Belgrad – İki Nehrin Gri Tonlu Şehri

Yağmura gebe akşamın karanlığında soğuk hava kristal gibi sessizliği kesiyor. Sonsuz gökyüzünün altında alabildiğine bereketli topraklar uzanıyordu. Yolda olmanın sevinci ile caddeleri sınırlayan yüce ağaçları izliyorum. Yol arkadaşım elbette yine “haritam”. Evet, daima Türkiye ile Batı Avrupa arasında araçları ile yola çıkanlar, özellikle de gurbetçiler için bir “Geçit Şehri” olarak bildiğimiz Belgrad’dayım. Ama bu kez Belgrad’a hak ettiği ilgiyi göstereceğim.

Kentin rengi bence kasvetli bir “gri.” Avrupa’nın doğu ile batı sınırını oluşturan bu coğrafya tarih boyunca 40 ayrı ordu ile 38 kez işgale uğrayarak dalında bir rekoru da elinde tutuyor. Keltler, Gotlar, Avarlar, Franklar, Bizans, Macarlar, Bulgarlar, Slavlar, Osmanlı, Avusturyalılar bu kenti tarih kordonu boyunca Belgrad’ı ele geçirdi.

Hitler döneminde ağır bombardıman altında Belgrad 50 bin vatandaşını yitirdi. Almanlara karşı direnişin ulusal simgesi ve kahramanı olan Tito 40 yıl Yugoslavya Birliği’ni bir arada tutmayı başardı. Bugün bile onu sevgi ile hatırlayan özellikle yaşlı bir kitle var. Ölümünden sonra bu coğrafyadan tam 7 ülke doğdu. Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Kosova, Karadağ, Bosna-Hersek ve Slovenya. Mareşal Tito’nun anıt mezarını Belgrad’da ziyaret etmeniz mümkün. Aslında “Hırvat kökenli olan Tito’nun mezarını burada tutmayalım.” diyen Sırp milliyetçilerin sayısı da öyle pek az değilmiş!

Bosna Hersek’te yaşanan acı dolu iç savaştan sonra, Sırbistan Kosova’nın kendisinden kopması ile ikinci bir deprem yaşadı. Bunu bir türlü sindiremeyen milliyetçiler öfke ile Belgrad yönetmine ve bilhassa Amerikan firmalarına saldırdı.

Belgrad belki gezginleri kendine çeken dünya çapında ünlü öğelere sahip değil ama otobüsler dolusu ellerinde kamera ve tablet bilgisayarlarla ortalıkta dolaşan turistlerden uzaklaşmak isteyenler için uygun bir coğrafya. Bu kentin sokaklarında yürüyerek 6 bin yıllık coğrafyayı keşfedin. Nazik Belgradlılar ile tanışın. Eski Belgrad bünyesinde klasik, neo-klasik, barok ve art-neouveau akımlarının güzel örneklerini barındırıyor. Yeni Belgrad’da ise üç grup aynı tip Sovyet mimarisinin 41, 80 ve 50 binalı çirkin beton gökdelenleri dikkatinizi çekecektir.

Sırbistan’ın, Kosova Savaşı’nı sona erdirmesi için NATO tarafından bombalanan Millî Savunma binası belki ibret olsun diye olduğu gibi bırakılmış.

Kırmızı ve sarı tramvaylar 1960 yılında ailemle arabayla çıktığımız Avrupa gezisi sırasında uğradığımız Belgrad’dan günümüze kadar ulaşmış.

Belgrad size birçok olanak sunuyor ama bence önce Kalemegdan (Kale Meydanı) ile başlamak gerekir.

Tuna ile Sava Nehirlerinin buluştuğu yeşil noktayı bu kaleden zevkle seyredebilirsiniz. Bu stratejik noktaya Keltler’den itibaren tüm uluslar kenti savunma amacı ile yerleşmiş. Kale içinde topları, tankları, üniformaları, madalyaları ile bir askerî müze, Mora Fatihi Damat Ali Paşa’nın Türbesi, Sokullu Çeşmesi, suya ulaşan mahzenler ve Şeyh Mustafa Türbesi bulunmakta. Belgrad Kalesi’nin İstanbul, Zindan, Leopold ve Saat Kulesi olarak adlandırılan dört kapısı vardır.

Hemen kalenin yakınındaki trafiğe kapalı Knez Mihailova Caddesi’nde acele etmeden, ortamın keyfini çıkartarak yürümeniz gerekir. Sokağın iki yanında tarihî binalar, lokantalar, kahveler, patlamış mısır satan seyyar satıcılar, yol boyunca farklı gösteriler, mini konserler, satranç turnuvaları arka arkaya  sizi bekliyor. Elbette bir sokak kahvesinde çayınızı yudumlamanın ayrı bir keyfi var. Akşam ise soluk sarı ışıkların aydınlattığı hoş bir atmosfer yaratılıyor.

To license this image contact:Lonely Planet Imagesemail: lpi@lonelyplanet.com.auphone: 61 3 8379 8181

Çoğu IXX. yüzyıldan kalma evlerin sıralandığı, bohem yaşamın yeşerdiği Skadarlijaa Bölgesi bahçeli lokantaları ile keyifli mekanlarına sahip. Sava Nehri üzerindeki Çingene Adası ise kahveleri, bisiklet, paten, golf, suni gölde kürek ve su kayağı gibi sporları ve yazın plajları ile kentin nefes aldığı yeşil bir alan. Spora çok meraklılar. Üzerlerinde eşofmanları ile ya spora gidiyor, ya spordan geliyorlar.

İsmini Osmanlı’nın kente su sağlamak amacı ile inşa ettiği su terazisinden alan “Terazi Meydanı” ile “Terazi Caddesi” lüks mekanları, pahalı markaların satıldığı şık dükkânları ile tanınıyor.

Daha önceleri ayrı bir yerleşim merkezi olan “Zemun” Tuna Sahili’nde dar sokakları, XVIII. yüzyıl barok mimarisi ile hoşunuza gidecektir. Bu yöre artık milli park ilan edildi. Ayrıca, Belgrad’ın, Tuna’nın öbür yakasına yayılmasına müsaade edilmeyerek yeşil örtü korunmuş. Ulusal Müze’de Monet, Picasso dahil Avrupalı ve Sırp sanatçılarının eserlerini bulacaksınız.

Belgrad’da dolaşıyorum. Sırplar genelde sessizler. Sokakta çocuk sayısı az ama çocukların eğitimini önemsiyorlar. Binaların arasına serpiştirilmiş sempatik parklarda çok sayıda sarmaş dolaş sevgililere, oyun oynayan çocuklara, kitap okuyanlara, satranç oynayanlara rastlıyorsunuz. Acaba “hareket” Zenor’un dediği gibi “Duraklar Zinciri” midir?

Ufak bir çocukla göz göze geliyoruz. Saçları ve kirpikleri sarı değil, resmen kıpkırmızı. Saçları kirpi gibi havaya dikilmiş. Yüzü, gökyüzüne yayılmış yıldızlar gibi çillerle kaplı. Bedeni 6 ya da 7 yaşında. Kısaca gözlerinin dışında her yeri çocuk. Gözlerinden yaşadıklarını yansıtan bir “bilgelik” bir “acı” açıkça okunuyor.

Bir dönem 200 caminin bulunduğu Belgrad’da bu güne ulaşan Osmanlı eserleri parmakla gösterilecek kadar az. Örneğin Zindan Kapı, Dizdar Kalesi, Saat Kulesi ve Damat Ali Paşa Türbesi. Ayakta kalan tek cami ise tek minareli, kare planlı Bayraklı Cami. O da maalesef Dorcol’da (Dörtyol) beton yığınlarının arasına sıkışmış kalmış. İçi de çok sade. Zaten Kosova protesto yürüyüşlerinde milliyetçilerin saldırısına da uğramış.

Belgrad’da daha gezmek istiyorum derseniz işte size başka seçenekler:

Kaptan Musa ve Prenses Ljubica Konakları, eski Yugoslavya coğrafyasındaki yaşamdan ilginç kareler sunan Etnografya Müzesi, kırmızı tuğlaları ile St. Mark Ortodoks Kilisesi, Osmanlı döneminde taş ocağı olarak kullanılmış şık Tasmajdan Parkı ve Ortodoks Kilisesi’nin bağımsızlığını ilan eden papaz Sveti Sova’nın adına yapılan, Ayasofya’ya benzediği söylenen Ortodoks dünyasının en büyük katedrali Sveti Sava. Para buldukça bir parkın içinde yer alan bu dev katedralin inşaatı devam ediyordu.

Kısa Kısa Sırbistan:

  • Dünya şampiyonu ünlü tenisçi Novak Djokovic Belgrad’da bir tenis akademisi kurmuş.
  • Belgrad gece hayatı ile ünlü. Saat 22.00’den sabaha kadar eğlence devam ediyor. Özellikle sıcak ve hareketli müzikleri ile Romanları dinlemeye gidin. Ayrıca “Splav” olarak anılan Tuna üstünde demirleyen teknelerden oluşan gece kulüpleri ilginç.
  • Sokaklarda bol bol börek ve kebap çeşitleri satılıyor. Mutfaklarında balık ile salata da önemli bir yere sahip. Pilavlı sazan, Sırp salatası, sopska salatası ile kuru yemişli ve meyveli pasta denenebilir.
  • Havalimanına da ismi verilen ünlü mucit Nikola Tesla aslında çok ilginç bir kişiliğe de sahipti. Elektriğin uzaklara taşınmasını mümkün kılan alternatif akım, floresan lamba, neon ışınları, hızölçer, araçlardaki ateşleme sistemi, lazer teknolojisi, hidrolik santralleri, elektron mikroskobu ve mikrodalga fırını ve daha 700 buluş onun imzasını taşıyor. Elektrikli araçların markası da “Tesla” olarak adlandırıldı. Nikola Tesla vejetaryendi ve icatlarını en başta çağdaşı Edison olmak üzere başkalarına kaptırdığı için hep borç içinde yaşadı ve üçüncü  sınıf bir otel odasında öldü. İlginç yaşamı beyazperdeye aktarıldı. Onu tanımayı çok isterdim.
  • Belgrad’da merkezi konumu olan Nikola Tesla Müzesi’nde 45 dakikalık ilginç bir bilim turuna katılın. Tek tek deneylerle buluşları anlatılıyor. Müzenin giriş katında Tesla’nın kişisel eşyaları, çeşitli dokümanlar ve bir küre içinde külleri sergileniyor.
  • Partizan ve Kızılyıldız futbol takımları ateşli seyircileri Belgrad’da sürekli rekabet içinde.
  • Çorba, nane, kasa, fincan, parça limon, bedava, çay, çimen, yatak ve yorgan gibi 7 bine yakın Türkçe kelime Sırpça’da kullanılıyor. Yarısının Sırpça’da başka bir karşılığı da yok.
  • Belgrad’da 65 Park ve 40’ın üzerinde suyu rahatça  içilebilen çeşme var. Yanınızda çirkin bir pet şişe ile gezmenize gerek yok. Belki de Belgrad’ın en güzel yerlerinden biri bu irili ufaklı parkları. Şehrin en güzel yeşil alanlarından biri Topcider adını taşıyor. Yaklaşık 110 bin metrekarelik alana yayılan bu park 1831-1833 yılları arası Prens Milos’un bahçesi olarak planlanmış.
  • Yeni Belgrad’ın simge yapısı ise Sava Nehri’nin iki yakasını birleştiren 1 Ocak 2012 tarihinde hizmete açılan “Ada Köprüsü”.
  • Sırbistan kırk yıl süren Tito önderliğinde Yugoslavya dönemine bugün en çok sahip çıkan ülke görünümünde. Ayrıca sanki “Balkanların Günah Keçisi” olarak kendilerine ve Büyük Sırbistan yaratma hayalinde olan Milosevic’e haksızlık edildiği düşüncesindeler. Elbette kararı zaman ve tarih sayfaları verecektir.
  • Sırpların tatil için seçtikleri ülkelerin başında Türkiye geliyor. Karşılıklı vizenin kaldırılması iki ülke arasında ticaret ve turizmin artmasına neden olmuş. THY’nin Türkiye temalı büyük reklam panoları ana meydanlarda dikkati çekiyor. Ayrıca çok sayıda Türk dizisi de Sırp televizyon kanallarında gösteriliyor.
  • Belgrad’dan günlük olarak Subotica ve göl kenarındaki sevimli Palic kasabalarına uzanabilirsiniz.
  • Sırp Halk Müziği’nden etkilenen ünlü bestecileri Stevan Stejanovic Mokrassac’a popüler kültürü benimseyen günümüzün Sırp gençliği sahip çıkmıyormuş.
  • Hemen hemen her üç evden birinde köpek var. Parklar köpekleri ile gezintiye çıkan Sırplarla dolu. Her sokakta bir veteriner ve evcil hayvan dükkânına rastlamak mümkün.
  • Bu coğrafyada berberler genellikle hanım!
  • Boşnak, Hırvat ve Sırp lisanları birbirine çok yakın. Belki sadece bir telaffuz farkları var. Ama Sırplar elbette Belgrad Sırpçasına sahip çıkıyorlar ve ideal Sırpça olarak kabul ediyorlar.
  • Belgrad’a karayolu ile 1,5 saat uzaklıkta küçük ve sevimli bir kasaba var. Sremski Karlovci. Burada 1699 yılında Osmanlı ile ittifak devletleri arasında ünlü Karlofça Antlaşması imzalandı.
  • Sırplar kahvelerde oturup uzun uzun sohbet etmekten çok mutlu oluyorlar. Her sokakta bir veya iki kahve bulmak mümkün.
  • Genellikle kıyafetlerine ihtimam göstermiyorlar. Üzerlerinde bol, eğri büğrü bir tişört ve altlarında eşofman.
  • Sırbistan’ın güneyinde Sancak Bölgesi’nde 113 bine yakın Müslüman yaşıyor. Burada işsizlik hat safhada imiş.
  • Sırplar çok sigara içiyor ve kapalı alanlarda sigara içme yasağına uymuyorlardı!

Floransa – Sanata ve Güzelliğe Doymak!

Floransa, Rönesans’ın oya gibi işlenmiş bir örtüsü sanki. Michelangelo, Leonardo da Vinci, Giotto, Dante, Raffael, Boticelli, Fra Angelico, Medici Ailesi, Cellini ve Donatello ile bütünleşmiş bu güzel kent.

<span>Photo by <a href="https://unsplash.com/@jonko?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Jonathan Körner</a> on <a href="https://unsplash.com/s/photos/florence?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Unsplash</a></span>

Floransa’nın tarihi M.Ö. 59 yılına kadar uzanmaktadır. VIII., IX. ve X. yüzyıllarda Bizans egemenliğinde gelişmiş ve etrafı surlarla çevrilmiş. Birçok medeniyete merkezlik etmiş olan kentin ilk yerleşimleri tepelik yerlerde başlamış. Türkiye’de olduğu gibi zelzele durumunda tehlikeli olan kıymetli tarım arazilerini ve dere yataklarını iskân için kullanmamışlar. Ayrıca, o dönemde Arno Nehri, bugünkü gibi sakin değil, pek hırçınmış.

İtalya’da şehirler, nehirler ile iki sevgili gibidir; birbirlerinden hiç ayrılmazlar. Arno Nehri de Piza’da Akdeniz’e dökülmeden önce Floransa şehrinin iki yakaya ayırır. Ayrıca, bilimde, sanatta ve zihniyette “Yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans’ın, Arno Nehri’nin killi topraklarından yükselmeye başladığını da unutmayalım. Gerçekten de kentin o mutlu dönemlerinden kalan çok sayıda bina, kilise, köprü, meydan, heykel, tablo ve freskler çok iyi korunmuştur. Eğer tüm kilise, müze ve tarihî anıtları saymaya çalışsak, her hâlde çok sıkıcı bir metin ortaya çıkar. Bu kenti yavaş yavaş, uzun uzun, doya doya, sindire sindire, anlayarak, bakarak, en önemlisi de görerek gezmek lâzım.

Sanat yapıları ile dopdolu olan Floransa, hızlı kentleşme ve büyüme rahatsızlığına yakalanmadığı için, insan yürüyerek bile tüm önemli eserlere rahatça ulaşabiliyor. Tarih, kültür, renk mozaiği ve sevimlilik, güzel bir uyum içinde.

Kent içinde gezerken, hep güzel ve genç insanlar görüyorsunuz. Sıhhatli, konuşkan ve sempatik. O kuzey ülkelerinin sessizliği beni bıktırmıştı. İnsan zaman zaman biraz şamata da istiyor doğrusu. Bravo, Avrupa gençliği sırtlarına sırt çantalarını, uyku tulumlarını alıp durmadan geziyorlar. Bir bravo da İtalyanlara!

Lisanlarını İngilizce’ye Türkiye gibi ezdirmemişler. Kat’iyen bir tek İngilizce bar, lokanta, kahve ismi yok. Hatta, İtalya’ya gelen ziyaretçiler, derdini anlatacak kadar İtalyanca öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bazı müzelerinde bile sırf İtalyanca izahat vermişler. Zaten İtalyanların ancak çok azı iyi derecede İngilizce biliyor. Televizyonlarında bir tane bile İngilizce sözlü filme rastlamadım!

Bugün Floransa, eşsiz doğası, şarapları ve yemekleri ile ünlü. Toskana Eyaleti’nin başkenti ve İtalya için en az bir Milano, bir Venedik, bir Roma kadar önemli bir turizm cenneti. Şehrin kıyı mahallerinde, halkın hâlâ bahçelikle de uğraştığı görülüyor. Ayrıca, kent içinde deri ve kumaştan yapılan eşyaların satıldığı dükkânların sayısı da oldukça fazla.

Floransa sokaklarında yürüdükçe, tüm kent sanki aynı kalıptan çıkmış gibi bir hisse kapılırsınız. Bütün binalar ile dar sokaklar birbirine benzediğinden, çabucak yolunuzu kaybedebilirsiniz. Çünkü, Floransa’nın binalarının çok büyük bir bölümü açık sarıya boyanmış ve yeşil panjurlara sahip. Niye mi? Elbette kentin eski özelliğini koruma amacıyla!

Floransa’nın bu tarihî dokuyu bugünlere taşımasını, halkının zengin tacirler, din adamları ve asillerden oluşmasına ve bu kesimin sanata içtenlikle sahip çıkmasına borçlu diyebiliriz. Yangın ve doğal afetlerden zarar görenler sürekli onarılmış. Örneğin, bütün zamanların en büyük ozanı Dante (Alighieri), bugün tekrar yaşama dönse, evinde ve Floransa sokaklarında yabancılık çekmeden aynı huzur içinde çalışabilecek ve ünlü eseri “İlâhî

Komedi”yi muhtemelen tekrar kaleme alabilecektir. Ancak, Floransa Dante’nin kıymetini bilememiş, politik zıtlaşmalar sonucunda ölüme mahkûm edilmiş ve sonuçta kaçmak zorunda kalmış. 14 Eylül 1321 yılında ölmüş zaten ve ölene dek sürgünde kalmış, ünlü Dante. Günümüzde Dante’nin evi, müze yapılarak ve temsilî mezarı Santa Croce Kilisesi’nde korunarak bu ayıp örtülmeye çalışılıyor.

Ünlü dev katedral : Santa Maria Del Fieore ve Vaftizhane

            Evet, insanı ürperten bu dev yapıya 1294’de mimar Arnolto di Cambio başlamış. Daha sonra Giotto, A. Pisano, F. Talenti ve G. Ghini devam ettirmiş ve nihayet başlandıktan ancak 40 yıl sonra F. Brunelleschi, bir mühendislik harikası olan kubbesini yerine yerleştirmiş. İşte, işin içine bu kadar mimar karışınca dev; fakat, tuhaf bir görüntü ortaya çıkmış. Zoraki süslemesi ile katedralin büyüklüğü, insanı rahatsız ediyor. Cephesi, bin bir türlü taş ve mermerle süslenmiş. Bu dev yapıtın içine gerçi 20 bin kişi sığıyormuş; ama, o dış cephedeki coşku ve görkem iç mekânlara aktarılmamış. Bu katedralin yanında bulunan, göğe doğru yükselen çan kulesini yapan ise ünlü Giotto. Zaten onun ismi ile anılıyor.

            Aynı meydanda Dante’nin de 1269 yılında vaftiz edildiği  kilise yer alıyor. Gerçi o dev katedralin gölgesinde pek dikkat çekmiyor ama. İşte bu vaftizhanenin kapılarından biri “Cennetin Kapısı” adını taşıyor. Gerçekten de altın sarısı rengindeki bu kapı ışıl ışıl! Lorenzo Ghiberti ve oğulları bu kapıyı işleme ve oymacılık sanatının bir şaheseri olarak tam 27 yılda tamamlamışlar. Cennet kapısı on bölüme ayrılmış. Bölümlerde Adem ile Havva’nın yaratılması, ilk günah, cennetten kovulma sahneleri ve Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa’nın yaşantısından sahneler yer alıyor. Ne var ki “Cennetin Kapısı” hep kapalı, hiç açılmıyor. Kısacası kimse cennete kabul edilmiyor. Kilisenin iç mekânı ise mozaiklerle süslenmiş.

Katedral müzesinde Michelangelo’nun ünlü heykeli Merhamet (Pieta) ile Donatello’nun ahşap görünümündeki ünlü yapıtı Magdalen’in orijinallerini görebilirsiniz!

Vecchio Sarayı (Palazzo Della Signoria) ve Bankerlik

            Floransa’nın muhakkak görülmesi gereken bir başka eseri de, 500 kişilik Meclis Salonu, altın işlemeli tavanları, gezegen isimleri ile anılan tavan süslemeleri, duvarlardaki portreler ve savaş manzaraları, işlemeli çekmeceli dolapları, Michelangelo’nun Zafer adlı heykeli, Türkiye dahil tüm ülke haritalarını içeren çalışma odası, müzik odası, şömineleri ile Vecchio Sarayı derim. Bu sarayda ünlü Medici Ailesi yaşamış.

Medici Ailesi ile birlikte dünyada ilk kez bankerlik Floransa’da telaffuz edilmiş. Yıllar önce Banker Kastelli ile ülkemizde de bir dönemde “Banker” sözcüğü sık sık kullanılır olmuştu. “Banka” sözcüğü ise “Banko”dan geliyor. Banko, bildiğimiz ahşap sıra demek. Efendim, bankerler bankoda oturup, insanların paralarını işletirlermiş. Eğer paranız batarsa gene aynı banko’dan bu kötü havadis ilân edilirmiş. İşte, bu nedenle İtalyanca’da “banco rotto” iflâs anlamına geliyor.

Kentin kolyesi : Ponte Vecchio

            Floransa’ya gelip de ünlü Ponte Vecchio Köprüsü’nden yürüyerek geçilmez mi. Hem de geçiş ücretsiz! Köprünün üstünde dükkânlar yerleşmiş. Bu dükkânların çoğu da kuyumcu. Ancak, işin ilginç yanı, daha eskiden kunduracılar, daha da eskiden demirciler, daha eskiden de kasaplar varmış bu köprüde!

            O eski günlerde veba, birçok kez ölüm getirmiş Floransa’ya. En büyük salgın 1348 yılında olmuş. Bu salgından Boccaccio, ünlü eseri Decometrone’de söz etmektedir.

            Efendim, İtalya’da ne kadar çok dondurma dükkânı var, buna paralel ne kadar çok dondurma yiyen insan var! Çok büyük ve kârlı bir sektör olmalı “dondurmacılık”.

Bir de Floransa sokaklarının hâkimi motosikletler var! Her an bir köşeden bir tanesi aniden önünüze çıkabilir.

Santa Croce Kilisesi

            Michelangelo’nun bu ünlü eseri, Rönesans’ın mücevheri olarak kabul edilir. Kilisenin önünde Enrico Pazzi imzalı bir Dante heykeli size “Hoş geldiniz” diyecektir. 1195 yılında başlanan bu kilise, Roma, Grek ve Gotik üslûbunun bir sentezidir. Kilisede Michelangelo’nun kendi yaptığı heykeli de bulunmaktadır. Ayrıca, bu kilisede Dante, Michelangelo, Galileo, Fermi, Macchiavelli ve Rossini’nin mezarları ile Galileo’nun heykeli yan yana sıralanmış. Eğer tarih bilgim beni yanıltmıyorsa, Galileo “Dünya düz değildir ve dönmektedir” dediği için kilise tarafından ölüme mahkûm edilmişti. Ne dersiniz, burada bir tezat yok mu?

San Lorenzo Kilisesi

            San Lorenzo Kilisesi, Hristiyanlık âleminin eski ve mukaddes bir tapınağı olarak kabul edilmektedir (1421-1446). Kilise daha sonra yine Medici’ler tarafından bir aile kilisesi hâline dönüştürülmüş. Ailenin mezarları da burada bulunmaktadır. Michelangelo’nun plânı ile kilise, zarif kolonların yardımıyla üç bölüme ayrılmış. Yaldızlı gül biçimindeki tezniyatla, beyaz zemin üzerindeki kare bölmeli tavan, kemerler ve mavi taşlar kiliseye bir sükûnet, bir iç huzur vermekte! Duvarda Donatello imzalı büyük bir XIX. asır tablosu hemen dikkatinizi çekecektir!

Uffuzi Galerisi

            Uffuzi Müzesi’ne girebilmek için önceden “randevu” almazsanız kuyruk beklemek zorunda kalabilirsiniz; çünkü, içeride herhangi bir zaman diliminde en fazla 540 kişiye müsaade ediyorlardı. Giorgio Vasari tarafından projelendirilip 1565 yılında tamamlanan Uffuzi Müzesi’ni bir resim ve tarih zenginliği olarak tanımlamak mümkün. Uffuzi, dünyanın en eski ve Avrupa’nın en büyük galerisi unvanını elinde tuttuğu için yılda bir milyon ziyaretçiyi kendisine çekiyor.

Unutmayın, İtalya’da en fazla parayı müze girişlerine veriyorsunuz. Bir de insanın gözünde büyüyen dik merdivenler var. Her müzeyi sanki kasıtlı olarak üçüncü kata hazırlamışlar. Size her müze ziyareti öncesi en az 80 basamak bekliyor.

Uffuzi Müzesi iki koridor boyunca sıralanan büst, heykeller ve tavan süslemeleri ile kendine has bir özellik kazanmış. Ama, bu galerinin en dikkat çeken bölümü şüphesiz Sandro Boticelli’nin o mükemmel, ince ve titiz çalışmaları. Hele “Venüs’ün doğuşu” (The Birth of Venüs) tablosunun önünden bir süre ayrılamadım. Ben o koyu renkli, kasvetli dinî konuları içeren tablo ve para karşılığı asillerce ısmarlanan yine karanlık portrelerden doğrusu hiç hoşlanmıyorum. Ama, Boticelli gibi ince ve aydınlık çalışan ressamların tablolarına hayranım. Gene Boticelli’nin “Allegory of Spiring” (İlkbahar) tablosu ile milattan önce yapılan “Güreşçiler” (Wrestlers) adlı heykeli muhakkak Uffuzi Galerisi’nin salonlarından birinde bularak uzun uzun, hayranlıkla seyredin derim. Çok sayıda ikona dışında Leonardo da Vinci, Raphael, Titian, Luka Sigorelli, Dossi Dossi, Fillipo Lippin, Rubens, Rembrandt, Van Dyck, Tintoretto gibi isimler bu galeride ön plâna çıkıyor.

Güzel Sanatlar Akademisi Galerisi

            Bu galeriye sırf Michelangelo’nun ünlü heykeli Davud’u görmek için gidilir doğrusu! Bu mükemmel eser Davud’u 26 yaşında çıplak olarak 410 santimetre boyundaki heykelle temsil ediyor. Heykelin detayları, özellikle saçlarının tellerine bile gösterilen ihtimam ve incelikle insanı sahiden şaşırtıyor. Bu ne ince çalışma, sanki özel bir aşk ve sevgi ile bezenmiş. Artık Davut’tan sonra çıplak erkek heykeli yapmak, daha iyisini başarabilmek bana zor gibi geldi. Michelangelo, bu işi yüzyıllar önce bitirmiş ve koca bir nokta koymuş. Belki ukalâlık olacak; ama, bana Davud’un elleri biraz büyük ve hatta kaba geldi.

            Ayrıca, girişte gene Michelangelo’nun tamamlanmamış “Dört Esir” isimli taş yontma eserleri yer alıyor. Davut heykelinin bir kopyası Floransa’ya hâkim bir tepeden bu kente bakıyor. Her hâlde o müthiş katedralin şaşırtıcı boyutları Davud’u da rahatsız ediyordur.

            “Sabine Kadınına Tecavüz” isimli heykelinin alçı kopyası, gene çok sayıda ikona ile XIX. yüzyıl alçı örneklerinin saklandığı bir stüdyoyu bu galerinin içinde göreceksiniz.

Pitti Sarayı!

            Kraliyet unvanlarına ve büyük servetlere sahip tüccar Pitti Ailesi, nüfuslarını simgeleyecek ve tüm Floransa Saraylarını gölgeleyeceğine inandıkları bu sarayın inşasına başlamışlar. Ancak, sarayın inşaatı bitmeden en büyük rakipleri Medicilerin politik ve ekonomik baskısına pes edip sarayı Cosimode Medici’nin karısı Lonora’ya satmışlar. Hani o çekememezlik vardır. Ben en iyisiyim, kimse daha iyisini yapmasın. Her dalda biz öyle değil miyiz? Sanatçılar, zenginler, yazarlar, üniversite hocaları, bankacılar gibi…

            Saray, 32 bin metre kare bir alan üzerine kurulmuş. Dıştan görüntüsü oldukça ciddi; fakat, içi zarif ve gösterişli. Sarayın dört farklı bölümü gezmemiz mümkün. Bunlar Modern Sanat Galerisi, Baboli Bahçesi, Palatina Galerisi ve mücevherleri de barındıran Argenti bölümü. Ayrıca, Puantizm sanatının en güzel uygulayıcılarından Claude Monat’ın o ünlü manzaralarını da özel bir sergide izlemek mümkün.

            Porselen koleksiyonu, kraliyet daireleri, tuvallere işlenmiş Titian, Murillo, Rubens, Domenico Feti, Tintoret, Valazquez, Andre del Sarto, Van Dyke tabloları, Gottfried Schalcken’in “Mum Işığındaki Kız” isimli eseri, Napolyon büstü, kraliyet dairesi yemek salonu, taht slonu, mavi salon, balo salonu, süslü oval masalar, fildişi ve mercandan yapılmış farklı süs eşyaları… İşte, Pitti ziyaretinden aklımda kalanlar!

            Hava güzelse çok geniş Boboli Bahçesi’nde oksijeni bol bir tur atarsınız. Ama, öyle Versay Sarayı’nın bakımlı bahçesi gibi bir bahçe beklemeyin sakın! Boboli Bahçesi, Ammannati dahil dört büyük mimarın çalışmaları ile tertiplenmiş. Bahçe içinde çeşitli heykeller, havuzlar, sun’i mağaralar, anfi-tiyatrolar ve meydanlar yer alıyor.

            Tüm bunları gezdikten sonra yine vaktiniz ve sabrınız kalırsa, Dante’nin evinde onun döneminin Floransa’sını yaşar, XIII. yüzyıl güzel eseri SS Annunziata Kilisesi’nde soluklanır, Michelangelo’nun o ünlü merdivenlerini seyretmek üzere Laurention Kütüphanesi’ne girer ve son olarak da 13 numaralı otobüsle Michelangelo Tepesi’ne çıkıp, güneşin kent üstünde batışını seyredebilirsiniz. Sonra da yeşil park alanı boyunca, varlıklıların evlerini seyrederek tekrar şehrin merkezi kabul edilen olan tren istasyonuna geri gelirsiniz.

Size bir tavsiye daha; Floransa’da otelinizi muhakkak ana gar binasının yanında seçin! Benim kaldığım Hotel Ambasciatori (Via Luigi Allamanni 3, Tel.: 055 – 287 421) otelini tavsiye edebilirim.

            Ama, tüm bunlar için Floransa’ya en az dört gün ayırın derim!

            Artık dönüş zamanı geldi. Elbette İstanbul’a dönmek güzel; ama, İstanbul’da bir hafta kaldıktan sonra tekrar yollara düşmek, yeni yüzler, yeni sokaklar, yeni mekânlar tanımak tutkusu hâkim geliyor. Belki de günün birinde  Sicilya’da buluşmak üzere…

Eğer Floransa yazımızı beğendiyseniz bir Roma Gezi Yazımıza bakın…
https://bizgezginler.com/orhan-kural/romada-gezilecek-yerler/

Derneğimizin sitesi: https://www.turkiyegezginlerkulubu.com/

Yazar: https://www.orhankural.org/

KARADENİZİN PIRLANTASI SOÇİ BİZE ÇOK YAKIN

Gezdiğim dolaştığım tüm kentlerde mutluluğu ve mutsuzluğu yaşadım. Sokaklarda, meydanlarda, kahvelerde parlak güneş ışığında, akşamın ayazında, çölün beyazında, denizin kıyısında, tren istasyonunda, kaldırımda, limanın soluk sokak lambasının ışığında, güneşin kızıla boyadığı dağın ardında mutluluğu ve mutsuzluğu aradım.

Bu kez Trabzon’nun kardeş şehri Soçi’deyim. Uçağımız Rusya coğrafyasının en önemli tatil yöresinin Adler Havaalanına doğru alçalıyor. Kuzeye doğru devam eden sahil yolu, Soçi’nin içinden geçtikten sonra Krasnadar üzerinden taa Moskova’ya kadar uzanıyor. Soçi’nin hareketli merkez bölümü Soçi çayının iki kenarındaki bol yeşilli Karadeniz manzaralı iki tepenin eteklerine kurulmuş. Kentin tamamı hastane, sanatoryum, misafirhane ve otellerden oluşuyor desem herhalde pek de  yanlış olmaz.

Deniz suyu bizler için soğuk ama Rus halkı böyle düşünmüyor olmalı. Çünkü sahiller epey kalabalık. Ne de olsa bu coğrafyaya her yıl 3,5 milyon yerli  ziyaretçi geliyormuş. Ancak Soçi kesinlikle yabancı turiste “hazır değil”. Bir defa hiçbir otelde,  hiçbir lokantada veya plajlarda tek bir  kelime İngilizce konuşan yok.  Ayrıca Soçi hiç de öyle  ucuz değil, sokaklarda havlu ve mayo ile gezinen Mayısta sezonu açan yüzlerce Rus burayı bir tatil beldesi haline dönüştürmeyi başarmış. Bir kahvede  dondurma ısmarlayıp batı dünyasının popüler kültürünün akıntısına kapılmış  Rus gençlerinin içki sohbetini takip edebilirsiniz.

Sırt çantam arkamda ana caddeye çıkıyorum, yaz insanları ile dolu aydınlatılmış caddeden kentin daha derinlerine inmek istiyorum. Bazıları sarhoş, bağıra bağıra konuşuyorlar,  sarhoşları hiç sevmem varlıklarına dayanamam, saçmalarlar.  Soçi’nin yarı aydınlık  sokaklarında sürekli  yürüyorum.

Bir gezinti tüm gününüzü ısıtabilir, sürekli hareket etmek istiyorum. Doğanın, güneşin, öten  ufak kuşun, dağların, nehirlerin, taş üstünde güneşleyen kertenkelenin, gökyüzünün, mavinin en güzel renklerini bize sunan gölün, insanı okşayan rüzgarın, sarı, pembe, mor, kırmızı, turuncu çeşit, çeşit kır çiçeklerinin, yağmurun, çürüyerek binlerce canlıya ekosistem yaratan devrilmiş ağaçların, kır çiçeklerin düşmanı kentleri oluşturan dev beton yığınları gözümün önünde.

Soçi de   bundan kısmetini almış.  Gökdelenler her yerde yükseliyor. Doğayı adım adım taşa dönüştürmüşler, insanı biçimlendirdikleri yapılar içine kilitlemişler. Dünya ısınıyor, virüs çeşitlerini, seller kuraklık ve çekirge istilaları takip ediyor.  

Büyük Soçi, üçü sahilde biri iç kısımda olmak üzere dört kesime ayrılmış. Kentin batı bölümü adını Lazereuskiya’dan alıyor. Kent merkezinin bulunduğu  bölüm ise Hostinskiy. Abhazya’ya doğru uzanan  kısım ise Adler, dağlık iç kesimler ise Krasnoya Polyana yani “kırmızı vadi”.

Kafkas Dağları sayesinde kuzeyin sert ikliminden  korunan Soçi’nin, trafiği çok yoğun, 145 kilometrelik sahil yolu boyunca yüzlerce turistik tesis sıralanmış. Belki de dünyanın en uzun şehirlerinden olan bu sahil kentine bence  toplu ulaşım ağı gerekiyor. Trafik çok yavaş ilerliyor !

Soçi’de görülmesi, ziyaret edilmesi gereken yerler arasında, tarihi gar, Sanat Galerisi, aziz Michael Katedrali ve kışlık tiyatro binası geliyor. Kentin simgesi ise deniz istasyonu olarak anılan liman binası. Kente hakim bir tepede yer alan 1892 yılında meraklılarına kapılarına açan Dendari Botanik Bahçesi Rusya coğrafyasının en büyüğü olarak ün yapmış. Zapolarye Sanatoryumu,  Sibirya’da kurulu ve  dünyanın en büyük nikel üreticisi olarak anılan maden şirketinin personelinin yaz tatilini geçirmesi  için hazırlanmış. Yeşiller içinde dev bir tesis.

Doyumsuz dünya üzerinde parlamaya devam eden güneşin altında sağa sola  dolanıyorum.

Adler – Soçi yolu üzerinde 500 metre yükseklikteki Ahun Tepesinden hem Soçi’nin hem Adler’in,  hem Kafkas sıradağlarının manzarasının keyfini seyir kulesinden şöyle bol sütlü  bir kahve içerken çıkarabilirsiniz. Sovyetler Döneminde iki kattan daha yüksek binalara müsaade edilmemiş ama para hırsı, doların yeşilinin doğanın yeşiline mağlup etmesi sonucu  bugün 15 – 20 katlı beton yığınları bu kentte de yükseliyor.

Bu Coğrafya Kafkas Coğrafyasıdır ve Kafkas yöresinde Banket Sofraları kurulur. Börekler açılır, kadehler dolar, uzun  masaların ucunda oturanlar konuşmalar yaparlar,  bu bir ritueldir. Soçi – İstanbul arası THY ile sadece  bir saat. Haydi bir hafta sonunu farklı yaşayın, unutmayın iki günü aynı olan birinin bir günü kayıptır. Hatta vize işlemini başarabilirseniz komşu ülke, can ülke Abhazya’ya da geçip bu topraklardaki manastırları, şelaleleri ve sayfiye kasabalarını gezebilirsiniz.   

Soçi’de adamın biri, telefon kulübesinin dışında beklemekten usanmıştı.

En sonunda dayanamayıp başını içeri uzattı.

  • Afedersiniz “acele işim” var. Tam yarım saattir telefonun başındasınız. Tek bir kelime konuşmadınız.

Adam

  •  Ne münasebet deminden beri karımla konuşuyorum.

Sicilya: Etna ve Geçmişinin Gölgesinde

Uçağın lastiklerinin bir homurtu ile yerinden çıktığını duyunca, yeni bir coğrafyaya yaklaşmanın heyecanı beni sardı. Gerçi Sicilya’yı bundan 15 yıl öncesinin kısa zamanda fazla yer görme hırsı ile şöyle bir görmüştüm; ama, uzun zamandır Akdeniz’in bu sıcak kanlı adasına tekrar gelmem gerektiğinin bilincindeydim. Tevekkeli değil, ünlü Alman şairi Goethe 1787 yılında “Sicilya’yı görmeden İtalya’yı tanıyamazsınız; çünkü, her şeyin sırrı Sicilya’da gizlidir” demiş.

Dar sokağa iki sıra park edilmiş arabaları, yere fırlatılan sigara izmaritleri, zayıf, saçları briyantinle dikilmiş siyah gözlüklü ince sakallı delikanlıları, içten, yardımsever ve geleneklerine çok bağlı halkı ile işte Sicilya’dayım.

            Sicilya ünlü Homeros’in Odessia destanında “Üç tarafından denizlerle sarılmış, Akdeniz’in ortasında bir ada” olarak tanımlanmış ve o çağlardan itibaren farklı kültür ve kavimlerin buluşma noktası olmuş. Milâttan önce VII. yüzyılda Yunan kolonisi olarak kurulup, leziz şarap ve zeytini ile Fenikelileri bile buraya davet etmiş. Romalıların bir zamanlar buğday deposu olarak kullandığı, Akdeniz’in en büyük adası olma şerefini elinde tutan Sicilya, küçük takımadaları ile birlikte İtalya’nın dokuz ilini oluşturuyor. Geniş alanlara yayılan narenciye bahçeleriyle, balıkçılığı, bol zeytin ağaçları ve güzel şaraplarıyla tanınan Sicilya, gerçekten zengin ve bereketli bir ada.

            Avrupa’nın tek aktif yanardağı Etna’nın gölgesinde öbek öbek çiçeklerin süslediği Sicilya, nedense hep “mafya” ile birlikte anıldı. Merak ettim ve öğrendim, mafyanın kelime anlamı “geleneksel yaşam tarzı” imiş. Elbette mafyanın bugünün Sicilya’sındaki etkinliğini bilemem; ama, Sicilya minik kafeleri, manolyaları, tatlı maya ekmeği içindeki nefis dondurması, yanan soluk sarı gece lâmbaları gölgesindeki eski; fakat, anlamlı güzel evleri, pazar sabahları kahve ve parkları dolduran Akdeniz’in sıcaklığını yüreğinde taşıyan halkı ile işte, gözlerimin önünde !

            İtalya’nın en güney ucundan, 16 kilometre genişliğindeki Messina Boğazı ile ayrılan, kabaca üçgen biçimindeki özerk yönetim bölgesi Sicilya, denizin, güneşin, tatlı martini, ateş likörü, Akdeniz müzikleri, Yunan ve Roma uygarlığı izlerinin ve heyecanının yaşandığı bir belde!

            Ada halkı İtalyanca’yı bir başka aksanla, farklı konuşuyor. Bu yüzden İtalyanlarla bile zor anlaşıyorlarmış. Hatta Sicilyaca-İtalyanca sözlükleri bile satılıyor.

            Akdeniz’in sıcak ikliminin verdiği rehavet ile sakinler, para hırsları yok. Nasıl olsa toprak bereketli ve turistlerde var, o zaman fazla çalışmaya da gerek yok. Başka bir lisan öğrenmeye de! Nasıl olsa turistlerin birkaç kelime İtalyanca bilgisi İtalyanların o pratik zekâları, çabuk anlama kabiliyetleri ile birleşince geçinip gidiyorlar.

            Kuzey İtalya ile güneyi arasındaki yaşayış ve kültürel değerler farkını, Palermo’nun havaalanından bile anlamak mümkün. Torununu geçiren yaşlı teyzenin gözünden dökülen gözyaşı bir süre sonra torunun gözyaşları ile bütünleşiyor. Dakikalarca birbirlerinden ayrılamıyorlar.

            Saat 13 deyince Sicilya’da tüm kepenkler arka arkaya birer birer gürültülü bir sesle aşağıya iner ve adayı bir sessizlik kaplar. Artık “siesta zamanı”dır adada.

            Bir akşamüstü Palermo’nun kıyı boyunca uzanan Villa Della Cala boyunca yürüyordum. Bir dükkanda koca kazanda etlerin kaynadığını ve insanların da önünde kuyrukta olduğunu gördüm! “Bir gezgin, her yeni tadı tatmalıdır” deyip daldım içeriye. Bir adamcağız, bıçakla kestiği bir sandviç ekmeğine, kazandan çıkardığı ciğerleri büyük bir ciddiyetle tek tek diziyor ve sonra üstüne öğütülmüş kaşar peynirini güzelce serpiştiriyor! Doğrusu bu farklı tat pek lezzetli idi. Bir de sabahları top şeklinde kızarmış bir değişik börek satılıyor. Dışı patates, içi ise etinden peynirine kadar farklı maddelerle doldurulmuş. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Başkent Palermo

            Siracusa, Catania ve Taormina gibi sevimli kasabalara sahip Sicilya’nın en popüler ve en zengin liman kenti, elbette başkent Palermo. Yunan kolonisi olduğu zamanlarda başlayan ticarî alandaki zenginliğinin Arap istilaları, Norman ve Bizans akınları ve Roma İmparatorluğu döneminde devam ettiğini Palermo kentinin dört bir yanına dağılmış tarihî yapıtlardan anlamak mümkün.

            Palermo’nun eski kentini yürüyerek gezin derim. Şehrin ana damarlarından “Corso Vittorino Emanuale Caddesi”nin denize ulaştığı noktadan başlayarak bu caddeyi sonuna dek arşınlayınız. Sanat ve kültüre ilginiz varsa, önce Abatellis sarayında yer alan Sicilya sanat galerisinden başlayın. Burada çoğunluğu dinî konuları içeren ikona, tablo ve heykelleri sarayın mistik havasında zevkle seyredeceksiniz.

            Yola devam edince dikkatinizi çeken ilk büyük yapı Palermo Katedrali olacaktır. İngiliz din adamı Gualtiero Offamillo tarafından yaptırılan katedralin içersine girince, Katolik mezhebinin, zaten geleneklerine bağlı Sicilyalıların üzerindeki büyük etkisine gözlerinizle şahit olacaksınız. Corso V. Emanuale Bulvarı’nda devam ederseniz “Cuba” olarak anılan bir eski kaleden sonra, bence adanın en ilginç köşesi olan bir mezarlık ve yanındaki müzeye sıra gelecektir. 1881 yılında soyluların gömülmesinin yasaklanması ile başlayan mumyalama işleminin, 1920 yılında bu yasa kaldırılana dek oluşturulan binlerce mumya örneğini, yerin bir fersah altındaki Katakomb müzesinde hayret ve korku ile seyretmek mümkün. Evet, bu dehlizde orijinal kıyafeti ile kadını, çocuğu, kısa boylusu, papazı ile sekiz bin mumya farklı açılardan ve değişik uzaklıklardan hep size bakıyor olacak. Hele “Rosalia” adında küçük, güzel bir kızın mumyasının başında, sanki her an gözünü açıp uyanacak diye bir süre hareketsiz bekliyorsunuz. Aynı müzenin yanındaki mezarlığa da muhakkak giriniz. Ben bu denli bakımlı ve sanki bir çiçek bahçesini andıran bir mezarlık görmedim. Mezarların üstündeki saksılardan rengârenk çiçekler fışkırıyor. Ayrıca mezar sahiplerinin çerçeve içinde mezarın üstüne bırakılmış birer-ikişer fotoğrafları da ihmal edilmemiş. Hatta bazı mezarların başına rengârenk balonlar bile bağlanmış. Ölüye ve geçmişe bu denli saygı, doğrusu beni duygulandırdı !

            Müzeden çıkınca bir otobüse atlayıp, tüm Palermo’yu kuşbakışı seyredeceksiniz. Başpiskoposluk merkezi Monreal’e gidiniz. Eğer dediğimi yaparsanız, Altındeniz kabuğu (Canca D’oro) vadisine bakan Caputo dağında bulacaksınız kendinizi.

            Önce elbette Monreal Katedrali ve Manastırı gezilecektir. 1174 yılında II. William tarafından inşa ettirilen katedral, Bizans, Norman ve Arap mimarîsinin çok güzel bir karışımıdır. Duvarlarını ve tavanını kaplayan ünlü mozaikleri, eski ve yeni İncil’den alınan olayları tasvir eder. Katedral, bazilika şeklinde olup, Lâtin hacına benzetilmiştir. Bir kare şeklinde olan bahçesi, 228 çift mozaik ve altın kaplanmış kolonları ile Roma mimarîsinin Sicilya’daki en güzel örneğini temsil eder.

            Goethe Enstitüsü’nde birlikte Almanca öğrendiğimiz Palermo Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Antonella Balseno ve eşi, beni bir müze görünümündeki bir lokantaya, akşam yemeğine götürüyorlar. Antonella, hâlâ 20 yıl önceki ufacık Fiat arabasını kullanıyor. Araba artık “ben gidemem” diye haykırıyor. İstanbul’da kapılarını açık bıraksanız bile kimsenin elini sürmeyeceği bu ufak ve yaşlı aracın direksiyonu, her arabadan inişte demir bir çubukla kilitleniyor. Evet Sicilya’nın gelenek ve göreneklerinden vazgeçmeye hiç niyeti yok. Koca adada bir tek diet kola bulamazsınız. Bu yeniliği kabul etmeleri için daha 15 yıl geçmesi gerekirmiş.

Catania – Toarmina ve Etna

            Palermo’dan bir otobüse atlayıp, iki buçuk saat sonra Catania’ya varabilirsiniz. Bu tarihî kasabada Roma Amfitiyatrosunu, Fil Çeşmesini ve St. Agatha katedralini gezdikten sonra, doğru güzel ve sevimli bir Ortaçağ kasabası olan Taormina’ya varırsınız. Rengârenk ada sardunyalarıyla bezeli, bir yanı ulu Etna’ya diğer yanı Akdeniz’e bakan şirin evler, dar ve çiçekle bezeli sokaklar, manolya kokulu avlular, gotik çarklar, küçük meydanlar, Hellen Uygarlığı Katedrali, Roma Dönemi Yunan Tiyatrosu, kiraz, portakal, hatmi çiçekleri, buburmeryemler, limon, güneş ve deniz ile şarabın bir potada eritilmesi ile ortaya çıkan bir kasabacık. Yol, Taormina’dan sonra Etna’ya doğru uzanır. Avrupa’nın en büyük ve aktif yanardağı 1995 yılına dek 140 kez faaliyete geçmiş. En son patlamasını gösteren video kasetler, dia ve fotoğraflar satılmakta. Dağın 1800 metresine kadar otobüs veya teleferikle ulaşmak mümkün. Daha sonra cip  ile 2500 metreye kadar gidilebiliyor. Zamanla sertleşip siyah ve parlak bir görünüm alan volkanik kayaçlar, ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Son püskürmeyi anımsıyorum. Gazete ve televizyondan izlemiştim. Lavlar Zafferana kasabasına 300 metre kala kendinden durmuştu. Dağ gittikçe dikleşiyor. Yöreye kestane, meşe, çam ve huş ağaçları hâkim.

            Bilirsiniz, Venedik’te bir saatin altında şu ibare vardır. “Ben sadece iyi geçen zamanı gösteririm.” Evet, Sicilya’da iyi geçen zaman sona erdi. Bavulumu toplarken, Sicilya’yı yirmi sene sonrada samimî insanları ile geleneklerine sahip, Amerikan kültürüne teslim olmamış olarak bulmayı diliyordum.

          Yaşlı bir kadın, Sicilya’da tatilini geçiren Gina Loborigida ile karşılaşır ve “Çok güzelsiniz küçük hanım. Sizde bu güzellik varken, dünya çapında ünlü bir yıldız olursunuz” der. Ünlü İtalyan yıldız mütevazi bir gülümseme ile “Benim adım Gina Lolobrigida” der. Yaşlı kadın ellerini iki yana açarak “Hiç önemli değil güzel kızım, adını değiştirirsin…”

Umut, Direniş ve Sevda: Bosna Hersek

Yazar Ivan Andiç, müzisyen Goran Bregoviç ve rejisör Emin Kostakayı bağrından çıkarmış olan Bosna – Hersek iki ülke ve iki din arasında sıkışıp kalmış. Katolik Hırvatlar ile Ortodoks Sırplar arasına ! Bu üç halk Osmanlı ve Hırvat kökenli Tito döneminde iç içe huzur içinde yaşarken kendilerini birden acımasız bir savaşın içinde buldular. Bir ara yazın “yeşil” kışın ise beyaz” ile özdeşleşen güzel topraklar başka bir renkle anılmaya başlandı. “Kırmızı” yani “kan” ! Bir tatbikat diye başlayan bu kanlı savaşta, komşu komşuya, çocuk çocuğa kasap manava düşman oldu. Kırkbir ay süren mücadele ikili kombinasyonlar şeklinde üç milleti kıyasıya savaştırdı. Boşnakların bir bölümü ülkeyi terk etti. Sayıları iki milyon civarı olduğu tahmin ediliyor. Hatta İstanbul’da “Yenibosna” diye yepyeni bir semt kuruldu. Şehir parklarının hemen hemen tamamı genç insanların mezarları ile doldu. Özellikle başkent Saraybosna’da binaların tamamı kurşun delikleri ve top mermileri ile elek gibi döküldü. Çevrenin dingil yeşilliği, otlayan gürbüz inekler, duru mavi gökyüzü gürül gürül akan nehirler roketlerle sarsıldı. Hani bazen kelimelerin “boş, zayıf ve yetersiz” kaldığı anlar vardır ya! Ancak onu yaşayan bilir.  Oysa ki bir çocuk doğduğunda düşmanını tanır mı? “Nefreti” kim öğretir genç dimağlara? Savaşlarda kazançlı çıkan kimdir? Sanki yanıtı duyuyorum; savaş tüccarları ve bazı politikacılar.

Hırvatlar çift tarafı keskin, Sırplar tek tarafı keskin Boşnaklar ise kör birer bıçak gibi idi. Başkent Saraybosna 3,5 sene süren kuşatma sonunda (Hitler’in St Petersburg kuşatması ile beraber bir rekor) 250 bin kayıp verdi. Günde 2 bin bomba tepelerde mevzilenmiş Sırp cephelerinden kentin üstüne yağdı. Hareket halindeki her şey “acımasızca” vuruluyordu. Özellikle otobüs, tramvay, otel ve pazaryerleri “ideal” hedeflerdi. Şehirdeki Sırp casusları telsizle top başındaki arkadaşlarını yönlendiriyordu. Hatta Avrupa’dan avcılar gönüllü olarak Sırp cephesinde “insan vurmak” için Sırbistan’a akın ediyordu. Hani boşuna Tolstoy “hayvan vurmanın bir adım ilerisi insan vurmaktır” dememiş. Boşnaklar ise savaşın ve kuşatmanın en şiddetli günlerinde “karşı” tarafın moralini bozmak için şık giyinip piyasa yapmaya ve köpeklerini gezdirmeye devam etmiş.

Saraybosna halkı “fare kapanında” diğer bir deyişle “açık hava hapishanesindeydi”. İnsanlar karşıdan karşıya farklı yerlerden ve zig-zag çizerek geçiyordu. Sık sık çıldıranlar da oluyordu. Kan kusan tanklar binaların karşına geçip tek tek vuruyordu. Her yerden alevler yükseliyordu. Dış dünya ile tek bağlantı 800 metrelik 1,7 metre yüksekliğinde havaalanı altından geçen bir tüneldi. Bu dar tünelde doğum ve düğün törenleri bile yapılmış. Tam 3 milyon kişi 2,5 yıl boyunca bu tüneli kullanmış. Saraybosna’da çok “acı” olaylar yaşanıyordu. Bebeğini öldürüp eti ile köfte yapıp annesine yediren Sırp kadını, komşuları sadece lanetleniyordu. Bu “anne” akli dengesi bozuk olarak yaşamına devam ediyormuş. İşte bir başka olay: Boşnakları bir nehrin kıyısına getirip çıplak olarak karşı sahile yüzün serbestsiniz diyen Sırp militanlar daha soyunurlarken zavallıları kurşuna dizmişler. Ingman dağları eteklerine 2 milyon mayın yerleştirildi. Mayınları döşemek kolay, ya geri toplamak? Bu arada Boşnak sanatçılar hep birlikte yeni bir şarkıyı seslendiriyordu. “Bu şehirde ağlamak günah değildir.”

Nihayet 1995 yılında Dayton anlaşması ile bu korkunç savaş resmen sona erdi. Savaşın çok önemli bir kahramanı vardı. Gafil avlanan Boşnak halkını organize edip onları haksızlığa karşı bir araya getiren bir askeri deha, Alija İzzetbegoviç ! Yıllarca zindana atılan bu kahraman, alçak gönüllü lider 2003 yılında öldüğünde tam bir milyon kişi cenazesine katıldı. Gayet sade olan mezarının başında sürekli dört asker gece gündüz gönüllü nöbet bekliyor. Ramazan topunun atıldığı “top” diye anılan Sarı Tabya’ya çıkarken “şehitlik” size eşlik ediyor.

Doğu ile Batı Saraybosna’da Buluşur!

Hani şehirler vardır tarih ve gelenek kokar. Sizi sıkı sıkı sarmalar, işte Osmanlı’nın at sürüp kılıç salladığı dağların arasına kurulmuş. Saraybosna böyle bir kenttir. Her şeyden önce yükseklerde kurulmuş bir şehirdir. Osmanlı evlerini sağlam kayada yani ovaları sadece tarıma ayırarak kurmuşlar. Bosna suyu 99 kaynaktan doğup bu güzel toprakları isimlendirmiş. Osmanlı 500 yıl sonra, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonrası burasını Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na “emanet” etmiştir. Diğer bir değişle, ödünç vermiştir. Boşnak buna çok üzülmüş ve o gün bugün Osmanlı geleneklerine sıkıca bağlanmış ve onlara sahip çıkmıştır. O zamanlar localar hile yapan, çürük mal satan esnafa nefes aldırmazmış. Örneğin kötü ayakkabı yapan esnafın iki ihtardan sonra ayakkabıları dama atılırmış. “Pabucu dama atıldı” deyimi işte bu topraklardan yayılmış.

“Başçarşı” Osmanlı dokusunu aynen korumuştur. Çarşıdaki sokak isimlerini sayıyorum. Saraçlar, Çizmeculuk, Ciltculuk, Kuyumculuk! Osmanlı bu kenti sıfırdan kurmuş ve 37 malın ticaretinin yapıldığı dönemin önemli bir kültür ve ticaret merkezi haline getirmiştir. II. Abdülhamit’in diktiği “saat kulesi” hala ayakta. Venedik’ten İstanbul’a, Saraybosna kadar büyük ve canlı bir çarşı yokmuş. Yeniden restore edilen zarif, ahşap çeşmenin (sebil) etrafındaki yüzlerce güvercin yüzlerce yıl önce olduğu gibi şimdi de yağmur yağdığında bir ağacın dibine sığınıyor. Çarşıda kahve değirmenleri, bakır tabaklar, ahşap işlemeleri, cezveler, badem, çörekotu, karanfil, leblebi, susam, salep, nohut, pişmaniye, tahin ile helva satan baharatçılar, ekmek için de “somunlu” denen köfte satan ufak lokantalara ve şadırvanlı meydanlara rastlayacaksınız.

Milijacka nehrinin ikiye böldüğü kentin minare ve kırmızı kiremitleri ile dağ eteklerine doğru uzanan silueti, barok kuleleri ve dağın tepesine tünemiş eski Kalesi (tabya) ile gene çok hoş. Evliya Çelebi ünlü eserinde bu kentte 1959 yılında 110 çeşmenin varlığından bahseder. Saraybosna biraz Üsküp, biraz Bursa, biraz Edirne, biraz Kahire ve biraz da Viyana’dır. Yani Saraybosna her şehre benzer ama aslında o hiçbir şehir değildir. Avrupa’da ilk tramvay 1874’te burada kurulmuştur. Tabii atla çekilirmiş. Bugün de aynı tramvay hattı faaldir. Ünlü Boşnak böreği gene popülerdir. Boşnak böreği kıymalı, peynirli, ıspanaklı veya karışık sunulur. Ama biraz yağlıdır.

Boşnak Sancağı Valisi Gazi Hüsrev Bey’in 1531 yılında yaptırdığı bahçesindeki ıhlamur ağaçları ile sizi selamlayan Begova (Gazi Hüsrev) Camii’nde her gün 20 imam tarafından hatim indirilmesine Osmanlıdan beri ara vermeden devam edilmektedir. Ezanlar teyple değil yalın sesle okunuyor. Bugünkü imam hatip lisesinin benzeri olan Kurşunlu Medresesi ile kapalı çarşıyı bedestenden (Bezistan) yaptıran gene aynı validir. Saraybosna aşk ve kadın şehridir. Dayanıklı, ölümsüz ve hep yenidir. Semalarına Ayşe Kulin’in ünlü romanına konu olan “Sevdalinka” yani sevda şarkıları Saraybosna’nın sokaklarında dolaşır durur.

Osmanlı’dan burayı teslim alan Avusturyalılar yamaçlara kendi mimari üslupları ile sevimli Osmanlı evlerinin yanına barok sitilinde dev bir milli kütüphane inşa ederler. Burada iki milyon el yazması kitap, savaşta bombalanan bu bina ile birlikte yok olmuştu. Hani önce geçmişle kültür bağları koparılır ya. Bir Boşnak, mimarisi Osmanlı’dan çok farklı olan bu binaya tepki gösterir ve hemen karşısına ahşap bir Osmanlı tipi ev yapar ve adını “inat evi” (inat kuça) koyar.

Avusturya Macar Krallığının veliahdı Franyo Ferdinant ve hamile eşi Sofya 28 Haziran 1914 tarihinde bu kentin Osmanlı yapısı Latin köprüsünde Gaurillla Princip adlı bir Sırp tarafından öldürülmesinin üzerine I. Dünya Savaşı başlar.

Saraybosna 1984 yılında kış olimpiyatlarına ev sahipliği yapmıştır. Civarında çok sayıda kayak merkezi vardır. Evet, Saraybosna ve tüm ülke savaşın yaralarını hızla sarıyor. Bakarsınız Saraybosna günün birinde “Avrupa’nın Kudüs’ü” sıfatına layık olarak dört cemaat (Müslüman, Ortodoks, Katolik ve Musevi) burada birlikte huzur ve barış içinde yaşar.

Yarısı Su, Yarısı Minare, Burası Travnik

Travnik, Osmanlı döneminde yetiştirdiği ünlü devlet büyükleri, o dönemdeki on yedi minaresi, yemyeşil yamaçlar içinde gürül gürül akan Laşus Nehri ve elçi İbrahim Paşa’nın medresesi ile tanınıyor. Orta Bosna’da yer alıyor ve şiddetli bir savaş yaşamamış. Ivo Andiç’in “Travnik Günlüğü” romanında bahsedilen “Lütfiya’nın kahvesinde” günün Travnik beyleri ve itibarlı kişileri yazları lokumlu kahve içerlermiş. Bugün ise gezginler “Dlava Voda’da” yani “Mavi Su” kenarında salkım söğütlerin gölgesinde kırmızı şemsiyeli bir masaya çöküp ızgara kokusu ve yoğun dumanın eşliğinde ya İnebolu köftesi ya da alabalık yiyorlar.

Eğer Travnik çarşısında bir tur atarsanız karşınıza “Alaca Camii” veya diğer adı ile “Süleymaniye Camii” çıkacaktır. Balkanlarda çok süslemeli camilere “alaca” denir. Caminin dış yüzeyinde servi ağaçlarının resimleri, meyve motifleri ve nakışlar dikkati çekiyor. Elçi İbrahim Paşa Medresesi’nin tasarımı aynen bir tren garı şeklinde. Ortası boş ve üstü kapalı. Medresenin sınıfları geniş bir avluya bakıyor. Burası aslında bir imam-hatip lisesi ayarında. Ama dokuz sudaki pınara eğilip bir avuç su içmeden ve çarşıdaki ünlü Seher Pastacısı’nın özel tatlısını ve peynirini tatmadan halen “yenileme” çalışmaları devam eden kalesine çıkmadan Travnik’ten sakın ayrılmayın.

Mostar Köprüsü Bir Bakıma Osmanlı Demektir!

Mostar’a doğru ilerliyoruz. Hersek’te güneş bizi ısıtıyor. İki yanımız meyve ağaçları ile dolu. Boşnaklar yol boyunca kendi ürünlerini satıyor. Sirke ile kestane balı. Ne demişler “bedava sirke, baldan tatlıdır.” Ancak ateşte kızaran zavallı kuzuları görünce tüm neşem kaçıyor!

Peçoveli etrafı surlarla kaplı, nar ağaçlarının süslediği tipik bir Osmanlı köyü. Köy yeniden hayata dönüyor. Camii ve medrese tamamlanmış. İki yüz merdivenli kalenin burç ve zirvesine çıkıp özel taşlar ile kaplı çatıları arasında Navetra nehri ile kucaklaşan tüm köyü temaşa edebilirsiniz. Kâğıt külahlarında kuru ve yaş meyve satan mahalli kıyafetleri içinde “buyurun” sözcüğü ile sizi Peçovelini’in girişinde karşılayan hanım ve çocuklar dikkatinizi çekecektir.

Sonra sınır tanımaz Buna nehrinin doğduğu Avrupa’nın en güçlü su kaynağının (Kastik) başına kurulan Ahmet Yesevi’nin torunu Sarı Saltuklu Hazretlerinin türbesi ve tekkesi ahşap mimarisi ve güzel yerleşimi ile sizi büyüleyecektir. Sarı Saltuk Hazretlerinin isteği doğrultusunda ölümünden sonra sekiz ayrı tabutu sekiz ayrı mekâna gönderilmiş. Şu anda hakiki mezarının yeri belli değil. Bahçede çay ve kahve içen Boşnaklardan tanıdık sözcükler duyacaksınız. “Selam, merhaba, sabah hayrola, Allah’a emanet”

Mostar, Navetra Nehri’nin iki yakasında 14 camii, 11 mescit, 7 medrese 150 hane ev, tekkesi, türbeleri, çeşmeleri, kuyumcuları, bakırcıları, demircileri ve kalesi ile bir açık hava müzesiydi. İki katlı cumbalı evleri minyatürlere konu olmuştu. Sanki oraya kondurulmuş bir biblo idi. Bu şirin yerleşim merkezi Adriyatik Denizini, Orta Avrupa’ya bağlayan transit yol üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar bu hoşluklarla dolu kente nüfusun dört katı kadar turist gelirdi.

Aslında Mostar’a kimliğini kazandıran “köprüleridir”. Yıl 1566. Kanuni Sultan Süleyman burada belki de dünyanın en güzel köprüsünü yaptırdı. Mimar Sinan’ın öğrencisi olan mimarı Hayrettin, köprü acaba yıkılır mı korkusu ile uzun süre herkesten saklandı. Sonrada sağlamlığını kontrol etmek için önce atları geçirdi. Taşları birbirine kurşun dökerek bağlamıştı. Köprü 1993 yılında Hırvat toplarının insafsız ateşine kadar dayandı. Yani Sırplara direndi. Sırplar gitti, Hırvatlar geldi. Mostar Köprüsü Osmanlı’nın yani Müslümanlığın bir sembolü idi. Onu Hırvatlar adım adım aşağıya indirdiler. Hatta son darbeyi vurmadan önce basını bile davet ettiler. Canlı yayında 20 dakikada bu güzelim köprü çöktü. Ama onu tekrar inşa etme işi gene sevdalı Anadolu gencine düştü. Ebru Firması nehirden çıkarılan orijinal parçaları ve civardaki aynı taş ocağından getirdiği yeni bloklar ile bu güzelim tarihi eseri tekrar yerine 28 ayda yerleştirdi. Yıl 2004. 1993 yılında yıkıldığı için köprüde tam 93 taş blok kullanıldı. Zaten “most” köprü demekti. Mostar “mostu” una kavuştu. Mostar tekrar canlandı. Sizde Mostar’a “gelin” derim, Müslüman ile Hırvat mahalle sakinleri ve barış gücü askerleri kentin sessiz ara sokaklarında artık birlikte dolaşıyor.

Hani “inat” var ya! Ama neye inat! Peki hoşgörü nerede? Tepenin üstünde etrafı mayın için çevrilmiş koca bir haç yapılmış. Onu oraya yerleştirenler de İspanyol askerleri. Sonra kent içinde caminin yanına dev bir çan kulesi yapılmış. Bugünkü Mostar’ın nüfusunun %65’i Hırvat, %35’i ise Boşnak. Dileriz böyle düşmanlıklar, parmak ve el hareketi ile özel Sırp, Hırvat, Boşnak işaretleşmeleri sona erer. Dünya miras listesinde yerini alan, 21 milyon dolara restore edilip tekrar canlana Mostar’da yeni bir savaş yaşanmaz. Mostar Köprüsü yine eski görkemi ile orkestraları ağırlıyor., konserlere eşlik ediyor, turistlere göz kırpıyor, aşıkları saklıyor.

Kısa Kısa Bosna Hersek!

  • Arabanız “lüks” ise bir gün aniden kaybolabilir. Pek uzak olmayan Sırp topraklarına götürürler, sonra sizi bulurlar. Ortalama arabanızın piyasa fiyatının beşte birini onlara ödemeyi kabul ederseniz, aracınızı size geri getirirler!
  • Bu ülkede daha geri dönüşüm faaliyetleri başlamamış. Cam, plastik, alüminyum ayrı toplanıp değerlenmiyor. Kâğıt ve kartonda bir noktaya kadar.
  • Bosna Hersek’te kışın sürekli kar, yazında sürekli yağmur yağabilir. Hazırlıklı olun! Elbette yeşilin her tonu doyasıya yaşamanın bir bedeli var. Kar ve Yağmur!
  • Hersek’in sadece Adriyatik’te 20 kilometre bir sahili var. Ama “limanı” yok.
  • Bosna Türkiye’den bir saat geri.
  • Boşnak her şeyin en iyisini ister. Sabırlıdır, bekler. Planlıdır ve sonunda istediğini elde eder.
  • Boşnaklar genelde uzun ve cüsseliler, ayrıca yakışıklı ve güzeller.
  • İki Türk ile karşılaştım, Dünyada yeni uygulanan bir teknolojiyi ilk kez burada bir gökdelene monte ediyorlarmış. Yangın merdiveni yerine binanın çatısından zeminine ulaşan özel bir boru. Yanmayan, insanları kavrayan, nefes aldıran ve sizi yavaş yavaş aşağıya indiren özel bir sistem. Bravo!
  • Türklerin kurduğu “kent” bisküvi fabrikası Bosna Hersek’in önemli tesisleri arasında.
  • Amerikalılar kendilerini burada dış dünyadan tecrit etmişler. Silahlı korumalar, elektrikli teller ve sıra sıra duvarların arkasında korku içinde oturuyorlar. Tuzla’daki kamplarında 10 bin Amerikalı yaşamakta. Tuzla; Zagrep, Belgrad ve Saraybosna’dan eşit uzaklıkta ve askeri açıdan önemli bir kent.
  • Saraybosna kömürle çalışan merkezi bir ısıtma tesisine sahip. Şehirde yükselen uzun bacalar bu uygulamanın ürünleri.
  • Sayıları beşi bulan Bosna – Sema Türk okullarında yüzlerce Boşnak, Sırp, Hırvat ve değişik ülkelerin gençleri ülkenin en kaliteli eğitimini almakta. Saraybosna dışında en kuzeydeki Bihaç ile Tuzla’da da birer Türk Okulu bulunuyor. Şu ara Saraybosna’da tüm bölgenin en modern, en büyük okulu inşa halinde. Ilıca’da bulunduğu için okulun jeotermal enerji ile ısıtılması ve bir de kur havuzu yapılması düşünülüyor.
  • Osmanlı’nın devşirme yolu ile eğittiği gençlerden biri de geleceğin Sokullu Mehmet Paşası olmuştur.
  • Saraybosna’nın dış mahallelerinde bazı modern camilere rastlıyorsunuz. Bunları Endonezya, Kuveyt gibi ülke halkları yaptırıyormuş.
  • Genelde ortalama ömür süreleri uzun olan Boşnaklarda savaş sonrası genç yaşta ani ölümlerin artmasını tıp otoriteleri yaşadıkları “strese” bağlıyor.
  • Bosna Hersek’te sigara tüketimi çok fazla. Nedenini ise strese bağlıyorlar. Ayrıca bol bol da sigara reklâmları var. Bir de sigara fabrikası var.
  • Boşnaklar, Sırp ve Hırvatlar arasında yaşanan gerginlik yüzünden araba plakaları o aracın hangi şehirden geldiğinin anlaşılmaması için Sırp Kıril alfabesi de kullanılarak özellikle düzensiz bir sistem yaratılmış.
  • Bosna’da 1995 yılında gerçekleşen Srebrenitsa katliamının 10. yılı kutlandı. Dışişleri bakanımız ile Sırp Lideri ve daha birçok politikacı orada idi. Burada sekiz binden fazla Müslüman kendilerine koruma garantisi veren Birleşmiş Milletler askerlerinin gözleri önünde Sırp kuvvetlerince katledildi. Bu olay Avrupa’da II. Dünya Savaşından beri en büyük katliam olarak kabul ediliyor. Ancak işin ilginç yanı savaş sonrası anlaşmaya varılan “Statü” savaş öncesinin aynısı. Yani bu büyük katliam, bu uzun süreli savaş bir “hiç” uğruna!
  • Meryem Ana’nın üç farklı coğrafyada çocuklara görüldüğü rivayet edilir. Birincisi Portekiz’deki ünlü Fatima (hani söylediği üç kehanet sonraları gerçekleşti: Papa’nın vurulması, Sovyetlerin dağılması gibi). İkincisi Avusturya’da, üçüncü ise burada. Bu köyün adı Meco-Goridge (ama gezemedik).
  • Halk kurallara saygılı ve hakkına razı.
  • Sırpların aşırı milliyetçilerine “çentik”, Boşnaklara “mücahid”, Hırvatlara ise “ustaşa” denilmekte!
  • Osmanlıdan kalma değirmen ve köprülere nehir boyunca rastlarsınız. Yapılar genelde ne batılı ne de doğulu. Camiler, kiliseler, sayıları az da olsa sinagoglar iç içe.
  • Kendisiyle barışık bir kent olan Saraybosna’da çoksayıda Ziraat Bankası şubesi var.
  • Bosna ile Hersek toprakları yüksek Dürel sıradağları aşan uzun bir tünel ile birbirinden ayrılıyor. Hersek’e geçince bol güneşli tamamen farklı bir coğrafyaya adım atıyorsunuz. Bir anda Ege kıyılarını andıran tabiat örtüsünü bol meyve ve zeytin ağaçları süslüyor. Giysiler bile değişiyor. Bosna kısmında ise karasal iklim hâkim.
  • Osmanlı’nın “kahve içme” gelenekleri bizde unutulurken burada aynen devam ediyor. Kulpsuz fincan tutulurken doğal olarak “hilal şekli” veriliyor. Fincanın içinde ise bir yıldız var. Sonra şeker ve lokum yanında servis ediliyor. Tabii su da! Kıtlama yoluyla içilen kahve özel bakır cezve ile geliyor.
  • Dino Merlin kendine has müziği ile bu ülkenin en popüler sanatçısı.
  • Bosna Hersek’te o kadar çok mezarlık görüyorsunuz ki ! Şehir parkları bile ihtiyaçtan mezarlığa dönüştürülmüş. Genelde siyah taşlı mezarlar Hırvatlara ait, beyazlar ise Müslümanlara. Ama mezarlarda taze çiçek hiç eksik olmuyor. Mezarlar temiz ve bakımlı. Mezar taşlarında ölüm tarihleri hep aynı yılı gösteriyor: 1992 ve 1993.
  • Mimar Sinan’nın ünlü eseri Drina Köprüsü aynı isimli romanla daha da ünlendi. Aslında bu eserde Ivo Andriç, köprü civarında geçen olayları incelerken Osmanlının devşirme sistemini de eleştirmektedir.
  • Saraybosna’da geziniyorum, yanıma başörtülü, mavi gözlü bir hanım yaklaşıyor. Beni tanımış olmalı. Ne olur söyleyin diyor “Kimse artık Türkiye’de oğluna “Savaş” ismi vermesin, savaş çok kötü.”
  • Bosna Hersek’te üniversiteye girmek pek zor değilmiş ama esas zorluk mezun olmakta imiş. Laf aramızda bugüne kadar Türkiye’den gelen öğrencilerden mezun olana pek rastlanmamış.
  • Bu ülkelerde pazarlık yok ama fiyatlarda aldatmak da yok.
  • Bosna Hersek topraklarında üç adet piramit bulundu. Mısırdan gelen uzman bu yapıları görünce şaşırmış. Bakalım zaman ne gösterecek?
  • Kanite (buraya yerleşen Konyalılardan ismini aldığı söyleniyor) Kasabası’ndaki tarihi Osmanlı Köprüsü de onarılmaya başlanıyor. Hitler’in ordusunun yıktığı köprüyü gene Türkler onaracak.
  • Mostar yolunda bir savaş açık hava müzesini görüyoruz. Burada Tito kumandasındaki Yugoslav ordusu gece gizlice kurduğu geçici köprü ile karşı kıyıdaki Alman ordusunu bozguna uğratmış. İşte Tito’nun yıldızı burada parlar.
  • Bosna Hersek’in vadi boyunca nehirleri takip eden caddelerinde ilerledikçe tuğla kaplı binalar görüyorsunuz. Meğer bir şekilde çatıyı kapatıp binasına yerleşen Boşnaklar sıva ve izolasyon için bir yandan para biriktiriyorlarmış.

SEYAHAT ETMEK YAŞAMI YENİDEN KEŞFETMEKTİR

Önyargı, taassup ve dargörüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir.
Mark Twain

Seyahat etmek, yeni yerler, yeni kültürler tanımak, yeni insanlarla tanışmak, yaşamın içinde yeni olasılıklar keşfetmektir de bir yandan. Bu keşif kişinin vizyonunu, dünyaya bakışını geliştirir, hayatı, dünyayı, insanları, ülkeleri, kültürleri, olan biteni çok daha geniş bir perspektiften görmesini sağlar. Kişinin farkındalığını artırır ve hem ideallerini yükseltir hem de ufkunu genişletir. En önemlisi ise kendisine benzemeyenleri de oldukları gibi kabul edebilmeyi ve hiç kimseyi ve hiç bir şeyi ötekileştirmemeyi öğretir.

Hayatı dolu dolu yaşamanın etkili bir seçeneği de seyahat etmektir. Bu nedenle imkanlarımız elverdiği ölçüde, yurtiçinde ve yurtdışında gezilere çıkmak, yaşadığımız ve bildiğimiz yerin dışında yeni ve farklı kültürler tanımak, dünyanın bilmediğimiz, tanımadığımız köşelerini kendi gözlerimizle görmek ve deneyimlemek, beraberinde müthiş bir kişisel gelişim ve büyüme fırsatı da getirecektir.

Gezmek, kişinin vizyonunu, hoşgörüsünü, üretkenliğini artıran bir okul gibidir. Gezen kişi, kendini, yaşamı, dünyayı, diğerlerinden çok daha doğru ve detaylı kavrar. Bu sayede kendi yolunu çok daha belirgin ve tutarlı çizer. Yaşamın içine karışmış küçük detayları ve bu detaylarda saklanan güzelliği ve mutluluğu yakalar. Bu da gezgini daha mutlu, çevresine karşı anlayışlı ve sevgi dolu, kendisiyle ve herkesle barışık, meraklı, coşkulu, kendine güvenli ve bütün bunların sonucunda da daha başarılı ve daha üretken yapar.

Gençliğinde büyük bir gezi tecrübesi olan insanların, yaşamlarını çok daha verimli, sağlıklı ve doğru kurduğunu düşünüyorum. İnsan, özgürlüğü ve bunun sorumluluğunu ne kadar erken deneyimler ve öğrenirse, kararlarını da o kadar doğru verir ve hayatın zorluklarına karşı o denli güçlü ve dayanıklı olur. Dünyayı ne kadar erken tanırsa ve dünyanın, kendi evinde, mahallesinde, okulunda, işyerinde, yaşadığı şehirde gördüğünden çok daha fazla rengi, tadı, kokuyu, düşünceyi, inancı, dünya görüşünü, hikayeyi ve insanı barındırdığını ne kadar erken yaşar ve farkına varırsa da, o kadar dünya vatandaşı olur ve kendi yolunu o kadar doğru seçer, sonuçta da o denli başarılı ve mutlu olur.

16 yaşındayken İngiltere’ye bir dil okuluna gitmiştim, 20 yaşındayken de Norveç’te zihinsel engellilerin bakıldığı bir gönüllü çalışma kampına katılmıştım. Bu iki deneyim, dünya hakkındaki farkındalığımı artırmış, ufkumu açmış, hayal gücümün sınırlarını geliştirmişti. Dışarıda olağanüstü, rengarenk veçok güzel bir dünya olduğunu keşfetmiş ve çok etkilenmiştim. Bu paha biçilemez öğrenme fırsatını hayatıma daha çok dahil edebilmek için de, bundan sonra her fırsatta yollara düşmüş, yeni yerlerin, yeni kültürlerin peşinden gitmiştim.

Benim gezginliğim de dağcılığımla yaşıttır. 20’li ve 30’lu yaşlarım boyunca ne kadar çok dağa tırmandıysam o kadar da çok seyahat etmişimdir. Dağları bu kadar çok sevmemin bir sebebinin de bana dünyayı gezme fırsatı vermesi olduğunu söyleyebilirim. Bugünkü kişiliğimde tırmandığım her bir dağın olduğu gibi her bir seyahatimin deetkisi vardır. Her birinden çok değerli dersler çıkarmış, çok ama çok şey öğrenmişimdir. Çoğu zaman ikisini birleştiren projeler yapmaya çalıştım. Yürüyerek, otostopla, bisikletle, motosikletle, arabayla, trenle, helikopterle, uçakla, bazen de fille, deveyle yada o anda fonksiyonel olan herhangi bir şeyle her fırsatta yollara düştüm, bir yerlere gittim.

Dünyanın bir hazine, yaşamın da bir hediye olduğuna inanırım. Yaşadıkça ve öğrendikçe daha da sevdim, sonsuz Evrendeki bu minik mavi gezegeni. Sevdikçe daha yakından tanımak, hakkında daha çok şey öğrenmek istedim. Bir coğrafyadan bir diğerine koşturdum durdum bu güzel dünyada. 7 Kıtayı ve 90’a yakın ülkeyi görme imkanım oldu. Bir dünyalı olarak, insanın yaşadığı dünyayı, dünyayı paylaştığı diğerlerini tanımasını, kendi çerçevesi içinde her şeyden daha değerli olarak gördüğümü söyleyebilirim. Çünkü o zaman görüntüdeki farklılıklarımızın bir sorun değil bilakis bir zenginlik olduğunu ve aslında öz olarak hepimizin aynı olduğunu, aynı yerden geldiğimizi ve aynı amaçla aynı yere gittiğimizi de görebiliriz.

Zanzibar’ın dar sokaklarında kaybolmak, Alaska’nın muhteşem doğasına aşık olmak, Himalayaların muazzam boyutlarına hayran olmak, Endonezya’da, Afrika’da, Avustralya’da bambaşka kültürlerden gelen ama dünyayı benzer efsaneler ve söylencelerle anan ve aynı sevecenlikle kavramış olan yerli halklarla iletişim kurmak, Moğolistan’da dünyanın en büyük çayırlarındailerlemek, Patagonya’da Deniz Aslanlarını, Deniz Fillerini yakından görmekbir gezgin için unutulmaz tecrübelerdir. Bu deneyimleri yaşayan sıradan bir insan bir daha asla eskisi gibi olamaz. Artık çok renkli ve çok zengin bir dünyanın kapılarını aralamıştır ve daha fazlasını arzulamaktan kendini alamaz.

Seyahat etmenin en büyük faydası, bütün bu renkliliğin, çeşitliliğin, farklılığın aslında aynı özün farklı yansımaları olduğunu kavramamızı sağlamasıdır. Hepimiz neticede bir sokakta, bir mahallede yaşıyoruz. Genellikle bu mahallede herkes bizim gibi, herkes benzer bir kültürden geliyor. Benzer gazeteleri okuyor, benzer televizyon programlarını izliyoruz, benzer bilgilere sahibiz. Zannediyoruz ki bütün dünya gözümüzün önünde gördüklerimiz. Oysa dünya bunun çok ama çok ötesinde. Gezegenimizde 7 buçuk milyar insan yaşıyor, 200 civarında ülke var. Bunların oluşturduğu binlerce etnisite, din, mezhep, alt kültürler ve yerel kültürler var. Bunları deneyimlemek insana bambaşka bir farkındalık getiriyor. İnsanın yaşamla, doğayla, hatta Kozmosla ve Tanrı’yla olan ilişkisinde yeni ve daha doğru, daha sürdürülebilir bir kavrayışı da beraberinde getiriyor.

Bu farkındalığa ulaşmanın en kolay yolu seyahat etmek. O yüzden seyahat etmeyi de en az spor yapmak kadar yaşamın en önemli dinamiklerinden biri olarak görüyorum. Sporcular kendilerini, gezginler ise dünyayı daha doğru tanıyorlar. Kendini ve dünyayı doğru tanımak her şeyin başı. Çünkü o zaman yaşamı, varoluşu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, olan biteni daha iyi anlayabiliyor ve kendi içindeki sentezleri daha doğru yapabiliyor insan. O yüzden her fırsatta seyahat etmek en doğrusu. Bence ilk fırsatta toplayın çantanızı, yollara düşün ve olabildiğince uzaklara gidin, ilk anda zor gibi görünse de ilk adımı attıktan sonrası çok kolay gelir. Dışarıda olağanüstü güzel bir dünya var, kendinize bu şansı verin, sonuçlarına inanamayacaksınız..