… Kimse karşı değil rakının TEKEL‘ine.

Buralarda araba çeşidi o kadar azdır ki, her birini sesinden tanırız.

Korkuyu kokusundan… O kadar çoktur ki… Ne çok korku, bu küçük dünyada?

Bu, kendine küs, dağlarından alacaklı şehir… Ve Kıran Mahallesi‘nde mezarlık, mapushane…

Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan bir beyaz tutsaklık…İnsan kendine iltica edebilir mi? Xudê… Xudê…