Bir Doğa Harikası: İskoçya

Seyahat edeceksem ya bir ülkede enaz birkaç yere gitmeliyim ya da peşpeşe dört beş ülke ziyaret etmeliyim diye düşünen bir uslanmaz gezginim!.. Çünkü bir yere gidip dönmek beni kesmiyor…

İşte bu yazımdada 2000 yılının Temmuz ayında, ilk durağım olan Fransa’dan başlayıp 1,5 ay süren İngiltere, İskoçya, Belçika, Hollanda seyahatimin; İskoçya’da Highlands denilen bölgeyi kapsayan 8 günlük sürece denk gelen dönemini paylaşmaya çalışacağım.

Paris’ten Eurolines’ın otobüsüyle Calais ile Dower arasında bulunan Manş Denizi’ni feribotla geçerek Londra’ya vardım. Oradan Edinburg’a tren biletimi aldıktan sonra arkadaşım Betty’yi arayıp tahmini varış vaktimi bildirdim. Böyle üstüste durmaksızın otobüsten gemiye, tekrar otobüse, oradan trene geçerek seyahat yorucu gibi gelebilir… Benim ise ulaşımda; ilk tercihim deniz, ikinci tren, üçüncü araba ve en son uçak yolculuğu olduğundan yorulmak bir yana, aldığım keyfi tarif edemem…

Acelesi olana uçakla seyahat etmek elbetteki büyük zaman tasarrufu ancak birdenbire coğrafya değiştirmek ve bazen çok sert iklim değişikliklerine maruz kalmak metabolizma üzerinde sarsıcı etkiler yapabiliyor. Ayrıca denizden ve karadan geze göre, sindire sindire gitmenin keyfi bir başka. Charter uçuşlar ve gün günden çoğalan özel havayolları arasındaki rekabet bugün sundukları çok cazip fiyatlarla; günümüz kıt zamanlı insanının haliyle tercih sebebi oluyor ama gerçek gezginlik ruhuyla bence pek bağdaşmıyor.

Londra’dan sabah dolu hareket eden tren Newcastle üzerinden ve kıyı şeridini takip ederek öğleden sonra Edinburg’a vardı.

1996 senesinde, Noel Baba Aziz Nikola’nın doğum yeri Patara’da eşi ve kız kardeşiyle geldiği tatilde tanıdığım arkadaşım Betty beni gardan karşıladı.

Avrupa kıtasından Kuzey Denizi’yle ayrılan , 79.000 km2 yüzölçümü ve 5 milyon nufusu ile Büyük Britanya adasının kuzey kısmında yeralan İskoçya Güney, Merkez ve ‘Highlands and Islands’ diye anılan Yüksektopraklar ve Adalar şeklinde üç bölgeden oluşuyor. Başkent Edinburg ve diğer önemli kent Glasgow’un bulunduğu kısım, Güney İskoçya’da.

Başkentten ayrılıp, arkadaşımın ve ailesinin oturdukları ülkenin orta kısımlarında bulunan ‘Merkez İskoçya’ diye anılan bölgedeki ‘Saline Fife, Stirling’e doğru yola koyulduk.

Stirling XIII. ve XIV. yy.da İskoç bağımsızlık savaşının en önemli mekânı. Çünkü, Bannockburn savaşında (23-24 Haziran 1314) Edward Bruce büyük zaferi İskoçlara burada yaşatmış. Aynı zamanda dünyaca ünlü bağımsızlık savaşçısı Sir.William Wallace’ın anıtıda orada.

İskoçya’nın kuzeyine doğru yol alırken Fourth Haliçi üzerinden geçiliyor. South ve North Queensferry adıyla karşılıklı iki köprüden biri; 1890 yılında ve 2,5 km uzunluğunda dönemin mühendislik harikası olarak kabul edilebilecek bir demiryolu köprüsü ile bağlanmış.

Bu köprünün inşaası için kullanılan çelikle bugün yine 2,5 km. uzunluğunda 10 köprü yapılırmış. Daha sonra yapılan ‘Road Bridge’ isimli yeni asma köprü ise sanki eskisine meydan okuyor…

Hava kararırken vardığımız Betty’lerin oturduğu yer Stirling yakınlarında küçük bir yerleşim merkeziydi. Tıpkı İngiltere’deki gibi bitişik nizam, tek katlı arkası bahçeli tuğla cepheli evlerden biri bizim İskoç ‘Thompson’ ailesinindi.

Sonderece düzenli ve tafsilatlı mektup yazma alışkanlığı olan Betty’nin iki tane yetişkin oğlu olduğundan o güne kadar bahsetmemiş olması bana büyük sürpriz oldu!..

İskoçya’daki ilk gecemde arkadaşım bana jest olsun diye milli yemekleri ‘Haggis’i hazırlamıştı. Sonradan öğrendiğim üzere; işkembe zarının içine: Bulgur, üzüm, fıstık, ince doğranmış sakatatlar ve bol baharat karışımının iç yağ ilave edilerek doldurulması ile yapılan bu yemek her ne kadar bizim ‘bumbar dolması’na benzesede arada muazzam bir ebat farkı var bir kere!.. Biri ne kadar ince ve uzunsa diğeri, yani ‘Haggis’ o kadar kısa ve kalın!..

Özellikle yemek konusunda çok kuvvetli bir gözüm vardır. O yüzden açık büfe ikramlarda hiç yanlış yemek almam, ziyanda etmem. Tabağıma alıpta bıraktığım ve atılmasına neden olduğum yemek pek olmamıştır bugüne kadar. Başka türlüsü hem ayıp hem de günah bence…

Neyse, şalgam ve patatesle servis edilen ‘Haggis’in görüntüsü beni hiç mi hiç sarmadı!..  İlk lokmadan maalesef haklıda çıktım… Ağzıma attığım her lokma öyle büyüdü öyle büyüdü ki nezaket icabı belli etmemeye çalışsam da yutmakta müthiş derecede zorlandım. ‘Hatır için çiğ tavuk bile yenir’ sözünden hareketle ben o yemeği bitirdim ama içimden “Bu ilk ve sondu” dedim. İskoçlar bu ağır milli yemeklerini afiyetle yesinler. Ben sıramı savdım!..

Benzeri bir durumu geçenlerde Porto’da yaşadım. Oranın milli yemeğide ‘Domuz işkembeli ve domuz sucuklu kuru fasulye!..’ Bir çatal olsun dahi almayı tüm ısrarlara rağmen kabul etmedim. Sebze meyve olsa âmenna, deniyim… Ama kırmızı et ve bir zamanlar bolca yediğim sakatatla, özellikle de domuz etiyle aram hiç yok!..

İskoçya’daki ilk gecemde, Temmuz ayında olmamıza rağmen geceleri ekstra soğuk olduğundan; salondaki yanan şöminenin karşısındaki kanapede uyudum. Bu ülkenin meşhur ayazıyla da tanışmış oldum.

Ertesi sabah yapmış olduğum uzun yolculuk sonrası bir banyo iyi geleceğinden ben yıkanmaya Betty ise birlikte çıkacağımız seyahatin hazırlıklarını yapmaya koyulduk.

Öğlene kalmadan eşi Graham’e oğulları Rush ve Graham Junior’a veda edip çıktığımız yolculukta önce Kinross’ta yaşayan annesi Mrs.Galbareth’e sabah kahvesine uğradık. Daha sonra evimde misafir etme mutluluğunu yaşayacağım bu yaşlı hanıma bayıldım. Sonra kızkardeşi Shina’ya uğrayıp -lâzım olurda giyerim zannıyla- bana bir sandalet ödünç aldık.

Hazır bu kadar aile ziyareti yapmışken bende; tanıştıktan iki sene sonra kanserden vefat eden kızkardeşi “Mary’yi ziyaret etmek istediğimi” söyledim. Birlikte fazla uzakta olmayan bir kabristana gittiğimizde yürüdük yürüdük duvar dibindeki etrafı hiçbirşeyle çevrili falan olmayan bir mezar taşının başında durduk. “İşte burası” dedi. Üstüne bastım zannıyla ürküp geri çekilince, “Biz dikey olarak gömeriz, çekilme!” dedi. Bunu hayatımda ilk defa duyuyordum ve bana çok ilginç geldi. İkimizde kendimizce Mary için dua ettik ve bu defa gerçekten yola koyulduk…

Britanya adasının adı, M.S.I. yüzyılda Romalıların fethinden sonra duyulmaya başlamış. Bugün İskoçya denilen kuzey kesim ‘Pitc’ bölgesiymiş. III.yy.dan sonra Roma ve dolayısıyla Hristiyan etkisi artmış.

İskoçlar İngilizlerle devamlı çatışmış ve İngilizler 1292’de İskoçya’ya hakim olmuşlar. 23 Haziran 1314 tarihinde Robert Bruce, Bannockburn savaşını kazanmış ve İskoçlar bağımsızlığını almış. 1707 de tekrar İngiltere’nin o dönem başındaki kral Oliver Cromwell’in İskoçya’ya yaptığı akın sonucu bağımsızlıklarını kaybetmişler.

Dünyanın dört bir yanına sömürgeci zihniyetiyle el atmış ve akıl almaz gaddarlıklar sergilemiş İngilizler’den doğal olarak hemen yanı başlarındaki İskoçlar nasiplerini fazlasıyla almışlar. Dipdipe konumda olmalarına rağmen 750 yıl ayrıda yaşamışlar. 1603 yılında gerçekleşen Birleşik Krallık’ın -United Kingdom- ambleminde ‘Aslan’ İngiltere’yi, ‘Boynuzlu at’ -Unicorn- ise İskoçya’yı temsil ediyor. 

İskoçlar daima kimliklerini, geleneklerini muhafaza etme gayreti içinde olmuşlar. Meselâ, erkekler ‘Kilt’ denilen ekose etekleri giymeye devam ediyor. Fotoğrafçı vitrinlerini bir sürü geleneksel kilt eteklikli ve gaydalı erkek resimleri süslüyor. Keltler aslen siyah saçlı ve esmer olduğundan bugün İskoçların çoğunun sarı veya kızıl saçlı ve renkli gözlü olmalarının Vikinglerden kaynaklandığı söyleniyor. Aslında yerel lisan ‘Gaelic’, oldukça karışık ve zor imlâsına rağmen halen İskoçlar tarafından yerel basında ve televizyonlarda kullanılmakta. Kendi dilleri ‘keltçe’ ‘Celtic.’ İngilizceyi de anlaşılması biraz zor farklı bir diyalektle konuşuyorlar. İlk gittiğimde ingilizlerin hıçkırık tutmuş gibi o tuhaf aksanlı konuşmalarını anlamaktakta ne kadar zorlandıysam bu seyahattede İskoçları anlamak için kafa patlattım…

İskoçların kiliseleri, adli ve eğitim sistemleri, kültürleri, zihniyetleri farklı. Eğitime verdikleri önem ise İngiltere’de Oxford ve Cambridge kurulmamışken İskoçya’da dört üniversitenin faaliyette olmasından anlaşılıyor. Güleryüzlü, mütevazı ve sevimli insanlar. Onlara her ne kadar ‘cimri’ denilse ve haklarında fıkralar anlatılsa da ben İngilizlerin onlardan her bakımdan çok daha cimri ve hesabi olduklarını biliyorum. Nedense bu tarz psikoloji hemen tüm toplumlarda var kendilerindeki defoyu bir başkasına yapıştırıp kaba tabirle ‘bok atıp’ kendini rahatlatma metodu. Ne yararı var?.. Gerçekleri bu şekilde davranmakla değiştirmek mümkün olabiliyor mu?..

Dönelim seyahatimize… Harika bir otobanda gidişte ve dönüşte mola vereceğimiz Aviemore kentine kadar yol aldık. Bu kentte ilk gözüme çarpan, daha sonra diğer kasaba ve kentlerde de rastlayacağım üzere; bir fotoğraf stüdyosunun vitrinine koyduğu yeni evli çiftlerin ilginç fotoğraflarıydı. Enteresan olan; gelin hanımların bildiğimiz normal uzun beyaz gelinlik giymiş olmalarının yanında tezat teşkil eden milli kıyafetler içindeki ‘kilt’ eteklikli ve dize kadar çoraplı aradan kıllı bacakları gözüken damatlardı.

İskoçya’da her yerde doğa sonderece zengin. Ama Aviemore’dan sonra kuzeye doğru devam ettikçe inanılmaz güzellikteki doğada ‘Thistle’ adını verdikleri tarlalar halindeki ‘mor çiçekli deve dikeni’ görüntüleri muhteşemdi.. Yeşilin sayısız tonlarının arasında bu mor çiçekli tarlaların yarattığı tezat adeta bir şölene dönüşüyor. Koleksiyonum için aldığım kartpostalların birçoğunda birbirinden ilginç tarihi şatoların yanısıra bu harika tabiat örtüsü de çarpıcı bir biçimde görülmekte.

İklimin sonderece sert ve soğuk olmasının sonucu olsa gerek; gerek Shetland koyunlarının gerekse büyükbaş hayvanların vücutları upuzun peluş gibi tüylerden oluşan bir kürkle kaplı.

Aviemore’dan akşamüstü varacağımız Ullapool’a gelmeden önce, gürül gürül akan nehir üzerinden köprüyle falan geçilen bir piknik yerinde mola verdik. Nehir suyunun 4-5 metre yükseklikten aşağı dökülerek hafif bir şelâle meydana getirdiği yerdeki görüntü çok ilginçti. Zira 8-10 kiloluk kocaman somon balıkları şelâleden aşağı düştükçe sudan fırlayıp geri atlamaya çalışıyorlardı.

Betty bana “Bu gördüğün balıkları tutmak kesinlikle izne tâbidir. Eşimin ve oğullarımın balık avlama müsaadeleri var. Ancak ‘sınırlı’ olmak kaydıyla” dedi. Hayran oldum doğayı bu kadar itina ile koruyor olmalarına. Tevekkeli değil somonlar kuzu gibi olmuşlardı.

İlk geceki ‘Haggis’ deneyiminden sonra; İskoçya seyahatimin sonuna dek; yemek konusunda daima birinci tercihim olan balık ve deniz mahsullerinden yemekle geçti. Bizde de tavuk vb. gıda maddeleri nasıl parçalar halinde satılıyor ve herkes tercih ettiği yeri alıyorsa; İskoçya’da da marketlerde inanılmaz çeşitlilikte başta somon olmak üzere diğer balık ve deniz ürünleri seçenekleri var. Bu seven için harika bir şey. Ben resmen bayram yaptım.

Ullapool’a vardığımızda deniz kıyısındaki kampingde kalacak olmamız beni çok mutlu etti ve heyecanlandırdı. Çünkü bu bir ilkti benim için. Bir başka ilkte kalacağımız çadırı birlikte kurmamız oldu. Çok hoş ve ilginç bir deneyimdi. Betty çok tecrübeli böyle işlerde. Bende o ne dediyse harfiyen yaptım ve tek odalı, verandalı çadırımız çabucak kurulmuş oldu. İçine denk gelen çimenle kaplı zemine önce bir örtü yaydık sonra deniz yataklarını şişirdik, o yatakların üstüne de uyku tulumlarını koyduk. Büyük Britanya adasının üst ucunda ve deniz kıyısında olmamız dolayısıyla gece çıkan nemli ayazdan çok üşüdüm. Betty bana arabadan birde kaz tüyü yorgan bulup getirmez mi? Gözlerime inanamadım. Arabaya yorganda koymuştu demek…

2000 yılında Avrupa’da yaz gayet serin geçti. İskoçya’dan sonra gittiğim Belçika ve Hollanda çok daha aşağılarda olmasına rağmen hava 19-20 dereceden yukarı çıkmadı ne yazıkki… Nerden bilebilirdim?.. Almışım yanıma pamuklu t-shirtleri, şortları, bol bikini ve pareoları! Yanımdaki kıyafetlerin tümünü üstüste giyiyor yine de ısınamıyordum! Betty halime acıyıp bir kazak verdi de hayatım kurtuldu. Sekiz gün nerdeyse hiç çıkartmamacasına onu giydim.

Ullapool’daki kampingdeki ilk gecemizde piknik tüpü üstünde tavada pişirdiğimiz balıkları ve üstüne içtiğimiz çayları kahveleri keyifle götürdükten sonra sıra yatmaya gelice; İskoçya’ya özgü çok ilginç bir haşaratla tanıştım ‘Matches.’ Bizim limon sineği dediğimiz boyutta miniminnacık bir şey. Ama ısırdığı zaman arı sokmuş kadar can yakıyor! Kamp kurduğumuz yerde akşam olunca kümeler halinde sanki bir bulut gibi ‘matches’lar gelmez mi?.. Allahtan her türlü önlemi düşünen Betty, çadırın veranda kısmınıda ağ gibi bir örtü indirmek suretiyle örtüp birde tütsü gibi, helezon şeklinde bir sinek kovucu yakıp koydu. O sayede matches’lar iç bölüme ulaşamadılarda rahat bir uyku uyumak nasip oldu.

İskoçya’da topu topu 5 milyon insan yaşadığı ve en kalabalık şehir Glasgow’un nufusunun 750.000 olduğu gözönünde tutulursa; gittiğimiz şehir ve kasabalar bana çok sakin ve huzurlu geldi. Doğal güzellikler hep ön plânda ki; bu da bizim gibi betonlaşmış kentlerde yaşayanlar için bulunmaz bir nimet. Havanın temizliği güzelliği oksijen oranının yüksekliği hissedilir derecede. Ciğerlere bayram ettiriyor.

Ullapool’da çok şirin kafeler restoranlar vardı. Biraz gezinip bir müzik marketten özgün gaydalı İskoç müziği cdleri aldıktan sonra yine arabayla cıvardaki Gairloch, Lochinver gibi yerleşim merkezlerine gittik. Özellikle kıyı şeridinde denizin rengi görülmeye değer. Bir de hava güzel olsaydıda yüzebilseydik ama nerdeee… Denizde bir buz parçacıkları eksikti!

Ullapool’daki üçüncü günümüzde kamptan sabah erken ayrılıp feribotla Lewis adasına gitmek üzere yola çıktık. Temmuz ayı olmasına rağmen güvertede durmak mümkün değildi. Ana karadan ayrıldıktan bir müddet sonra apartman boyu dalgalar üstümüzden atlamaya başladı. Feribot öyle bir sallıyordu ki ayakta durmak da olası değildi. Betty ile yanımızda oturan yaşlı bir Amerikalı gurupla sohbet ederek vakit geçirdik.

Lewis adasındaki yerleşim merkezi ‘Stornoway’e inince bizi otobüsler karşıladı. İlk durağımız dünyaca ünlü ‘Shetland’ yününden ‘Clans and Tartans’ diye anılan her rengin ve desenin ayrı bir kabileyi temsil ettiği ekose kumaşların dokunduğu bir atölyeyi ziyaret oldu. Modern makinalarla üretimin yanında çok eski dokuma tezgahlarınıda muhafaza etmişler. Bize göstermek için birisi oturup hemen eski sistem dokuma da yaptı. Arzu edenler alışveriş etti.

Oradan adanın kuzey kesiminde bulunan 6000 yıllık geçmişi olan tarih öncesi ‘Callanish’ Taşanıtlarını ve yakınındaki tarihi kale kalıntılarını gezdik. Tekrar Stornoway’e dönüp yemek ve yürüyerek keşif gezisi derken akşamüstü oldu ve Ullapool’a dönüş vaktimiz geldi.

Ullapool’dan ayrılmadan Betty, “Sen bekle” deyip bir yerlere girdi çıktı, bir şeyler konuştu ve “Sana bir sürprizim var!” dedi. Bir mânâ veremedim “Acaba ne sürpriz yapacak?” diye… Benim zaten yanımda ülkesini karış karış bilen ve işini, eşini, iki de çocuğunu (her ne kadar yetişkinde olsalar) bırakıp yanımda gelen bir arkadaşla geziyor olmam bulunmaz bir şanstı. Daha ne isteyebilirdim ki?..

Birlikte kurduğumuz sevimli çadırı yine birlikte söküp, onca öte berinin hâlâ nereye sığdığına bir anlam veremediğim mini cooper’ın arkasına yükledik ve yine muhteşem doğaya attık kendimizi. Bütün gün süren yolculuğumuzda Brora, Golspie ve Dornoch’a uğradık. Akşama doğru tarihi bir şatoya vardık. Betty “İşte, bu gece kalacağımız yer burası” demez mi?.. Çok sevindim. Burslu gittiğimde, Fransa’nın vadileri ve şatolarıyla ünlü gastronomi merkezi ‘Dordogne’da kaldığımda bir çok şatoyu ziyaret etmiştim ama gece kalma fırsatım olmamıştı doğrusu. İnsan ister istemez heyecanlanıyor. O yüksek ve kalın taş duvarlar, 5-6 metre yükseklikteki tavanlar, git git bitmek bilmeyen koridorlar, devasa kapılar, bastıkça gıcırdayan tahta merdivenler, yer döşemeleri, tarihi ortama uygun perdeler, duvar halıları, döneme ait möbleler… Böyle bir ortamdan etkilenmemek ve tarihin derinliklerine doğru yolculuk etmemek mümkün değil.

Günümüzün ekonomik ve sosyal koşulları gereği, şatoların büyük bir kısmı müze-ev veya müze-otel haline dönüştürülmüş. Bakımı ve masrafı sonderece zor olan bu devasa mülkler için gereken para kaynağını; ziyaretçilerden alınan 3-5 pound gibi ‘gezme’ veya 15-20 pound gibi ‘konaklama’ ücretleriyle karşılama gayreti içindeler.

Carbisdale adlı ‘Youth Hostel’ (Öğrenci Yurdu) haline getirilmiş şatoda; ertesi gün güzel bir kahvaltıdan sonra gidip bilgi alıp “Bu gecede ben ısmarlıyorum, lütfen gene burda kalalım, üstelik bu gece ‘Skoç Gecesi’ etkinliğide var” dedim. Arkadaşım itiraz etmedi.

Güzel bir kahvaltı sonrası İskoçya’daki en görkemli şatolardan birine Golspie Sutherland yakınlarındaki Dunrobin Şatosu ve bahçesini ziyarete gittik. Uzun süre Sutherland Dükü’ne ait olan 189 odalı bu şatonun inşası 1275’te başlamış 1300’de tamamlanmış. Birinci dünya savaşı döneminde Denizcilik Hastanesi olarak, daha sonra 1965-1972 yılları arası erkek mektebi olarakta kullanılmış. Muhteşem bahçe düzenlemesi ise 18 yy bahçe sanatının mükemmel bir örneği.

Kaldığımız Carbisdale şatosunda akşam yemeği sonrası büyük salonda düzenlenen İskoç gecesine katıldık. Müziklerde danslarda çok ilginçti. O gece dans eden kızların kilt eteklerinin renklerine hayran olup sekizinci skoç eteğimi almaya karar verdim!

Gayda; İskoçya ile özdeşleşmiş borular ve tulum olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Her ne kadar Romalılar tarafından getirildiği rivayet edilsede hüzünlü sesiyle, kederli ezgileriyle bu çoskun doğa ile kaplı dağlarda yankılanan sesiyle bu ülkeye çok yakışıyor. Tıpkı türkülerin Anadolu’yla, Fadoların Portekiz’le örtüşmesi gibi.

Şato’da kaldığımız odanın penceresinden yemyeşil bir vadi gözüküyordu ki… Saatlerce seyretmek insanı sıkmak bir yana huzur veriyor. İskoçya’daki tarihi ve coğrafi güzellikleri gördükçe o vakte kadar defalarca İngiltere’yi ziyaret etmiş ve buralara gelmemiş olduğuma pişman oldum.

Ertesi gün Highlands’ın Başkenti, Inverness’e hareket ettik. Bu küçük endüstri, ticaret ve kültür kenti, Ness nehrinin ağzında ve Moray körfezinin güney yakasında. Piet Krallığı döneminde başkent olmuş kentin halkı tarihten beri balıkçılıkla geçinmiş ancak Kuzey Denizi’nde yer alan petrol plâtformları şehrin kaderini değiştirmiş.

Genelde yağışlı, sisli, soğuk, bulutlu ve güneşsiz olduğu söylenen Highlands beni sanırım birazda Temmuz ayı olması nedeniyle pırıl pırıl karşıladı. Büyük Britanya adasının en yüksek dağları Cairngorms ve ilk kayak merkezi de bu bölgede bulunuyor. Betty “Çok şanslısın bu gökyüzünü bulutsuz ve bilhassa şu dağların, tepelerin zirvelerini net görmek İskoçya’ya gelen çoğu kimseye nasip olmaz” dedi. Elbette şanslıydım. Bir kere eşini ve çocuklarını -gerçi hepsi koskoca yetişkin insanlar ama- en önemlisi işini gücünü bırakıp yıllık izninden bir haftayı bana ayırıp ve maddi manevî özveride bulunarak bana eşlik etmesi bulunmaz bir ayrıcalıktı… Bir de İskoçlara cimri derler ve haklarında fıkralar anlatılır. Herhalde bunlar, esas kendileri cimri olan ve ayrıca bir dolu kötü hususiyeti kendilerinde bulunduran İngilizlerin uydurması.

Buralara kadar gelmişken hiç içmesemde; ‘Hayat Suyu’ Viski’nin öyküsünü dinlemeden ve bir imalâthane ziyaret etmeden gitmek olmazdı. İçkiye pek düşkün olan Betty de eski ve ünlü firmalardan birine götürdü.

‘Scotch Whisky’ yüzlerce yıl önce yapımına başlanan, muhteşem doğanın ortasında sessizce akan mineral dolu Skye nehrihin suyu ile yine aynı topraklarda yetişen arpa ve sadece İskoçya’da bulunan ‘turba’ adlı bir cins bitki kömürünün birlikte kullanılarak damıtılmasıyla elde ediliyor. Viskinin hammaddesi arpa maltları; bitki kömürlerine işlenerek kurutuluyor ve bu viskinin kokusuna ve tadına siniyor. Dünyanın başka hiç bir yerinde bulunmayan bu malzeme İskoç viskisinin tadıyla kokusuyla taklit edilememesini sağlıyor. Bugün İskoçya’ya 190 kadar ülkeye ihraç edilmek suretiyle 2 milyar sterlin gibi bir gelir sağlıyor. İskoçya’da halen irili ufaklı 110 viski imalathanesi var. Viski tadını toprak, su ve havadan alıyor. Meşe ağacından özel surette hazırlanmış isli devasa fıçılarda bekletiliyor. Yaklaşık her varilden 330 şişe kadar viski elde ediliyor. Viskide kendi içinde üçe ayrılıyor; Malt, Tahıl (Grain), Harman (Blended).

Bu varillerin özelliği Kuzey Amerika ormanlarından özel seçilmiş 100-150 yıllık beyaz meşe ağaçlarının odunundan, titiz bir işçilikle ve 30 yıl en az viski üretiminde hizmet verecek şekilde ustalıkla imal edilmiş olmaları. Varil hem loş ortamda nefes aldırmalı hemde içindeki sıvıyı sızdırmamalı… Ömrünü tamamlamış variller ise bazen ortadan kesilip çiçek serasını gibi hizmet vermeye devam ediyor.

Bütün bu açıklamalardan sonra ikram edilen içecekleri usulen alıp hemen kadehleri arkadaşıma veriyorum. O lakır lakır viski içen tipik bir İskoç. Yazı bu kadar soğuk olan, kışını ise tahayyül dahi edemediğim bu ülkede soğuğada ancak böyle katlanılır diye düşünüyorum…

Aviemore üzerinden eve dönüyoruz. Son gecemde Büyük Britanya adasının meşhur yiyeceği ‘Fish and Chips’ ile karın doyurup golf kulübündeki danslı şarkılı eğlenceye gidiyoruz. Betty’nin oğullarından Rush koyu bir Beşiktaş’lıymış meğer. Üstündeki formayla beni şaşırtıyor!..

Ertesi sabah Betty ve Graham bana Edinburg’a kadar eşlik edip Londra’ya uğurladılar. Gidişte ve dönüşte transit geçtiğim ve keşfetme imkânı bulamadığım bu tarihi başkent genel görünüm itibariyle bana Londra’yı anımsattı.

Gerçek bir Türkiye tutkunu olan ve her sene en az iki sefer ülkemize gelen Betty’yi, ailesini ve ülkesini her şeyiyle çok sevdim. İskoçya’da çok hoşlandığım bir başka şeyde benim vazgeçilmezim; beş çayı keyfi oldu. Ama sütsüz içmek kaydıyla…

Bir doğa sever ne ister?.. diye sorunca; bu ülkeyi gördükten sonra benim vereceğim yanıt: “İskoçya gibi zengin bir tabiata sahip ülkesinin olması” olacaktır. Ancak ‘Para parayı çeker’ sözündeki gibi ‘Doğada doğayı çekiyor.’ Bir coğrafya ne kadar zengin tabiata sahipse o kadar bol yağmur alıp daha da bitki örtüsü artıyor… Biz ise güzel ülkemizde gitgide yeşili az betonu çok ortamlar yaratıp sonrada tabiatın gazabına uğrayınca acılar içinde kıvranıp gözyaşları döküyoruz.

İngiltere’ye kadar gidenlerin bir İskoçya kaçamağı yapmadan dönmeleri büyük kayıp. Hararetle tavsiye ederim. Ancak kış aylarına denk getirmemek kaydıyla!.. Ben kendi adıma ülkenin kalan bölümlerini ve aynı adanın diğer bölümünde yer alan İrlanda’yı ve Galler’i de birgün gidip görebilmeyi çok arzu ediyorum…

Hindistan’da Geleneksel Bir Düğün

26 Ekim 2005 akşamı Gezginler Kulübü üyeleri için yapılan 2005 yılı En İyi Belgesel Oskarını almış ‘Kalküta Çocukları’ adlı filmin özel gösteriminde, bazı sahneler; bana 1991 senesinde gittiğim ve ondokuz gün kaldığım Hindistan seyahatini anımsattı. Bu filmin konusu aslında tam manasıyla bir insanlık dramı. Şayet bu ülkeye gittiyseniz veya filmi gördüyseniz sizde sanırım benimle bu yazıda belirtmeye çalışlacağım izlenimleri paylaşacaksınız. Hindistan, genelev yaşamı dışında da uzun yıllar çok acımasızca sömürülmüş olmanın izlerini açık ve net bir biçimde yansıtıyor zira…

Hintli kız arkadaşım Vaishali’yi 1987 senesi Haziran ayında Fransız hükümeti gençlik ve spor bakanlığının başarılı öğrencilere verdiği burs kapsamında tanımıştım. Daha sonra devam eden mektuplaşmalar esnasında bana; “Evleniyorum. Düğünüme mutlaka gelmelisin” diyerek davetiye yollayınca “Böyle fırsat ele geçmez, gitmeliyim!” deyip, derhal harekete geçtim.

Annem bana o zamanlar takılırdı; “Kızım, sana gökyüzünde düğün var deseler mazallah merdiven dayayıp gitmeye kalkarsın!” diye… Haksız da sayılmazdı hani!..

Hemen kolları sıvayıp seyahatin organizasyonu için çalışmalara başladım. O sıralar Türk Hava Yolları bir sene kadar süren bir grev sürecindeydi ve Bombay’e tek direk uçan havayoluydu. Bu seçenek devre dışı olduğundan, uçak bileti için epey bir araştırma yaptıktan ve Gulfair’in 1.675 $, Alitalia’nın 1.450 $’lık dudak uçuklatan bilet fiyatlarını öğrendikten sonra 775 dolardan Emirates’in Dubai üzerinden gidilip dönülen yolculuğunda karar kıldım.

Yalnız yine o sıralar yaşanan bir başka ayrıntıyı da belirtmeden geçemeyeceğim. Pan American havayolu batış sürecine girmişti ve 200 dolardan gidiş-dönüş New York’a uçak bileti vardı… Pasaportumda ömür boyu -sonradan 10 yılla sınırlanan- vizem olmasına rağmen beni hiç ilgilendirmedi bu durum. Serde anti-amerikanlık var ya!..

Ancak, bizden kat kat geri olduğunu bildiğimiz bu ülkeye bile ‘vizesiz’ gidilemeyeceğini ve Ankara’da bulunan elçilikten temin etmek gerektiğini öğrenince bayağı bir bozuldum. Demek Türkiye’nin itibarı bu kadar düşmüştü!..

Arkadaşım ve ailesi için kristal çanak, sallantılı altın küpe gibi hediyeler almanın yanında orada tanıyacağım kişilere vermek üzere lokum, çerez vb. bazı ufak alışverişleri yapmayı da ihmal etmedim.

Bankada o dönem, bir Amerikan firmasından bir grup Hintli bilgisayar uzmanı 3 yıl kadar sürecek özel bir çalışma yapmaktaydı. Onlardan, hem bu seyahate hemde 19 günün tümünü orada geçirmeyi düşünmediğimden; Maldivlere nasıl gidip döneceğime dair bilgiler aldım. Yalnız hiç unutmam; “Gitmeden önce salgın veya bulaşıcı hastalıklara karşı aşı olmalı mıyım?” soruma çok bozulmuşlardı…

Annemin “Bugüne kadar gittiğin diğer ülkeler buradan daha müreffeh olduğundan ses etmedim, amaHindistan’da ne işin var? Aklından zorun mu var senin evlâdım?” tarzı sözleri yetmezmiş gibi; o sıralar bir de televizyon kanallarından biri bir akşam ‘Selam Bombay’ filmini vermez mi?! Bir pislik, bir sefalet… Sokaklarda gezen fare sürüleri!!! Feci görüntüler… Ben habire başka kanala geçiyordum. Annem şiddetle itiraz edip “Çabuk orayı aç! Açta gör, nereye gideceğini” diye feryat ediyordu. Bir başka tuhaflığı da “Şu gün şu saatte geleceğim. Beni karşılayın” diye bildirmek için telefon ettiğimde yaşadım. Elimdeki numaraları çevirdikçe otomatik santral italyanca bir şeyler diyordu. Deli oldum, “yahu ben Hindistan’ı arıyorum italyanca ne alâka?” diye…

Bizim bankadaki Hintlilere sorunca ne deseler beğenirsiniz?.. “Bizim ülkeye telefon bağlantısı İtalya üzerinden yapılmakta. Hatlar doludur. Herhalde o sebeple ulaşamadın!..”

Mektup atsam bir ayda zor gidecek. Neyse bir haftasonu boyunca, telefonu durmaksızın çevirerek sonunda hattı düşürmeyi başarıp arkadaşımla konuştum. Ve uçuş numaramı, günümü, saatimi bildirmeye muvaffak oldum. Ama annem haklı olarak “Şu sarfettiğin efora bakta, ne kadar b.ktan bir yere gideceğini anla evlâdım!..” dedi. Eeee boşuna dememişler ‘Ulu sözü dinlemeyen ulur gidermiş…’

Bütün muhalefetine rağmen canım anneciğim; kafasına koyduğunu yapan, burnunun dikine giden kızını, havaalanına kadar gelerek yolcu etmeyi de ihmal etmedi.

1991’den bugüne yirmibeş-otuz kadar değişik yerli ve yabancı havayolu şirketiyle seyahat etme imkânım oldu. Ama hâlâ Emirates’ten daha şıkını, cömertini ve konforlusunu görmediğimi ifade etmeliyim.

Serince bir Mayıs öğleden sonrası İstanbul-Dubai uçuşu için içine bindiğim uçak başka türlü konforlu ve şıktı. Evvelâ manken fiziğindeki, tabii afet görevliler herkese Gucci marka -içi seyahat esnasında gerekecek malzemelerle dolu- seyahat çantaları verdiler. Yemek faslına gelince elimize dağıtılan mönülerden ne istiyorsak seçtik ve yedik. Şimdi neyse; belki daha şık, lüks havayolları da vardır, ama ben 90’lı yılların başından bahsediyorum…

Kulaklıktan stereo müzik ve film yayınları derken Dubai’ye indik. Yerim cam kenarıydı ve havalandıktan sonra aşağıdaki tabiat örtüsünün yesilden beje, bejden griye dönüşümünü ve denizden geçerkende petrol kulelerinin alevlerini açıkça görmek ve gittiğim istikametin coğrafi açıdanda ne kadar ‘madara’ olduğunu havadayken bile tesbit etmek mümkün oldu.

Dubai havaalanının vergisiz satış mağazaları ve bilhassa elektronik eşyaların ucuzluğu dillere destan ta o zamandan. Benim Bombay uçağıma kadar 5 saat gibi bir vaktim var. Vakit geçsin diye, biraz dolanıyim dedim. Bir şey almaya niyetim yoktu. Sadece ortamı kolaçan etmek ve oradaki insanları gözlemlemek maksadıyla…

Bir kere bizim uçaktan inen ve oradan Uzakdoğu’ya devam edecek tamamı erkeklerden oluşan Türk gurup hemen rehberin etrafını sarıp “Karı kaça orada, karı?” “Seks shop var mı?” falan gibi sorularla Türkiye’yi geride bırakmış olmanın rahatlığıyla niyetlerini avaz avaz sergiler bir haldeydiler…

Oranın yerel insanının görüntüsüne gelince; simsiyah sımsıkı kapalı ve hatta peçeli, erkeğin birkaç metre gerisinden yürüyen -öcü gibi dolaşan- kadın sürüleri. Bir müddet sonra yorulup oturunca entari ile gezinen Arap erkeklerinin futursuzca uluorta osurup geğirmeleri, önlerini karıştıran görüntüleri karşısında hem midem bulandı hemde dehşete kapıldım. İnsan gözlerini nasıl kaçıracağını, ne tarafa bakacağını bilemiyor…

Bir başka ilgimi çeken şeyde, dakika başı inen ve kalkan birbirinden ilginç kargo uçaklarıydı. Meğer Dubai’ye hergün et, süt, yumurta, balık, sebze başta olmak üzere aklınıza ne gelirse günlük taze taze havayoluyla gelmekteymiş. Para bol nasılsa… Bizim modayla seyahat etmeyi seven ‘güzide’ milletimiz şimdilerde çok revaçta olan Dubai’ye gittiklerinde neler görüyorlar bilemeyeceğim ama o 4-5 saat içindeki gözlemlerim bana ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü!’ dedirtmeye yetti de arttı bile!!!

Bombay uçuşu için alındığımız salonda adamın biri; bir yandan parmağını köküne kadar sokup burnunu karıştırırken diğer yandan bana laf atıp sohbet etmeye çalıştı. “Kimsin? Nesin? Nerden gelip, nereye gidiyorsun?” diye. Şimdilerde çok gündemde olan ‘Osho’ nam-ı diğer “‘Bagwan’ın müridi misin? Ölüm yıldönümüne mi gidiyorsun?” demez mi!.. Parmağıyla beynini karıştıran bu adama “Benim şarlatanlarla işim olmaz! Düğüne gidiyorum” dedim. Boncuk beyinli Amerikalıların servetlerini hibe edipte müridi oldukları; Rolls Royce filosuna sahip bu ‘mümtaz’ şahsiyetin öldüğünü ve birinci seneyi devriyesi için dünyanın dörtbir yanından insanların Puna’ya akın akın geldiklerini de böylece öğrenmiş oldum.

Dubai-Bombay uçuşu için alındığımız uçakta yine aynı havayoluna aitti, ancak size içerdeki baharat ve yağ kokusunu tarif etmem mümkün değil. İçerdeki çoğu Hintli olan yolcuların bir kere tenleri efil efil kokuyordu. Sonradan anlayacaktım ki benim İstanbul’a geri dönene dek alışmam gereken bir süreçti bu…

Bu uçuşta, sonradan çok seveceğim; ilk Hint mutfağı yemeğim olan ‘tandoori chicken’ı tatma imkânım oldu.Bombay havaalanı için alçalırken dışarı baktığımda gördüklerim, bana bir felâket bölgesine yardım getiren uçaktaymışım izlenimini verdi.

Annem bir kez daha haklı çıkmıştı. Ama artık pişman olmak için çok geçti…

Hele alanda ellerinde plastik ibrik, leğen ve hatta alaturka helâ taşıyla gümrükten geçmeye çalışanları görünce… İster istemez “Ben nereye geldim, bu ne haldir, ne iştir böyle?!” dedim.

Ancak yazının sonuna kadar beklemeyip, hemen belirtmek zorundayım ki… Hayatımda ilk kez bir geziden 5 kilo vermiş olarak dönmeme rağmen; bu seyahati yapmış olmaktan asla pişman değilim!.. Şu ana kadar gittiğim ülkelerin hiç birinde Hintliler kadar sıcak, sevimli, huzurlu, yüce gönüllü insanlar tanımadım. Belki değil, muhakkak; bu seyahat beni hijyen açısından çok ama çoook zorladı. İnsani duygularımı çok hırpaladı. İngilizlerin yaptığı sömüründen, zulümden, geride bıraktıkları perişanlıktan utanç ve hatta nefret duydum. Ama bana çok büyük tecrübe, yepyeni ufuklar ve bakış açısı ve hâlâ devam eden dostluklar kazandırdı…

Havaalanının o kargaşasında Vaishali (Veyşali) ile birbirimizi nasılsa bulduk!.. Bir taksiye bindik. Taksi dediysem üç tekerlekli yanları açık triportör denilen cinsten. Trafik korkunç!.. Her durduğumuzda bize doğru uzanan bir dolu el; ya ipe dizili yaseminleri satmaya veya sadaka istemeye çalışan insanlara aitti!.. Bir yandan arkadaşımla hasret gidermeye diğer taraftan göğsüme sıkı sıkı bastırdığım çantama mukayyet olmaya çalışıyordum. Çünkü Hindistan’da ve gitmeyi planladığım Maldivler’de harcamak üzere bol nakit para vardı yanımda …

Doğruca, -sonradan öğrendiğim üzere- Vaishali’nin evlenince gelin geleceği eve gittik. Kaynı, eltisi, çocukları ve kayınvalidesi karşıladılar.

Hindistan’da düğünü kız tarafı yapıyor, hatta damada -normalde- drahoma da ödeniyormuş. Ama arkadaşım, kuzeniyle evlendiğinden bundan kurtulmuş!

Bombay’da kaldığım iki gün zarfında, evlendiklerinde yatacakları odayı ve yataklarını bana tahsis ettiler. Ne incelik…

Bu ülkede insanları kategorize eden ‘Kast’ sistemi var ve toplum 4 ana kast ve onların bölünmesinden oluşan 3000 civarı alt kasttan oluşuyor. Evlilik hadisesi de ancak aynı ‘kasttan’ yani sosyal sınıftan olanlar arasında gerçekleşiyor. Her kastın kendine özgü gelenek ve görenekleri var ve ‘kast’ seçilebilen veya değiştirilebilen bir şey değil. Kişinin doğumla ana-babadan aldığı bir durum…

Maharastra eyaletinin başkenti Bombay; 3.287.590 km2 yüzölçümüyle neredeyse bir kıta büyüklüğündeki ve bir milyar küsür nüfuslu Hindistan’ın, başkent Yeni Delhi’den sonraki en önemli ve kalabalık şehri. Para birimi ‘Rupi’

Yedi ada üzerine kurulmuş bu şehir, 1862 yılında adaların toprakla doldurularak birbirine bağlanmasıyla; denizden toprak elde etme konusunda dünya çapında bir projenin hayata geçirilmesiyle meydana gelmiş…

Bombay, ülkenin en önemli finans ve endüstri merkezi olması yanısıra; senede 600 film üretimiyle Hollywood’un ‘H’ sini atıp yerine ‘B’ koymak suretiyle ‘Bollywood’ diye anılan devasa stüdyolarıyla da ünlü.

Ertesi gün Veyşali’nin kaynı ile; şimdilerde internette dolaşan maillerde hani ‘Only in’ diye bir ilginç slayt gösterisi var ya… Ülkelere ve insanlarına dair tipik görüntülerden oluşan. Ondaki salkım saçak, içi dışı insan dolu akıl almaz görüntüdeki trene bindim! Şehir merkezine, lüks bir otel içindeki seyahat acentasına gittik. Maldivler için bilgi almaya…

Dehşet kalabalığa ve o salkım saçak yolcularına rağmen vagonlar nasıl devrilmedi bilemiyorum… O güzel, kömür gözlü insanların hepsinin bir yerinde bir sakatlık vardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin eli!.. Allah rızası için sağlam insan mumla aransa yoktu!.. Artık kötü koşullarda doğmaktan mı, yoksa yaşamaktan mı ne derseniz deyin.

Etrafı gözlemledikçe Hindistan’ın bir hanımın yalnız seyahat edebilmesi açısından ne derece elverişsiz koşullarda olduğuna ve misafir olduğum evdeki düğün hazırlıkları dolayısıyla beni uğurlama ve karşılamalarının çok zor olacağına derhal kanaat getirdim. Zaten ertesi gün, Vaishali ile birlikte Bombay’e 75 km mesafede bulunan ailesinin yaşadığı Chincwad’a gitmek üzere yola çıktık.

Hindistan’da 200 milyondan fazla inek yaşıyormuş. Ve malum, orada ‘inek’ kutsal!.. Zavallı hayvancıklar, açlıktan ve halsizlikten bir deri bir kemik. Adım atacak halleri olmadığından pat diye yolun ortasına çöküveriyorlar!.. Kimin haddine, gidip itmek kakmak ve yolu açmak… Trafikte haliyle, kilometrelerce uzayan tıkanıklar yaşanıyor. Ta ki inekciğin gönlü olup kalkıpta yürüyene kadar. Buna bir de, lânet İngilizlerin orada bıraktığı ters trafik sistemini ilâve edin…

Yolculuk hayli ilginç geçti. Chincwad’a vardığımızda, Kalbag ailesinin ikâmetgâhı; kocaman bir arazi içinde tek kat üzerine kurulmuş verandalı tipik bir çiftlik eviydi. Vaishali’nin, annesi babası, kızkardeşi Sonali’yle ve diğer aile bireyleri ve hizmetkarlarla tanıştım. Sonradan öğrenecektim ki elektrik mühendisi olan baba su filtreleri ve motorları imal eden bir fabrikanın sahibiydi, anneyse eczacıydı. Hindistan’ın en ünlü marka özel arabası ‘Tatamobil’in yanında Veyşali’nin kullandığı bir ufak Suzuki-Maruti binek otomobil ve bir kaçta şık motorsiklet evdekilerin ulaşım ihtiyaçları için kapıda hazırdı. Buna karşın evde ne doğru düzgün bir eşya, ne halı kilim, ne perde vardı. Yemek dahi metal tabak ve bardaklarla yerde lotus biçiminde oturularak elle yeniyordu. Aileye hediye olarak götürdüğüm kristal çanak, haliyle çok komik kaçtı…

1987’den beri tanıştığım ve kesintisiz yazıştığım arkadaşıma hiçbir zaman ailevi durumu hakkında soru sormamış, yalnızca Fransa’da tanıştığımı gözönünde bulundurarak “Sokaktaki gariban Hintli olsaydı Paris’e kadar gelecek imkânı bulamazdı” diye savunma yapmıştım annemin itirazlarına…

Eh, kısmende olsa bende haklı çıkmıştım!

Chincwad’daki ilk gece; saat sabaha karşı 3-4 sıralarında Bombay’den gelen bir telefon ve ‘Raciv Gandhi’nin öldürüldüğü haberiyle hepimiz yataklarımızdan fırladık. Evde olağanüstü bir hareketlilik yaşandı. Herkes şoktaydı ve son derece üzgündü…

Bana hemen “Kızım sen Maldivler’e gitmeyi unut! Gandhi ailesi bizim için çok önemlidir. Her an ülke çapında ayaklanmalar ve katliamlar olabilir. Sakın gözümüzün önünden ayrılma!” demezler mi?.. Evet, her seyahat bir maceradır ve beklenmedik olaylara gebedir ama bu kadarını da ummazdım doğrusu…

Yalnız gitmeden evvel Türkiye’den iş gezisine gidip dönen bir arkadaş; “Şu sıralar Hindistan’da yerel seçim var. Ortam çok gergin. Her an her şey olabilir. Gitme!” demişti. Ben de, düğün için gideceğimi, erteleme şansım olmadığını belirtmiştim.

Ertesi gün televizyondan naklen verilen cenaze törenini; yani onların dinî kuralları gereği Raciv Gandhi’nin yakılışını ve İtalyan asıllı eşi Sonia’nın -orada dul kadınların giydiği bembeyaz sariler içinde- ve de binlerce insanın katılımıyla oluşan mahşeri görüntüleri evdekilerle birlikte soluğumu tutarak izledim…

Sonraki günlerde herkes ağız birliği etmişcesine; “’O’ Amerika’nın satın alamadığı yegâne politikacıydı ve bizim en kutsal saydığımız ailenin bir ferdiydi. Bu ölümde muhakkak Amerika’nın parmağı var” dediler. Nerede yok ki zaten…

Bana “istersen bari, Hindistan’ın en güzel ve lüks tesislerle dolu tatil yöresi Goa’ya git” dediler. Ancak “İç hatlarda uçak seferleri çok gecikmeli olur, sefil olursun” diye ilâve ettiklerinden hiç gözüm kesmedi.

Kalan günlerde; adım adım düğün hazırlıklarını takip ederek, zaman zaman Osho’nun doğduğuChinchwad’a 20-25 km mesafedeki Poona’ya (Puna) gidip gelerek. Bu arada hayatımda ilk defa motorsikletle arkadaşımın arkasına oturup beline sımsıkı sarılarak çok maceralı yolculuklar yaparak. Bol bolHindistan’ın dünyaca ünlü benzersiz kalite ve güzellikteki kumaşlarından yani ‘Sari’ ve yarı değerli taşlarından başta ‘safir’, ‘lapis’ ve ‘topaz’ vede otantik ve güncel müziklerinden alarak geçti. Yakutta çok ucuzdu ama ben kırmızı taş takmayı sevmediğimden almadım.

Beni rahat ettirmek için bütün ev halkı seferber oldu. Ancak sabahın köründen itibaren eve yayılan kesif yağ ve baharat kokusu karşısında; peşimde dolaşan hizmetkârların “Sister  Şiyma, lütfen yiyin!” diye ısrar etmelerine rağmen cevabım sürekli “Teşekkürler. Tokum!” oldu. Bir tek İngilizlerden kalma adet üzere; beş çayı içilirken yanında bisküviyle ve sütsüz olmak kaydıyla evdekilere eşlik ediyordum.

Bazen de, gizlice odaya kaçıp getirdiğim galetadan -bitecek diye koklaya koklaya- yiyor ve boş mideye vitamin yutuyordum. Puna’ya bir gidişimizde, bir süpermarkette Hollanda peynirleri buldum. O gün benim için bayram oldu resmen. Hemen epeyce aldım. Evdeki hizmetlilerin yaptığı bizim kebapçılardaki küçük pidelere benzeyen ‘Çapati’ ekmeğiyle o peynirlerden biraz yedim de midem bayram yaptı!..

Vaishali dışında herkesle İngilizce konuşmak zorunda olmak, o zamana kadar kısır olan lisanıma epeyce katkı sağladı. Hatta dönüşte bankanın dil sınavında, Boğaziçili heyetten sözlüde 100 üzerinden 85 alarak İngilizceden de lisan tazminatı almaya hak kazanmam bana bu seyahatin maddi bir getirisi oldu.

Arkadaşımla aramızda Fransızca konuşuyorduk. Bir keresinde sohbet ederken “Babam ergenlik çağına girdiğimde bana; ‘Kendine herhangi bir dinden ve milletten eş seçebilirsin ama sakın Müslüman olmasın!’ dedi” deyince. Söyledikleri yüreğimi burktu. “Neden?” dedim. “Çünkü Pakistan’la Bangladeş’in ayrılması esnasında biz çok büyük acılar çektik ve katliamlar yaşadık. Müslümanlar bize korkunç zulmetti” dedi. Bu sözler karşısında nasıl utandım ve üzüldüm bilemezsiniz…

Geçmişte yaşanan müessif olaylara ve benim Türk-Müslüman kimliğime rağmen; bana düğüne gelen 1200’ü aşkın davetliden bir tek kişi dahi en ufak bir densizlik ve saygısızlık yapmadı. Tam tersi son derece ilgili, sıcak ve konukseverdiler.

Düğün günü yaklaştıkça eve gelen yatılı konuk sayısı da artmaya, kocaman odaların yerlerine serilen hasır gibi yaygıların üstünde insanlar adeta balık istifi şeklinde uyumaya başladılar. Bir tek ben, demir karyolada yatmaya devam ettim…

Bu arada, kendi ülkemde alışkın olduğum üzere; ben banyomu gece yatmadan, onlarsa sabah kalktıklarında yapıyordu.

Tabiatın kucağındaki bu çiftlik evinin hemen her yerinde ve benim yattığım odanın duvarlarında da; mini minnacıktan iguana boyutuna kadar kertenkeleler geziniyordu. Normalde evimizde minicik bir böcek gördüğümde dahi terör estiren ‘ben’ Allah tarafından çok güzel bir sınava tabi tutuluyordum! Buradaki günlerimde Yüce Rabbim benim öyle bir ‘burnumu sürttü’ ki sormayın… Bir bakıma iyi de oldu. Bir çok konuda hayli törpülendim…

Gece yatarken, sanki bir yol bulup da içime kaçacaklarmış gibi; aklım sıra kertenkelelere karşı önlem olarak şort giyip, başıma tülbent bağlayıp tuhaf bir biçimde ‘peşmergeler’ gibi yatıyordum. Onlar için son derece doğal olan bu ortama karşın benim yaptıklarıma; Kalbaglar kesin “Bunun aklından herhalde zoru var?” demiştir.

Düğün öncesi Vaishali’yle davetiye götürdüğü arkadaş ve akrabalara; ya yemeğe ya da çaya gittik ve o arada hediyeleri kabul etti. Ben yine, artık klâsikleşen “Tokum” bahanesiyle ama karnımın gurultusu duyulacak diye de ödüm koparak kendisine eşlik ettim.

Günler önceden başlayan damat tarafıyla bohça alıp vermeler, dini törenler, koca leğenlerle karılan dünyaca ünlü Hint kınası yakmalar; bizim Anadolu adetlerini katlar nitelikteydi. Hatta 45-50 dereceye varan sıcaklıktaki ortamda evdeki tek klimalı mekân olan ebeveyn odasına kapanıp; Vaishali’nin ayaklarına ve dirsekten aşağı kısmından itibaren parmak uçlarına kadar kollarına yapılan cennetteki ağaçları ve çiçekleri sembolize eden kınanın nakış gibi ince ince yapılışını hayranlıkla izledim. Gerek çalışma esnasında gerekse ne kadar sabreder ve iyi kurursa o kadar kalıcı olacağından; arkadaşımın gösterdiği sabra ve saatler boyu sfenks gibi durmasına akıl sır erdiremedim. Ama oranın süslenme ve güzellik anlayışında bu işlemin çok büyük önemi vardı…

Bu arada düğüne 2-3 gün kala gelinle-damat ‘Chandrashekhar’ (Ne uzun isim değil mi? ‘Çandraşekar’ okunuyor…) bana birbirleri için “O’na şunu söyle, bunu söyle” demeye başladılar. Ben “Siz niye direkt konuşmuyorsunuz?” deyince; “Bu bir gelenek. Biz düğün olana kadar birbirimizle konuşamayız” dediler. Bu iletişim görevi de bana düşmüş oldu.

Hindistan’da 250’den fazla değişik dil ve 1652 kadar da diyalektten oluşan konuşma çeşitliliğinin yanında; başta nufusun %80’ini teşkil eden Hindular olmak üzere, %14 Müslüman, %2.4 Hristiyan, %0.7 Budist ve diğer Sihler, Bahailer, Mûseviler vb. kalan %9’u oluşturuyor.

Tevekkeli değil Fransa’daki burs esnasında bu kocaman ülkenin 5 ayrı bölgesinden gelmiş birbirinden tatlı 5 insan; ayrı dinlere ve dillere mensup olduklarından sürekli aralarında bıcır bıcır ‘İngilizce’ konuşup tartışıp durmuşlardı. Ülkede yazılı ve görsel basında kullanılan dil Hinduca ve İngilizce. Hindu alfabesinin görüntüsü İbranice ve Ermenice’yi andırsa da harflerin bacakları çok daha kıvrım kıvrım.

İnsan okudukları ya da duyduklarıyla her ne kadar Hindistan’ın masalsı bir ülke olduğunu bilse de; oraya gidip bizzat bu inanılmaz etnik çeşitliliği, kültür zenginliğini ve insanların ne derece geleneklere düşkün olduğunu yaşamak bambaşka. Fakat bütün bunların yanında tahayyül sınırları ötesinde bir fakirliği de çıplak gözle görebiliyorsunuz. Kendi ülkenizde ‘gecekondu’ dediğiniz evler size saray gibi gelmeye başlıyor. Çünkü toprağa sapladığı birkaç bambu çubuğa, çul çaput sarıp ev diye içine girip çıkan ve kıçında ‘don’ olmayan insanlar görüp ‘Baldırı çıplak’ tabirinin ne anlama geldiğini net bir biçimde anlıyorsunuz!..

Düğün günü gelip çattığında yanımda saf ipekten çok şık bir kıyafet götürmüş olmama rağmen sarilerin büyüsüne öyle bir kapıldım ki… Ben de, onların geleneksel kıyafetini giymeyi tercih ettim.

Yaklaşık altı metre uzunluğunda olan ‘Sari’ öyle kolayca giyilebilen bir şey değil. Altına ‘peticot’ denilen astar eteklik ve üste de yarım kollu, önden çıtçıtlı; beli ve karnı açıkta bırakacak şekilde büstiyer giymek gerekiyor. Bunları da haliyle satın aldım. Evdeki hizmetkârların yardımıyla ‘Sari’mi giydim. İster pamuklu ister ipekli olsun ‘sari’ ler harikulade renkleri, benzersiz güzellikteki desenleri, drapelendirilmiş eteği ve yine özel desenli kısmının pliler halinde beden etrafında çapraz bir tur atmasından sonra büstiyer kısmına gizli bir iğneyle sabitlenmesinden sonra yürürken serbest bırakılan uç kısmının uçuşmasıyla çok kadınsı, çok havalı ve şık bir kıyafet.

Sarilerden bahsedince; bankadaki Hintli arkadaşım Rohit’in üzüntüden gözleri dolarak söylediği acı bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum. İngilizler yüz yıl kadar süren sömürü döneminde, onbinlerce Hintlinin sağ elini bilekten kesmişler. Sırf dünyaca ünlü o güzelim kumaşları dokuyamasınlar ve ‘İngiliz kumaşı’ dünyada rakipsiz olsun diye!.. Gaddarlığın bu kadarı insanın kanını donduruyor…

Düğünden bir gün evvel hummalı bir faaliyetle; geniş arazisi olan çiftliğin bir bölümüne, evin yakınına denk gelecek şekilde dev bir çadır kuruldu. İçine iskemleler sıra sıra dizildi. Kocaman yüksek bir podyum üstüne taht gibi şık iki koltuk ve yanlarına her iki tarafın ölmüş aile büyüklerinin fotoğrafları kondu. Onlarda düğünde bulunsun diye.

Vaishali’yi o gün diğer hanımlardan farklı kılan ve gelin olduğunu simgeleyen şey günlerce oturup kendi elleriyle üstüne pullar işlediği beyaz patiska gibi yaklaşık bir karış enindeki kuşak gibi uzun kumaşı sarisinin üstünden göğsünün etrafını çevreleyecek biçimde çapraz dolamış olmasıydı. Saçlarına ipe dizilmiş yaseminler takılıydı. Kolları sağlı sollu simetrik olarak dirseğine kadar dizili altın ve aralarına kıyafetinin rengine uygun dekoratif plastik bileziklerle doluydu. Onlarda evliliği simgeleyen bir kolye takıyor kadın. Ve hatta ilk bir yıl kolye ters takılıyor. Hanımın ‘yeni evli’ olduğu belli olsun diye…

Sonra, saatler süren dini tören esnasında her yer ve bilhassa Vaishali ve Chandrashekhar’ın üstünde oldukları podyum çiçeklerle süslenmişti. Onların din adamı okudu da okudu, kutsadı da kutsadı. Bitmek bilmedi adeta… Başlarından aşağı kilolarca pirinç atıldı. Çadırın içindeki sıcaklık tarif edilir gibi değildi. Gelin, 5 kez sarisini değişti. Ben bile o gün üç ayrı sari giydim.

Dini törenin sonunda gelinin ayak parmaklarına yüzük gibi halkalar ve ikisininde boyunlarına çiçeklerden yapılmış kolyeler takıldı. Ama ne müzik çalındı ne de dans eden oldu…

Vaishali’nin nişanlı arkadaşlarından biri “Sen esas bizim düğüne gel. Bunlarda dans ve şarkı ayıptır, katiyyen yoktur. Bizimkinde olacak” dedi. Dışımdan “teşekkür” edip içimden “almıyim!” dedim.

O gün en çok şaşırdığım şey; Bayan Kalbag’ın gelen onca davetliye tek tek hediye vermesi oldu. “Bu sizin düğününüz, hediye almanız doğal. Neden siz hediye veriyorsunuz ki?” diye sorduğumda; “Biz hediye vermeden, almayız” dedi. Zarafete ve inceliğe bakar mısınız…

Tören bitince dışarda kazanlarla pişen yemekler; kurulan upuzun sofralarda insanların kafileler halinde oturup kalkmalarıyla saatler süren bir yeme içme şöleninde tüketildi. Ben o günün hatırına, ancak onların ‘Pulaf’ dedikleri acaip derecede acı bademli pilavdan yedim. Diğerlerinden tatmayı aklımın ucundan bile geçirmedim.

Düğün sonrası Vaishali ve Shekhar (kısaca böyle deniyor) ilk gecelerini geçirmek üzereBombay’deki eve hareket ettiler. Ben aile ve diğer yakınlarıyla Chincwad’da kaldım. Maldivler’de yüzerim diye yanıma aldığım bikinileri, düğün öncesi ve sonrası ara ara gittiğim Vaishali’nin halasının çiftliğindeki havuzda kullandım. ‘Neye niyet, neye kısmet’ dedikleri buydu işte…

Düğün için İngiltere’den gelen babaanne ve Hollywood aktörleri kadar yakışıklı dede beni alıp Puna’daki evlerine ve bir Çin lokantasına öğle yemeğine götürdüler. O seyahat boyunca en tıka basa yemeğimi o gün yedim. Böylece 19 gün boyunca kullandığım ‘Tokum!’ beyaz yalanı da anlaşılmış oldu. Ne yapıyim ‘Ağız yediğini, sırt giydiğini ister’ demiş büyüklerimiz. Alışkın olmadığım şeyleri yiyipte hastalansaydım daha mı iyi olurdu yani?..

Nem oranı çok yüksek ve sıkıntılı bir havaya birde yoğun baharat ve yağ kokusu ilâve edin! Sonuçta; insanın genzini tıkayan, nefes alıp vermesini zorlaştıran ortama, açıkta satılan gıda maddelerinin üzerini örten kara sineklerin görüntüsü eklenince; zaten iştah denilen bir şey kalmıyor. Ayrıca bu seyahatte, açlıktan ölmenin hiçte öyle kolay olmadığını ve hatta boş bir midenin dolu olandan daha az sorun teşkil ettiğinide anladım!

Uygun bir mevsim seçme şansım olmamıştı ve maalesef Mayıs ayı oralarda ‘Muson’ yağmurları dönemi olduğundan zaman zaman gökle yerin bir olduğu, adeta sellerin gittiği şiddetli yağışlara tanık oldum. Öyle zamanlarda verandada kalmak bile ürkütücüydü benim için. Kaldığım odaya kaçıp “Allah’ım gurbet ellerde başıma bir iş getirme!” diye yakarıyordum.

Hindistan’a özgü ‘Baobap’ ağacı inanılmaz genişlikteki gövdesi, dışarı doğru uzanmış ve havada sallanan kökleri ile çok ürkütücü. Diğer meşhur ‘Sandal’ ağacı ise el sanatlarında ve oymacılıkta kullanılan ve mis gibi kokan tahtasıyla insanı mest eden bir doğa harikası.

Orada ilk kez tattığım milli meyva ‘Mango’yu o kadar sevdim ki 4-5 kilo kadar alıp dönerken İstanbul’a bile getirdim. Hatta annem tadına bayılıp “Hımmm, bu çok leziz bir şeymiş. Galiba sırf bu sebepten tekrar gitmene izin verebilirim” bile dedi. Birde sokaklarda, şeker kamışlarını iptidai bir aletle sıkıp suyunu çıkarıp isteyenlere satıyorlardı. Merak etmedim değil ama içmeyi gözüm kesmedi doğrusu.

Oradayken beğenip de aldığım son derece şık gümüş halhalları dönüşte de bir yıl boyunca hiç çıkartmayıp işe öyle gittim geldim!

Malum insanı bol bu ülkede, el sanatları çok gelişmiş ve işçilik son derece ucuz. Girdiğimiz bir mağazadan da hâlâ özenle sakladığım som gümüşten onların tanrılarını sembolize eden biblolar aldım. Hatta Vaishali bana “İster inan, ister inanma ama onlara dua et çok faydasını görürsün” dedi. Kırmamak için “Peki” dedim.

Bu arada düğün için gelen misafirler arasından o kapkara boncuk gözlü çocuklardan birkaçını bavuluma saklayıp getirmek gibi hain ‘poreceler’ tasarladıysam da hayata geçiremedim tabi. Yalnızca onları biraz olsun mutlu etmek ve gönüllerini çelip kolayca mıncıklamak için bisküvi, çikolata gibi şeyler almak istediğimde; fakir bir ülkede olduğum gerçeği yüzüme bir kere daha çarptı. Gittiğim bakkal benzeri yerdeki satıcı “Çikolata yok, şekerleme var” deyip bana bir karamelalar verdi ki; insan ağzına atınca sanki bir tüp Japon yapıştırıcıyı sıkmış gibi oluyor. Mazallah çenesi kilitleniyor!..

Her gezinin bir sonu vardı ve bu kez de dönüş zamanı gelip çatmıştı. Kalbaglar bana sekiz silindirli Amerikan arabalarını çağrıştıran Tatamobil’leriyle Bombay’e kadar eşlik ettiler. Son gece yine arkadaşımın gelin geldiği yeni yuvasında misafir edildim. Kaynı ile sohbet ederken bana “Dünya çapında, bilgisayar muhendisliğinde en başarılı millet biziz. Çünkü biz meditasyon teknikleri sayesinde zihnimizi herkesten daha iyi kullanma becerisine sahibiz” dedi.

Zaten gerek bizim bankadaki Hintli bilgisayar mühendisi gurubundan gerekse arkadaşımın ailesi ve arkadaş çevresinden gözlemlediğim kadarıyla hali vakti yerinde olan Hintlilerin hemen hepsi başta İngiltere ve Amerika’dakiler olmak üzere dünyanın en iyi üniversitelerinde okumaktalar. Umarım Hindistan günün birinde; tarihte uzun yıllar, önce Portekizliler sonra İngilizler tarafından sömürülmüş olmanın izlerini siler ve çok büyük ilerlemeler kaydederler. Daha şimdiden atom bombası yaptılar ama; bu hayra alâmet ve takdir edilecek bir şey değil ne yazık ki…

Dönüşte Emirates beni son anda business klasta uçağa kabul edip daha da ihtişamlı bir yolculuk yapmamı sağladı. Bir çok Hintli’nin hafta içi gidip Birleşik Arap Emirliklerinde çalışıp haftasonundaHindistan’a döndüğünü yanımda yolculuk yapan Hintli Müslüman gençten öğrendim.

Dubai’de İstanbul uçuşu için 11 saat gibi bir süre vardı. Bu defa magandalar arasında ve koltuk tepesinde beklemeye hiç niyetim yoktu. Görevlilere gidip önce kibarca bana dinlenebileceğim bir yer göstermelerini rica ettim. Hâlâ öyle mi bilmiyorum ama Türk pasaportunu gören küstahlaşıyor ve ters cevaplar veriyordu. Sonunda bağırıp çağırıp havaalanında hafif bir terör estirince bana ‘geçici vize’ verip kapıya kadar gelen özel bir araçla ulaşımımı da sağlayıp Dubai-Riviera Otel’de konuk ettiler. Böylece duş alıp, biraz uyuma imkânı buldum.

Hayatımda ilk kez bir seyahatten dönüşte; uçağın merdivenlerinden inip apronu öpmek istedim. Abartmıyorum…

Şimdilerde yoga, meditasyon ve diğer öğretilerin meraklılarıda Hindistan’a gitmekteler ama seyahat programlarını incelediğimde gezilerin genellikle Yeni Delhi, Agra, Kalkuta, Jaipur, Varanasi gibi apayrı güzergâhlara olduğunu görüyorum. Benim gezim Maharastra eyâleti sınırları içinde oldu.

Irkının güzeli Vaishali’nin, birkaç sene sonra ‘Among’ adını verdiği güzeller güzeli bir oğlu oldu. Düğünden bu yana hayatında; önce şeker komasından annesini, daha sonra babasını kaybetmek suretiyle çok büyük değişiklikler meydana geldi. Artık aile şirketinin yönetimi için Bombay’den göç ederek geldiği baba ocağında yaşıyor. Benimle internetten yazışıyor. Ve ilk fırsatta eşini ve oğlunu alarak ziyaretime gelmeyi plânlıyor…

O güzel insanları evimde konuk edeceğim günleri iple çekiyor ve onlar kadar sabırlı, anlayışlı ve hoşgörülü bir ev sahibesi olabilmeyi Allah’tan diliyorum.

Not: Düğünden sonra haberleşmeye devam etmemize rağmen ne yazıkki Vaishali’ler ziyaretime gelemediler. Eşi Chandrashekhar’dan gelen bir e-posta ile canım arkadaşım Vaishali’nin 20.09.2009’da yüksek şeker nedeniyle genç yaşta vefat ettiğini öğrendim. Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve ruhunun şad olmasını diliyorum.