Biz Kimlerden İndik?

Seksenli yılların ortalarında, dünyaya yeni yeni açılmaya başlayan ve turist çekmek için turlara gezi kolaylıkları sağlayan ilginç ve gizemli bir ülkeydi Rusya. Elli küsur yıllık bir yalnızlıktan sonra üzerindeki esrar perdesini azıcık aralamıştı. Eteğinin ucundan kaldırılmış, dikkatleri o anda sadece bacağına çekmek isteyen; ama daha nice tatlar sunmaya hazır olduğunu da belli eden çapkın bir kadın gibiydi. Biz orta sınıfın Türkleri de bize çağ atlatan yeni yönetimin     rüzgârında,     ―turistik     gezi     manyakları‖na dönüşmüştük. Her bir bayram ve yılbaşı, ne pahasına olursa olsun, illa bir başka ülkede kutlanmalıydı. Yurt dışına çıkışların, çok zor yetmişli yıllardan sonra (o yıllarda hapishanelerden toplu kaçış oranları, yurt dışına tedavi amaçlı çıkışlardan daha yüksekti) insanlara bir vatan klostrofobisi gelmiş olmalıydı. Yurt dışı yasağı kalktığından beri, önüne gelen bir tura yazılıyor, Uzak Doğu ve Orta Avrupa ülkelerine parası çıkışmayanlar da Avrupa‘nın varoşlarında, Bulgaristan‘da, Romanya‘da dolanıp duruyorlardı.

Ben 1987 yılını 1988 yılına bağlayan geceyi Moskova‘da geçirmeyi programlamıştım. Yılbaşında sabaha kadar havyar yiyecek, votka ve şampanya içecek ve balalaykalar eşliğinde kazaskalar yapacaktım.

Yılbaşından iki gün önce, sabahın çok erken saatlerinde kalkmış, Yeşilköy‘e varmış, bizi Moskova‘ya

götürecek olan uçağımızın bilet gişesinin önünde toplanmaya başlamıştık. Biz ilk gelenler, beş vizon mantolu hanım ve eşlerimizle birlikte on kişilik bir gruptuk. Dakikalar ilerledikçe diğer yolcular da ikişer üçer geliyorlardı.

Bir vizon, bir vizon daha, üç vizon, beş vizon, on, on iki, on altı vizon. Yirmi, yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş vizon! Tanrı‘m, bu şehirde başka kürk bulunmaz mıydı? Grubumuz tamamlandı. Bir kişi dışında tam yirmi yedi baş vizonduk!

Biz vizonlar aramızda üç gruba ayrılıyorduk. Mantolarının omuzları çok yüksek vatkalı olup, etek boyları topuklarını dövenler (1987 yılının modasıydı), yurt içinden alınmış parlak kısa tüylüler ve yurt dışından alındıkları besbelli, parlak uzun tüylüler. Vizonlar olarak, bir alt kimliğimiz daha vardı ki o da renklerimizdi. Açık kahve, koyu kahve ya da çok koyu kahverengiydik hepimiz. O anda kılıf değiştiremeyeceğimize göre, kuplarımızın ve renklerimizin belirlediği sınıflarımıza boyun eğmişliğimizi hazmetmeye çalışıyorduk çaktırmadan.

Yüksek vatkalı olanlar ve etekleri topuklarını dövenler, son modayı yansıtmanın gururuyla hafiften kasılıyorlardı. Benim gibi, diz altı vizonlular, eksik etek olmanın utancını, eskinin soyluluğunu taşımanın kibriyle dengelemeye çalışıyorlardı.

Uçağa çağrılınca itiş kakışla, yumuş yumuş, vizon vizon merdivenleri tırmanmış; ancak kürklerimizi çıkartıp tepedeki raflara tıkıştırınca gerçek kimliklerimize kavuşabilmiştik.

Moskova‘da götürüldüğümüz otelin lobisi Türk, Japon, İtalyan, Fransız ve Amerikalı turistlerle doluydu.

Amerikalıları       kocaman      ayaklarından,      Türkleri       de vizonlarından şıp diye ayırt edebiliyordum.

Alık alık etrafıma bakınırken birden, o kafasında kırmızı damalı örtüsüyle bembeyaz uzun entarisiyle dolanan Arap‘ı gördüm. Bir gözü eski zaman korsanları gibi bandajla kapanmıştı. (Şimdikiler Rayban ya da Armani gözlük takıyor.) Adam döndü dolaştı, gelip sağ yanıma oturdu. Gözüm ha bire Arabın bandajına kayıyordu. Ayıp olmasın diye öte tarafıma kaykılıp, sol tarafa çevirdim başımı. Aaa! Oda nesi? Sağ tarafımdaki Arap kaşla göz arasında soluma geçmiş. Sağa baktım, gözü bandajlı Arap sağda. Sola döndüm, gözü bandajlı Arap solda. Gözlerimi sımsıkı yumup açtım, tam karşıya baktım, bandajlı Arap asansöre giriyor. Yok yok, asansörden çıkıyor. Bir giriyor, diğeri çıkıyor. Yine sağıma baktım, Arap sağımda. Soluma döndüm, Arap solumda. Asansörün önündekiler üçlemişler. Her taraf gözü bandajlı, beyaz elbiseli, başları kırmızı damalı örtülere sarılmış bu Araplarla dolu.

Ya benim uçak düştü, ben öldüm ve suçlarımın cezasını çekmek üzere tek gözlü Araplarla, vizonlu kadınlarının bulunduğu bir mekâna bırakıldım ya da bu otelde kör Arapların yıllık toplantısı var.

Ölmemişim, tek gözlü Arapların yıllık toplantısı da yokmuş. Sadece otelin beşinci katında, bir klinik varmış ve çok ünlü bir Rus doktor bu klinikte katarakt ameliyatları yapıyormuş.

Ertesi sabah, grubumuzla Moskova‘nın ruhsuz ve muntazam binalarının yer aldığı geniş caddelerinde, en açık kahveden en koyu kahveye ton farkları atarak dalgalana dalgalana yürüdük. Sanki vizonların bulunduğu taraflarda yangın çıkmıştı da, topluca kaçmıştık ormandan. Ruslar bu muhteşem sürüyü ibretle izliyorlardı. Önce o çok ünlü metroya binecek, sonra müzeleri ve kiliseleri ziyaret edecektik. Programımızda ―sirk‖ ziyareti de vardı. Sirkin kapısına vardığımızda, bilet almak için biz vizonlar önde, beyler arkada sıralandık. Biletleri kesen genç, eliyle bizi göstererek rehberimize bir şeyler söyledi:

―Vizon, Türklerin millî kıyafeti midir?‖ diye sormuş.

―Ergenekon   efsanesine   göre,   Türklerin   kurtlardan indiğini sanıyordum; ama anlaşılan yanılmışım. Herhâlde vizonlardan iniyorlar‖ dedi rehberimiz. Doğru, yanılmış bizim rehber! Biz ne kurtlardan, ne de vizonlardan iniyoruz. Son bir iki seneden beri, Nişantaşı caddelerinde dolaşan Türkler‘den kolaylıkla anlaşılacağı gibi, ―Louis Vuitton‖dan iniyoruz biz.

St. Petersburg

Kuzeyin Venedik’i : St. Petersburg

Madem günü de geldi! Neden Beyaz Gecelere tanık olmayalım deyip, bir anda alınan kararla Kuzey’in Venedik’i St.Petersburg’a yolculuk aslında hayallerin ötesine yapılan bir yolculuk imiş. Bu yüzden ne kadar anlatılırsa anlatılsın bu şehir, dünyada 127 ülkeyi görme fırsatı elde eden benim için bir rüyanın ötesinde idi. Samimi söylüyorum St.Petersburg’dan daha güzel bir şehirde ne bulundum, ne böyle bir şehri gezdim, ne de gördüm. Buraya şehir demek yanlış olur: Aslında bir açık hava müzesi!

Genelde birçok Avrupa şehrine aşk şehri denilse de St.Petersburg, bir aşkın bir hayalin bir rüyanın çok ama çok ötesinde inşa edilmiş nefes kesici bir kent.   Baltık Denizi kıyısında, Neva Nehri üzerinde 42 adaya oturtulmuş, Finlandiya Körfezine açılan yüzü ile beş milyon nüfusa sahip Rusya’nın ikinci, Avrupa’nın ise dördüncü büyük şehri olan St. Petersburg, 1703’te Çar Büyük Petro tarafından kurulduğu günden bu yana Rusya’nın batıya açılan penceresi olmuş.

200 yıl boyunca Çarlık Rusya’sının da başkentliğini yapan kent, İkinci Dünya Savaşı sırasında 900 gün Alman kuşatmasına direnç göstermiş. St. Petersburg dünya üzerindeki en nefes kesici, en güzel şehirlerden biridir ve hemen hemen her bina büyük barok köprüler ve kanallar ile şehrin tarihi merkezine bağlanır. Şehir, genel yerleşim alanıyla UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer almaktadır.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından bir kez daha, yeniden adlandırılmış çoğu Rus tarafından Saint Petersburg olarak bilinen şehrin ilk adı, kurucusu olan Çar Petro’ya ithafla Petrograd’dır. St. Petersburg, Lenin’in, Büyük Rus Devriminin zaferini deklare ettiği kent olması nedeni ile de Rusya tarihinde özel bir öneme sahiptir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağıldığı 1990 yılına kadar şehrin adı Leningrad olarak söylenegelmiş ve şu anda St. Petersburg olarak adlandırılmaktadır.

Her köşesi her sokağı bir müzeye çıkan müzelerin kenti St. Petersburg aynı zamanda dünyanın en geniş alana yayılmış olan Hermitaj müzesine de ev sahipliği yapmaktadır. Çarın kışlık sarayı olarak da bilinen Hermitaj, taş devrinden 20. yüzyıla dek Rembrandt, Picasso, Gaugin, Matisse, Renoir gibi sanatçıların eserlerinin bulunduğu yaklaşık üç milyon parçalık koleksiyona sahiptir.

Bir müzeseverin, içerisinde aylarca dolaşabileceği, gezmeye doyamayacağı bu nadide müzenin bulunduğu Saray Meydanı dünyanın en büyük meydanlarından biridir. Müzenin bir yanı ulaşıma son derece elverişli olan ve Finlandiya Körfezine dökülen Neva Nehrine, bir yanı Saray Meydanına, bir yanı da St.Isaac Katedrali’ne bakar. Her yıl Mayıs ayının sonlarından başlayarak Ağustos ayı ortalarına kadar devam eden Beyaz Gecelere de ev sahipliği yapan kentte de yaşayan ünlü Rus yazar Dostoyevski’nin ünlü romanı “Beyaz Geceler” işte böyle bir zaman diliminde geçer.

St. Petersburg’un dört beyaz gecesinde yaşanmış sade ve derin bir aşkın öyküsü, bu romanda nakış gibi işlenir. Yine dünyaca ünlü “Suç ve Ceza” ve “Ezilenler” adlı romanlarını da yazar bu şehirde yazmıştır. Hâlihazırda yaşadığı ev bir müze olarak kullanılmaktadır.

Şehrin en önemli caddesi, tam 4.5 km uzunluğundaki Nevski Caddesidir. St. Petersburg’un kurulmasından kısa bir süre sonra, Rusya’nın ilk tersanesinin bulunduğu sanayi bölgesini, “Aleksandro-Nevskaya Lavra” manastırıyla bağlamak amacıyla inşa edilir. Adını da büyük Rus savaşçı ve Novgorod prensi Aleksandr Nevski anısına yaptırılan bu manastırdan alır. Nevski Caddesi’nin yapımına iki zıt uçtan başlanır; ancak yolun iki kolu birbirine tam denk getirilemez. Bu sebeple şu anki Vosstaniya Meydanı’nda keskin bir virajla eski ve yeni Nevski caddeleri birbirine bağlanır.

Caddenin yapımı 1720 yılında tamamlanır ve daha sonra yolu düzleştirmek amacıyla Yeni Nevski Caddesi’nin yapımına geçilir. Böylelikle St. Petersburg’ta kısa süre içinde iki yeni cadde ortaya çıkar. Zaman içinde Nevski güzelleştirilir; cadde önce taş yola dönüştürülür ve her iki tarafına Rusya’nın sembollerinden huş ağaçları dikilir. Ardından cadde boyunca önce gazyağı fenerleri ve ilerleyen zamanlarda da elektrikli fenerler yerleştirilir.

Bu arada Nevski’nin iki yanında hızlı bir şekilde yeni ve gösterişli yapılar yükselmeye başlar. Nevski Caddesi, St. Petersburg’un en eski ve önemli mimari yapılarıyla doludur. Nesvki’de yer alan birbirinden görkemli yapılarda, Alman Georg Johann Mattarnovi ve İsviçre’de doğmuş olan İtalyan Domenico Trezzini gibi dünyaca ünlü mimarların imzası vardır. Nevski Caddesi birkaç nehirle kesişir ve her kesişme noktasında da köprüler vardır.

Genel olarak her bir köprünün farklı özellikler taşıyan bir “sanat eseri” olduğunu belirtmek gerek. Moyka Nehri’nin üzerindeki köprüler serisi de son derece ilgi çekici. Fakat diğerlerinin arasında en öne çıkanı, Fontanka Nehri üzerinde inşa edilen ve Nevski Caddesi’nin de bir parçası olan Aniçkov Köprüsü’dür. Bu köprüde bir ata gem vuran dört gencin tasvir edildiği bir heykel bulunur. Heykel, Rusya’nın 1812’de Napolyon ordusuna karşı kazandığı zaferin anısına yapılmıştır.

Nevski Caddesi’nin Fontanka nehri ile kesiştiği köşede, yani tam Aniçkov Köprüsü’nün bulunduğu bölgede, Beloselski-Belozerski Sarayı da bulunur. 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bu muhteşem saray, Bolşevik Devrimi’nden önce kendilerine saray görünümlü bir malikâne yaptırmaya karar veren ve devrime kadar burada yaşayan Beloselski-Belozerski ailesine aitti. Sarayda artık Rus halk ve klasik müziği konserleri veriliyor. Marshall Berman, “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı kitabının en önemli bölümü olan St. Petersburg’u anlatan bölümünde Rus edebiyatı referanslarıyla Nevsky Bulvarı hakkında muhteşem analizler yapmıştır. Gogol, bu caddenin öyküsünü yazmış ve öve öve bitirememiştir. Bu caddenin her iki ucu da Neva ile bir şekilde kavuşur.

St. Petersburg’da ulaşım çok kolaydır. Otobüs, metro, tramvay, taksi, kanal teknesi gibi pek çok seçenek mevcut. Kanalları ve köprüleriyle “Kuzey’in Venedik’i” olarak anılan kentte hala Kril alfabesi ile cadde ve sokak isimleri yazıldığından ve alternatif olarak Latin harfleri kullanılmadığından Rusça bilmeyenler ilk başta biraz zorlukla karşılaşılabilir. Ancak kısa bir süre sonra göz aşinalığı ile bu zorluğu aşmak mümkün. Gece hayatı, ünlü restoranları, kulüpleri, spor alanları, parkları, bisiklet yolları, engelliler için ayrılmış yaşam alanları ile toplumun her kesimine hitap eden, Kuzey’in büyüleyici bu açık hava müzesine yolculuk inanın sizi hiç mahcup etmeyecek.

Yepyeni Kuzey Yolculuklarımızda görüşmek dileğiyle.