Uygarlıklar Arasında Bir Köprü: Tunus

Tunus’lu; Anibal’i, Roma’yı, Bizans’ı, Arabı, Osmanlı’yı ve Fransız’ı tanımış. Bölgedeki tüm önemli tarihsel gelişmelerin içinde yer almış. Tunus tarihi; eski Romalılardan Osmanlılara, İtalyanlardan Fransızlara kadar birçok ulusun tarihi ile yakın ilişkilidir. Bizim bağımız ise Akdeniz’in bir Türk gölü olduğu döneme rastlıyor. Barbaros Hayrettin Paşa, Tunus’u işgal ediyor ve 1574’te Sinan Paşa Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıyor. Osmanlı hâkimiyeti 1881 yılına kadar sürüyor. Dile kolay, 307 yıl  Türk egemenliğinde yaşamış bu ülke. Yüzyıllar süren bir kader birliği içinde olmak, hoş bir tat bırakmış geriye ve bunun izleri de hâlâ kendini göstermekte. Yüzlerce yıldan bu yana Türk semtleri, Türk köyleri, Türk kahvesi ve tabii çok az sayıda Türk de kalmış Tunus’ta.

Kuzey Tunus, 500 metre kadar yükseklikte bir plâtodan oluşuyor. Atlas Dağları’nın uzantısı olan bu plâto, ülkenin sürekli akan tek akarsuyu Medjerda tarafından sulanıyor. Ülkenin orta kısmı ise tuz ovalarıyla, steplerle kaplı. Bunlar güneye doğru Sahra çölü  ile bütünleşiyorlar. Kıyılarda yazlar ılık ve kurak, kışlar ise ılıman geçiyor. İç kesimlerde ise durum epey farklı; kış aylarında plâtoda ısı 0°C dereceye kadar düşerken, yazın çölde sıcaklık 50 santigrad dereceyi bulabiliyor.

Tunus aslında bir tarım ülkesi. Başlıca tahıl ürünleri buğday ile arpa. Kuzeydoğuda turunçgiller ve üzüm yetiştiriliyor. Hammamet ve Gatses arasında zeytinliklere, çölde ise hurmalıklara rastlanıyor.

İki kıyılı bir ülkedir Tunus. Bir kıyısı Fransa ve İtalya’ya bakıyor, öbür kıyısı ise güneşin doğuşunu gözlüyor.

Tunus yerel giysileri ve geleneksel başlıkları çok zengin. Simgesel anlamların dışında çeşitliliğe sahip. Bol renkli ve parıltılı kumaşlarda lame, altın rengi, sırma ve altın simler kullanılıyor.

Tunus’un Başkenti Tunus

Tunus Körfezi’nin bir girintisinin oluşturduğu sığ Tunus Gölü kıyısındaki başkent Tunus’ta, görülecek yerlerin en başında Fenikelilerin ünlü liman başkenti Kartaca geliyor. O muhteşem kentten günümüze, ne yazık ki fazla bir şey kalmamış. Harabelerin üstündeki bütün kalıntılar, sütunlar ve sütun başları Romalılara ait.

Bugün lüks bir banliyö semti olan Kartaca’ya, zengin ve gösterişli villâların arasından pembe ve mor begonviller eşliğinde kıvrıla kıvrıla giden bir yolla ulaşılıyor. Fenikelilerin Kuzey Afrika’daki en önemli yerleşim merkezlerinden biri olan Kartaca, kısa zamanda büyük bir gelişme göstererek M.Ö. VI. yüzyılda Tunus topraklarının büyük bir bölümünü içine alan bir devlet olmuş. Akdeniz ticaretinde söz sahibi olunca da Romalılarla başı derde girmiş.

Kartaca komutanı Anibal, 40 bin kişilik ordusu ve filleri ile İspanya ve Galya’yı geçip Alpler’i aşarak Roma’ya yürümüş. Beş ay süren bu uzun yürüyüşten sonra Cannea’da  Roma ordusunu perişan etmiş (MÖ 817); fakat başkent Roma’ya nedense son ve kesin darbeyi bir türlü indirememiş. Bu arada zaman kazanan Roma da toparlanıp M.Ö. 146 yılında Kartaca’ya hücum ederek kentte taş üstünde taş bırakmayıp, yerle bir etmiş. Hatta burada ot bitmesin diye Romalılar toprağa tuz serpmiş. Anibal, bu bozgundan sonra Anadolu’ya kaçmış ve Gebze’de yakalanacağını anlayınca zehir içerek intihar etmiş. Mezarı bugün Gebze’de bulunuyor.

Bini Bou Said köyüne  hayran olup eşi için bugün kültür merkezi olan muhteşem evi yaptıran Rudolphe d’Erlager, huzurlu dingin balıkçı köyünü bir anda “ünlü” yaptı. Sanatçılar Dalida ve Claudia Cardinale sık sık Cafe Des Delicies’e gelip bademli-naneli çaylarını yudumlarlarmış. Yüzyılımızın en büyük düşünür ve sanatçılarından Nobel ödüllü Andre Gide, Simone de Beuavoir, Jean Paul Sartre, Foucault ve Klee, yaşamlarının bir bölümünü Sidi-Bou-Said kasabasında geçirmişler. Bugün bu kasabada çok sayıda dükkân, lokanta ve bar var. Bini Bou Said bir bakıma “piyasa” yeri. Birbirine kemerle bağlanmış evlerin bembeyaz duvarlarında, birbirinden gösterişli işlemeli demir ve ahşap kapılar, sevimli pencereler, pervazları, panjurları ve verandalardan sarkan kırmızı çiçekler arz-ı endam etmekte. Taş merdivenlerle çıkılan sahanlıkları görülmeye değer güzellikte. Bu güzellikleri, beyaz ve boncuk mavisi renkli elbiseleri içindeki nur yüzlü insanlar tamamlıyor.

“Yasemin kokan topraklar” olarak anılan, dört kubbeli kocaman kuş kafesleri ile Tunus’un Müslüman ve Avrupalı karışımı, kendine özgü bir havası var. Müslüman bölgesinin dolambaçlı dar sokakları ile Avrupalıların yaşadığı bölgenin geniş caddeleri ile modern yapılar ilginç bir tezat sergiliyor.

Müslüman bölgesinin bir bölümünü Medina (Eski Tunus) adı verilen surlar içindeki eski kent alanı oluşturuyor. Çağlar boyunca çok az değişime uğramış olan Medina’nın giriş kapılarından biri Bab el Khadra (Fransız kapısı)  adlı büyük bir yapı. 732 yılına kadar yerinde Athena Tapınağı olan tarihî Ez Zeytune Camii ve Eski Romalılardan kalma kaplıcalar da Medina’nın içinde yer alıyor. Burada kilimler, dokumalar, çanak, beyaz- mavi kuş kafesleri, boncuk, terlik, kukla, kaftan, kumaşlar, fes, takı, duvar panoları, tesbihler,  çömlek, deri ve metal eşyanın satıldığı “sûk” denen çarşılar bulunuyor. Sokak aralarındaki genişlik zaman zaman bir metrenin altına bile iniyor. Daracık sokaklarda ses cümbüşü, baharat ve anason kokusu eşliğinde satıcı ile ufak çocuklardan kurtulmak için özel bir beceri ve büyük bir çaba gerekiyor. Birbirine girmiş sokaklarda kaybolmak, bir pazarlığı yürütmek, oyuncak develer, bir kilim, mermer heykeller, antika sürmedanlık, sahte taşlarla süslenmiş gümüş kutular ile ilgilenmek aslında  hiç de fena olmuyor.

Tunus’un modern bölümü ise, Medina ile Tunus Gölü arasında yer alıyor. Palmiyelerle süslü Burgiba Caddesi,  çok sayıda kahvenin sıralandığı Champs E’lysees’in Tunus yorumu  özellikle akşam saatlerinde spor arabalar eşliğinde mahşerî bir kalabalığa sahne oluyor.

Tunus’ta düş ile gerçek, şehvet ile şefkat birbirine sıkıca sarılmış. Çeşit çeşit ot satan aktarlar, diş etlerine sürülen “svek” denilen lifli ceviz ağacı kabukları, rengârenk hamam keseleri, her renkte toz çuvalları ile baharatçılar hep birbirine karışmış. Dar sokaklardaki evlerin hemen hemen her odasına bir aile sığmış. Yürümeye devam ediyorum. İnsan seli, kalabalık sesleri, kamış ve kayından yapılmış taburelerde çay içen uzun beyaz  elbiseli Araplar, ünlü markaların satıldığı mağazalar, hepsi  iç içe.

Tunus dünyanın en ünlü ve geniş kapsamlı mozaik müzesini barındırıyor, “Bardo Müzesi”. Kuru ve  sıcak iklim mitoloji, günlük yaşam, balık ve kuş cinsleri, avcılık konularını işleyen MÖ IV.  yüzyıl Roma Evleri yer mozaiklerini günümüze dek taşımış. Özellikle deniz tanrısı Neptün ve 56 madalyon yer mozaiği (III. yüzyıl) ziyaretçilerin dikkatini  çekiyor. Ancak müze bir sosyal alan yaratamamış. Kahve içecek bir köşesi bile yok. Oysa, seminer ve film salonları ve yeşillikler içinde bir  bahçesi olmalı. Sergiyi gezip doğru sokağa çıkıyorsunuz.

Tunus’ta bence bunları mutlaka tadın:

  • Kahve öncesi ya da sonrası bir adet “banbaloni”. Bizim simit biçiminde ama dokusu lokma benzeri olan bu hamur işinin dışı o kadar çıtır ve içi de o kadar yumuşak ki; bir benzerini yemedim.
  • “Brik” yani börek. Tavada kızartılıyor, biraz ağırca ama lezzetli. Bütün şölenlerde brik yeniyor, bir nevi millî yemek.
  • Kuskus, her türlüsü var. Balıklı, etli, sebzeli…
  • “Makroud”, içinde hurma olan, zeytinyağında kızartılan irmikli bir tatlı. Devasa kuleler halinde sunuluyor.
  • İncir tatlısı: İncirler deniz suyu ve az zeytinyağıyla karıştırılıyor ve küpe bastırılıyor, bir iki seneye kadar kalabiliyor. Sonra güneşli damlarda kurutuluyor.
  • “Kamuniya” eski bir Yahudi yemeği. Sakatattan yapılıyor, bol kimyonlu, maydanozlu, acılı ve son derece leziz.
  • İncir, hurma ve bademden doğal yapılan Makaud ile hurma likörü Buckha !
  • “Harissa” çok özel bir sos. Bütün yemeklerde kullanıyorlar. Muhtelif acı ve baharatlardan yapılan, kişnişli, sarımsaklı, soğanlı, çok özel kokulu. Ama bu kadar acıya eğer dayanırsanız.

Kısa Kısa Tunus

  • Tunus ile Türkiye; iki ülkenin de ilk harfi (T) ayrıca bayrakları da benziyor.
  • Tunus Türkiye’ye vize uygulamıyor. Uçakla İstanbul – Tunus arası ortalama 2,5 saat kadar.
  • Tunus anneler gününü Mayıs ayının son pazarı kutluyor.
  • Hanımlar hayatın her an içinde, gayet girişken bakımlı ve konuşkanlar
  • Petrolden sonra Tunus’un en önemli gelir kaynağı “turizm” ancak terör bizim gibi Tunus’un turizm sektörüne ciddi bir balta vurmuş.
  • Tunus’ta sigara içme oranı çok yüksek ve genelde kapalı alanlarda sigara rahatça içiliyordu. (2017 Nisan)
  • Bu coğrafyada şekerli yeşil çay ile hazırlanan naneli çaya taze dolmalık fıstık ve badem ekleniyor (the-pignon), inanın çok güzel,
  • Tunus’ta taksiler çok ucuz ve bol. Taksi’nin önünde yeşil ışık görürseniz içinde yolcu var demek ! Kırmızı ise boş ! Biraz ters değil mi ?
  • Bu ülkede inanın Türkler çok seviliyor. Rahatça her fırsatta Türk olduğunuzu rahatça söyleyin.
  • Tunus doğumlu ünlü İslam düşünürü İbn-i Haldun Avrupa’nın aydınlanmasında rol almış. Tunus parası üstünde resmi bulunuyor.
  • Tunus çöl coğrafyası “İngiliz Hasta” ve “Starwars” gibi önemli filmlere plato görevi üstlendi.
  • Bu ufak ülkede tam sekiz adet UNESCO dünya miras listesinde bulunan nokta var.
  • Tunus’un kapıları, sarı, kırmızı, mavi, köşeli, yuvarlak çeşit çeşit kapılar. Kapılar içinde yaşayan ailelerin dünya görüşü, yaşam tarzı hakkında bilgi verir.
  • Tunus, Candan Erçetin’in şarkısında söylediği gibi “insanı hep  kandırır.” Bazen, yorgun, bazen bakımsız, bazen modern, bazen bilgili, bazen ise  şaşkın ama hep “coşkulu”.
  • Bir körfez içinde yer alan Hamamet başkent Tunus’a sadece 62 kilometre uzakta. Tren, otobüs ve minibüsle ulaşmak mümkün. Plajları ve otelleri ile de tanınsa da. Otellerinin çoğu bakımsızlıktan kapanmış. 1526 yılında Romen işadamı George Sebastian’ın eşi için yaptırdığı Villa Sebastian ise bugün bir kültür merkezi. 1920’lerde sosyetenin uğrak yeri olan Hamamet’de W. Churchill II. Dünya Savaşı anılarını kaleme almış.

Masalımsı berberi ve özgün mimarisi ile bu coğrafya insana yaşama sevinci aşılıyor. Güleryüzlü, tasasız, dertsiz çocuk ve insanları ile zavallı kuşların hapsedildiği beyaz mavi kafesleri ile, Kalpazanlar adlı romanı ile tanınan Nobel ödüllü Tunus hayranı Fransız yazar Andre Gide ile, Akdeniz tebessümü, Afrika sıcaklığı ve hurma ağaçları ile Tunus’u uçağımın içinde gözümde bir kez daha canlandırıyorum.

George Orwell’in 1984 yılında yayınladığı romanın başlığını tekrarlayıp “Büyük Biraderin Gözü Sende Tunus” diyorum.