Kara Afrika’daki Beyaz Leke: Tanzanya

            Yüzyıllarca köle ticaretinin temel malzemesini oluşturduktan sonra, batılı sömürgeci güçlerin pazarlık konusu olan; 120 farklı kabileden gelen; 120 farklı dil konuşan; bir o kadar da farklı inanç, kültür ve birikimin sahibi yüz ölçümü olarak Türkiye’den daha büyük bir ülkedeyiz. Günümüzde Svahili dili (Svahili “sahilli” demek) tüm bu farklı kabilelerin ortak dili olarak kabul ediliyor. Bu dilin %10’unu Farsça ve Arapça kelimeler oluşturuyor; ayrıca “kibrit”, “baba”, “büyükbaba” gibi Orta Asya kökenli Türkçe kelimelere de rastlanıyor.

            XIII. yüzyıla dek Pers, Arap, Mısır, Hint ve Çinli tacirlere; XV. yüzyılda Portekizlilere; XVIII. yüzyılda köle ticareti ile ve sömürgecilik alanında tarih sahnesinde az gördüğümüz Almanlara; son olarak da I. Dünya Savaşı’nda Almanya kaybedince burayı istila eden İngilizlere karşı direnen bir ulus, Tanzanya!

Doğu Afrika’nın bir kıyı ülkesi olan Tanzanya topraklarının büyük bir bölümü ova ve plâtolardan oluşuyor. On iki adet millî parkı var ve av hayvanlarını koruma bölgesi olarak ayrılmış alanların toplamı 23560 kilometrekareyi buluyor. Afrika’nın üç büyük ırmağı olan Nil, Kongo ve Zambezi, Tanzanya topraklarında doğuyor.

            1978 yılında Uganda ile sınır anlaşmazlığı yüzünden çıkan savaşı Tanzanya kazanınca İdi Amin’in yıldızı sönmüş. Tanzanya birlikleri, İdi Amin’in devrilmesinden sonra Uganda topraklarından çekilmişler.

Tanzanya, Afrika Birliği ve barışı için bu kıt’ada en fazla çabayı harcayan ülke olarak dikkat çekti. İlk devlet başkanları Julius Nyrere liderliğinde, kendi kendine yetme ilkesine göre sosyalist bir yönetimle kalkınmaya çalışan Tanzanya’ya, Nyrere, Afrikalı olmanın gururunu da aşılamaya gayret etti.

Bizi hava alanında bir Müslüman hanım karşılıyor. Adı; Nur! Gece geç olduğu için doğru otele gidiyoruz. Ertesi günün şeker bayramı olup olmayacağı daha açıklanmamış; çünkü, “ayın durumuna” göre karar o akşam verilecekmiş. Sonuçta o sabah bayram ilan edilmiyor!

            Ertesi sabah otelde buluşup bir kez daha hava alanına doğru yola çıkıyoruz. Bu kez yerel  Tanzanya Hava Yolları ile uçuyoruz. Beklentilerin aksine uçak zamanında kalkıp bizi bir saat sonra Kilimanjaro Hava Alanı’na indiriyor.     

            Afrika Kıtası’nın en yüksek dağı “Beyaz Aydınlık” olarak anılan Kilimanjaro  bütün heybeti ile karşımızda; hissediyoruz… Evet, 5895 metre yüksekliğindeki Kilimanjaro’yu yakınımızda olmasına rağmen sis yüzünden göremiyoruz. Hani, ünlü İngiltere kraliçesi Victoria’nın 1886’da bir incelik gösterip Alman prensi Wilhem Kaiser’e armağan ettiği ünlü Kilimanjaro Dağı. Ernest Hemingway’in romanına konu olan karlara artık evrensel ısınma nedeniyle rastlanmıyor.

            Uzun ve yorucu bir araba yolculuğu başlıyor. Çukurlarla dolu yol çok sarsıyor. Ee, ne de olsa safari yolu. Hedef: Ngorongoro Millî Parkı! Kırmızı elbiseleri, ince vücutları, uzun kulakları ve ellerinde mızraklarıyla yol boyunca gördüğümüz Masai kabilesinin üyelerinin fotoğraflarını çekemiyoruz. Çünkü muhakkak para istiyorlar verilmezse epey agresif oluyorlar.

            Gece geç saatte, dağların üzerine kurulmuş otelimize varıyoruz. Sabahleyin otelin her köşesinden krater gölü etrafındaki sulak ve bataklık arazi bir rüya gibi gözler önüne seriliyor.

            Denizden 2400 metre yükseklikte yer alan otelimizde kahvaltı ettikten sonra, krater gölüne inmek üzere üç cipe taksim oluyoruz. Göl kenarına varınca hayvanlar âlemi ile karşı karşıya geliyoruz. Bu plâto 25 bine yakın hayvanı barındırıyormuş. Hava kesesi sayesinde Suudi Arabistan’dan buraya göç edebilen bir leylek türü; çenesi en kuvvetli hayvan unvanını elinde tutan, yediği kemikleri hazmetmek için midesini çamurla dolduran yuvarlak kulaklı sırtlanlar; ufak, sevimli, tavşan ile fare avlayan çakallar. Savanda şemsiye ağaçlarının altında ve göl kıyısında daha kimlere rastlamıyoruz ki!

            Natron Gölü’nde flamingolar; çeşit çeşit gazeller; göç eden binlerce yaban öküzü; onlara eşlik eden “pijamalı at” yani zebralar; geceleri ot yiyen ve gündüzleri tenleri ince olduğu için suda tembelce, saatlerce korkusuz yatan geniş burunlu, 3 – 4 tonluk su aygırları (hippo); kurnaz tilkiler; dişisini kıskanmayan tek hayvan olduğu kabul edilen yaban domuzları; çok çeşitli kuşlar, akbabalar, maymunlar; iyi göremeyen, fakat iyi koklayan, otçul ve maalesef boynuzu yüzünden insanlar tarafından insafsızca avlanan, dolayısıyla soyu hızla azalan “siyah gergedanlar.”

            Gergedanın koca bir kafası ve bazılarının tek, bazılarının da çift boynuzu var. Derisi kalın ama tüysüz. Bu yüzden güneşe karşı hassas ve sık sık suya girmek veya çamura batmak zorunda kalıyor. İki tür gergedan var, ot yiyen ve yaprak yiyen. Ot yiyenin ağzı düz ve geniş, yaprak yiyenin ise ağzı sivri ve dar. Gergedanın boyu 2 metreyi, ağırlığı ise 2 tonu geçebiliyor.

             Serengeti Parkı’na doğru uzun bir yolculuk başlıyor. Sallana sallana ilerlerken, sağımız ve solumuz yine hayvanlarla dolu! Çünkü dünyanın hayvan açısından en zengin parkı Serengeti’ye girmiş durumdayız. Serengeti Ulusal Parkı, 14 bin kilometre karelik bir alan içinde sadece 1500’e yakın kuş türünü barındırıyor. Dört dişi, iki erkek aslan ve yavruları, bir zebra ve yaban öküzünü afiyetle yiyorlar. Bir sırtlan arabanın önünden atlıyor. Açık havada gün batıyor. Ülkemizde beton yığınları yüzünden hasret olduğumuz gün batımını, tüm güzelliği ile burada yaşıyoruz.

            “Serengeti” ismi Masai dilinde yer alan “siringet” kelimesinden türemiş. Siringet, “sonsuz düzlük” demekmiş. Bu parkta 3 milyon büyük hayvan bulunuyor. Ama unutmayalım ki bu hayvanlar belli zamanlarda göç ediyorlar. Bu göçün amacı da taze ot ve suya ulaşmak!

            Sonunda Seronedo Safari Oteli’ne varıyoruz. Otel odasında masamın üstüne konulmuş bir kâğıtta bu Lodge’a zaman zaman aslanların, sırtlanların girdiği yazılı. Keşke gelseler de yıllar sonra anlatacağımız bir macera yaşasak.

            Sabah erkenden bir safari daha yapıyoruz. Doğrusu rastladığımız hayvan çeşidi bakımından bir gün öncesi kadar verimli değil. Gri – siyah iri sekreter kuşları; koca bir beneği olan iri bir geyik çeşidi olan “Topi”; çizgisiz geyikler; impalalar; nehirdeki ufak timsahlar; sosis ağaçları; tekrar tembel yatan aslanlar (zaten günde ancak 2 saat hareket ederlermiş); dünyanın uçamayan en büyük kuşu olan devekuşu; siyah suratlı maymunlar; 800 – 900 kilogram ağırlığındaki bufalolar; uçsuz bucaksız sürüler halinde hareket eden siyah yaban öküzleri; hızları saatte 45 kilometreyi ve boyları 5 metreyi aşan zarif ve asil zürafalar…

            Savanlık boyunca sık sık kırmızı tepeler hâlinde termit (dev karınca) yuvaları da dikkati çekiyor. Bu arada size ufak bir sır da veriyorum: Tanzanya’da Serengeti Parkı’nın hayvan trafiği açısından en ilginç ayları mart, mayıs ve haziran imiş. Yol boyunca çok sayıda zebra ile yaban öküzlerini, hatta gazelleri bir arada görüyoruz. Meğerse zebra, dişleri ile çimin üst kısmını, arkadaşı yaban öküzü ise alt kısmını yermiş. Ayrıca iyi işiten, iyi hisseden, kuyruğu örgülü zebra, bir tehlike anında sevgili arkadaşları yaban öküzlerini de uyarırmış. Artık böyle “dostluklar” kaldı mı?

            İki zürafayı kavga ederken hiç gördünüz mü? Yan yana durup, sıra ile birbirlerine kafa ile vuruyorlar. Ama vuruşları da kendileri gibi nazik ve sessiz!

            Yollarda Masai Kabilesinin ince, uzun, kırmızılar içinde, “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte” tanımına uymayan güzel insanlarını görüyoruz. Ancak, bu arada fakirlik ve işsizlik kendini gösteriyor. Kendi kendime soruyorum; acaba Afrika, hiçbir zaman Afrikalı’nın oldu mu?    Evet, Masai Halkı, sabahları kuşlarla uyanan ormanın sesi, gölgesi ve kokusu! Çocukları kadar yakından tanıdıkları hayvanların dünyası ile iç içe yaşıyorlar. Kendileri için çok önemli olan ineklerinin atar damarına girerek kan içen Masai halkı, gerçekten de çok farklı. Sütü kesilmesin diye inek sidiğini süte ekleyen, her gün tarlada çalışan ve akşamları başları üstünde taşıdıkları 30 – 40 kilogram su güğümleri ve yemek pişirmek için kullandıkları odun yığınları ile geri dönen vefakâr Masai kadını da bu farklı atmosferi bizlere yaşatıyor.

            Açık kırmızı renkli giysileri ile uzaktan bile seçilen, askerlik yapmayı reddeden asil,  savaşçı ve gururlu insanlar, Masailer. Hâlâ eski geleneklerine göre yaşıyorlar. Bu geleneklere göre bir erkek 10 kadınla evlenebilir ve ilk eşi, diğer eşleri seçermiş. Her kadın kendi evini yaparmış, su ve yiyecek bulmak için sürekli hareket etmek zorundalar. Senede bir gün kız ve erkek çocukları için sünnet töreni düzenlenir. Kızların sünnet sırasında klitorisi alındığı için onların seks zevki de bu arada kaybolmakta, aslında elbette tehlikeli bir operasyon. Erkeklerin ise penisi kısalır. Sünnet olan kız veya erkek, yüzünü beyaza boyayıp, siyah giysiler giyer.

            Masai çocuğu doğar doğmaz kulak memeleri hemen kesilirmiş ve zaman içinde kulak memelerinin ucu omuza kadar sarkar. Masailer makyaja ve süse çok meraklıdırlar. Sarkık kulaklarına yuvarlak halkalar takarlar. Uzun boylu, güzel bir ırk olan ve her türlü medeniyeti reddeden Masailerin delikanlıları, bir kız istemek için bir aslan öldürmek zorundaymış. Allahtan artık bu avcılık uygulamasını kaldırmışlar. Yoksa aslanların soyları tükenirdi.

            Lunaparktaki aynalar bazen büyültür, bazen küçültür, bazen ise yamultur. Elbette olduğu gibi gösterdiği de olur. Afrika’da insanı, hayvanı, bitkisi ve ekosistemi ile oluşan bu harika uyumu tüm gerçekleri ile yaşamak gerekir.

Zanzibar

HAKUNA MATATA ZANZİBAR

Swahili dilinde “Hiç sorun yok, kafana takma” gibi manalara gelen HakunaMatata’yı Zanzibarlılardan sıkça duyuyorum. Bu kelimeyi zikir gibi o kadar çok söylüyorlar ki, hakikaten hiç sorunları yokmuş gibi kafalarına hiç bir şeyi takmadan yaşıyorlar. Öyle ki “Refiki (Arkadaş) Üçüncü Dünya Savaşı çıkmış diyolar, n’apcaz ?” El cevap “HAKUNA MATATA…”

Tanzanya’nın 45 km doğusunda, Hint Okyanusu’nda bulunan adaya ulaşmak için öncelikle Tanzanya’nın başkenti Dar Es Salaam’a ulaşmanız gerekiyor. THY direk sefer düzenliyor, yaklaşık sekiz saat süren bir yolculuktan sonra Dar Es Salaam’a ulaşılıyor. Ve sonra ver elini Zanzibar.

Serengeti ovası, Kilimanjero dağı (Bu dağ Afrika da zirvesinde kar bulunan tek dağdır. 0da 10 yıla kalmadan eriyecekmiş haberiniz olsun)Viktorya Gölü (Nil’in bir kolu buradan doğar) ve Koku adası Zanzibar Tanzanya’dadır. Tüm bunları başka sayılarda anlatmak üzere “Jambo” Zanzibar diyelim. Jambo mu dedim ben? Swahili dilinde Merhaba demek. Swahili Tanzanya ve Kenya’da yaygın olarak kullanılan bir dil. İçerisinde bolca Arapça kelimenin bulunduğu dili biraz dikkatli dinlerseniz anlamanız mümkün. Ha “Arapça kelimeler ne arıyor bu Afrika dilinde?” derseniz, oralara girersek çıkamayız derim ama hadi biraz bahsedeyim.

Zanzibar İran’dan gelen Şirazlı göçmenler tarafından kurulmuş ve Farsça’da Zencilerin sahili manasına geliyor. İranlılar neden adaya gelmiş diye sormayın ama aaa! Sonraları Umman Sultanlığı kontrolüne giren ada, daha sonra Portekizlilerin kontrolüne, İngilizlerin sömürüsüne falan filan derken ancak 1964 yılında bugünkü özerklik halini almış. Ada aynı zamanda Afrika’nın ilk köle adası . Afrika’dan toplanan köleler Zanzibar’da toplanır, sonra Avrupa’ya gönderilirlermiş.

Nerede kalmıştık? Ha önce başkente sonra adaya…

Dar Es Salam’dan uçakla yada Feribotla adaya ulaşabilirsiniz. Ben feribotu tercih ediyorum. Yaklaşık iki saat sonra kalbimde heyecan, limanda “Karibu Zanzibar” ( Zanzibar’a Hoşgeldiniz) yazısı görülüyor. Öyle hemen adaya ayak basamıyorsunuz. Zanzibar Tanzanya’ya bağlı ama değil gibi yani özerk bölge. Yeni bir ülkeye giriş yapar gibi form dolduruyorum. Pasaportuma giriş mührü vuruluyor, sonra hadi bakalım gez dolaş deniyor, hızla limandan ayrılıyorum.

Zanzibar’da gezilmesi görülmesi gereken yerler, yapılması gerekenler kafamda “Önce ben, Önce Ben” diye bağrışıyorlar. Rehberim Faruk’la buluşup, Zanzibar beşibiryerdelerini sayıyorum. Baharat turu, Prison Island, Yunus Turu, Stone Town, Kırmızı Maymunlar, söyle Faruk önce hangisi?

Biraz sonra Faruk beni bir tekneye bindirip Prison Island’a doğru uğurluyor. Tekneyle 20 dakika sürecek 5 km yolumuza henüz başlamışken teknenin motoru arızalanıyor. “HakunaMatata” denilip sorun giderildikten sonra yola devam. Etrafımızda irili ufaklı birçok ada var. Üzerinde hiçbir şey olmayan sadece kumdan oluşan adayı teğet geçip yılanlı adayı seyrediyoruz. Derken Prison Island’ın kumsalını görüyorum. Gördüğüm serap mı, rüyadamıyım emin olmak için kendime birkaç hareket çekiyorum ama genede emin olamıyorum. Beynim sürekli “Bu gerçek olamayacak kadar güzel bu gerçek olamaz” diye fısıldıyor. Adaya ayak bastığım anda ayaklarım yerden kesiliyor, sanki yerçekimsiz ortamdayım. Beyaz kumdan sahil, turkuaz renkli deniz, palmiyeler tam bir ıssız ada manzarası. Bu arada ada manzaralarında ki o güzelim ağaçlar Palmiye değil, Hindistan Cevizi ağacı.

Ada eskiden kölelerin hapsedildiği yer olduğu için hapis adası adıyla anılıyor. Bugün o hapishane lüks bir otele çevrilmiş. Adadaki ilginç bir diğer şey ise Dev kaplumbağalar. Adanın orta bölümünde bulunan kaplumbağaların boyu 1 metreyi buluyor. Kafalarını kuzu başı okşar gibi okşuyoruz. Senin benim yaşımda ki bir kaplumbağa, orada yeni doğmuş bebek muamelesi görüyor. Yüz yaşında ki kaplumbağaları bakkala çekirdek almaya yolluyorlar. Düşün artık dede denecek yaştakileri.

Halen şimdi bile orası gerçekmiydi değil miydi tereddüt ediyorum? Sonra Fotoğrafları açıp bakınca biraz ikna olur gibi oluyorum. Adadan ayrılmışım, bir taksiye binmişim baharat turuna doğru yola koyulmuşum, mış muş diyorum çünkü taksiye kadarını hatırlamıyorum o kadar büyülenmişim yani.

Ada baharatlarıyla ünlü. Baharat adası olarak da biliniyor zaten ekonomiside öncelikle baharat üretimi sonra turizm.

Tur başlar başlamaz rehber elime Star Fruit’i (Yıldız Meyve) tutuşturuyor, sonra Paissan (Tutku Meyvesi) ikiside ilkkez gördüğüm tropikal meyveler. Zanzibar Tropikal meyveler açısından da çok zengin yüzlerce çeşit meyve ve meyve sularını tatmaya ve içmeye doyamıyorsunuz. Baharat turumun her adımında ilginç bir deneyim yaşıyorum. Rehber ağaçtan bir yaprak koparıp “kokla” diyor. çok bildik tanıdık bir parfümün kokusu, başka bir yaprak başka bir bildik parfümün kokusu. Yerden bir ot koparıyor Kaküla, saçma sapan bir sarmaşık gösteriyor içinde vanilya bitkisi, işte şu karabiber ağacı, bu karanfil ağacı diyor şaşa şaşa izliyorum. Dikenli bir bitkinin içini açıyor kıp kırmızı işte bu ruj hammaddesi diyor. Tarçın fidanı koparıyor kökünü kokluyorum “Viks”. Hep kötü şeyler için söylenir ama ben bu kez iyi bir şey için dillendiriyorum ” Allah ‘ım bu da mı gelecekti başıma, bu ne güzellik böyle…?”

Gelelim adanın başkenti Stone Town’a. Burası ayrı bir güzel. Afrika, Arap, İngiliz mimari karışımından oluşan yapılar, daracık sokaklar özellikle ahşap, dantel gibi işlenmiş devasa kapıları ve tabi ki FreddieMercury. Queen’in solisti FreddieMercury burada doğmuş. Doğduğu ev şuan hediyelik eşyacı.

Şehrin tamamını yürüyerek gezmek mümkün bende öyle yapıyor önüme çıkan her sokağa dalıyorum. daracık sokaklarda oynayan çocuklar, bisikletiyle süt satan mahalle sütçüsü, çamaşır yıkayan yaşlı amca ve tabiki ahşap kapılar. Sırf şehir merkezine bir hafta ayırsanız dayamazsınız deyip çok laf etmekten kurtulayım. Gezerken ara sıra hindistan cevizi, şeker kamışı ve tropik meyve suyu içiyorum. Bardağı yaklaşık 60 krş, 1 tl bile değil yani.

Şehrin aşağısında sahil kenarında ForodhanıGarden parkı var ki akşama doğru orada bir panayır kuruluyor ben diyeyim Marekeş’dekinin aynısı, sen bir sey deme ; )

Tezgahlar kuruluyor. Açık hava lokantası diyebiliriz, tahmin edin işte tezgahlarda özellikle deniz ürünleri, et ve meyveler olmak üzere her türlü yiyecek bulmak mümkün. Sebze hamur işi ve meyve yenilebilir. Ama et ve deniz ürünleri pek taze değil. Yok yok hiç taze değil. Yok direk kokmuş diyelim. Bitireyim mi yazıyı burada ha nedersiniz?

Ama Gerçekten sanatçı insanlar abanoz ağacından el işçiliğiyle yapılmış hediyelik eşyalar ve bizzat kullanılmak üzere üretilmiş meteryalleri tavsiye ederim. Kazıklasalar bile ucuz.

Beyt El Jaip yani House of Wonder yani Harika Ev ulusal müze olarak ForodhanıGarden Meynanı’nın yanında sahile karşı yükseliyor. Gezmenizi tavsiye ederim. Tavsiye edeceklerimin listesi uzayabilir, o nedenle kısa kesmek niyetindeyim. Zanzibar’a özgü helvayı tadın derim sıcak yiyin ama ben getirdim dondu yenmiyor. Yunusları görmek istiyorsanız tura erken saatlerde çıkmalısınız, kırmızı sırtlı maymunları görmek istiyorsanız, uyku saatlerine denk getirmeyin. Son olarak Zanzibar’a ne yapıp ne edip gidin.