Benin

Benin Cumhuriyeti

Benin Cumhuriyeti, yaşı 40’larda olanlar da iyi bilirler ki; eski dünya siyasi haritalarında Batı Afrika’da Dahomey adında bir ülke vardı. İşte bu Dahomey, bugünkü Benin’de üç kardeş tarafından kurulan ve hüküm süren üç krallıktan biri idi.   Dahomey, 1625 yılından beri Batı Afrika’da egemenliğini ilan etmiş ve giderek büyümüş ve krallığa dönüşmüştü.   1885 yılında Sao Joao Baptista d’Ajuda ‘da, Portekiz ile yapılan anlaşma gereği, Ocak 1886 itibariyle ülke topraklarında bulunan tüm sahil bölgesinin kontrolü bu ülkeye devredilmiş ancak bu durum bile 1892 yılında Fransa tarafından özellikle Afrika kökenli askerlerin yaptığı saldırıların engellenmesine olanak vermemiştir.

1894 yılında ise tamamen Fransa’nın hâkimiyeti altına girmiştir. Bu sürecin sonunda Fransa bölgeyi Fransız Batı Afrika’sı sömürge sisteminin bir parçası haline getirerek krallığın mevcudiyetine son vermiştir.

Batı Afrika’nın Koridor Ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerinden biri olan Benin, 1899’da Fransızların egemenliğine geçtiğinde bile Dahomey Krallığı yüzyıllardır bu topraklardaki hâkim havasını sürdürmekteydi.%24’lük bir Müslüman nüfusa sahip olmasına rağmen Benin İslam Birliği üye ülkelerinden biridir. Kanımca burada Suudi Arabistan’ın ülke ekonomisine yönelik büyük katkısını göz ardı etmemek gerekir. Benin’de kullanılan yerel dil “Fon” dilidir.

Fransa’nın egemenliğinden 1 Ağustos 1960 yılında kurtularak bağımsız bir devlet olan Benin, demokrasiye bağlılığı ile Afrika’ya örnek olmuş bir ülkedir. Dünyanın birçok ülkesiyle karşılaştırıldığında güvenli bir ülkedir. İnsanlık tarihinde özellikle Batı Dünyası’nın bir utanç kaynağı olan Köle Ticaretinin yoğun uygulanması nedeni ile bu coğrafya “Köle Sahili” olarak anılmıştır. Güneyinde palmiyeli plajları, kuzeyinde ise filleri, aslanları ve timsahları ile millî parkları yer alan Benin’e yolculuk, bir gezgin için asla yanıltıcı değildir.   Benin, Vudu Dininin de doğum yeridir. Vudu, günlük yaşamın önemli bir parçasıdır. Örneğin günümüzde de ilginç fetiş pazarlarında hemen hemen her hayvanın derisini ve farklı organlarını bulabilirsiniz.

1975 yılında ülkenin lideri olan Karekou Mattheur, ülkenin eski ismi olan ve sadece üç krallıktan birinin adını taşımakta olan Dahomey’i değiştirerek ülkenin adını “Benin” olarak değiştirmiştir.   Ekvatoral iklime sahip Benin’in tüm yüksek orandaki yağışlara rağmen kurak kalması ülkenin baraja sahip olmaması ve kanımca akan nehirlere bakıyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Uzun bir süre köleliğin başkenti olarak kalmış olan ülkede ekonomi, daha ziyade tarımsal ürünlerin ihracatına yönelik bir görünüm sergilemektedir.

Tüm Batı Afrika ülkelerinde olduğu gibi Benin’de de ticaret etkin bir azınlık olan Lübnanlı tacirlerin elindedir. Balıkçılık ve kerestecilik gibi alanlar ise gelişme içindedir. 1980’li yılların sonlarındaki sondajlama çalışmaları sonucu yabancıların tasarrufundaki petrol yataklarından elde edilen petrol, günümüzde ihraç edilmektedir.   Tüm Batı Afrika’nın en büyük köle pazarı Benin’de kurulmuştur. Batısındaki komşusu ve yine Fransız etkisindeki Togo ile birlikte Fetişizm ve Vudu inançlarının bugün en yaygın görüldüğü yerlerden biridir.   Benin’de gerçekten de görülmeyi hak edecek olan Ganvie yüzen köyü rengârenk evleri ile sulak ve sazlık bir alana kurulmuş çok ilginç bir yerleşim yeri. Marketi, kasabı, manavı her şeyi ama her şeyi yüzen vasıtalar üzerinde kurulu olan Ganvie’de evler de çok uzun tahta ayaklar üzerinde suya sabitlenmiş kolonlar üzerine oturtulmuştur. Okul ve hastanesinin mimarisi de aynen bu şekildedir.

Ganvie köyünü, Fon ve Dahomey Krallıklarının askerlerinin öfkesinden korkan köy halkı tarafından korunma amacıyla XI. yüzyılda kurulmuş. O dönemde askerler dini nedenlerle suya girmekten kaçınırlarmış. Bu amaçla korunmayı amaçlayan Ganvie köylüleri o dönemden bugüne kadar yaşamlarını su üzerinde yaşayarak sürdürmektedirler. On binin üzerinde bir nüfusa da sahip olan köyü bir manada Afrika’nın Venedik’i olarak da adlandırabiliriz.

Ulaşım sadece ilkel nitelikteki sal, kayık ve sandallarla sağlanmakta ve bu ulaşım araçları da köyün aynı zamanda alışveriş merkezleridir.   Ülkenin başkenti, Nijerya sınırındaki Poro Novo olmasına rağmen, büyükelçilikler ve yönetim merkezi tamamen Fransız etkisinde kalmış olan Cotonou’dadır. Bu şehir, İstanbul’u aratmayacak trafiği ve klasik Afrika düzensizliğini sergiliyor. Şehirde ulaşımın büyük kısmı her ne kadar motosikletlerle sağlansa da bakımsız ve hurda araçların çıkardığı aşırı gürültü ve kalitesiz yakıtlar nedeni ile tüm şehir nerede ise egzoz dumanı kokuyor.

Ne kadar anlatırsak anlatalım yaşamadıkça tam hissedilemeyeceğini inandığım kaosu ile tipik bir Afrika kenti başkent Cotonou! Şehrin büyük kısmına hala elektrik verilemediğinden özellikle geceleri ne halde olduğunu varın siz düşünün!   Şehrin merkezindeki Dantokpa Pazarı ile el sanatları merkezi, tüm rehber kitaplar tarafından “gezilmesi gereken yerler” olarak tavsiye ediliyor. Yine deniz kıyısındaki Jonquet sahilinde çok sayıda bar, gece klübü ve restoranlar bulunmaktadır. Özellikle şehirdeki bar ve restoranlarda buz kullanılmamasını önemle tavsiye ederim. Genellikle Fransızların işlettiği mekânların tercih edilmesini öneriyorum.

Benin’in başı, doğusundaki komşusu Nijerya’da yaşanan ekonomik kriz ve buhrandan kaynaklı istikrarsızlık ve iç savaş nedeniyle bir hayli dertte. Nijerya’dan kaçan binlerce mültecinin Benin’e yerleşmesi, bu başkentin çözülmeyen sorunlarını daha da arttırmakta!

Tarımsal işlerle ilgili palmiye yağı, kakao, kahve gibi ürünlerin ticaretinde Lübnanlıların ön planda olduğu muhakkak ise de ülkenin genelinde büyük bir atılım gösteren inşaat sektörüne ise Çinliler hakim durumda.   Başkent Cotonou’ya bir saatlik mesafedeki Quidah ise Atlantik Kıyılarında bir yerleşim bölgesi ve köle ticaretinin başlangıç noktalarından birisi. Gana’daki Cape Coast gibi burası da Amerika Kıt’asına gönderilen kölelerin ticaretinin yapıldığı ve son banyolarını yaptırarak limana götürüldükleri bir önemli nokta.

Quidah’ta kölelerin yolu, Batı Afrika’da hâkim olan Vudu ve Fetiş dinlerin de etkisiyle birçok yerel figürle donatılmış durumda. Köle olarak ticareti yapılan milyonlarca Afrikalı, kilometrelerce mesafeyi buradaki yoldan ayaklarına bağlanmış prangalarla yürütülmüş ve Karayiplere, Brezilya’ya buradan gönderilmiş. İşte tamda burada başlıyor “Dönüşü Olmayan Yol!” UNESCO buradan gönderilen kölelerin anısına bir de anıt diktirmiş.

Vuduların kutsal ormanında bereket tanrısı “Leda”, bugün bir simge olan ve üzerine çiviler çakılı “Çakatu”, fırtına, şimşek, yağmur ve adalet tanrısı “Çangü”, hala kralın ruhunu taşıdığına inanılan kutsal ağaç “Irona”, tek ayağı ile kötü ruhları kovan “Kumanda Tanrı”, “her gördüğünü öldürme” deyip avcının tüfeğine sarılan “Yılan Tanrısı” ve daha niceleri gezginler için enfes fotoğraf manzaraları sunmaktadır.

Türkiye’den Benin’e Türk Hava Yolları’nın uçuşları mevcuttur. Ayrıca, Paris – Lagos – Cotonou şeklinde iki aktarmalı uçuşlar da var. Benin Vizesi İstanbul’dan ve Ankara

Karadağ

Dalmaçya’nın Rüya Ülkesi Karadağ

Yeryüzünün bir dantel gibi işlendiği dünyanın en güzel coğrafyalarından birisi de Dalmaçya Sahilleridir. Dalmaçya, Hırvatistan ve Karadağ’ın Adriyatik Denizi kıyısında yer alan güney bölgesine verilen isimdir.

İşte bu bölgede yer alan, hem kültür, hem doğasıyla, yeşiliyle, hareketliliği ve tarihi güzellikleri ile en çok etkilendiğim ülkelerden biri olan Karadağ’ın Budva ve Kotor şehirleri bir rüyanın başlangıcına yolculuktur. Hayal tadında yapılacak gezilerin olmazsa olmaz destinasyonlarından biridir Karadağ. Karadağ, adını uzun kumsallarının ve güzel koylarının arka kısmında yükselen dik dağlardan alıyor.

Yugoslavya’nın bölünmesi ile Sırbistan ile birlikte anılan Karadağ, 2006 yılında Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş ve dünyanın 193.bağımsız ülkesi olmuştur. Slav dilinde Montenegro olarak bilinen ülkenin adı da birebir çeviri ile Karadağ’a tekabül etmektedir. Balkan Coğrafyasında yer alan Karadağ, Türk Vatandaşlarına vize uygulamayan nadir Avrupa ülkelerinden biridir. Her gün İstanbul’dan başkent Podgorica’ya Türk Hava Yolları’nın düzenli seferleri ile 1 saat 45 dakikada ulaşabilirsiniz.

Fatih Sultan Mehmet zamanında Osmanlı İmparatorluğunun da egemenliğinde yer alan ülke, bağımlı olduğu sürede devamlı isyanlara sahne olmuş ve 1878 yılına kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış. Osmanlı öncesinde ise Venediklilerin bu bölgeye uzun yıllar egemenlikleri söz konusudur.

Özellikle Dalmaçya sahillerindeki Kotor Fiyordu ile gözleri kamaştıran muhteşem bir coğrafyaya ev sahipliği yapar Karadağ. Bir manada bu mucizevi güzellikleri olan ülkenin sahibi sanki Ruslar imiş havasına ilk bakışta kapılabilirsiniz. Çünkü yaz sezonunda Karadağ sahillerini ziyaret edenler, özellikle büyük bir çoğunluktaki Rus vatandaşının burada kendi evlerinde yaşadıklarını göreceklerdir.

Dörtte birinin plajlardan oluştuğu ve dünyaca ünlü yıldızların mülk almak için kıyasıya yarıştığı Kotor ve Budva sahilleri Avrupa’nın da bu manada en ilgi çekici noktalarından biridir. Dalmaçya sahillerinde yer alan Karadağ’ın Budva ve Kotor şehirleri ile Hırvatistan’ın Dubrovnik şehri kalelerden oluşan şehirlerdir.

Hollywood ünlülerinin yatlarının ve Adriyatik turu yapan Cruiseların eksik olmadığı Kotor Körfezi tek kelime ile bir coğrafi dünya harikasıdır.

Dubrovnik istikametinden Karadağ yönüne seyahat edenler önce sınıra yakın Kotor Fiyordunu ve Körfezini görürler ve akabinde sırtını yalçın kayalara yaslamış bu ortaçağ kentini varırlar.

Kotor, koyların boğazlarla birbirine bağlandığı bir liman kenti. Tahminen 12 ila 14.Yüzyıllar arasında inşa edildiği düşünülen Kotor, 1979 yılında yaşanan büyük bir depreme tanık olmuş ve depremden sonra büyük hasar gören şehre UNESCO ciddi yardımlarda bulunarak şehrin baştan sona restore edilmesini sağlamıştır.

Kotor  Eski Şehrinin giriş kapısının önüne geldiğinizde, kapının hemen üzerinde Yugoslavya Eski Lideri Mareşal Tito’nun bir vecizesi vardır. : “Tude necemo svoje nedamo” “Bizim olanı vermeyiz, başkasının olanı istemeyiz.”  Asker kökenli Tito’nun esas düşüncesinin barışçıl bir yönetim sergilemek ama kendilerine yönelik bir tehlike olduğunda ise sonuna kadar direnmek olduğu anlaşılıyor.

Kotor’da tarihi ve kültürel bir geziyi tamamlayıp birazda deniz, kum, güneş ve gece hayatı diyorsanız o zaman doğru adres Budva’dır. Kotor – Budva yolu üzerinde yer alan sayısız plajlarda Adriyatik Denizi ve Dalmaçya sahillerinin tadını çıkarabilirsiniz. Ancak su sıcaklığının biraz düşük olduğunu belirtmek isterim.

Budva; ara sokaklarında yüzlerce gece kulübünün bulunduğu, her tür müziğin dinlenebildiği sabaha kadar eğlencenin durmadığı yaşayan şehir.Popüler gece hayatı,  tertemiz plajları, lüks restoranları ve limanında duran yüzlerce lüks yatları ile Avrupa’nın jet sosyetesinin turistlik mekanlarından biri olup çıkmış.

Bu bölgedeki en ünlü plajlar, Becici ve Yas plajlarıdır. Bir de Slovenska Plajı vardır ki; Budva’yı Akdeniz’in yeni incisi yapmaya yeter de artar bile.

Slovak Plajı denilen Budva ve çevresinin genelde en kalabalık plajlarından birisi olan bu bölgenin ara sokaklarında pek çok restoran mevcut. Ayrıca küçük büfe tarzı yerlerde yiyecek bir şeyler alabilirsiniz. Pljeskavica denilen dana etli yiyecekleri, Niksic isimli biraları, midye ve Rakia (Sırp viskisi) kesinlik tadılmadan dönülmemeli.

Budva Kalesine yakın konumda yer alan Jadran Restaurant ise bir rehber olarak benim favori restoranlarımdan birisidir. Karadağ’a özel bir içecek sunumu ile başladığınız yemeğiniz, lokanta sahibinin de sizlerle birebir ilgilenip, dostane tavsiyelerini vererek muhteşem bir lezzet sofrasına dönüşüveriyor.

Avrupa’nın yeni İbiza’sı olmaya aday Budva’yı sabaha kadar yaşamak istiyorsanız özellikle kale ve çevresindeki barlarda ve gece kulüplerinde vakit geçirmek iyi bir seçenek. Gece 01:00’de otobüs ve diğer toplu taşıma araçları çalışmadığından tek seçenek taksi.

Şehrin içindeki üç ana kiliseden biri Strkva Sv. Ivana kilisesidir. Bu kilise bir Katolik kilisesi olup 19.YY ortalarına kadar Piskoposluk merkezi olarak kullanılmıştır. Çan kulesi 1867 yılında bitmiş, güney tarafında neo-gotik tarzda piskopos sarayı olarak hizmet veren ayrı bir bina daha yapılmıştır.

Her bütçeye uygun konaklama seçeneği mevcut olsa da Budva’da konaklamak için en uygun seçeneklerden birisi de stüdyo daireleri kiralamaktır. Hem çok geniş hem de manzaralı kiralık daireleri çok uygun fiyatlara kiralayabilirsiniz. SOBA yazısına hemen her yerde rastlarsınız. Bu yazının anlamı kiralık anlamına geliyor. Burada yaşayan halk evlerini de pansiyon gibi kiraya vererek işletiyor.

Temmuz-Ağustos aylarındaki yüksek sezon fiyatlarından bir nebze de olsun kurtulmak isteyen gezginlerin bu tür evleri kiralamasında hiçbir tehlike yoktur.

Budva yakınlarında yer alan ve Kotor yolu üzerindeki Sveti Stefan adasını görmeden dönmeyin. Sveti Stefan adası, otelinde kalan çok ünlü konuklarıyla meşhur olmuştur. Dünyaca ünlü Hollywood starları, Sophia Loren, Marliyn Monroe, Liz Taylor ve Prenses Margaret burada kalmış ünlülerden. Budva’nın beş kilometre kadar dışında yer alan adanın kara ile bağlantısı doldurulmuş bir yoldan sağlanabilmekte ve yürüyerek adayı ziyaret etmek imkânı vardır.

Kültürel anlamda doluluk, ekonomik anlamda ucuzluk, deniz, kum güneş konusunda da bolluk istiyorsanız buyrun o zaman Montenegro’ya!

Fas

Bilinmeyen Masalların Ülkesi : Fas

Bir gezgin için Fas seyahatinin başlangıç noktası olan Casablanca, elbette her şeyden önce Humphrey Bogart ile Ingrid Bergman’ın bir sinema klasiği olarak adlandırılan filmi demekti. Atatürk Havalimanı’nda uçağı beklerken Frank Sinatra’dan “As Time Goes Bye”ı dinlemeye ve içimden söylemeye başlamıştım bile.

Filmin en önemli sahnesinin geçtiği ve dillere bir zamanlar pelesenk olmuş “Bir Daha Çal Sam” repliğinin geçtiği Rick’s Bara, Casablanca’ya iner inmez gittim ve aynı repliği ben de piyaniste söylediğimde aldığın yanıt “tamam abi” şeklinde olmuştu. Rick’s Bar’da sahneye çıkan genç piyanistin Adanalı olduğunu da orada öğrenmiş oldum ve çok güzel bir anı oldu.

Sırtını Atlas dağlarına dayamış ve Afrika Kıtasının kuzeybatı ucunda yer alan Fas, her yönü ile bir bilinmeyen masallar ülkesi olarak adlandırılabilir. Kraliyet şehirleri olarak bilinen, Casablanca, Fez, Meknes, Rabat ve Marakeş ise ülkenin en önemli şehirleridir. Zaten ben de seyahatimi işte bu şehirlere yaparak bir baştan bir başa Afrika’nın en büyük beşinci, Cezayir’den sonra Mağrip’in ikinci büyük ekonomisi olan tüm Fas’ı gezdim.

Tam Arapça ismi El-Memleke El-Mağribiyye (Batı Krallığı)’dır. Genellikle El-Mağrip (Batı) ismi kullanılır. Tarihi referanslarda, ortaçağ Arap tarihçileri ve coğrafyacılar, Fas’ı,  El-Mağrip el Aqşa (En Uzak Batı) olarak anmışlardır. Aynı şekilde Cezayir için El-Mağrib al Awsat (Orta Batı) ve Tunus için de El-Mağrip al Adna (Yakın Batı) denmiştir.

“Morocco” kelimesi, Latince’deki “Morroch” kelimesinden gelir. Morroch, Latince’de,  bugünkü İspanya ve Fas topraklarında, Orta Çağ sırasında önemli bir siyasi güç olmuş Murabıtlar ve Muhavvidler’in başkentleri olan Marakeş’e verilen isimdir. İranlılar “Marrakech” ve Türkler de antik İdrisi ve Marini başkent Fes’ten dolayı bu ülkeye Fas demişlerdir.

Marakeş ismi Berberice’de “Tanrının Toprakları” anlamına gelen Mur-Akush “Kızıl Şehir” sözcüğünden gelmektedir.

Adını İspanyolca Casa ve Blanca sözcüklerinden alan ve “Beyaz Ev” anlamına gelen Casablanca ise bayağı büyük bir kent ve kent beyazdan daha çok gri bir görünüme sahip. Kentin Arapça ismi ise “Dar el Beida”.Onun anlamı da “Beyaz Ev”.

Fas’ın resmi başkenti Rabat olmasına rağmen aslında ülkenin fiili başkenti Casablanca gibi. Tüm finans ve sanayi merkezleri burada konuşlanmış ve Afrika Kıtasının nerede ise en büyük limanı da burada konuşlanmış. Tertemiz ve muhteşem bir sahile de ev sahipliği yapan kentin sahil düzenlemeleri büyük bir özen ile inşa edilmiş ve her yer tertemiz. Yaya ve bisiklet yollarının ayrıldığı, birçok kafe ve restoranın da yan yana sıralandığı Casablanca sahilinde esen okyanus rüzgârının iyi gelmeyeceği hiç kimse sanırım yoktur!

Şehrin merkezinden limana doğru giden Hasan Ali Bulvarı üzerinde ise kentin en önemli alışveriş merkezleri, turistik mağazalar tek tek sıralanmış. Uluslararası birçok kurum ve kuruluşun şehirde mutlaka birer ofisi bulunuyor. Hem ticari anlamda hem de ekonomik anlamda Fas’ın en gelişmiş şehri olan Casablanca’da yer alan iki büyük bulvar, V.Muhammed ve II. Hasan adlarını taşıyor. Fas’ın hemen hemen tüm kentlerinde en önemli iki bulvar mutlaka bu adları taşıyor.

Devlet Eski Başkanı Kral II.Hasan’ın ülkede etkisi gerçekten büyük ve görülmeye değer. Kentin her yerinden görülebilen Kral Hasan Cami, denizin doldurulması ile elde edilen alan üzerinde yapılmış. Caminin mimarı ise bir Fransız: Michel Pinseau. Cami, Fas’ın ve aynı zamanda tüm İslam ülkelerinin bir gurur abidesi niteliğinde.  Kral II.Hasan’a göre ise dünyanın sekizinci harikası olarak tayin edilmiş.

Mekke Camisi’nden sonra dünyanın en büyük camisi olarak bilinen ve yapımına 1988 yılında başlanmış olan Caminin inşaatı 5 yıl sürmüş. İki bin beş yüz işçi ve bin tane sanatkârın inşasında rol aldığı yapının tamamı 500 milyon dolara mal olmuş. Minaresinin yüksekliği tam 210 metre. Minareden yayılan 35 kilometre uzunluğundaki lazer ışını, söylediklerine göre Mekke’ye kadar uzanıyormuş. Yüz bin kişi kapasiteli caminin 3700 metre karelik tavanı açılabiliyor. Tavan kapalı olduğunda, caminin içi her biri 1200 kilogramlık 50 kristal avize ile aydınlatılıyor. Cami, Müslüman olmayan turistlere ücret karşılığı gezdiriliyor. Müslüman hanımlar ise sadece namaz vakitlerinde oldukça sıkı bir giyim kontrolünden sonra içeriye girebiliyorlar.

Osmanlıların Kuzey Afrika’da ulaşamadıkları tek ülke olan Fas’ın asıl yerlileri Berberiler, bugün toplam nüfusun %65’ini oluşturuyor. Ama Fas’ta her dilden, her dinden, her kültürden insana rastlıyorsunuz. Kozmopolit bir ülke olan Fas, özellikle Orta Afrika ülkelerinden yoğun göç almaya devam ediyor.

Paul Bowles’in “Çölde Çay” adıyla bildiğimiz ünlü romanı da yazarın buraya yerleşmesi ile burada edindiği deneyimlerinden ortaya çıkan bir eser. Aynı zamanda sinemaya da uyarlanan bu eseri de Fas’a gitmeden önce izlemenizi öneririm.

Ana fikri “Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak gibi görünse de çok yakınımızda olabilir. Bunu geç de olsa anlamak bize hayatın tadına varmamızı sağlayacaktır.” olan, Brezilyalı yazar Paulo Coelho, ünlü romanı “Simyacı”da, romanın kahramanı Çoban Santigo’nun bakış açısı ile anlatır o dönemim Mağribi’ni. Sanırım o günden bugüne bir şey değişmemiş Mağrip Ülkelerinden biri olan Fas’ta. Özellikle bazı kentlerinde zaman durmuş ve insanlar hala eski zamanları yaşıyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Yarım asra yakın Fransa’nın egemenliğinde kalmış olan Fas’ın resmi dillerinden biri de Fransızca. Ülkede Arapça ve Berberice de resmi dil olarak kullanılıyor.

Deniz kıyılarından uzaklaştıkça görülen fakirlik ve sefalet ve eğitimsizlik Fas’ta da gözle görülür bir gerçek. Deniz kenarlarında Avrupa’ya daha yakın bir giyim kuşam ve modernlik söz konusu ise de içeri bölgelerde bu durum yerini daha bir tutuculuğa ve ilkelliğe bırakmış durumda. Özellikle Fez ve Meknes son derece tutucu iki şehir. Burada Faslı kadınların giyindikleri “Cellabe” adı verilen ve çarpıcı renklerden oluşan uzun elbiseleri de bol miktarda görebiliyorsunuz.

Fas’ın Atlas Dağları’ndan doğup Atlantik Okyanusu’na dökülen en önemli nehri Ummür Baba, Casablanca-Marakeş arasındaki 250 kilometrelik tüm yol boyunca yolun bir sağında bir solunda akarak, unutulmaz bir yolculukta seyahate eşlik ediyor.

Tüm yol boyunca dünyanın en önemli fosfat madenlerine ev sahipliği yapan Fas’ın yer altı zenginliklerine tanık olmak ve bunu bilmek insana iyi geliyor. Üniversite sınavına girdiğimde karşıma çıkan bir bilgi sorusu idi: Dünyada fosfat madenleri en çok nerede çıkarılır? sorusu…

Marakeş, Fas Krallığının ilk başkenti. Bu kentte binalarından yollarına, duvarlarından toprağına kadar her yer kızıl renkte. 15 kilometre uzunluğundaki 1126 yılı yapımı şehir surlarından dolayı “Kızıl Şehir” olarak adlandırılan Marakeş’in “Eski Kent” Medina bölgesi ise tam “Bin Bir Gece Masalları”na ev sahipliği yapan bir alan.

Marakeş’in en önemli meydanı olan Cemü’l Fena’yı, yabancılar “Zamanda Asılı Kalmış Yer” olarak tanımlıyorlar. Her akşam kurulan açık hava pazarında tam bir panayır havasının hâkim olduğu meydanda yılan oynatıcılarından Marakeş büyücülerine, şifalı ot satıcılarından, sirk cambazlarından, Sinbad tarzı uçan halılarla gösteri yapanlara,  kaval çalarak vahşi hayvanları dans ettirenlerden, sokakta bir sandalye üzerinde dişçilik yapanlardan sokak lezzetlerini satanlara kadar, aklınıza ne geliyorsa her çeşit insan, burada bir keşmekeş içerisinde yaşıyor.

“Chez Ali adlı meşhur Fas lokantası ise kesinlikle uğramadan dönülmemesi gereken bir yer. Her ne kadar artık çok turistik olsa da hiç değilse bir Fas gecesinin ne olduğunu anlamak açısından görülmeyi hak ediyor. Kapıda atlıların beklediği şatafatlı bir meydandan geçerek ulaşılarak girilen alanda kendi gösterisini yapan grup gidiyor ve yerine başka bir grup çıkıyor. Fas mutfağının vazgeçilmez yemeği olan Tajin’i ise burada deneyebilirsiniz. Fas mutfağı Batı’da dünyanın en büyük mutfaklarından biri olarak takdim edilen bir ekoldür. Fas mutfağı öylesine saygı ve ilgi görür ki bazı Fransızların yalnızca kısık ateşte uzun süre pişen nefis bir Tajin yemek için Fas’a geldiğini de orada öğrenmiş bulunuyorum.

Dünyanın ilk üniversitesi olan Teoloji Medresesi de Medina’da. 1341 yılında Merinid Sultan Ebu el Hassan tarafından kurulmuş. Camül – Fena meydanının başında yer alan Sultan Yakup’un yaptırdığı 1190 yıllık Fas’ın ilk camisi Kutubiye’nin 27 metre uzunluğundaki minaresi Marakeş’in ilk girişinden itibaren görülebiliyor.

Marakeş’in Medina’sında yer alan Kapalı Çarşısı, her türlü baharatçı, halı ve seramik dükkânlarıyla bizim Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı’nı andırıyor. Özellikle Berberilerin geleneksel el sanatlarını sergiledikleri, tuhafiye, mefruşat ve halı, kilim mağazalarının sayısı oldukça fazla. Fiyatları son derece ekonomik olarak satılan bu ürünleri alırken her şeye rağmen pazarlık yapılması ise olmazsa olmazlardan. Gerçekten söyledikleri fiyatların yarısına anılan ürünleri alabilme imkânınız olduğunu unutmayın!

Marakeş’in Medina’sının iç kısımları ise tam bir kâbusa dönüşebilir gezginler için. Şöyle ki; bir sokağın başında kesilen kocaman bir devenin tüm parçalarının hemen oracıkta nasıl parçalanarak satıldığını gözlemlemek sanırım pek iç acıcı değil.

Moğol ve Berberi mimarisinin tüm izlerini göreceğiniz Bahia Sarayı ’da Medina bölgesinde. Ali Baba ve Kırk Haramiler, Harem, Şehrazat gibi filmlerde film seti olarak kullanılan bu sarayı mutlaka görmelisiniz.

Günümüzde Bin Bir Gece Masallarına yolculuk yapmayı arzu ediyorsanız tek seçeneğiniz var. O da Fas’ın gizem ve büyüsüne yapılacak olan yolculuktur.

Gana

ALTIN SAHİLLERİNDE YOKSUL YAŞAM

Batı Afrika’nın kara incisi olarak adlandırılan koridor ülkelerine (Gana – Togo – Benin) yaptığım ilk seyahatti. Türkiye’den ayrılmadan evvel bu bölge ülkeleri hakkında sağlık ve özellikle geceleri tehlikeli oldukları konusunda derin endişeler hissetmiyor değildim. Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğü’ne bağlı Sağlık Ocağından önce Sarı Humma aşısını yaptırdım ve sonrada bu bölgede yaygın olan sıtmaya karşı ne gibi önlemler alabileceğimi öğrendikten sonra bu yolculuğa çıkmaya karar verdim.

Dubai üzerinden uzun bir aktarmayla Kara Afrika’nın dünyaya açılan kapısı olarak bilinen başkent Accra’ya 18 saatlik bir yolculuktan sonra varıyoruz. Havalimanından dışarı çıktığımız anda Gine Körfezi’nden esen ciddi anlamda sıcak bir rüzgâr bize hoş geldiniz diyor. Ekvatoral kuşakta yer alan ve yılın her ayında 30 derece sıcaklığın hâkim olduğu Gana’da, nem oranı maksimum düzeyde tutunuyor. Gece ile gündüz süresinin devamlı eşit olduğu bu coğrafyada, gece ile gündüz ısı farkı da çok düşük.

Rehberimiz Benjamin’la tanıştıktan ve son derece yüksek kakao ağaçlarının arasından yaptığımız yolculuktan sonra, başkent Accra’ya aşağı yukarı 20 km kadar uzakta olan Coco sahilindeki Beach Resort oteline yerleşiyoruz. Dünya’nın en ciddi trafik sorunlarından biri de anladığım kadarıyla Accra’da. Çift yönlü bir yolun her iki yönünü de aynı istikamette giden araçlar doldurduğundan burada, ilerlemek bir yana kıpırdamak mümkün değil. Bir kaos. Ciddi bir duman ve rutubet kokusu havaya hakim.

Yerleşim olarak çok ciddi bir sahaya yayılmış olan başkent Accra ile her ne kadar Ganalılar övünse de övünülecek pek bir yönünün olmadığı ortada. Kerpiçten evler, Avrupa’dan bir şekilde ülkeye sokulmuş, terk edilmiş eski arabalar ve araba lastikleriyle çirkin bir görüntü kirliliğinin tüm ülkeye yayıldığını gözlemlememek olanaksız.

Ekvatoral kuşakta yer alan Gana’nın, Atlantik Okyanusu, Gine Körfezi’ne 550 km kıyısı bulunmakta olup adını da bundan 700 yıl önce bu topraklarda hüküm sürmüş eski bir Afrika İmparatorluğu’ndan aldığı bilinmektedir. Birçok kaynakta Golden Beach olarak da bilinen bu bölge zengin altın madenleri, birçok Avrupa ülkesinin bu bölgelere yerleşmesine sebep olmuş.

Altının yanı sıra dünyanın en fazla kakao üreten ülkesi olması da Avrupalıların bu bölgelere yerleşmesine ciddi anlamda vesile olmuş. Kakaodan sonra en fazla kereste üreten Gana, özellikle kuzeyinde bulunan ve Aşanti Krallığı’nın da başkenti sayılan Kumasi adlı şehrinden dünyaya büyük oranda kereste ihraç etmektedir.

Dünyanın en büyük beşinci büyük baraj gölü olan, Volta Nehri üzerindeki Akosombo Barajı da Gana’da olmasına rağmen gerek ekonomik çalkantılar gerekse iyi bir yönetim anlayışının ülkede egemen olmaması nedeniyle iyi derecede kullanılamamış.Dünyanın en büyük yapay su depolarından biri olan bu barajdan elde edilen elektrik, çevre ülkelere özellikle Togo, Benin ve Fildişi Sahileri’ne satılıyor.

Eski adı Yukarı Volta olarak bilinen ve bugünkü Burkina Faso’dan doğarak, Gine Körfezine dökülen Volta Nehri, Gana için yaşamsal bir öneme sahip olmasına rağmen, ülkede içme suyunun bulunmayışı,  Gana halkının dışarıdan taşıma sularla hayatlarını idame ettirmesine sebebiyet vermiş. Başkent Akra hariç, nerede ise hiçbir yerde altyapı yok ve evlerde kullanılan günlük atık su, kanallar vasıtasıyla sokaklarda evlerin önünden geçerek nehirlere kavuşuyor. Bu durumun ne derece büyük bir koku ve pislik yaydığını sanırım anlatmaya gerek yok.

Göl üzerinde yaptığımız bir sandal gezisinde, gölün çevresinin yemyeşil tropik ağaçlarla kaplı, kıyısında hemen hemen her yerinde sazlardan yapılmış barınak tarzındaki köy evlerinin bulunduğunu gözlemliyorum. Su, yanı başlarında olmasına rağmen içeride suyu bulunmayan ahalinin tüm temizlik! işlerini göl kıyısında yapmaları çok ilginç. Çamaşır ve bulaşıklarını aynı yerde yıkayıp bir de üzerine aynı ortamda yıkanmaları, suya girip serinlemeleri gerçekten garip bir durum. Yine göl kıyısındaki beyaz midye kabuklarından yığınlar dikkatimizi çekiyor ve öğüterek boya yapıldıklarını öğreniyoruz.

Accra’ya dönüş yolunda çok ilginç bir köylü pazarına rastlıyoruz. Bu pazarda tüm satıcılar tamamen kadın. Hemen hemen tüm kadınların başında kocaman bir leğen ve içleri aşağı yukarı en az 5- 10 kg arasında değişen satılık ürünlerle dolu. Pazara ağır bir koku hâkim. Bunun en önemli nedeni de mim ağaçlarının dallarından elde edilen ve “caku” denilen odun kömürünün de pazarda satılıyor olması. Tüm tezgâhlarda da bu ürüne rastlamak olası. İçlerinden Anastasia isimli genç ve güzel bir kızın yine kafasının üzerinde tüm mutfak gereçlerini bir arada taşımayı nasıl becerdiğini anlayabilmiş değilim. Düzgün fizikleri, simsiyah saçları ve bembeyaz dişleri ile hep güler yüzlü olan Ganalı kızlar hemen hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Gana’da, kadının aile geçimine katkısının, çok büyük oranda olduğunu öğreniyoruz. Hemen her yerde çalışan kadınlara rastlıyoruz.

Yabani muzdan yapılan ve adına “platin” denilen bir yiyecekle yine görünümü ve tadı itibariyle patatesi andıran bir bitki olan “yam” da tüm Gana’da olduğu gibi burada da satılıyor. Diğer ilginç bir durum da, tuzaklarla yakalanan köstebeklerin kızartılmak suretiyle sokak pazarlarında satılması. Bütün ana yol kenarlarında bu şekilde kızarmış köstebek satıcılarına rastlamak mümkün.

Başkent Accra’da sokakları arşınlamaya başladığımızda, her an sürprizlerle karşılaşacağımı önceden bilmem beni hem heyecanlandırıyor hem de şaşırtıyor. Ölenlerin mesleklerine göre tabut imal eden bir atölyeyi ziyaret ediyoruz. İnsanların henüz ölmeden evvel siparişlerini verdikleri, büyük bir itinayla hazırlanan, coca cola şişesi, cep telefonu, uçak, gemi, araba, balık, tren şeklinde hazırlanmış tabutları görünce, geleneksel din anlayışının burada ne kadar önemli olduğunu anlamamak mümkün değil.

Accra’nın en önemli meydanı olan Özgürlük Meydanı, Osu Kalesi’ne giden yol ile şehrin tam merkezi arasında yer alan bir alanda. Accra’nın bağımsızlık meydanı olarak bilinen bu meydan, diğer meydanlardan çok farklı. Atlantik Okyanusu kıyısında, olimpik statlarda benzeri görülebilecek tribünlerin olduğu ve bağımsızlığın kutlandığı bir meydan olarak düşünülmesi gereken bir yer. Alanın tam ortasında yer alan özgürlük anıtının üzerinde, sosyalizmi simgeleyen yıldız bulunmakta.

Gana, Afrika kıtasında bağımsızlığını kazanan ilk ülke olmasıyla övünüyor. 1957 yılından İngiltere’nin idaresinden çıkarak bağımsızlığını kazanan Gana, 1960 yılından itibaren Cumhuriyet ile yönetiliyor. Gana Bayrağı kırmızı, sarı ve yeşil renklerden oluşmakta ve orta şeritte de bir siyah yıldız bulunuyor. Kırmızı o bölgede dökülen kanı, sarı altın madenlerini, yeşil ormanlarını ve siyah yıldız da Kara Afrika’daki ilk bağımsızlığı ifade ediyor.

Accra’nın liman bölgesi olan eski başkent Tema, yeni başkent Accra’ya pek de uzak sayılamayacak bir mesafede. Mim ağacı denilen ve yol kenarlarında bolca bulunan ve de ağaçlarının dallarından odun kömürü yapıldığını, yapraklarının da kaynatılıp içildiğini ve sıtmaya karşı iyi geldiğini öğrendiğimiz ağaçların arasından devam eden bir yolla sağımızda Atlantik Okyanusu, Tema’ya varıyoruz. Tema kentinin bir özelliği de tam olarak Greenwich Meridyenin üzerinde yer alıyor olması. Hıristiyan misyonerlerin bu hususu dikkate alarak tam meridyenin geçtiği noktaya, bir kilise inşa etmeleri ise animist dinlerden yerel halkı uzak tutmaya yönelik gayretlerinin bir parçasıymış.

Accra’da ziyaret planlarımız arasında yer alan Osu Kalesi, bugün Gana Devlet başkanının yaşadığı bir yer. Ancak ziyaret edeceğimizi söylediğimizde bırakın ziyareti, yaklaşmanın dahi imkân olmadığı bir yer olduğunu öğreniyoruz. Özel bir yolla gidilen ve yerel halk dahil kimsenin yaklaştırılmadığı, Osu Kalesi’ni ancak uzaktan gizli olarak fotoğraflayabiliyorum.

Jakaranta (üzerlerinde ateş kırmızısı çiçekleri olan, bazen şemsiye şeklindeki tropikal bölge ağacı) ağaçlarıyla donatılmış ve Kara Afrika’nın en önemli üniversitelerinden biri olarak kabul edilen ve yirmi bin öğrencisi olan Gana Üniversitesi Accra’da ilgimi çeken en önemli yer oldu. Özellikle şirin mimari yapısı ve modern görünümlü binalarıyla başkentin genelinden ciddi anlamda ayrılıyordu. Tüm Afrika’dan öğrenci kabul edilmesi ve pozitif bilimlerin hemen hemen hepsinin eğitiminin verilmesi Gana için son derece çok önemli. Yüzlerce çeşit tropikal ağaçların arasında konuşlanmış, tek ya da iki katlı binalardan oluşan kampüs, bir mesire yeri gibi.

Bu kadar yorgunluktan sonra sadece temiz bir yatağın olduğu bir ortam yeterli ancak bunu elde edebilmek çok güç. Ertesi sabah köle ticaretinin ilk olarak başlatıldığı yer olan Cape Coast ve bu bölgeye adını veren ve ismi Portekizce de “Al Mina” maden anlamına gelen Elmina’ya doğru seyahate devam ediyoruz.

Elmina ve çevresi zengin altın madenleri ile ünlenmiştir. Bu bölgeye Altın Kıyısı adı verilmektedir.1471 yılında Avrupa’dan ilk Portekizliler bu bölgeye gelmişler ve fildişi, altın, kakao, baharat ticareti yapmışlar. Daha sonra bu bölgeye gelen Hollandalılar, Portekizlileri buradan uzaklaştırmışlar ve İngilizlerin yaptıkları Elmina Kalesini onararak köle ticaretinin merkezi yapmışlar. Bugün dünyaya insan hakları dersi veren Avrupalılar, Gana’nın kuzeyinde yer alan, Kumasi Bölgesinden getirdikleri yerel halkı, Last Bath denilen yerde son kez banyo yaptırıp, ilaçladıktan sonra 300 km ilerde bulunan St.George Kalesine getirip buradan gemilere bindirerek aylarca  süren yolculuklarla, Karayiplere ve Amerika’ya göndermişler. Kölelerin kaçmasını engellemek adına, sarnıç şeklindeki hücrelerin demir kapıları sadece okyanusa açılıyor ve yanaşan gemilere sandallarla buradan bindiriliyorlarmış.

St.George Kalesinde, kölelerin gemi beklerken yaşadıkları hücrelerin duvarlarında onların haykırışlarını ifade eden birçok figür, resim ve yazılar halen duruyor. Hücreler en fazla 40 metrekare bir alandan ibaret. Köleler, yeme, içme ve her türlü ihtiyaçlarını bu hücrelerde karşılamış.

Köle ticareti her ne kadar 1814 yılında resmen yasaklandı ise de 1871 yılına kadar Hollandalıların ve İngilizlerin etkisi ile gizli olarak devam etmiş.

Elmina sahili, rengârenk bayrakları olan ve Kudoo denilen balıkçı tekneleri ile dolu. Burası, sabah saatlerinden itibaren hummalı bir çalışmanın olduğu bir yer. Yüzlerce balıkçı, burada, yeni sefere çıkabilmek için ağlarını tamir ediyor, sandallarını boyuyor. Salı günleri, buradaki balıkçılar, deniz tanrısını üzmemek ve kızdırmamak için denize açılmıyorlarmış.

Elmina’dan dönüş yolunda ise Afrika’nın en iyi korunmuş milli parklarından biri olan Kakum Milli Parkı’nı ziyaret ediyoruz. Cape Coast’a bir saatlik bir mesafede, yağmur ormanlarının kalbinde yer olan bu parkta, insanı dehşete düşüren köprülerden geçiyoruz. Onlarca metre yükseklikteki ağaçlara bağlanan iplerle oluşturulmuş bu asma köprülerden geçerken son derece dikkatli olmak gerekiyor.

Göz alabildiğine uzanan ve yeşilin her tonunu barındıran yağmur ormanlarının ve uçurumların üzerinden, parkın belli bölümlerini birbirine bağlayan bu köprülerden, izlenen manzara harika. Yoğun nemin etkisi ile yağan yağmur ise bu manzaraya bambaşka bir renk katıyor.

Bu yorgunluğun üzerine, yerel bir içecek olan Gari içiyoruz. Gari, kasava denilen bir bitkinin kurutulması suretiyle elde edilen bir tozun, su ve şekerle karıştırılması ile yapılan bir içecek.

Batı Afrika’nın dünyaya açılan kapısı olarak bilinen Gana, her şeye rağmen bölgenin en gelişmiş ülkesi ve bir finans merkezidir. Avrupa’nın sayılı başkentlerinden ve Afrika’nın önemli şehirlerinden ulaşımın daha kolay olduğu Gana’ya, günümüzde artık Türk Havayolları da direk uçmaktadır.

Küba

İNSANIN KENDİNE YAPACAĞI EN GÜZEL İYİLİK! HAVANA/KÜBA

Yıllardır rüyalarıma giren ancak bir türlü gitmek fırsatı bulamadığım ama en sonunda ziyaret etme olanağı bulduğum Küba seyahatimizi “yediğimiz içtiğimiz bizim olsun!” sadece gördüklerimi anlatarak sizlerle paylaşacağım.

Modern ve teknolojik hayatın aksine, zamanın inanılmaz yavaş aktığı, yoksul ama güzel ve mutlu insanların başka türlü yaşadığı Küba, puronun, mojitonun, dansın, Fidel, Camillo ve Che’nin, aynı zamanda isyanın ülkesidir.

Ünlü kâşif Kristof Kolomb, “İnsan gözünün görebileceği en güzel yer” demiş Küba için…

Mutlu ve gülen insanların ülkesi Küba’yı üç sözcükle özetleyecek olursak; egzotik, tropik ve sosyalist!… Ülkenin artık ruhuna kadar işlemiş olan Che, Fidel, Camillo üçlüsü Küba tarihinin en öne çıkan isimleri. Tabi bir de Küba’nın felsefesini yaratan ve Küba’yı Küba yapan en büyük değer, şair, devlet adamı ve sanatçı Jose Marti’yi asla unutmamak gerekir. Jose Marti, Küba’da çok seviliyor. Havana Havalimanının ismi de bu ünlü lidere adanmış. Küba’nın ilk Cumhurbaşkanı olan ve bayındırlık, sağlık ve tarım gibi konularda büyük devrimlere imza atmış olan bu felsefe adamı, 1895’te bir İspanyol saldırısında yaşamını yitirmiştir.

Jose Marti yaşamını, Küba’da İspanyol koloni yönetimini sona erdirilmesi ve Küba’nın, ABD dâhil başka ülkelerin egemenliği altına girmemesi için savaşıma adamıştır. Bütün öğretisi kişi özgürlüklerine saygılı olmayan ve yalnızca zenginliklerini büyütmeyi gözeten yönetimleri uyarmaya dayanmaktadır. Yapıtlarında bütün despot yönetim düzenlerini ve insan haklarına karşı uygulamaları kınamıştır. Onun yazıları demokratik gelişmeye yol göstericidir. Hatta çok kıymetli bir Kübalı dostumun şu sözü kulaklarımda çınlıyor! “Sizin için Atatürk ne ise Küba için Jose Marti’de O’dur!” Şairin en ünlü şiiri olan:

“GUANTANAMERA

Dürüst bir insanım ben,

Palmiyeler ülkesinden.

Ölmeden önce, paylaşmak isterim

Ruhumdan akıp gelen bu şiirleri.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Şiirlerim parlak yeşildir,

Ama yine de kızıl alevler gibidir.

Şiirlerim yaralı bir ceylana benzer,

Dağda kurtarılmayı bekler.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Dikiyorum bir ak gül fidanı

Haziran’da ve Temmuz’da

Çünkü samimi dost

Elini vermiştin bana.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Ve zalimin biri parçaladığı için

Beni yaşatan yüreğimi.

Dikmem ne bir ayrıkotu ne de çakır dikeni

Dikerim bir ak gül fidanı.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Dünyanın yoksul insanlarıyla,

Neyim varsa paylaşmak isterim.

Dağların cılız dereleri

Denizlerden daha mutlu eder beni.” adlı şarkıya da güfte olmuştur.

Küba’ya gitmeden evvel kanımca iki güzel film tavsiye etmem gerekir ki izlemeden gitmek olmaz diye düşünüyorum. Özgürlük ve devrim mücadelesini çok ağır şartlarda vermiş bu ülkeye, oradan bakıldığında saygı duyulmaması bence mümkün değil!

Steven Soderbergh’in yönettiği ve Benicio del Toro’nun başrolünde oynadığı, Ernesto Che Guevara’yı konu alan 2008 yapımı biyografik sinema filmi: Che!

Film, standart bir kronolojik sırayı izlemekten ziyade genel zaman çizelgesi boyunca serpiştirilmiş anları seriler halinde sunuyor. Arjantinli adlı birinci bölüm Fidel Castro, Guevara ve diğer devrimcilerin Küba’ya ulaşmalarından iki yıl sonra Fulgencio Batista diktatörlüğünü başarıyla devirmeleri ve Küba Devrimi üzerine odaklanıyor. Gerilla adlı ikinci bölümde, Guevara’nın devrimi Bolivya’ya getirme girişimleri ve hazin sonu üzerinde duruluyor.

Ernesto Guevara, İspanyol ve İrlanda asıllı bir ailenin beş çocuğunun en büyüğü olarak Arjantin’in Rosario şehrinde dünyaya gelmiş ve Arjantinlilere özgü, “hey”, “dostum”,“birader” anlamına gelen “che” ünlemini çok sık kullanması nedeniyle ünlü “Che” takma adını kullanmaya başlamış. Hayatı filmlere, romanlara konu olan bu ünlü devrimci liderin Küba’nın hemen her yerinde heykellerine ve resimlerine rastlamak mümkün.

Diğer film ise Lost City. Küba kökenli Oscar’lı aktör Andy Garcia ilk yönetmenlik denemesini bu filmle yapıyor. Kübalı romancı Guillermo Cabrera Infante’nin yazdığı senaryo Küba devrimi öncesinde Havana’daki yaşamı ve devrim sırasında yaşananları anlatıyor.

110 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle, 11 milyonun üzerinde insanın yaşadığı Küba, ABD’nin Florida Eyaletinden sadece 180 kilometre uzakta. Dünyanın son dört sosyalist devletinden biri olarak, süper güç Amerika’ya hâlâ direnmekte… Türkiye’den artık direkt uçuşla başkent La Habana’ya (Havana) 13 saatlik bir yolculuk ile ulaşmak mümkün. Para birimi olarak Euro’ya denkleştirilen CUC (Konvertible Peso) kullanan Küba, tarihi ve kültürü ile kesinlikle görülmesi gereken bir ülkedir. Dünyada bütün ülkelere örnek teşkil etmiş olan halk devriminin gerçekleştiği, günümüzde de sosyalist cumhuriyet ile yönetilen ülkedeki vatandaşların her türlü sağlık, eğitim hizmetleri devlet garantisi altında olup; bu rahatlığı yaşayan halk, salsa, müzik ve eğlence ile yaşıyor. Yerel halkın maddi durumları iyi olmasa bile bu şekildeki yaşamları ile dünya üzerinde en uzun ömürlü insanlar. Küba kültür olarak köken bakımından İspanyol ve Afrika etkisinin en belirgin izlerini taşıyor. Gerek balayı, gerek turistik, gerekse kültürel anlamda her seyahat anlayışına cevap verebilen bu ülke turistlerin gezi listesinde her zaman en üst sıralarda yer almış. Havana, Varadero, Trinidad, Vinales Valley, Pınar Del Rio ve Santa Clara ülkenin görülmesi gereken bölgeleri.

Küba genel olarak yıl boyunca iyi bir havaya sahip. Hava sıcaklığı yıl içinde çok fazla değişiklik göstermiyor ve seyahat için en uygun zamanlar hava sıcaklığına bağlı olarak Aralık-Nisan arası. Bu dönem Küba için yüksek sezon olarak adlandırılıyor.

Voleybol, atletizm, basketbol, boks ve beysbol gibi sporlar burada çok yaygın ve özellikle başkent Havana’da devasa bir beysbol sahası da bulunuyor.

Başkent Havana, ismini San Cristobal de La Habana’dan dört asır önce 1519 yılında almış ve İspanyollar tarafından kurulmuş. Modern Havana’dan başlayarak, Atlantik Kıyısındaki Miramar Bölgesi ve Atlantik’e paralel uzanan Melacon üzerinden hareketle art deko ve modern mimari ile karışık Vedado Bölgesi geçilerek dünyaca ünlü Devrim Meydanı’na ulaştığınızda sizi karşınızda ilk önce Kolonyal bir sütun, Jose Marti’nin heykeli ve diğer yanda iki aynı tarz ama farklı bina dış cephesine silüetleri yansıtılmış Che Guevara ve Camillo Cienfiegos’un portreleri karşılıyor. Halen bu iki binada bakanlık olarak hizmet veriyor. Devrim Meydanı’nda bulunan ve Che’nin portresinin bulunduğu Küba Adalet Bakanlığı’nın ön cephesinde “Hasta la Victoria Siempre” yazıyor. Ernesto Che Guevara’nın Fidel Castro’ya yazdığı bir mektubun parçası olan bu söz “ Zafere Kadar Daima!” anlamına geliyor.

Adalet Bakanlığı’nın hemen yanında yer alan Bilgi ve İletişim Bakanlığının ön cephesinde ise Kübalıların, sıralamada Fidel Castro’dan sonra Che Guevara’dan önce saydıkları Camillo Cienfuegos’un portresinin altında yer alan “Vas Bien, Fidel!” sözü yazıyor.

27 yaşında hayatını kaybetmiş olan Camilo’nun bu sözü, bir askeri kışlanın okula döndürülmesi kararından hemen sonra kendisine “Nasıl gidiyorum” diye soran Fidel’e yanıt olarak verdiği ifade edilir. Tercümesi “İyi gidiyorsun, Fidel’dir.”

Çok büyük bir alana sahip bu meydanın bir köşesinde ise 1959 yılında son girişlerini yaptıkları için sonraki modellerine rastlayamayacağınız Amerikan arabalarını görüyoruz. Özellikle Chevrolet marka aracın 1955, 1956 ve hele bir de yeşil ise 1957 modelleri burada tüm cazibesi ile sizi büyülemeye yetiyor. Bu araçlar ile bir saatlik bir şehir turu yapılması ise Havana’nın vazgeçilmezleri arasında yer alıyor.

Kolonyal mimari tarzı meydanlar ve binaların her an karşınıza çıkacağı Eski Havana’da, Plaza de Armas, Plaza de la Catedral, Plaza Vieja ve Plaza de San Francisco de Asis gibi alanlarda görkemli binaların görülmesi için özellikle yürüyerek gezmek ve Havana sokaklarında kaybolmak bir gezginin yapacağı ilk iş olmalıdır. Bu sokaklarda çamaşır asılı,kırık dökük balkonlardan, sizi izleyen purolu yaşlıların size el salladığını görüyorsunuz. Sömürge döneminden kalma yapıtları, tarihsel anıtları, binlerce konakları ise şehir planlaması ile birlikte Havana’nın, Antillerin en önemli başkenti olduğunu anlamak için yetiyor. Özellikle Old Havana’nın ara sokaklarındaki mistik yolculuğu yapmak şarttır. Bu esnada kendinizi zamanda yolculuk yapmış gibi hissediyorsunuz.

La Bodeguita del Medio ve Floridita Bar, ünlü yazar Ernest Hemingway’i anlamak ve yaşamak için birebir! La Bodeguita del Medio’da, tıpkı Hemingway’in yaptığı gibi kısa bir mola vererek Mojito içmek inanın insana iyi geliyor. Unesco’nun koruma altına aldığı bölgelerden biri olan Eski Kent, tam bir müzik cenneti. Hemen hemen her kafede, sokakta, barda, otelde ve restoranda, canlı müzik gruplarına rastlayabiliyorsunuz. Havana’dan 20 dakika uzaklıkta Ernest Hemingway’in 30 yıl yaşadığı bugün müze olan evi var. Evin çok yakınında Cojimar isimli küçük bir balıkçı kasabası bulunuyor. Hemingway’in bu kasabada gittiği La Terraza isimli restoranda İhtiyar Balıkçı ve Deniz kitabına esin kaynağı olan yaşlı balıkçı Don Gregorio’nun da resmi bulunuyor.

Tarihi, kültürü, ticareti, dinleri ve bunlarla ilgili mekânları, yaşam tarzı olan sosyalizmi ve özellikle sıcakkanlı Küba halkını ve 58 yıldan beri bağımsızlığını koruyan özgür Küba’yı, özellikle de Havana’yı bu yürüyüş anında yaşamak müthiş bir deneyim. Plaza de Armas’tan başlayarak El Floridita Bar’ın bulunduğu noktaya kadar aşağı yukarı iki kilometre uzunluğundaki Obispo Caddesi ise başkent Havana’nın en hareketli caddesi.

Malecon üzerinde Morro Kalesi’nin hemen karşısında konuşlandırılmış Atatürk Büstünün ise bir Türk olarak Küba’ya ziyaretinizde ilk uğradığınız yer olması hiç de şaşırtıcı değil! Şöyle ki; “Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı. Ve anti-empeɾyalist bir savaş verdi ve zafere erişti. Biz, Atatürk’ün bu devrimci savaşından etkilendik-esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi’yle Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik. Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli alfabeyi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli abece’ye geçilen harf devrimi başta olmak üzere, bir dizi çağdaş ve aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık.” Fidel Castro

National Hotel Havana’nın en çok bilinen ve tercih edilen oteli. Bu otel, God Father II filmine mekân olduğu için çok ünlü. Babaların toplantı yaptığı otel olarak bilinen National Hotel her yere ulaşım için ideal noktada. Beş yıldızlı ve devletin işletmekte olduğu otelin çok güzel ve geniş bir bahçesi bulunuyor. Malecon sahilinden Atlantik’e palmiye ağaçları arasından bakarak bir kahve içmek sanırım herkese iyi geliyordur.

Küba mutfağı ise hemen hemen tamamı ile İspanyol ve Karayip karışımı olarak betimlenebilir. Domuz eti, siyah fasulye, deniz mahsulleri çok tüketiliyor. En çok tüketilen içecek ise kahve. Keskin bir tadı olan Küba kahvesinin dünyada ikinci kaliteli kahve olduğunu da burada öğreniyorum. Kentin restoranlarında ülke mutfağının en güzel örnekleriyle tanışmak mümkün. Yağda kızartılarak püre haline getirilmiş yeşil muz, hindistan cevizi ve ananas karışımı mofongo tadılması gereken yemekler. İçkilerden de rom kokteyli Pina Collado’yu denemek gerekir.

Puro ise Küba’nın vazgeçilmezi! Envai çeşit de puronun imal edildiği ülkede en güzel tütünlerin, Pınar del Rio Bölgesinde yer alan Vinales kasabasında üretildiği biliniyor. Bizde bunu bilerek Vinales kasabasında yer alan Benito’nun Yerini ziyaret ettik ve burada 45 gün nemli ortamda dinlendirilerek el emeği göz nuru puroların yapılış hikâyesini dinledik ve tattık. Fakat puronun güzel kızların bacaklarında sarılmadığını öğrenmek küçük bir hayal kırıklığı yaratsa da müthiş bir deneyim. Küba bu arada marka değeri çok yüksek dünyaca ünlü puroların da merkezi konumunda. Küba dışına elli adet purodan fazla çıkarılması ise kesinlikle yasak! Puro alacaksanız, ya puro fabrikalarından ya da dükkânlardan almakta fayda var. Sokaklarda size puro satmaya çalışacak birçok kişi olacak, ucuzluğuyla sizi cezbedecek ama aynı kalite değil. Puro diye muz yaprağından imal edilmiş sözde purolar alabilirsiniz!

Küba çok güvenli bir ülke, hatta özellikle taşrada evlerin kapılarını kapatmıyorlar bile. O yüzden hırsızlık, gasp ya da kapkaç gibi bir korkuya burada yer yok!

Küba ve müziği ayrı düşünmek mümkün değil… “Hasta Siempre, Guantanamera, Quizas Quizas Quizas” şarkılarını ya da “Buena Vista Social Club” grubunu duymayan, dinlemeyen varsa, Havana’da bol bol dinleyeceği kesin. Küba’da müzik her yerde!

Sokaklarda, kumsalda, evlerde, hiç bitmeyen partilerde, karnavallarda, Rumba, Mambo, Salsa, Cha Cha, Bolero dansları hayatın tam anlamıyla içinde. Müzik dinlemek için Küba’da bir yere gitmenize gerek yok. Müzik her yerde sizi buluyor. Küba’ya gidip salsa yapmadan dönülmez… Salsa yapmayı bilmiyorsanız üzülmeyin! Hemen “La Casa del Son”‘a uğrayın. Pratik bir dersin ardından kendinizi müziğin ritmine bırakın. Üstelik Küba’da müzik olan bir ortamda hiç tanımadığınız birinin sizi dansa kaldırması son derece normal. Müziğin ritmine uygun hareket etmek ve sizi dansa kaldıran kadının ayağına basmamak birinci kural!!! Haftanın son günü olan Cuma, Kübalılar için parti günü. ‘Fiesta’ dedikleri bu partiler, evlerde ya da barlarda düzenlenebiliyor.

Malecon Partileri de farklı bir alternatif… Malecon, uzun bir duvarın tüm Havana boyunca Atlantik kıyılarına yaslandığı bölgenin adı. New York Manhattan Bölgesi’nin imarı ile nerede ise birebir aynı olan Havana’da bütün yollar nerede ise Malecon’a çıkıyor. Küba’da her restoranda, kafede, barda bulunan amatör müzik grupları Malecon’da da sahne alıyor.

Küba’da ressamların eserlerini sattığı geniş bir alışveriş alanı mevcut. Limanın yakınında, Malecon isimli, hem sanat eserleri, hem de hediyelikler satılan büyük bir ambarı andıran bu merkezden alışveriş yapmak sizi bekleyenleri de sevindirebilir!

Havana’nın Miramar Bölgesi eskiden zenginlerin oturduğu bugün büyükelçiliklerin yer aldığı bir semt. Semtteki Emilano Zapata Parkı’nda köke dönüşen dallarıyla ünlü bir tür ficus ağacı bulunuyor. Havana 5.Cadde’nin devamı niteliğindeki bu bölgede de son derece güzel pub, club, casa del musica olarak adlandırılan yerel halkın gittiği birçok mekân bulunmakta.

Mojito, Cuba libre, Pina Colada veya karışımına Ernest Hemingway’in de katkıda bulunduğu Daiquiri’yi denemeden Küba’dan dönmek ise asla olmaz. Hemen her kafeteryada bulunabilen bu kokteyller tropik ama bir o kadar da egzotik Küba’nın vazgeçilmez içecekleri.

Yanında seni ısıtacak biri varsa üşümek gerçekten güzeldir!

Havana’da üşümek üzere! Vas Bien Anchiano!

Moskova

Avrupa’nın Şaheser Kenti: Moskova

Merkezi New York’ta bulunan “Mercer Human Resource Consulting” şirketi tarafından yürütülen ve yıllık geliri 100 bin dolar olan bir üst düzey yöneticinin farklı şehirlerdeki tüketim harcamaları dikkate alınarak yapılan araştırmaya göre Moskova, yabancı bir üst düzey yönetici için dünyada yaşamın en pahalı olduğu kent. Gerisini artık siz takdir ederek yola koyulun!

Dünyada yaşamın en pahalı olduğu şehirler, Londra, Seul, Tokyo, Hong Kong, Kopenhag, Cenevre, Osaka, Zürih, Oslo, Milan, St.Petersburg, Paris, Singapur, New York olarak sıralanırken birinciliği kimselere kaptırmayan Moskova ise sanırım bu kategoride sırasını kimseye kaptırmayacak gibi görünüyor. Zaten Amerikan dergisi “Forbes” tarafından her yıl yayımlanan “Dünya Milyarderleri Listesi”nde Moskova, New York’un ardından ikinci sırada yer alıyor. Araştırmaya göre, dünyadaki 53 Rus milyarderden 25’i Moskova’da yaşıyor. Bu manada hakkını veren bir şehir!

Rus şehirlerinin açık hava müzesi görünümündeki şehirleşme tekniği bence incelenmeye değer ve kesinlikle bir bilim dalı konusuna dâhil edilmelidir. Deli Petro diye bildiğimiz Rus Çarı Petro’nun dâhiyane fikirleri ile kurulmuş bulunan ve Rusya’nın ikinci büyük kenti olan Saint Petersburg kadar belki değilse de Moskova’nın da Avrupa’nın sayılı şehirlerinden hiç de azımsanacak bir yönü yoktur.

İnsanı Orta Çağ Masallarının sihirli dünyasına götüren tarihi yapıları, karşıdan karşıya geçmek için nerede ise taksi tutmak! isteyeceğiniz geniş bulvarları ve birçoğu Orta Çağ dönemi zamanında inşa edilmiş katedralleri ve müzeleri ile Moskova, keşfetmeyenler için merak uyandırırken, bir kez görenlerin ise bir daha gitmek için sabırsızlandıkları bir kent.

Her şehrin mutlaka bir “gidince görülecek listesi” vardır. Fakat söz konusu Moskova olunca bu liste uzar gider. Listenin başındaki yerler ise sadece mimari özellikleriyle değil Rusya tarihindeki önemleriyle de dikkat çekiyor.

Bizans İmparatorluğu’nun çöküşüyle Ortodoks Kilisesi’nin de merkez haline gelen Moskova, III. Roma olarak anılmaya başlanmıştı.1917’de kurulan Sovyet Rusya’nın merkezi haline gelen şehir, zamanla modern Rusya’nın kalbinin attığı yer haline gelmiş. 1992’de dağılan Sovyetler Birliği ise Moskova’nın öneminden bir şey kaybettirmemiş aksine o dönemin özelliklerini hem mimarisinden hem de sosyal yaşantısından hissettirmesine neden olmuş.

Günümüzde ise tarihin ve modernitenin, doğu ile batının özelliklerini bir arada görebileceğiniz Moskova, ihtişamı ile dünyanın en çok turist çeken başkentlerinden biri. İçinden geçen Moskova Nehrinden adını alan ve 11 milyon nüfusa ev sahipliği yapan, dünyada en fazla milyarderi barındıran Rusya’nın başkenti Moskova!

Şehrin en ünlü ve bilinen yeri olan Kızıl Meydan, birçok tarihi olaya da sahne olmuş. 15. Yüzyıldan bu yana Çarlık Rusya döneminin de 1917’deki Ekim Devriminin ve 1990’daki Glasnost Politikasının sonucu olarak dağılan SSCB’nin de her zaman en önemli meydanı olarak bilinen alanda, Lenin’in Anıt Mezarı, Korkunç İvan tarafından 16. Yüzyılda yaptırılan Aziz Vasili Katedrali, Devlet Tarih Müzesi, GUM Alışveriş Merkezi ve Kremlin Sarayı’nın giriş kapısı bulunuyor.

Rusya’nın ilk devlet kütüphanesi ve ilk üniversitesi de Kızıl Meydan’da açılmıştır. 12. yüzyılda projesini Konstantin Tan’ın çizdiği büyük Kremlin Sarayı’nın, inşasına 15.yüzyılda başlanmış ve İtalyan, Hollandalı, Alman mimarların katkısı ile 20. yüzyıla kadar yapımı devam etmiş.

Kremlin Sarayı tek bir sarayı çağrıştırsa da Rusça ’da kale, şato gibi anlamlara gelen Kremlin, birçok yapıyı içinde barındıran bir yapılar bütününe karşılık geliyor. Aynı zamanda Rus Devlet Başkanlığının ikametgâhını da kapsayan sarayın içinde imparatorluk ailesine ait odalar, göz alıcı mobilyalarla döşeli kabul salonları, kristal ve porselen ev eşyaları bulunuyor.

Kremlin’deki dini yapılar Bizans ve İtalyan etkisi taşıyor. Bu özelliğiyle Moskova Kremlin’i gezdiğinizde, sanki Orta Çağ Avrupası’na yolculuk etmişsiniz hissini uyandırıyor. Yüksek duvarlarla çevrili Borovitsky Tepesi’ne kurulmuş bu kalenin güneyinden Moskova Nehri, doğusundan Kızıl Meydan, batısından St. Basil’s Katedrali ve Alexander Bahçesi görülüyor.Kızıl Meydan      

Kızıl meydan, Moskova Kremlini’nin duvarlarının inşasının ardından 17. Yüzyılda yapılmış. Yapıldığı günden beride hem Rusya hem de eski SSCB için toplumsal ve siyasi bir öneme sahip olmuş. Dünyanın en ünlü meydanlarından biri olan Kızıl Meydan, tarih boyunca idamlara, gösterilere, geçit törenlerine ve mitinglere sahip olmuş. Yaklaşık 500 metre genişliğindeki Kızıl Meydan’ın ortasında Kremlin duvarlarının hemen önündeki kızıl ve siyah granitlerden oluşan piramit seklindeki Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Lenin’in anıt mezarı bulunuyor.

Mozoleden çıkıldığında arkada kremlinin duvarlarının dibinde diğer ünlü kişilerin mezarları görülebilir. Stalin, Brejnev ve Yuri Andropov, uzaydaki ilk insan Yuri Gagarin, Amerikalı yazar John Reed ile Lenin’in eşi ve kız kardeşi bunlardan sadece bir kaçı. Ayrıca meydanda Lenin Mozalesi’nin hemen karşısında sadece tarihe değil alışverişe de düşkün turistlerin özellikle dikkatini çeken Moskova’nın en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan GUM bulunur. Özellikle kış aylarında ışıklandırmalarıyla gözleri kamaştıran GUM’un ön Neo-Rus tarzı ön cephesi Kızıl Meydan’ın neredeyse tüm doğu kanadını kaplıyor.Katedraller şehri          

Moskova denilince akla her biri birer sanat eseri sayılabilecek katedraller geliyor. Bu katedrallerin çoğu Bizans mimarisi örnek alınarak yapıldığında Moskova Sovyet Rusya’sının soğuk beton yapılarında farklı olarak bir Avrupa kentinde geziyormuş hissi veriyor. Moskova’nın Kızıl Meydan’da bulunan yarım asırlık Aziz Vasili Katedrali’nin saymazsak en önemli katedralleri Kremlin içindeki Katedraller Meydan’ındadır. Rusya’nın bir dönem en yüksek yapısı olan 81 metre uzunluğundaki Büyük Ivan Kulesi de buradadır.

Bu kulenin yanında 200 ton ağırlığında bir çan vardır. “çanların çanı” olarak adlandırılan ve yapımı iki yıl süren bu çanın, ait olduğu yerde yani kulede değil de zeminde olmasının nedeniyse 200 ton ağırlığında olmasıdır. Çan” kilosu” nedeniyle yerinden kaldırılamamış ve hiçbir zaman kuleye yerleştirilememiş. Yine Baş Melek Katedrali, Meryem’e Müjde Katedrali, Çarların ve İmparatorların taç giyme töreninin yapıldığı meşhur Uspenski Katedrali’de bu meydanda yer alır.

1872 yılında Rusların Napolyon’a karşı kazandığı zaferin anısına, Bizans mimarisinin etkisinde kalarak tasarladığı Kurtarıcı İsa Katedrali’nin hikâyesi ise oldukça ilginç. Katedralin tarihi 1883 yılına dayanıyor. O zamanlar bu baş yapı, hem halka bağışlanan ilk katedral hem de dünyanın en büyük Ortodoks ibadethanesiymiş. Som altından kubbeler, altın freskler ve ikonlarla bezeli bu katedralin şansızlığı Stalin’in din karşıtı politikası olmuş.

Stalin, katedralin altın yapılarını devlet hazinesine aktarırken, katedral için de yıkım kararı vermiş. Katedralin yıkılması yetmiyormuş gibi bir de yıkımdan sonra ortaya çıkan çukura havuz yaptırılması, dönemin Ortodokslarının asla affetmeyecekleri bir hareket olmuş. Yıllar sonra, tarih 1997’yi gösterdiğinde bu katedral, aslına uygun olarak tekrar inşa edilmeye başlanmış ve 2000 yılında halka açılmış.Moskova’nın İstiklal Caddesi: Arbat    

Arbat Caddesi, özellikle son yıllarda en az Kızıl Meydan kadar dikkat çeken yerlerden biri haline gelmiş. 1980’li yıllardan beri sadece yaya trafiğine açık olan cadde için bir nevi İstiklal Caddesi denilebilir. Arnavut kaldırımlı Arbat Caddesi’nde sokak müzisyenleri, Rus el sanatını yansıtan hediyelik ürün stantları, ressamlar, antikacılar, butikler, açık hava kafeleri ve Rus tarzı publar kendilerine yer bulmuş ve ortaya çok samimi, her adımda başka bir etkinlikle karşılaşabileceğiniz bir sokak çıkmış. Arbat’ta tarihin farklı dönemlerinde birçok ünlü yazar, ressam ve tiyatrocu da yaşamış. Arbat şehir merkezine yakınlığıyla da hem yerli halkın hem de yabancı turistlerin uğrak yeri haline dönüşmüş.Dünyanın En Renkli Metrosu    

Dünyanın en muhteşem metro istasyonlarının Moskova’da olduğunu söylersek abartmış olmayız. Artan yolcu trafiği ile Çin’in Şangay şehrinden sonra en yüksek yolcu taşıma kapasite sahip olan Moskova Metrosunu, 2014 yılında 2.5 milyar yolcu taşımış. Şehrin merkezinde ulaşım, birbirini bağlayan yüzlerce metro hattıyla sağlanıyor. Metro kavramını değiştiren sanatın, zarafetin ve bir o kadar da kültürün bir parçası haline gelmiş Moskova Metrosu ile şehir baştan sona yer altından birbirine bağlanmış durumdadır.

Metro denince aklımıza başka şehirlerdeki gibi yer altındaki rutubet kokuları, fareler, burnu yakan bir maden kokusu, soğuk duvarlı ve boğucu bir ulaşım şekli gelmesin. Avizeler, heykeller, resimler ve afişlerle süslenmiş bir metro, kulağa garip geliyor olsa da, Moskova metrosu adeta bunlar sıradan. Hiç yer altı müzesi görmedim diye üzülmeyin! Moskova Metrosunu kullanın demek istediğim anlaşılacaktır.Moskova Nehri

Moskova’ya gelip de yapılmadan dönülmemesi gereken aktivitelerden biri de  şehrin ortasında menderesler çizerek  akan ve şehre adını veren Moskova Nehri’nde yapılan nehir turlarıdır. Ukrayna Oteli’nin önünden kalkan bu turlar için tekneler, otelini önünde uzanan nehir yolu üzerindeki iskeleden kalkıyor. Moskova’da yaşanan dondurucu kış mevsiminde ise nehir turu yapmanın imkânı yoktur. Nehrin yer yer donması sebebi ile nehir kenarındaki restoran ve kafelerden birinde bu eşsiz manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.Rus Edebiyatından Kalanlar

Söz konusu Rusya olunca akla Rus Edebiyatı’nın gelmemesi düşünülemez. Elbette Moskova da bu büyük edebiyatçılardan izler taşıyor. Bunlardan biri de Puşkin Devlet Güzel Sanatlar Müzesi.1912 yılında açılan bu müzede yer alan eserler, ağırlıklı olarak 19. ve 20. yüzyıl Avrupa ve Amerika sanatını yansıtıyor. Bina girişindeki Robin’in kült olmuş “Düşünen Adam “mutlaka görülmeli. Gerçek edebiyat düşkünleri ise Puşkin’in adı verilen müzeden ziyade yazarların yaşadıkları evleri görmeyi tercih edebilir. Puşkin’in bir süre eşi ile birlikte yaşadığı evi Arbat caddesi’ndedir. Gorki ise ölümünden önce kıymeti bilinen nadir yazarlardan olduğundan Pushkinskaya’daki evi oldukça ihtişamlıdır ve müze haline getirilmiştir. Gorki’nin evinde kendine ait bir şapeli bile vardır.  

Puglia

Baharın Hiç Bitmediği Yer : Puglia

İtalya haritasına baktığımızda ülkenin yeryüzü şeklinin bir çizmeyi andırdığını hepimiz biliriz. İşte bu çizmenin topuğunun bulunduğu kısım, Baharın Hiç Bitmediği Yer Puglia’dır.  İtalya’nın yirmi bölgesinden biri olarak konuşlanan, merkezi Bari şehri olan bölgenin üç bir yanı denizlerle çevrili!  Bir yanı İyonya Denizi bir yanı Adriyatik Denizi olan bölge, coğrafik anlamda her mevsim mükemmel bir iklimi de ziyaretçilerine sunuyor.

Türk Hava Yollarının İtalya’da Roma, Venedik, Milano, Torino, Napoli, Bologna, Cenova, Katanya ve Pisa’nın ardından İtalya’daki 10. uçuş noktası olarak Puglia’daki şehirlerden Bari’yi seçmesi bölgeye seyahat etmek isteyenlere de çok büyük kolaylık sağladı. Yaz aylarında İzmir Çeşme’den direk Brindisi’ye giden gemilerle yahut Yunanistan üzerinden Brindisi veya Bari’ye de direk gemi seferleri olduğunu düşünülürse bu bölgeye hem havadan hem de deniz ve karadan harika bir yolculuk yapılabilir.

İtalya’nın Puglia Bölgesi, muhteşem bir tatil için gezginlerin listesine alması gereken bir rota! Bölge henüz yeni yeni keşfedildiği için kalabalık da değil. Enine ve boyuna aşağı yukarı 60-90 km mesafeler arasında yer alan yerleşim yerlerini, araba kiralayarak dolaşmak hem kolay hem de rotalar arası geçiş üzerinde ansızın karşısına çıkan bir güzelliği yakalamanıza sebebiyet veriyor. İklimin de sunduğu avantajlar dikkate alınırsa bölgeye her mevsim seyahat edilebilir. Ağırlıklı olarak genelde yaz tatillerini deniz, kum güneş eksenin de değerlendiren turistlerin ise vazgeçilmez yerlerinden biri olmaya aday.

Puglia’nın Akdeniz’deki stratejik rolü, tarihi boyunca birçok kez istila edilmesine yol açmış. Bu yüzden şehirleri gezerken Yunanlar, Romalılar, Bizanslılar ve İspanyollardan kalma izlere hemen hemen her yerde rastlıyorsunuz. Bölgede hemen her şehrin hatta her köyün ayrı bir mimari özelliğini vurgulamakta önem var. Şöyle ki; Kiliseler, Orta Çağ Kale ve Surları, Barok tarzda yapılmış gösterişli Katedraller ve şehirlerin hem geniş hem de şatafatlı meydanları insanı hayran bırakacak düzeyde büyülü güzellikler taşıyor.

Bari şehrine 60 km mesafedeki Alberobello, 1995 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış. Bu şehir, sayısı 1500’ü bulan Trulli adlı evleriyle çok meşhur ve Dünya Miras Listesine de bu sebeple alınmış. Trulli evlerinin en önemli özelliği ise bu evlerin çatılarının, spiral bir şekilde düzenlenen sistemle, Güney İtalya’dan elde edilen kireç taşlarının aralarına harç koymadan üst üste yerleştirilmesiyle konik şekilde yapılmasından ibaret. Bu yapı tekniğinin çok daha önce Ortadoğu’dan geldiği söyleniyor.

Ülkemizdeki Harran evlerini andıran Alberobello evlerinin bu şekilde yapılmasının sebebi ise hayli ilginç! Zamanında Napoli Kralı, yeni her binadan ağır vergiler alıyormuş.  Bunun üzerine vergi ödememek için halka Trulli şeklinde evler yapmalarını şart koyar.  Kralın vergi memurları geldiğinde yığma taş evlerin çatısı kolayca yıkılabileceğinden, vergi memurları sadece koni şeklinde çevrilmiş, çatısız yapıları evden saymadığından böylece halk vergi ödemekten kurtuluyormuş. Bu tedbirin başarısından sonra Alberobello’daki tüm yapıların çatısında harç kullanılmaması sadece yığma kireç taşı olarak yapılması bir gelenek haline geliyor. Şu an bu evlerin bir kısmında yaşam var ise de çoğu hediyelik eşya dükkânı, sanat galerileri, antikacılar ile şarap tadım merkezleri haline dönüşmüş.

Alberobello’dan sonra dar ve kıvrımlı ara yollardan yarım saatlik mesafede yer alan Ostuni’ye görmeden geçmek olmaz! Yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş Ostuni, o kadar büyüleyici bir şehir ki;  kanımca anlatılamaz ve ancak yaşanır! Bembeyaz duvarlı içiçe geçmiş daracık ve bir tüneli andıran sokaklarında kaybolarak sonunda geldiğiniz ana meydan olan Medioevale Meydanı’nda, sizi Sant’Oronzo Heykeli, kentin ana Katedrali, Palazzo Ghionda ve Palazzo Trinchera bekliyor.

Yine Bari’nin 50 km kadar kuzeyinde Adriyatik Denizi kıyısında yer alan Trani ise tam bir Ortaçağ Balıkçı Kasabası! Zamanı durdurmuşlar ve hala siz Ortaçağ’da sokaklarda dolaşıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Özellikle iç liman bölgesinde her sabah balığa çıkan balıkçıların mavnaları, akşam gün batımına yakın saatlerde dönüyor. Balıkçıların teknelerinden envai çeşit deniz ürünleri canlı ve taze olarak hemen oracıktaki Trottaria’larda yerlerini alıyor ve genelde akşam 19:30-20:00 sularında açılan restoranlarda servis ediliyor.

Tarihte çok önemli bir yeri ve önemi bulunan Trani, İtalya’da konuşlu koloni şehirlerinden biri imiş. Kudüs’te kurulan “Tapınak Şövalyeleri”‘nin Batı Avrupa ile bağlantılarının Trani limanından yapıldığı da biliniyor. Şehirdeki “Ognisetti Kilisesi” Tapınak Şövalyeleri hastanesinin günümüzde ayakta bulunan tek kısmı! Antik Liman Bölgesinde yapılan yürüyüşlerin insana terapi gibi geldiğini belirtmeden geçemeyeceğim.  Yine kentte yer alan Masseria Barbera’da yerel tatlara yolculuk yapmak isterseniz doğru yerdesiniz.

Puglia’da özel günlerin simgesi ise Confetti adını verdikleri badem şekeri. Badem Şekeri denince akla gelen ise Mucci Giovanni! 1894 yılından beri aynı yerde badem şekeri üretip satıyor. Dükkâna girdiğinizde rengârenk badem şekerleri arasında kayboluyorsunuz. Beyaz olanlar düğün, pembeler kız çocuğu, maviler ise erkek çocuğu için alınıyor. Üniversiteden mezun olanlar ise yeşil renkli olanları tercih ediyormuş. Başka şubesi bulunmayan dükkânın alt katında geçmişten günümüze badem şekeri yapımında kullanılan aletler sergileniyor. Geçmişe yolculuk için ideal bir destinasyon Trani! Görmeden Gelmeyin!

Lecce

Yine merkezi Bari olarak düşünürsek 60 km güneyinde yer alan Lecce ise tası tarağı toplayıp taşınılası bir muhteşem İtalyan şehri. Tarihi, doğası, canlı sosyal yaşamı, mis gibi iklimi, denizi, muhteşem yemekleri ve Lecce taşı diye anılan özel bir tür taştan yapılmış yüzlerce yıllık sokaklarıyla insanı etkileyen sarı şehir. Ferzan Özpetek’in güzel filmi Allacciate le Cinture’ye ev sahipliği yapan güzel şehir. Özpetek, bölgedeki Lecce şehrini ‘Serseri Mayınlar’ ve ‘Kemerlerinizi Bağlayın’ filmleriyle tüm sinemaseverlere merak ettirdi. Çok da iyi etti!

Burada meşhur deniz ürünlü Orecchiette yani kulak memesi şeklinde olması sebebiyle bu adın verildiğini öğrendiğimiz makarnalarını ve Negroamaro üzümlerinden yapılan ucuz ama lezzetli sofra şaraplarını tatmak ve biraz da yerel lezzetlere yönelmek gerekir diye düşünenlerdenseniz Puglia bölgesi doğru adres! Bu arada Puglia Bölgesi’nin özel spesiyali at etinden yapılan yemeklerdir. Şehrin bazen en ünlü ve iyi restoranlarında genelde at eti kullanılmak suretiyle yapılan yemekler mevcut. At eti normal sığır etine göre biraz daha ekşimsi bir tat barındırıyor ve çok iyi marine edilemezse bayağı da sert bir et türü!

Lecce küçük ve gezmesi kolay bir şehir. Ancak her bir yanı, meydanları, sokakları, tiyatro ve sanat galerileri ile katedralleri insanı kendisine hayran bırakacak düzeyde nakış gibi işlenmiş bir şehir. Sant’Oronzo meydanı şehrin ana merkezi sayılırsa burada yer alan Cafe Alvino’da Caffè in Ghiaccio con latte di Mandorlayani yani (Badem sütlü soğuk espresso) test ettim. Sevgili Ferzan Özpetek dâhil herkesin överek bahsettiği bu kahve bana çok şekerli ve ağır geldi.

Sant’Oronzo ismine Puglia’nın nerede ise tüm şehirletinde rastlıyorsunuz. Aziz Toronzo, bu bölgenin kurtarıcı azizi olarak biliniyor. Puglia Bölgesini Ortaçağda’ki büyük veba salgınından kurtardığı ve temizlediğine inanılan Sant’Oronzo’nun Lecce kentinin merkezindeki gösterişli heykeli, Brindisi şehrinin sakinleri tarafından Lecce kentine hediye edilmiş.

Lecce’nin 45 km kadar batısında yer alan Gallipoli, emsalsiz denizi, dar sokakları, zevkle döşenmiş yer karo taşları ve binaların birbirine olan uyumu ile kesinlikle görülmeden dönülmesi gereken bir şehir! Şehirde ana karadan ayrılarak bir köprü ile bağlanan adanın yer aldığı bölüm,  Gallipoli’nin eski şehri!  Burada yer alan mendireğin hemen iç kısmında balıkçı barınakları ile ayaküstü aperatifleri atıştıracağınız restoranlar bölgesi, denizden babam çıksa yerim! diyenlerin gözlerine inanamayacağı kadar taze ve canlı deniz ürünlerinin satıldığı ve servis edildiği bir alan. Karides, denizkestanesi, tarak, istiridye, deniz minaresi ve sübye vb.

Bari

Puglia’nın merkezi ve en büyük şehri olan Bari, bir liman kenti ve tarih boyunca bu özelliğini hiç yitirmemiş bir şehir! Yunanistan ve Karadağ ile Arnavutluk’a düzenli seferlerin bulunduğu kentin ana limanı, aslında İtalya’nın güney kısmında ihracat ve ithalat için de önemli bir görev üstlenmekte! Zeytinyağı üretimi konusunda dünyada bir numara olan İtalya’nın bu unvanı kazanmasında Puglia’nın önemi en üst düzeydedir. Göz alabildiğine kadar uzanan zeytin ağaçları ve üzüm bağları, İyonya Denizinden Adriyatik’e kadar muhteşem bir görsel sunuyor.

Şehrin en önemli katedrali olan Aziz Nicholas yani Noel Baba’nın kemiklerinin bulunduğu St. Nicholas Kilisesi, Bari’nin en turistik noktası. IV. Yüzyıl’da Antalya İlinin Demre İlçesinde yaşadığına inanılan Aziz Nicholas’ın (Noel baba) kemikleri, öldükten yüzyıllar sonra İtalyan korsanlar tarafından kaçırılıp buraya getirilmiş. Kilise de bu yüzden bu isimle anılıyor.

Hepimizin severek izlediği ve müziği ile içimizi kıpır kıpır ettiren Tarantella, “Tarantismo” adı altında İtalya’nın Puglia bölgesinde ortaya çıkmış. Tarantula sokması nedeniyle kurbanın vücudunu zehirden arındırıp iyileşebilmesinin çaresi olarak görülen Tarantella’yı kendini tekrar eden ritimler eşliğinde yapılan histerik bir dans olarak tanımlamak mümkün!

İtalyanların özellikle nişan ve düğün olmak üzere, doğum günü ve benzeri tüm kutlamalarındaki coşma noktasını işaret eden, hep birlikte el ele tutularak yapılan hareketli bir dans olan Tarantella, her ne kadar Napoli ile anılsa da aslında ortaya çıkış öyküsü hayli ilginç! 15. Yüzyıl ila 17. Yüzyıl arasında tarantula adlı örümceğin sokmasıyla ortaya çıktığına ve sokulanların ancak bu dansı yaparak iyileşebileceğine inanılan dansın adının, İtalya’nın yine Puglia Bölgesinde yer alan ticaret limanı ile büyük önem taşıyan Taranto kentinin adından türetildiğini de bilmekte fayda var.

Paulo Coelho, “Sadece güneşli günlerde yürürseniz, hedefinize asla varamazsınız.” der! Gezginin ruhu yaz kış demeden yeni yerler görmeyi ister! Ama baharın hiç bitmediği yere yolculuk yapmak isterseniz o zaman istikamet belli! Puglia!

St. Petersburg

Kuzeyin Venedik’i : St. Petersburg

Madem günü de geldi! Neden Beyaz Gecelere tanık olmayalım deyip, bir anda alınan kararla Kuzey’in Venedik’i St.Petersburg’a yolculuk aslında hayallerin ötesine yapılan bir yolculuk imiş. Bu yüzden ne kadar anlatılırsa anlatılsın bu şehir, dünyada 127 ülkeyi görme fırsatı elde eden benim için bir rüyanın ötesinde idi. Samimi söylüyorum St.Petersburg’dan daha güzel bir şehirde ne bulundum, ne böyle bir şehri gezdim, ne de gördüm. Buraya şehir demek yanlış olur: Aslında bir açık hava müzesi!

Genelde birçok Avrupa şehrine aşk şehri denilse de St.Petersburg, bir aşkın bir hayalin bir rüyanın çok ama çok ötesinde inşa edilmiş nefes kesici bir kent.   Baltık Denizi kıyısında, Neva Nehri üzerinde 42 adaya oturtulmuş, Finlandiya Körfezine açılan yüzü ile beş milyon nüfusa sahip Rusya’nın ikinci, Avrupa’nın ise dördüncü büyük şehri olan St. Petersburg, 1703’te Çar Büyük Petro tarafından kurulduğu günden bu yana Rusya’nın batıya açılan penceresi olmuş.

200 yıl boyunca Çarlık Rusya’sının da başkentliğini yapan kent, İkinci Dünya Savaşı sırasında 900 gün Alman kuşatmasına direnç göstermiş. St. Petersburg dünya üzerindeki en nefes kesici, en güzel şehirlerden biridir ve hemen hemen her bina büyük barok köprüler ve kanallar ile şehrin tarihi merkezine bağlanır. Şehir, genel yerleşim alanıyla UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer almaktadır.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından bir kez daha, yeniden adlandırılmış çoğu Rus tarafından Saint Petersburg olarak bilinen şehrin ilk adı, kurucusu olan Çar Petro’ya ithafla Petrograd’dır. St. Petersburg, Lenin’in, Büyük Rus Devriminin zaferini deklare ettiği kent olması nedeni ile de Rusya tarihinde özel bir öneme sahiptir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağıldığı 1990 yılına kadar şehrin adı Leningrad olarak söylenegelmiş ve şu anda St. Petersburg olarak adlandırılmaktadır.

Her köşesi her sokağı bir müzeye çıkan müzelerin kenti St. Petersburg aynı zamanda dünyanın en geniş alana yayılmış olan Hermitaj müzesine de ev sahipliği yapmaktadır. Çarın kışlık sarayı olarak da bilinen Hermitaj, taş devrinden 20. yüzyıla dek Rembrandt, Picasso, Gaugin, Matisse, Renoir gibi sanatçıların eserlerinin bulunduğu yaklaşık üç milyon parçalık koleksiyona sahiptir.

Bir müzeseverin, içerisinde aylarca dolaşabileceği, gezmeye doyamayacağı bu nadide müzenin bulunduğu Saray Meydanı dünyanın en büyük meydanlarından biridir. Müzenin bir yanı ulaşıma son derece elverişli olan ve Finlandiya Körfezine dökülen Neva Nehrine, bir yanı Saray Meydanına, bir yanı da St.Isaac Katedrali’ne bakar. Her yıl Mayıs ayının sonlarından başlayarak Ağustos ayı ortalarına kadar devam eden Beyaz Gecelere de ev sahipliği yapan kentte de yaşayan ünlü Rus yazar Dostoyevski’nin ünlü romanı “Beyaz Geceler” işte böyle bir zaman diliminde geçer.

St. Petersburg’un dört beyaz gecesinde yaşanmış sade ve derin bir aşkın öyküsü, bu romanda nakış gibi işlenir. Yine dünyaca ünlü “Suç ve Ceza” ve “Ezilenler” adlı romanlarını da yazar bu şehirde yazmıştır. Hâlihazırda yaşadığı ev bir müze olarak kullanılmaktadır.

Şehrin en önemli caddesi, tam 4.5 km uzunluğundaki Nevski Caddesidir. St. Petersburg’un kurulmasından kısa bir süre sonra, Rusya’nın ilk tersanesinin bulunduğu sanayi bölgesini, “Aleksandro-Nevskaya Lavra” manastırıyla bağlamak amacıyla inşa edilir. Adını da büyük Rus savaşçı ve Novgorod prensi Aleksandr Nevski anısına yaptırılan bu manastırdan alır. Nevski Caddesi’nin yapımına iki zıt uçtan başlanır; ancak yolun iki kolu birbirine tam denk getirilemez. Bu sebeple şu anki Vosstaniya Meydanı’nda keskin bir virajla eski ve yeni Nevski caddeleri birbirine bağlanır.

Caddenin yapımı 1720 yılında tamamlanır ve daha sonra yolu düzleştirmek amacıyla Yeni Nevski Caddesi’nin yapımına geçilir. Böylelikle St. Petersburg’ta kısa süre içinde iki yeni cadde ortaya çıkar. Zaman içinde Nevski güzelleştirilir; cadde önce taş yola dönüştürülür ve her iki tarafına Rusya’nın sembollerinden huş ağaçları dikilir. Ardından cadde boyunca önce gazyağı fenerleri ve ilerleyen zamanlarda da elektrikli fenerler yerleştirilir.

Bu arada Nevski’nin iki yanında hızlı bir şekilde yeni ve gösterişli yapılar yükselmeye başlar. Nevski Caddesi, St. Petersburg’un en eski ve önemli mimari yapılarıyla doludur. Nesvki’de yer alan birbirinden görkemli yapılarda, Alman Georg Johann Mattarnovi ve İsviçre’de doğmuş olan İtalyan Domenico Trezzini gibi dünyaca ünlü mimarların imzası vardır. Nevski Caddesi birkaç nehirle kesişir ve her kesişme noktasında da köprüler vardır.

Genel olarak her bir köprünün farklı özellikler taşıyan bir “sanat eseri” olduğunu belirtmek gerek. Moyka Nehri’nin üzerindeki köprüler serisi de son derece ilgi çekici. Fakat diğerlerinin arasında en öne çıkanı, Fontanka Nehri üzerinde inşa edilen ve Nevski Caddesi’nin de bir parçası olan Aniçkov Köprüsü’dür. Bu köprüde bir ata gem vuran dört gencin tasvir edildiği bir heykel bulunur. Heykel, Rusya’nın 1812’de Napolyon ordusuna karşı kazandığı zaferin anısına yapılmıştır.

Nevski Caddesi’nin Fontanka nehri ile kesiştiği köşede, yani tam Aniçkov Köprüsü’nün bulunduğu bölgede, Beloselski-Belozerski Sarayı da bulunur. 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bu muhteşem saray, Bolşevik Devrimi’nden önce kendilerine saray görünümlü bir malikâne yaptırmaya karar veren ve devrime kadar burada yaşayan Beloselski-Belozerski ailesine aitti. Sarayda artık Rus halk ve klasik müziği konserleri veriliyor. Marshall Berman, “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı kitabının en önemli bölümü olan St. Petersburg’u anlatan bölümünde Rus edebiyatı referanslarıyla Nevsky Bulvarı hakkında muhteşem analizler yapmıştır. Gogol, bu caddenin öyküsünü yazmış ve öve öve bitirememiştir. Bu caddenin her iki ucu da Neva ile bir şekilde kavuşur.

St. Petersburg’da ulaşım çok kolaydır. Otobüs, metro, tramvay, taksi, kanal teknesi gibi pek çok seçenek mevcut. Kanalları ve köprüleriyle “Kuzey’in Venedik’i” olarak anılan kentte hala Kril alfabesi ile cadde ve sokak isimleri yazıldığından ve alternatif olarak Latin harfleri kullanılmadığından Rusça bilmeyenler ilk başta biraz zorlukla karşılaşılabilir. Ancak kısa bir süre sonra göz aşinalığı ile bu zorluğu aşmak mümkün. Gece hayatı, ünlü restoranları, kulüpleri, spor alanları, parkları, bisiklet yolları, engelliler için ayrılmış yaşam alanları ile toplumun her kesimine hitap eden, Kuzey’in büyüleyici bu açık hava müzesine yolculuk inanın sizi hiç mahcup etmeyecek.

Yepyeni Kuzey Yolculuklarımızda görüşmek dileğiyle.