Tahran

Tahran’ı Tahran yapan, güneyden kuzeye, doğudan batıya yaygın olan genişliği ve bu büyüklük içinde yaşayan insanların renkliliğidir. Duvar, duvar, duvar Tahran’da yol boyunca hep yüksek “duvarlar” vardır. Beyaz tuğladan evler, çinko damlar ve teraslar vardır. Üç şeritli geniş yollarına rağmen Tahran’da trafik inanın tam bir keşmekeş. Bazen başkentliler trafikte günde dört saat kaybediyorlar. Hemen hemen her aracın bir vuruğu var. Tahran’da hem hava kirliliğine çare bulmak, hem de trafik sıkışıklılığını önlemek için ancak özel izni olan araçlar şehir merkezine girebiliyor. Eh, İstanbul’da da durum pek farklı değil. Hatta başkenti taşımayı bile düşünüyorlar.

Millet parkı, Tahran’ın açık hava eğlence merkezi. Aslında İran halkı suyu çok sever,  muhakkak su ile  fıskiye görmek ister. Tahran’ı şöyle bağrına basmış bir nehir, göl veya deniz yok. Onun için kent güller, parklar, meydanlar ve havuzlarla donatılmış. Cetvelle çizilmiş gibi düz caddeler gece İran bayrağının renkleri ile ışıldar. Aslında Tahran’ı ikiye ayırmak mümkün. Lüks evleri, siteleri ve sarayları ile “Kuzey Tahran” ve gecekonduları ile “Güney Tahran”.

Ünlü İranlı şair Furuğ “bir pencere bana yeter” demiş, elbette Tahran’ı görmek İran’ı tanımak değil ama başkentin görülmesi gereken yerlerini tanıtmaya devam!

Eğer açık olduğu saatleri yakalarsanız “Milli Mücevher Müzesi’ni” muhakkak gezin derim. Şaşıracaksınız. Zümrüt, yakut, son İran Şahı Rıza Pehlevi’nin eşi Farah’ın tacı ve tahtı burada. Tavuskuşu tahtı, müzenin en nadide parçası.

Tahran Milli Arkeoloji Müzesi’nde Pers medeniyetine ait Persepolis’den gelen heykelleri ile İslam eserlerini görebiliyorsunuz. Halı halı, ayna ayna, kristal kristal, porselen porselen, her bir zenginlik var.

Bakın Cengiz Çandar “benim şehrim” olarak tanıdığı Tahran’ı nasıl anlatmış;

“Tahran’da ne Tebriz, ne Mehşed, ne İsfahan ne de Şiraz’ın kişiliği bulunur ama bu şehirlerin her birinden bir şeyler “çaldığı” için Türkiye’yi terk ettikten sonra tartışmasız biçimde girilen; hatta daha Ağrı Dağı’nın yanından İran içlerine kıvrılmadan önce dahi esintilerini Ankara’dan başlayarak tüm doğuya saçan Şark’ın, insana başka bir şeyle kıyaslanması mümkün olmayan bir dinginlik, derinlik ve sonsuzluk aşılayan o “ebedî” Şark’ın ilk dev şehridir. Ve “devrimci” şehridir.

Çürümeyi, yozlaşmayı, ardından görkemli bir başkaldırıyı, katliamları yaşayan bu şehirdir. Ve kahır ve çileden süzülen muzaffer bir şehirdir Tahran. Pek eski bir şehir değildir ve bunca zengin tecrübeyi genç ömrüne sığdırıvermiş, olgun bir şehirdir. Tarih yazan, efsaneler yaratan şehirlerdendir. Gariptir; tepeden tırnağa Şark’tır ama mistizmden hiç nasibini almamıştır. Olsun, o, bir başkaldırı şehridir. O katliamları alt edip muzaffer olmuş, gururlu bir şehirdir. Kibiri yoktur. Onuru yerli yerinde, ayaktadır…

Ben bu şehri nasıl sevmeyeyim!…”

 Başkent yakınındaki Elbruz Sıradağları’ndan dolayı Tahran sokaklarında çok sayıda “dağcı” görmek mümkün!

Şah’ın Tahran’ın kuzeyinde bulunan üç sarayı Gülistan, Sadabat, Niyevaren sizleri bekliyor. Etrafı çeşitli ağaçlarla çevrili bu mekânlar, bir zamanlar dünyanın en önemli konuklarını ağırlamış. Sadabat Sarayı 400 hektarlık yeşil alan içinde beşi açık, üçü kapalı sekiz müzeye sahip. En az buraya üç saatinizi ayırın ve Behzad Hüseyin’in ilginç minyatür çalışmalarını da görün.

Tahran’ın Azad Meydanı’ndaki Hürriyet Anıtı, görkemli bir yapı. Üzerinde lokantalar ve kütüphane var. Burası o unutulmaz büyük yürüyüşlerin ve gösterilerin toplanma noktasıymış!

Tahran’da kapalı çarşıya Büyük Çarşı adı veriliyor. Çarşı, adı gibi gerçekten de büyük. Bir ucu şehrin içinde iken, diğer ucu varoşların dar sokaklarına açılıyor. Dar ve otantik sokakları oldukça karışık. Size bir hatırlatma; burada alış veriş yaparken mutlaka pazarlık etmek şart. Eski bir Türk hamamı olan geleneksel bir çay evinde tarçınlı, safranlı ve takuleli çaylarını güzel fincanlarda sunuyorlar.

Değerli Arkadaşım Nevval Sevindi “İki ülke, İki Devrim, Türkiye-İran” adlı eserinde Tahran ile ilk tanışmasını şöyle anlatıyor:

“Tahran garına giren tren, büyük bir hararetle karşılandı. Kızgın mangala düşen yağ damlaları gibi insanlar peronda kaynaşıp yok oluveriyorlardı. Bu insan hercümerci bana eski bir tanıdık gibi geldi. Benim bildiğim sesler, kucaklaşmalar, ağlamalar. Bir sıcaklık ve yoksulluk. Doğu bölgemizin uzantısı üstünde yürüyordum sanki. Taksiye bindik. Müthiş merakımı gözlerimde topladım. Tahran’ın bu en güney ucundan kuzeye gidecektik. Tahran’ın çirkin yüzü: Güney. İrin dolu yaraları sarmaya, cüzamlı ellerini saklamaya çalışan birinin acemi tavrıyla düzeltmeler vardı. Üstünkörü. Bu çarpıcı manzara Şah’la ilgili yargılarıma denk geldi. Kuzeyde yaşayanların ve eşimin ailesinin anlattıkları Tahran bu değildi elbette. Tahran onlara göre, Avrupa ile yarış hâlinde, çağdaş bir kentti. İthal malı her şey vardı. Toprak damlı, yan yana dizili evler, küçük dükkânlar kuzeye doğru yok olmaya başladı. Ağaçlıklı, geniş yollar, asfalt bulvarlar. Trafik sıkışıktı. Şık bir kalabalığın çoğunluğunu oluşturduğu insanlar, masal devleri gibi yükselen süper marketler. Yüksek duvarlı villâlar.”

Otobüslerden döküldükten sonra Toksal tepesinden şöyle Tahran’ı seyredip demli bir çay içebiliyorsunuz. Tahran’ın en gözde ve zengin semti Derbent’te Elbruz Dağı’ndan doğan çayların ve derelerinin yanında kurulmuş çayhanelerde yer yatakları üstünde nargile yanında Şiraz hurması, kurabiye, salamura cevizi ve çay sunuluyor.

Tahran’ın kuzeyinde, bir dar sokağın ucunda tek katlı, camekânlı, hemen yanında bir camii bulunan bir ev vardır. Burası Humeyni’nin evidir. Odanın zemininde bir şilte, pencerelerde şık perdeler vardır. Humeyni son günlerinde halka buradan hitap etmiştir.

Kısa Kısa İran

  • İran’da benzin ve mazot çok ucuz olduğu için taksiler de aynı derecede ucuz. Ancak artık tüm araçlara karne ile belli miktarda yakıt veriliyordu.
  • İran’da Şeker Bayramı sadece bir gün olarak kutlanıyor. Bayramın başlangıcının hangi gün olduğu da ancak ayın durumuna göre “ulema” tarafından son anda ilan ediliyor.
  • Her yerde Humeyni ile Hameniy’in birbirine benzeyen sakallı birer fotoğrafı yan yana dostça duruyordu.
  • Uzun savaşlardan sonra Kasr-ı Şirin Antlaşması ile İran sınırlarımız bugünkü durumunu almış,  Tarih 17 Mayıs 1639
  • İran parası Tümen ile riyal arasında bir sıfır farkı var. Dikkat edin; örneğin 1 USD = 900 Tümen = 9000 Riyal.
  • Türbelere girerken sadece başörtüsü yeterli olmuyor. “Çador” denen uzun pardösü benzeri ince üst giysisini de size giydiriyorlar.
  • İran “zaman” olarak Türkiye’den sadece “yarım saat” ilerde!

Şiraz

SIRLARŞEHRİ ; ŞİRAZ

Zaman, yaşamamız için bize sunulmuş armağandır. Bu armağanı doyasıya yaşa ve dostlarına da yaşat, elini çabuk tut! – Hafız-ı Şirazi

Birçok kişinin tereddütle baktığı ülke İran’a, ikinci seyahatim ,daha önce Tahran, Kum, Kashan, İsfehan ve Meşhed şehirlerini gezmiştim, bu defa bin bir gece masallarındaki aşkların ve şairlerin şehri “Şiraz’ı” görmek istiyorum. İstanbul’dan dört arkadaşımla birlikte akşamüstü THY ile Tahran’a hareket ediyoruz .. Yaklaşık üç saatlik bir uçuştan sonra gece İmam Humeyni havalimanına iniyoruz .. Dostum Ağa Ali’nin kayın biraderi Şehram’ın güler yüzle “hoşamedi ağa Saleh,hoşamedi braderan” sözleriyle ilk adımlarımızı atıyoruz Tahran’a..

40 km kadar bir mesafede olan havaalanı Tahran merkeze yol boyunca gah aydınlık gah karanlık etrafı görmeye çalışıyor arkadaşlar, Şehramla sohbet muhabbet… Ağa Ali’nin evinde misafir olup ertesi gün öğlen vakti Şiraz’a uçacağız..

Saat 22.00 sularında Ağa Ali’nin evine ulaşıyoruz, bizi sokak kapısında hürmetle karşılıyor, kucaklaşıyoruz, üst kata çıkıyoruz, orta halli bir adam olmasına rağmen dostumuz ;bizim için salonda görkemli bir İran sofrası hazırlanmış sebzi çorbasından kebaba kadar her şey var, çello kebap bildiğim kadarıyla evde yapılan bir şey olmadığı için dışarıdan söylenmiş olabilir,safranlı pilav ve naneli ayran yanında lavaş ekmeği ile soluksuz karnımızı doyuruyoruz..Meşhur mazenderan çayından demlemiş mis gibi kokuyor, sohbeti demliyoruz, İstanbul’u soruyor sürekli sık sık gelip gitse de garip bir bağımlılık yapmış İstanbul onda… Yol yorgunluğu… Arkadaşlarımızın göz kapakları fazla direnemiyor uykuya , Ağa Ali bize sünger döşeklerden beş yatak yapmış yanyana uzanıp yatıyoruz, deliksiz bir uykuya teslim olup sabah erken kalkıp hiç olmazsa biraz Tahran’ı gezer miyiz düşüncesi vardı lakin uyandığımızda saatin 10.30 olmasından dolayı ancak kahvaltı edip Mehrabad havalimanına gitmek için zamanımız kaldığını fark ediyoruz..

Havuç reçeli başta olmak üzere ceviz, hurma, çay ve lavaş ekmeğinden oluşan kahvaltımızın ardından Mehrabad havalimanına hareket ediyoruz biraz trafik yoğun umarım uçağı kaçırmayız diye söylenirken Şehram ağa “Can rahat ol tez aparam men sizi” diyerek bizi rahatlatıyor, Şiraz uçuşumuzu Miraç havayolundan almış bizi contuarın karşında bırakıyor, vedalaşıyoruz..

Şiraz, Tahran’a 800 km mesafede bir şehir yaklaşık bir saatlik uçuşumuz var 14.00 de biniyoruz uçağımıza..bir saatlik uçuştan sonra sıcak bir öyle sonrasında Şiraz’a ulaşıyoruz…

Dostum Ağa Alinin arkadaşı Kerim bey bizi havalimanında karşılıyor minibüs ile kısa bir yolculuktan sonra bizi merkeze yakın bir apart hotele götürüyor odalarımıza yerleştip bir iki saat kadar dinlenmeden sonra akşam üstü hafızın kabrine gitmek üzere sözleşiyoruz.. Geniş bir apart.. Mustafa Abi ile Dr.Adil bey bir odaya, kardeşim Ender ile yakın arkadaşım Mehmet Bey başka bir odaya yerleşirken bendeniz antredeki sofaya ilişiyorum.

Akşamın kıyısına doğru kalkıyoruz, heyecan dorukta.. Rüyalar Şehri Şiraz’ı gezeceğiz. Masallar şehri ; Hafızın bostan ve gülistanı ,şiirin,şarabın ve aşkın şehri Şiraz..

Kerim bey bizi resepsiyonda beklliyor minibüse binip doğruca “Aramgah-ı Hafez”a gidiyoruz. Gün batıyor neredeyse. Aklımda hep Yahya Kemal’in “rintlerin ölümü” …

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Makber-i Hafız Şirazi

14 yy’da yaşamış Şirazlı büyük şair, Goethe’yi, Puşkin’i etkilemiş bir şair Hafız ,yüzlerce yıldır dünya edebiyatında şiirleri hala okunan hem hafız hem şair hem filozof zamanının çok ötesinde etkileriyle günümüzde de İranlıların deyimi ile “zindegi”yani yasayan bir insan..

Şiraz’ın ünlü şairinin kıymeti de şiirlerinin hikmetide ancak ölümünden sonra anlaşıldı.Güller içersinde bir bahçede bulunan Şiraz halkının “hafıziye” diye adlandırdığı kabir başında fatiha okuyup bir kenarda Hafız’ı ziyarete gelen insanları izliyorum, özelllikle genç çiftler, öğrenciler , sevgililer başta olmak üzre her kesimden İranlı. Aksam karanlığı henüz çökmüştü ki, türbe müctemilatı içinde müze gibi düzenlenmiş kısmın duvarına yaslanmış ellerinde Hafız’ın divanı bulunan ezberden hafızdan şiirler okuyan ziyaretçilerin etraflarında toplandığı müteşairler dikkatimizi çekiyor, biz de kendimizi Hafızın bir şiirinde Farsça’nın muhteşem fonetiğine bırakıyoruz..

İranlıların “Faal-e Hafiz” da dedikleri , bir şiirli fal kitabından rastgele bir sayfa seçerek orada yazılanların kendilerine dair bazı imler işaretler gösterdiğine inanıyorlar.. Sonra bir diğeri hafız divanından tefehhul yapıyor (sizin için rastgele bir sayfa açıyor), oradan sizin için hikmetler bulup okuyor.. Yükselen şiir sesleri ile birlikte gece Hafız’ın türbe aydınlatması gerçekten farklı bir atmosfer oluşturuyor, Şiraz gecelerinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden.. Hediyelik eşya mağazasından bir hafız divanı satın aldıktan sonra gecikmiş bir akşam yemeği için mihmandarımız Kerim Bey’e bizi güzel bir restorana götürmesini söylüyorum. İlk günün yorgunluğunu otantik bir yerde İran mutfağının lezzetlerini tadarak sonlandırmak niyetindeyiz. Doğruca Haft Khan Restorana gidiyoruz. Daha önceden de geldiğim için arkadaşlarıma yemekleri anlatıyorum, biraz ocak başına varıp vitrinde sergilenen kebap çeşitlerine göz atıyoruz, şişler bizimkilere oranla çok daha buyuk ve et miktarı cok fazla, benim favorim kebab-ı khubide , kebab-ı bergi. Kebabı khubide bizim adana kıyma kebabın daha büyük şekilde hazırlanmışı gibi , kebab-ı bergi ise bizdeki yaprak kesilmiş etlerin yatay olarak şişe geçirilmiş hali lakin kullanılan baharatlar etin terbiyesi sanıyorum çok farklı dolayısıyla doyumsuz bir lezzet sunuyor. Çorba sebzi denen bir sebze çorbası ile başlıyoruz, nefis bir çorba o kadar hoşumuza gidiyor ki ikişer kase içiyoruz bu çorbadan. Sonra kebaplarımız geliyor, porsiyonlar çok büyük üç gün yemek yiyemem diye geçiriyorum içimden. Fakat naneli taze ayran ve lavaş ile birlikte kebapları götürüyoruz, enfes bir lezzet İran mutfağı, bizim Antep mutfağını biraz andırıyor ama kesinlikle farklı bir damak tadı var. Dostlar ile gayet keyifli bir aksam yemeğinin ardından hotelimize dönüyoruz sabah kahvaltı ile birlikte Şiraz’ı gezeceğiz..

Uzun zaman hüküm süren Zend Hanedanlığı (1747-1779) zamanında yaşamış şehir. Bu dönemde Şiraz’ı İran’ın başkenti yapan Zend Hanedanı Kerim Han, Şah Abbas’ın İsfahan’da yaptığı gibi, Şiraz’a çok gösterişli yapılar yapmış. Kendini Peygamber Hz. Muhammed (SAV) naibi, vekili ilan eden Kerim Han, bu yüzden yaptırdığı birçok yapıya da Vekil Camii,Vekil Han,Vekil Saray vb. isimler koydurmuştur.

Şehre kara yoluyla gelenler Bab-ı Kur’an kapısından girerek gelirler, hikayeye göre bu kapıdan çıkıp gidenler sağ salim dönerlermiş geldikleri yerlere. Şairleriyle, filozoflarıyla bilginleriyle meşhur sanat ve edebiyatla da bütünleşen bilge sırlar şehiri Şiraz.. İki milyon nüfüslu İran’ın altıncı büyük şehri Zend Hanedanlığı döneminde İran’a baş şehirlik yapmış olan şehir görkemli İslam mimarisi ve anıtsal yapılarla adeta bir açık hava müzesi gibidir..

Kala-i Kerim Han

Sabah güzel bir İran kahvaltısından sonra ilk olarak gezimize Kerim Han yapılarından başlıyoruz, ilk ziyaretimiz 250 yıllık Kerim Han Kalesi oldu. Kerim Han, Zend Hanedanlığı döneminde yaşadığı evinde içinde olduğu bu kale yaklaşık dört bin metre kare bir alanı on dört metre yükseklikte 4 adet burcu olan bir duvarla çevrilmiş dönemin en muhkem yapılarının başında gelmektedir.. Kulelerden eğik olanının Pehlevi Hanedanı döneminde hapishane olarak kullanıldığı bilinmektedir.

İran’ın efsanevi büyük pehlivanı Rustem’in bir devle savaşının anlatıldığı çiniler hakikaten görülmeye değer bir eşsizlikte, kalenin iç kısmında orta büyük alanda yemyeşil bir narenciye bahçesi içinde sıcaktan bunalmışlığımıza ilaç gibi gelen bir bahçe içinden serin adımlarla geçip saraya ulaşıyoruz.. Sarayın içine giriyoruz, vitraylarda güneşin yansıttığı ışık hüzmeleriyle oluşturduğu renk cümbüşü büyüleyen, nefes kesen bir güzellik sunuyor bize..

Cami-i Vekil

İslam mimarisinin görkemli yapılarından, üzerinde durduğu 48 sütunun tamamının tek parça taştan yontulduğu bu camii, Kerim Han tarafından yaptırılmıştır. Vekil Cami; avlusuna girdiğimizde bizi bilinen İran mimarisinin vazgeçilmezi görkemli havuzlardan biriyle karşıkarşıya kalıyoruz. Küçük bir bölümünün ibadete açık olduğu muhteşem camiinin bir kısmı da müze olarak kullanılmaya devam ediyor.

Bazar-ı Vekil

Şehrin tarihi silüetinde önemli köşe taşlarından biri de Vekil Çarşısı; daha önce Tebriz, Kum, İsfehan gibi şehirlerde gördüğüm çarşılar gibi biraz bizim kapalı çarşıya da benzeyen tarihi dokunun derinlemesine hissedildiği, İran kültüründe somut olmayan kültürel miras öğelerinin; el sanatlarının tamamına yakınının yapımı, sergilenişi ve satışı özellikle minekari sanatının ve gümüşçülüğün en nadide örnekleri burada. İran’ın bu en büyük ve en güzel kapalı çarşısı da kabul edilen bu mekanda Şiraz’ın meşhur halıları, muhteşem rengiyle safran başta olmak üzere çok çeşitli baharatlar, çaylar, sürmeler, rengârenk şallar ,ipekli kumaşlar sizi uçsuz bucaksız bir derinliğe sürüklüyor..Asırlık dükkanlara dalıp esnafla zeban-ı farisi konuşmaya çalışırken biran gruptan kopup kaybolduğumu farkediyorum..ama pişman değilim yitip yitip kendimi yeniden bulmaktan bir başka zamanın çarşılarında….

Hamam-ı Vekil

Dostlarla baştan sözleştiğimiz için endişe duymadan ana kapıda yeniden buluşuyoruz. Cami-i Vekilin öte tarafına geçip Hamam-ı Vekil’e giriyoruz, yapı iran hamam kültürünün yansıtıldığı, çeşitli estantanelerin canlandırıldığı, heykellerin kullanıldığı sergilemelerden oluşan bir müzeye dönüştürülmüş, serin olması bakımından ara ara ziyaretçiler için oluşturulan kısımlarda dinlenme şansı buluyoruz. Vaktin çoktan ikindiye dayandığı bu demde Şirazın manevi dinamiği kabul edilen Şah Çerağ ve büyük şair Sadi Şirazi’nin kabrini ziyaret ettikten sonra akşam yemeği için kendimizi şiirin ,şarabın ve güllerin şehri Şiraz’ın ünlü restoranlarından birinde ödüllendireceğiz..

Makber-i Şah Çerağ

Asıl adı Seyyid Emir Ahmed olan “Şah Çerağ “Meşhed şehrinin büyük ışık kaynağı; on iki imamın sekizincisi İmam Rıza(AS)’ın kardeşi olan bu kişiye Işıkların Şahı anlamına gelen Şah Çerağ adı verilmiştir. Geniş havuzlu bir avluya sahip olan bu türbenin çinilerle bezenmiş turkuvazi kubbesi ile dikkat çeken kutsal bir mekan, özellikle Şiiler için kutsal kabul edilen ve dünyanın bir çok yerinde yaşayan ehli beyt dostlarının ziyaret ettiği muhteşem bir atmosfere sahiptir. Şah Çerağ türbesi girişinde bilinen mukarnas şekiller içersine aynaların döşendiği iç duvarlarında yine renki camlar ve ışıklarla benzenmiş mozaikler, ışık yansımalarıyla oluşan renk ahengi ziyaretçileri muhteşem bir atmosferde ağırlıyor, fotoğraf için izin istediğim yaşlı türbedar, birkaç kare dış kapıdan cep çekimine ses çıkartmıyor, bazı ziyaretçilere teberrük için verilen içinde tuz ve yeşil bez parçası bulunan küçük bir naylon paketi elime tutuşturuyor.

İklimin sıcak olduğu zamanlarda özellikle akşam serinliğinde insanların yoğun olarak ziyaret ettiği söylenen bu kutsal mekan buyuk bir sarı kandili andıran çinili kubbesiyle kıyamete kadar türbeye el sürüp ağlayan insanların dua ve yakarışlarıyla önemli bir inanç merkezi olarak Şiraz’ı aydınlatmaya devam edecek..

Makber-i Sadi Şirazi

“Gönlünün perişan olmasını istemiyorsan ,perişan olanları gönlünden çıkartma” Sadi

Şirazi

Şairler şehri Şiraz’ın dünya kültürüne armağanı dünya edebiyatına yön vermiş doğunun gizemini,yüksek sanat gücünü anlatan rubaileriyle meşhur Hayyam, Şehnamesi ile meşhur Firdevsi ve Nesimi gibi şairleriyle dünyaca üne kavuşan Şiraz’ın, en büyük iki şairi Hafız’dan sonra Gülistan’ın sahibi bir çok farklı coğrafya görmüş gezmiş bir derviş, bir gezgin büyük filozof Sadi’nin aramgahı bizim için bugünün son ziyaretgahı.

Bir nevi seyri suluk denen sufi yolculuğuna çıkmış olan Sadi, kendi tabiriyle “ruhumu doyurmak için aç susuz gezdim” diyerek büyük eserleri bostan ve gülistanı bu şekilde yazmıştır “Kişi bu,alçak dünyaya tenezzül etti mi ,bala kapılmış sineğe döner” sözünde aslında sufi bakışı ile her şeyi özetliyor… Yeşillikler içinde güllerle dolu havuzlu bir bahçeden geçiyoruz, yüksek turkuaz kubbeli bir türbe içersinde büyük şair.. Türbe duvarlarında Sadi’nin şiirleri ve sözlerinin yazıldığı kitabeler mevcut. Üzerinde “Şirazlı Sadi aşkın kokusunu saçacak, hatta onun ölümünden binlerce yıl sonra bile” yazan müzevazi bir kabir mozolesi bulunmaktadır.Alt katta mahzen kısmına doğru bakıldığında insanların dilek tutup para attıkları bir küçük dilek havuzunu da görmek mümkün.. Ruhuna fatiha okuyor ve hürmetle ayrılıyoruz huzurundan büyük filozofun..

Çoktan gün batmış göz uçlarımızda kirpiklerimize akşam karanlığı bulaşmış yorgun argın mihmandarımız Kerim Bey’den bizi Şiraz’ın en meşhur restoranlarından biri olan Shapouri Garden’e götürmesini istiyoruz, Mehmet Bey sabırsız, Mustafa Abi mütevekkil revan oluyoruz yola…

Taş yapı içersinde farklı alternatiflerin sunulduğu restoranlar varmış, tercihimizi bizde son zamanların en yaygın tüketim modeli açık büfeden yana kullanıyoruz, bütün kebap çeşitlerinin bir arada sunulduğu bu görkemli yemek şöleni bize kişi başı yaklaşık 35 dolara mal oluyor, lakin İran mutfağının tüm lezzetlerine dokunma fırsatı yanında az bile… Akşam yemek sonrası bir çay bahçesi nargile mekanı olsa fena olmaz… Şiraz’ın gecelerine birde böyle akalım, fikrim yorgun gezginlerimiz tarafından kabul görmediğinden apart hotelimize dönüp yarın Şiraz’daki son günümüz için dinlenmenin uygun olacağı kanaati galip geldi..

Sabah hotelde kahvaltıdan sonra ilk işimiz Nasır El Mülk Camii, Narenjastan Sarayı ve İrem bağlarını gezip sonra Persepolis yapıp Şiraz gezimizi sonlandıracağız.

Kasr-ı Naranjestan

Portakal bahçeleri içinde önünde muhteşem bir havuzla sizi karşılayan bu saray 1879’da İbrahim Mirza Khan tarafından yaptırılmış. Saray 19.yy İran asilzadelerinin isteklerine göre tasarlanmış dönemin bütün mimari ve dekoratif özelliklerini yansıttığı gibi saray yapısında kısmen Avrupa mimarisine dair izler mevcuttur. Halen müze olarak kullanılan bu sarayda, bütün İran saraylarının ortak özelliği demekte bir sakınca görmediğim saray mimarisinde kullanılan iç dizaynındaki ahşap ve cam işçiliğinin zirvesi sayılabilecek eşsiz bir yapı, güneş ışığının bin bir çeşit yansımaları sizi eşsiz bir ışık şöleni içinde kaybediyor. Büyüleniyorsunuz.

Cami-i Nasır El Mülk (Pembe Cami)

Şiraz’ın İslam mimarisine Kaçarlar döneminden armağanı olan bu muhteşem camiyi, 1876 yılında Kaçar Hanedanı’ndan Mirza Hasam Al Nasir el-Mülk yaptırmıştır. Bu görkemli camı vitraylarıyla dünyanın gözdesi olmuş sabahın ilk ışıklarıyla birlikte vitraylarıyla pembeye dönüşen cami; ışık cümbüşü ile sıra dışı çinileriyle ziyaretçilerinin ruhunu adeta gökyüzüne yükseltiyor. Bunu yaşadığımız için kendimizi şanslı sayıyoruz. Mihmandarımız Kerim Bey günün öteki saatlerinde bu güzelliği bulamazsınız, diye de bizi uyarmayı ihmal etmiyor. Dünyanın dört bir yanından insanların bu atmosferi yaşamak için Şiraz’a geldiğinden bahsediyor..

Doğu gizemine dair önemli sembollerden biri olan irem bağına gideceğimizi lakin öncesinde Şiraz’ın meşhur tatlısı sıcak yaz günlerinin serinleten tatlısı “Falude-i Şirazi”den tadacağımızı söylüyor..

Falude-i Şiraz

Benim İran’a ikinci seyehatim… İlk seyehatimde tanışığım bu lezzeti unutmam mümkün değil, bizim tel kadayıf gibi nişastadan yapılmış, süt ve buzla yapılan üzerine isteğe bağlı olarak, genellikle vişne veya limon, vanilya sosu yahut da nane suyu, gül suyu gezdirildikten sonra servis edilen serinleten bir tür yaz tatlısı dondurma niyetine tüketilen Şiraz’a özgü bir tatlı…Grup üyeleri Falude ile serinlerken biraz dinlenip İrem Bağlarına hareket ediyoruz..

Bağ-ı İrem

İrem Bağları doğunun mistik yaşamına dair önemli bir sembol olarak doğu klasiklerinde kendine yer edinmiş yeryüzünde cennetteki bahçelerle kıyas edilebilecek bir bahçe hayalınden yola çıkılarak oluşturulduğu düşünülen bir bağ bir bahçe… Pehlevi Hanedanı’nın son temsilcisi olan Rıza Pehlevi’nin ve annesinin İslam Devrimi’nden önce burayı sık kullandığı, ortasında yine bir havuzla bezenmiş mimarisi ile aynalı revaklar mukarnaslarla dizayn edilmiş binanın ön cephesinde Hafız ve Sadi’den şiirler bulunan muhteşem bir kasır da mevcut… Lavanta kokulu patikalarında yürürken kameriyelerde oturan, Bağ-ı İrem’in kuytu köşelerinde tedirgin sevgililer servi naz ağaçlarının gölgesinde serinlerken Şiraz’daki son noktamız Persepolise doğru hareket ediyoruz…

Taht-ı Cemşid (Persepolis)

Şiraz’a yaklaşık 60 km uzaklıkta Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan dünyanın en önemli antik kalıntılarının bulunduğu Ahamenişlerin hüküm sürdüğü Pers Kralı I.Darius’un kurduğu , inşaasının yüz yılı aştığı ve 200 yıl ayakta kaldığı söylenen İranlıların deyimi ile Taht-ı Cemşid yada batılıların deyimi ile ihtişamlı Persepolis.

Minibüsümüze bolca meyve depolayan Kerim Bey yol boyunca bize geçtiğimiz köylerden yerleşim merkezlerinden bahsediyor, su kaybını, enerji eksikliğini de ucuz meyve (karpuz,kavun,elma,üzüm,,portakal,vb) ile tamamlayarak yola devam ediyoruz.. 45-50 dakika kadar yolculuktan sonra kalıntıları uzaktan farkediyoruz. Kuh-ı Rahman(Rahmet dağı) eteğine kurulmuş gücün ve ihtişamın sembolü Persepolis şehrine varıyoruz. Rehberimiz Kerim Bey’in anlatımına göre Yunan tarihçilerin iddiası o ki; Büyük İskender Persepolis’i ele geçirdiğinde burada bulunan hazineyi ve kıymetli şeyleri 5 bin deve ve 25 bin katırla taşıyıp götürdüğü yönünde bilgiler mevcut.

2500 yıl öncesine dayanan bir tarihin antik kenti olan Persepolis bugüne kadar ulaşmasını aslında kum fırtınalarına borçluymuş, 1930’da Alman arkeolog grubunun elli yıllık çalışması sonucu bugünkü şehir kumların altından ortaya çıkartılmış. Büyük kaya kütlelerinden oluşan devasa boyutlardaki boğa figürleri ve sütunlar arasına yerleştirilmiş “Milletler Kapısı”denen kapıdan geçerek şehre giriyoruz.. Sayısızmış gibi duran yüzlerce sütun ve üzerlerindeki insan, boğa, kuş ,uçan at şeklinde yontulmuş sütun başı heykelleri, taş duvarlardaki sayısız figürler ve kabartmalarda antik dönemde başka milletlerden gelen elçilerin Pers kralına sundukları hediye seremonileri anlatılmış. 100 sutunlu salona ulaştıktan sonra Taht-ı Cemşid’in sırtını yasladığı tepeye yaz sıcağında zorlu bir tırmanışın ardından Kral Artaxerxes ve eşinin kaya içine oyulmuş mezarına ulaşıyoruz. Mezar duvarının üst tarafında Kral ve Ahura Mazda kabartmalarla resmedilmiş , Zerdüşlüğü sembolize eden bu resim; 2000 yıldan beri görkeminden hiçbir şey kaybetmemiş görünüyor.. Buradan 135000 metre karelik antik kentin panoramasını görmek bize ayrı bir keyif verdi doğrusu..Antik şehrin anıtsal yapılarının çoğunu Ahemeniş hükümdarı Birinci Darius, diğer kısımlarını Kral Khaşayarşa, ve Birinci-Üçüncü Erdeşir isimli Krallar yaptırılmıştır. Büyük İskenderin Persepolis’i fethetmesi sonucunda burada bulunan görkemli sarayları yıktırdığı bilinmektedir…

Dönüş yolunda rehberimiz Kerim Bey yol üzerindeki dev kayalıklara oyulmuş Akamenid Krallarına ait Nakş-i Rüstem (Nekropolis) mezarlarını gösteriyor. Yorgunluktan Şiraz yolunda ekip bitkin düşmüş olacak ki uyandığımızda şehre geldiğimizi farkediyoruz. Apartımızdan eşyalarımızı toplayıp Şiraz’dan akşama üzeri İsfahan’a gitmek üzere ayrılıyoruz..

Şiraz’ın üzümlerine dair zihnimde hayal ettiğim bir yer göremedim. Kerim Bey’in söylediğine göre; üzüm dünyaya buradan yayılmış bir meyve ve Şiraz’ın kuzeyindeki Bağ-ı Enar ve Bağ-ı Tahti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri halen yetiştiriliyor.. İki bin yıllık kadim bir medeniyetin eşsiz şehri gülün, aşkın, şiirin, şairlerin, lalezarın, sanatın şarabın ve musikinin tarihin imbikten geçirerek günümüze ulaştırdığı doğunun mistik masallarından çıkıp gelmiş şehir Şiraz… Batının Modern kentlerinin çılgınca bizi çağıran kaosunun aksine, Şiraz; mimarisi ,tarihsel dokusu ve geleneksel kültürü ile sizi kendisine çekiyor… Haftanın belli günlerinde İstanbul’dan Şiraz’a THY başta olmak üzere birçok uçuş alternatifi mevcut…. Görmeden ölmeyin derler ya öyle bir şey işte… Bizden söylemesi…

Hoşha Şiraz o vaze bimisaleş, Hudavenda nigehdar ez zevaleş…

Şiraz hoş ve eşşizdir, Allah onu korusun Hafız-ı Şirazi