Singapur

Singapur ve Tanrıların Adası Bali

25 yıl sonra bir kez daha !..

Endonezya’nın bu güzel adasına ilk gezimiz 1990’ların başında gerçekleşmişti. Hatırlıyorum da o güne kadar yaptığımız en muhteşem, en ilginç ve fotoğraf bakımından en bereketli gezilerimiz den biri olmuştu. Dönüşümüzden hemen sonra, hem dia gösterileri yapmış, hem de REFO’da bu konuyla ilgili sergi açmıştım. Fotoğraflarım REFO dergisine kapak ve konu olmuştu.

İki yıl kadar önce , bir tesadüf eseri bir arkadaşımla son seyahatlarimizi ve duygularımızı paylaşırken kendisinin Singapur ve Bali’den yeni geldiğini öğrendim ; çektiği fotoğrafları gösterdi ve çok etkilendim, çok fazla da yaşlanmadan orayı tekrar görmeyi ve dijital teknolojinin getirdiği yeni kolaylıklarla farklı bir deneme yapmayı arzu ettim.

O dönemde Denpasar’a gitmek için Istanbul’dan kalkan direkt uçak yoktu , orayagenelde Singapur aktarmalı uçulurdu.Öyle sanıyorum ki günümüzde THY direkt olaak Bali’ye uçuyor. Bu nedenle hem uzun bir uçak yolculuğunun yorgunluğunu atmak için hem de dünyanın en ilginç ülkelerinden biri olan ve çok hızlı değişen Singapur’ u da gezip görmek için orada 2-3 günkalmayı düşündük. Bali’de ise Sanur Beach’te deniz kenarında bir otelde rezervasyonu yaptık ve daha oraya gitmedençok önemli bir önemli karar aldık;internetten araştırarak güvenli ve ingilizce konuşan bir şoför-rehberle bir araba için anlaşma yaptık.Sila Yasa adındaki rehberimizle böyle tanışmış olduk. Hemen eklemek istiyorum ,başka ülkelerde o fiyata araç bile kiralamak mümkün değilken, Bali’de şoförlü araç günlük kirası yakıt dahil sadece 50 dolar kadar. Şansımıza Sila da iyi bir şoför ve iyi bir yol arkadaşı oldu. Her kaprisimize OK dedi. Onu çok sevdik.

Yine bilindiği gibi Bali adasının halkı % 80 Hint asıllı din ve geleneklerine bağlı. Yani Hint-Budist karışımı bir dinin temsilcileri. Genelde Müslüman bir ülke olan Endonezya’ da olduğu gibi burada çok az cami var, fakat neredeyse her evin ufak bir tapınağı mevcut. 1949 yılına kadar burası Hollanda kolonisi ( East Indies ) olarak biliniyordu . Sonra Sukarno dönemin de Endonezya bağımsızlığına kavuştu. Bali adası geleneklerini devam ettirdi ve zamanla burası ülkeye döviz getiren bir hazine halini aldı. 1990 larda Kuta Beach’te bir diskoteğe yapılan ve onlarca Avustralyalının öldüğü bir saldırıdan sonra , turizm az da olsa gerilemişse de, günümüzde her yerde, her milletten turistler görünebiliyor.

Anlattığım konuların özellikle fotoğraf severleri daha çok ilgilendireceğini düşünüyorum. İşi biraz ciddiye alan fotoğraçıların, doğru saatlerde,doğru ışıkta belirli yerlerde bulunabilmeleri için seyahat öncesi bir çalışma yapmaları gerekiyor . İşler şansa brakılırsa iyi fotoğraf veren önemli yerlerde telafisi mümkün olmayan üzücü hatalar yapılabilir. Örneğin oraya vardığınızda “ Ah , keşke geçen hafta gelmiş olsaydınız, burada FESTIVAL vardı. Civil civil bir atmosfer vardı, derlerse , kim olsa üzülür. Her yıl aynı tarihlerde yapılmadığı için, internetten “Galungan “ adını alan festivalin tarihlerini araştırdık ve rezervasyonlarımızı ona göre yaptık. 25 yıl önce fotoğraflarımın en çarpıcı olanları Ağustos ayındaki Galungan festivalinde çekilmişti.

O zaman eşimle ben ,jip kiralayarak elimizdeki basit bir haritaya bakarak adayı keşfetmeye çalışmıştık. Ancak bu defa iyi ki şöförlü bir araç ayarlamayı tercih ettik. Endonezya’da hem ( İngiliz işi ) soldan kullanılıyor hem yollar çok karışık , yol işaretlerine çok güven yok, fakat en büyük sorun , Bali’de 25 yıl önce görmediğimiz inanılmaz yoğun, karışık ve de çok da tehlikeli motosiklet trafiği.

Ayrıca,beraberimde götüreceğimfotoğraf ekipmanını de düşünmem gerekiyordu. Son yıllarda birçok yaşıtım gibi , ben de, farklı objektiflerle çok da ağır olan DSLR makinelerinin yerine daha hafif, güvenilir, yüksek ISO’da fazla gren yapmayan, “Compact “ ya da “ aynasız yani “Mirrorless “ olarak bilinen ,rahatlıkla gün boyu taşınabilen fotoğraf makinelerini tercih etmeye başladım. Ancak bazı önemli yerlerde ve özellikle çok geniş açı gerektiren, ya da gece ya da çekimlerinde elde tutulabilecek F 2,8 gibi güvenebileceğim büyük makineme de ihtiyacım olacaktı. Düşündüm ki Singapur’da değilse bile Bali’de şoförlü aracım ve gerektiğinde bana yardımcı olacak biri vardı. Sonuçta çekçek tipi çantamın içine yerleştirerek her iki sistemi de beraberinde götürmeye kadar verdim. Böylece büyük makineyi daha az olsa bile ışık sorunu olan ve çok geniş açı gerektiren özel yerlerde kullanacaktım.Kuşkusuz, yedek batarya, objektif temizliği için hava puarı, şarj aletleri gibi çok önemli de unutulduğunda üzücü durumlar yaratan ufak aletleri evde unutmamak için çantamı defalarca kontrol ettim. Ve en nihayet sabırla beklediğimiz büyük yolculuk günü geldi.

Istanbul Singapur uçak yolculuğu yaklaşık olarak 10 saat sürüyor. Singapur’asabaha karşı indik ve bir taksi tutarak otelimize vardık. O erken saatte otel odaları pek de hazır olmaz ancak şansımıza odamız boştu ve eşimle ben hemen dinlenmeye çekildik. Olmazsa olmaz diye yaptığım internet araştırmalarımda, Singapur’da Marina’olarak bilinen yerin çok değiştiğini fark ettim ve bu yüzden 25 yıl sonra ortaya çıkan yeni gökdelenleri fotoğraflamak için nerede bulunmam gerektiğini bilmeliydim. Eski bataklık bir arazide bulunan ve inanılmaz güzellikte yaratılan ve kısa bir bir gezide bile kaçırılmaması gereken “ Gardens by the Bay “ botanik parkı ile suni dekoratif dev ağaçlarını, Çin , Hint ve Arap mahallelerini, ilginç Budist tapınaklarını mutlaka gezip görmeliydik. Ancak Singapur büyük, hem çok sıcak ve olağanüstü nemli, hem ara sıra şiddetli yağmur şakaları oluşabiliyor. Ayrıca beni tanıyanların bildiği gibi mavi saat Ekvator seviyesinde çok kısa sürdüğü için ancak tek bir yeri seçerek doğru saatte orada ( 18.30 gibi) bulunmalıydım. İki gece kaldığımız için akşam ışığının ilkini “Gardens by the Bay “ ’de ikincisini de 54. Katta yüzme havuzu olan ünlü “ Marina Sands Bay “ otelinin terasında geçirmeyi planladık .Her iki yere de bilet alınarak girildiğini hemen hatırlatayım.

İlk günümüzde sabah hava açıktı ve Marina Koyu gezisinden Telok Ayer sokağındaki Thian HockKeng ile yine ünlü Buda Dış kalıntısı tapınaklarında, ardından , Hint Mahallesiyle Müslüman mahallerinde kısa bir tur yaptık. Fakat asıl heyecan “ Gardens by the Bay “ Botanik parkında, Flower Dome ve Cloud Forest camlı seralarıyla ile dev ağaçları keşfi olacaktı. O gün öğleden sonra başlayan şiddetli yağmur akşama kadar sürdü. Parkın bir bölümü açık diğer bölümü ise yürüyen merdivenle çıkılan fakat spiralli bir yoldan inilen ve dünyanın en güzel çiçekleriyle , seralara özellikle orkide çeşitleriyle süslü bir parkurdan gidiliyor. Şiddetli yağmur sera camekanlarının dış yüzeyinde ilginç şekiller yaratıyordu.

Yanımda, ufak makinem dışında hem ufak tripodum hem de 12-24 mm lik geniş açısı olan NIKON’um da bulunuyordu. Çok da hafif sayılmazdım.

Neyse ki sürekli yağmur akşam olmadan kesildi, ve hemen dev ağaçların olduğu bahçeye yürüdük. Haritada yakın gözükse de hiç yakın sayılmaz, başka deyimle Singapur’da fotoğraf çekecek olanlara uyarmak isterim , sıcakta , hem de yüksek nem oranı yüzünden çok terleyerek, bayağı yürümeyi göze almak gerekiyor. Ayrıca ,Singapur’u hakkıyla fotoğraflamak için 2 gün hiç yeterli olmayacaktır.

Nasıl bir şey “Gardens by the Bay’in dev ağaçları ? Yaklaşık 12-15 ağaç olduğunu hatırlıyorum. Bunlar 5-6 katlı bina yüksekliğinde palmiyelere benzeyen metal armatürlü dallı ağaç formları , gövde ile dalların tamamı gerçek çiçeklerle süslenmiş , gece dallar ve gövdeler ışıklandırılıyor . 3 -4 tanesi üst seviyeden ince köprülerle birbirine bağlı, fakat ne yazık ki fotoğraf çekmekten saati kaçırdım ve yukarıya çıkmak için bilet gerekiyordu ancak saat 20.00 de gişe kapandı, çok da iyi fotoğraf verir diye ümitlendiğim o köprülere çıkamadım . Dev ağaçlar akşam üstü ışıklandırılıyor ve çok kısa süren mavi saatte ilginç kareler çekilebiliyor. Tripoda izin veriyorlar. Saat 19.00 da artık gece oluyor fakat o saatte, yarım saat süren müzik eşliğinde bir show başlıyor ve ağaçlar farklı farklı renklere bürünüyor.Kimi yerde bulunan göletlerden yansıma da alınabiliniyor.Adeta sürekli değişen renkli bir PUZZLE gibi…Hayat boyu anımsanacak eşşiz görüntüler meydana çıkıyor.Fotoğrafçılar bayağı heyecanlanarakorada yüzlerce kare çekmeye başlıyor. Aslında tripoda da pek gerek yok ışık yeterliydi çünkü , tripod aslında daha fazla net alan derinliği için, örneğin F: 11 kullanmanızı sağlıyabiliyor.

Singapur’da yorulduğumuzda çoğu zaman kolay bulunan taksi kullandık. Singapur bizim için pahalı bir yer, Singapur dolarları hemen uçup gidiyor.Ancak bu seyahatte, örneğin Orchard Road’da alışverişten çok gezmeyi tercih ettik. Yine akılda kalıcı parkurlardan biri olarak Marina Bay koyunu burada anmam gerekiyor: Metal köprüsü, Lotus şeklindeki Sanat ve İlim Müzesi, ve koyun her köşesinden ayrı görüntüler veren gökdelenleri, bunların yansımaları, kafeleri, ve artık efsane haline gelen teras yüzme havuzlu, 3 kuleli ünlü Marina Sands Bay oteli “ Burayı da çek “ diye fotoğrafçılara sessiz ama güçlü görsel çağrılar yapıyor. “Helix” diye adlandırılan spiralli metal köprü, ile Lotus şeklindeki müze en çok tercih ettiğim konular olmuştu. Ayrıca Müzenin içi de dışı kadar ilginç, çocukları eğitmeye ve eğlendirmeye yönelik çok hoş oyunlar, parkurlar,değişen renkler, ve süprizler var. Şahsen bu seyahatin en iyi karelerinden birkaçını Müzenin içinde çektim.Bunların bir tanesi şu anda Londra’da sergileniyor.

Singapuır’da ikinci ve son akşamımız, Marina Sands Bay otelinin terasında geçti. Mavi saatten önce doğru yerde bulunmayı başardık, ve gerçekten de yüksek bir yerden hoş Singapur fotoğrafları oluştu. Ne yazık ki orada tripod kullandırmıyorlar, fakat yanımda bulundurduğum ufak masa tripod işime yaradı. Geniş açım tüm koyu bir arada görebilmek için çok işime yaradı.Neyse ki o saatlerde yağmur yağmadı.

Seyahatin 3. gününde yaklaşık 2,5 saatlık bir uçuştan sonra Bali Denpasar Havaalanına vardık. RehberarkadaşımızSila Yasa bizi arabasıyla karşıladı ve daha önceki seyahatten hiç hatırlamadığımız yepyeni yollardan ve köprülerden bizi Sanur Beach’e götürdü.

Bali’de 6 gün kalmayı ve Galungan festivali nedeniye farkli yollarda ve tapınak yakınlarında, etkinlikler, meyve sepetli kadınlar, yürüyen Gamelan çalan müzik grupları planlıyorduk. Ayrıca 25 yıl öncebayıldığımız, sanat dükkanları, maske satıcıları ve Bali resim sanatının en güzel örneklerini bulacağımız adanın en güzel kasabası olan UBUD’da hoş zaman geçirmeyi planlıyorduk. Bu kez bir şoförümüz de vardı, her şey daha iyi planlanmıştı.

İlk gün Taman Ayuntapınağı, ardından teras yapılı en güzel pirinç tarlalarını ve daha birçok ufak köy ve kasabalar gördük. Bayram dolayısıyla, ada süslenmiş her yerde palmiye yapraklarından imal edilen ve evlerin kapılarına asılan ilginç süslemeler farkettik. Ama 25 yıl önceki unutamadığımız havayı hafta boyunca bulamadık. Son yıllarda Bali çok değişmiş,farklı bir atmosfer vardı. Ubud en büyük düş kırıklığı oldu. Motosiklet trafiğinin yarattığı zorluklar bir yana, orası artık sanat eserlerinden çok, ucuz hatıra eşyası satan dükkanlar ve fastfood restoranlarıyla dolmuştu. Şoförümüz ve cep telefonu olmasaydı zaten durmamız mümkün olmayacaktı.Bir iki saat dolandıktan sonra Sila’yı önceden kararlaştırdığımız yere çağırdık ve otelimize döndük. Genelde akşam yemeklerini otelde Endonezya yemekleri sunan ufak bir restoranda yemeği tercih ediyorduk . Otelin denizinden de sabahları erken saatlerde tur dönüşünde istifade etmeye çalışıyorduk. Ancak Bali’de gelgit olduğu için deniz zaman zaman çekildiği için her gün yüzmek mümkün olamıyordu.

Istanbul ’dan beri düşlerimde tüten bir gezi vardı, o da eski bir volkan kraterinde oluşan ve adı “ Bratan “ olan bir gölün kenarında bulunan “ Pura Ulun Danu Bratan “ tapınağının fotoğraflarını çekmek istiyordum. 25 yıl önceki festivalde oraya sandallarla ulaşan çiçek ve meyve sepetleriyle ulaşan kadın gruplarını izlemiştim. Ancak bu kez tapınak karaya yeni köprüler bağlanmış eski durum yoktu artık .

Bu ilginç tapınağı gün doğmadan önce, gölde henüz rüzgar oluşmadan sakin ve farklı bir havada ve yansımalı görüntülemek istemiştim. O sabah Sila sabahın 04.00’de bizi otelimizden almaya geldi ve iki saatlık bol virajlı hiç bilmediğimiz karanlık ve ulaşılması zor olan yollardan gittikten sonra hava henüz aydınlanmadan tapınağın bulunduğu ufak adanın sahiline vardık. Az sonra ufuk aydınlamaya başladı ve tapınağın ışıkları henüz yanıyordu. Muhteşem manzaralar oluştu… Bunlar yaşam boyu unutulamayacak kadar iz brakan anlar… Bulutlar, hüzmeler, mavi saat derken gök daha da aydınlandı ve hemen rüzgar ayna gibi sakin olan gölün sularını hareketlendirdi. Yansımalar yok oldu .Saat 07.00 ye varmıştı. Varsın turist grupları öğle vakti saat 12.00 de gelsinler de “ orayı biz de gördük “ diye işi bitir diklerini sansınlar ..Sabahın o alacakaranlık saatlerin de orası bir rüya gibiydi… Hemen dönmedik, yakınlardaki bir bahçede güzel bir kahvaltıdan sonra henüz çok yükselmemiş olan güneşle civarın güzel karelerini çekmeye devam ettim.

Böylece arşivime birkaç düzine yeni fotoğraf eklendi ve onların bir bölümünü fırsat buldukça fotoğraf severlerle paylaşıyorum .

Günler çabuk geçiyordu. Fakat yollarda festival katılan renkli meyveli ya da çiçek sepetli gruplara bir türlü rastlayamıştık. Sila bize yardımcı oldu araştırdı ve en nihayet adada , bulunduğumuz yere göre 2 saatlik mesafede bulunan bir köyde yere alan “Batukaru “ tapınağında o akşam önemli bir tören olacağını öğrendik.

Yollarda gruplar halinde tapınaklara giden neşeli ve müzik yapan grupları bulup fotoğraflamak hem kolay ve eğlenceli olsada görevlilertören sırasında yabancıları tapınak içlerine almıyorlar. Tören akşam saat 19.00 da başladığı için otelden saat 16.00 da çıktık ve saat 18.00’ e doğru tapınağın yakınlarına ulaştık, o kadar kalabalıktı ki park etmekte çok zorlandık. Fakat bana göre asıl sorun o anda başlıyordu..…” Batukaru “ tapınağının ana girişi dik ve uzun bir yokuştan yürüyerek ulaşılabilen bir tepede, tahminimce bir, ya da iki km. uzaktaydı. Yokuş Balililerya da gençler için kolay bir parkur olabilirdi fakat belirli bir yaştan sonra hele hele ağır bir makine setiyle oraya tırmanma hayali gözümde çok büyüdü. Az sonra gece olacaktı, hep sevdiğim mavi saati kaçıracaktım. Tapınağa uzanan ve iki yanı ormanlık yokuş ,arabalara yasak ama motosikletlere değildi .Sonunda oradan geçen ve arkalarında ikinci bir yolcusu olmayan motosikletlilere kol hareketleriyle otostop yapmayı düşündüm. Ümit ettiğim gibi sonunda bir delikanlı durup beni fişek hızıyla yukariya tapınak girişine bıraktı , verdiğim bahşişi de çok sevinerek cebine indirdi. Ama şoförümüz Sila’yı kaybetmiştim. Karanlıkta ve mahşeri kalabalıkta bu yolu ve arabayı bulmak kolay olmayabilirdi.Bu seyahatte ne iyi ki cep telefonlarımız vardı !.. Öyle kritik anlarda şarjlı olmaları da elbette çok önemli..

Farklı ve iyi fotoğraf çekme dürtüsü insana bazen riskli şeyler de yaptırabiliyor.

Tapınağın kapısından kalabalğıa karışarak , içeriye girmek zor olmadı, fakat girince farkettim ki tapınağın bir de insanların toplucadua ettiklerigerilerde bir bölümü daha vardı.Birfotoğrafçı olarak daha çok ilgilendirecek bölüm orası olmalıydı. Avlunun tam orta yerinde kare şeklindeki bir locadabir müzik topluğuğu vardı. Metalik vurmalı çalgılarıyla çıkardığı ritmik gelenekselGamelan müziği uzaklardan bile duyuluyordu. Tütsülerden çıkan dumanlar, kokular, müzik ve iç bölümde yere çömelmiş dua eden Balililer mavi saatte inanılmaz bir tablo yaratıyordu. Avlunun bir köşesinde törene katılmak için bekleyen ve çok özel giydirilmiş kızlı erkekli çocuk grupları vardı. Kızlar süslenmiş ve dudakları boyalıydı, erkeklerin ellerinde ise oyuncak silahlar bulunuyordu.Anneleri de törene hazırlanan çocuklara gururla bakıp onların hareketlerini izliyorlardı.

Hem tripod hem büyük makinemle bir yolunu bulup , kağpıda duran örevlinin bir anlık daldınlığından faydalanarak iç avluya da girmeyi başardım, istediğim gibi mavi saatte ancak birkaç fotoğraf çektikten sonra ilgililer beni farkedip dışarıya çıkardılar. Az sonra o iç avlunun bukez diğer kapısından tekrar girdim,birkaç fotoğraf daha çekmeyi başardım , yine farkettiler ve bu kez kızarak beni dışarıya sürüklediler .. Fakat istediğim olmuştu, mavi saatte çok arzu ettiğim sahneler çekilmişti. Zamanımın kalanını dışardaki sahneleri çekerek geçirdim. Bir saat kadar çalıştıktan sonra artık hava iyice karanlıklaştı, tapınaktan çıktım ve o uzun yokuştan aşağıya inerek Sila’yı aradım, çok da zorlanmadan buluştuk ve otele geç saatte sorunsuz dönebildim. Böylece 2016 yılında Bali maceramın en heyecanlı anların bazılarını bir kez daha yaşamış oldum.

Bali adası Endonezyanın diğer adaları kadar büyük olmasa da görülecek yerleri çok, bunların arasında, deniz kenarındaki büyükçe bir kayada yerleşik Tanah Lot tapınağını , halen çok aktif olan Agung Yanardağını, Batur yanardağını ve gölünü ve kuşkusuz adanın en kutsal tapınağı Agung’un eteğin de bulunan Besakih’i sayabiliriz. Ayrıca her akşam Tanah Lotyakınlarında ufak bir açık hava tiyatrosunda gerçekleştirilen ve turistlerin bayıldığı “ ünlü Keçak “ danslarını da izlemek mümkün.

Besakih tapınağına ulaşmak için uzun ve biraz da zorlu bir yokuştan tırmanmak gerekiyor. Tapınak dışındaki turistik dükkanlarını geçip içeriye girdiğimizde irili ufakla ve bol merdivenli pagodalar beliriyor, yanların bir kaç kademe daha çıkılıyor bu kez daha yenileri beliriyor, ve çıktıkça daha başka pagodalar, yeni perspektifler görebiliyorsunuz. Fotografçılar için burası biraz avantajlı , her kademede , yokuşa devam etmeden, yeni açılar keşfetmek için biraz soluklanmak mümkün oluyor. Teras teras pagodaları, diğer yapıları, bayram süslemeleri, heykelleri ve bol çiçek ile tropikal ağaçlarıyla kaçırılmaması gerek bir mekan Besakih tapınağı…

Rehberimiz Sila birkaç kez öğle yemekleri için , tapınak civarlarında bulunan ve kendi tanıdığı, herhalde bizim bulamayacağımız nefis açık hava restoranlarına götürdü. O muhteşem Bali manzaraları ve teraslı pirinç tarlaları karşısında ağaçların gölgesinde öğle yemekleri gerçekten de harika deneyimler oldu. Yol boyunca, birçok yerde taş heykeller satan dükkanlar görülüyor.

Bir akşam üstü gine mavi saatte Tanah Lot’u bir kez daha görmek istedim. Gündüz saatlerinde tüm turlar oraya otobüs dolusu turist taşıyor, hepsi ellerinde telefon ya da fotoğraf makineleriyle kayalık kumsalda dolaşıyorlar. Akşam üstü ise Keçak dansları temsili ve tam karşıda yani batı yönünde gün batımı var. Ben de herkes gibi bilet satın aldım ve tiyatroda temsilin başlamasını bekledim.Çok turistik olmasına karşın, farklı bir açı yakalamak için en arka sıralara tırmandım, ve orada tripodumu ve tele kullanarak ilginç kareler çektim. Ön planda bulunan dansçıları, geri planda deniz ve gün batımı yanda ise bir tepede bulunan ufak bir tapınak dekoru ile çerçeveleyerek gece olana kadar çalıştım.

Son gün UBUDyakınlarında bulunan Monkey Forest’i ( Maymunlar ormanını ) oradaki tropikal ormanıyla içinde bulunan tapınakları, öğleden sonra da Jimbaran köyünde bulunan ünlü balık pazarını görme ve fotoğraflama imkanını buldum.

Özetleyecek olursam, belki 25 yıl önce beni hayran brakan Bali’nin aynısını bu kez bulamadım, ama Bali’nin tapınaklarını , pirinç tarlalarını , yanardağları ile göllerini, insanlarını, evlerini , ve az da olsa festivali izlemek bende harika duygular bıraktı. Özellikle krater gölündeki “Bratan” tapınağı sabahını ve “Batukaru” tapınağındaki bayram akşamını hep hatırlayacağımı biliyorum…

SİNGAPUR – Uzakdoğu’nun Amerika’sı

Çin, Hint, İngiliz kültürünün birbirine karıştığı, dünyanın ‘en temiz ülkesi’ unvanını uzun süredir başka hiçbir yere kaptırmayan Singapur, gerçekten de doğunun Amerika’sı… Kalabalık ama bir o kadar da ışıl ışıl… Uzakdoğu’da mutlaka görülmesi gereken bir durak.

Kuala Lumpur ve Bangkok’tan sonra Uzakdoğu gezimizin son ayağı olan Singapur’a gece yarısına doğru indik. Buraya gelmeden önce kiminle konuştuysak Singapur için ‘Uzakdoğu’nun Amerika’sı’ dedi. Havaalanının büyüklüğü, temizliği ve güzelliği hemen dikkatimizi çekti.

Çıkışta güler yüzlü rehberimiz Christina bizleri karşıladı. Otel yolunda, her yerin ışıl ışıl ve ağaçlarla kaplı olduğunu gördük. Saatlerin gece yarısını göstermesine rağmen kadınların sokaklarda tek başlarına rahat bir şekilde gezdiklerini görmemiz, Singapur’u hemen sevmemizi sağladı.

Ertesi sabah kahvaltı salonuna girerken kapıda karşılayan garson, bizi Türk konuklar için ayrılmış bölüme götürdü. Avrupa ve Uzakdoğu mutfağının yan yana servis edildiği zengin ve lezzetli bir kahvaltı büfesi ile karşılaştık. Kahvaltının hemen ardından rehberimiz ile buluşup şehir turumuza başladık.

Turumuzun ilk durağı, otelimize birkaç dakika mesafede olan, şehrin en ünlü caddesi Orchard Road idi. Ardından Hint ve Çin mahalleleri ile tapınaklarını gezdik. Singapur’a ilk gelen İngiliz ve ileride valisi olacak olan Raffles’ın, şimdi butik otel olan evini gördük. Singapur’un simgelerinden biri olan orkide bahçelerine hayran kaldık. İnanılmaz çeşit ve güzellikteki orkideler, tropik ağaçlar, yapay göletler ve şelaleler insanı büyülüyordu.

Uzakdoğu turumuzdaki her ülkede olduğu gibi pırlanta ve hediyelik eşya satan yerler de gezi programımızdaydı.

Yarım günlük turumuz otelde sona erince yürüyerek Orchard Road’a gittik. Yol boyunca kalabalık sokak ve caddelerde alışveriş yaptık, yemek yedik.

GECE SAFARİSİ

Saat 19.00 gibi gece safarisi için yeniden rehberimizle buluştuk. Turumuzun adı ‘Night Safari’ idi. Yaklaşık 120 çeşit, 1200’den fazla hayvanın doğal ortamlarında yaşadığı bir hayvanat bahçesine gittik. Gişede başlayan kalabalıkta büyükler kadar çocuk ziyaretçiler de vardı.

Hayvanat bahçesinde yanları açık, tren vagonları ile geziyorsunuz. Vagonların her birinde, en ön vagonda parkı ve hayvanları anlatan rehberi gösteren ekranlar bulunuyor.

Park açık ve mehtaplı bir gece görüntüsünde; sanki pırıl pırıl ay ışığı ile aydınlatılmış gibi. Çok farklı bir teknik ile yapılmış bu aydınlatma ile güzel bir hava yaratılmış. Rehber, hayvanları rahatsız edip huysuzlaştırmamak için fısıltı ile konuşup anlatıyor. Aslanlar, filler, gergedanlar, zürafalar, yaban domuzları, bufalolar, sadece birkaç metre ötenizde duruyor.

Etraf zifiri karanlık, sadece ay ışığı gibi aydınlatılmış bir ortam. İster istemez insanın içi ürperiyor bir anda. Bir yerden sonra tura yürüyerek devam ediyorsunuz. Bu kez de burnunuzun dibinden yarasalar uçuşuyor. Fotoğraf makinemin kordonu istemeden bir arkadaşın bacağına değdi; kızcağız havaya fırladı. O zaman anladım ki yalnız benim değil herkesin içinde bir tedirginlik var. Ancak o an inanılmaz bir adrenalin salgılıyorsunuz. Tarifi imkânsız bir keyif.

Turun bittiği yerde yer alan lokantalar, ızgara kokuları yayıyorlar. Zaten karnımız aç, bu kokular iştahımızı bir kat daha kabarttı. Rehberimizden bizi otele geri götürmek yerine yemek yiyebileceğimiz uygun ve güzel bir yerde bırakmasını istedik. Durağımız ‘Boat Quay’ oldu. Büyükada ya da Tarabya’da rastlayabileceğiniz sahil lokantaları olan bir semt. Aklınıza gelebilecek her türlü yemek yeri mevcut; balık lokantaları, Meksika mutfağı, İtalyan pizzacıları, birahaneler, publar, barlar…Güzel bir İtalyan lokantasına oturduk. Denize sıfır güzel bir ortamda yemeğimizi yedik.

SİNGAPUR HAKKINDA…

Singapur dünyanın en temiz şehri seçildi. Ülkede sakız üretmek yasak. Sebebi ise çocukların oyun olsun diye sakızları asansörün kapılarına yapıştırmaları durumunda elektronik donanımı bozacakları ihtimali.

Evde saksıda çiçek yetiştirmek serbest ancak bakımını doğru yapmak şart. Eğer komşunuz çiçekler yüzünden sinek oluştuğunu şikâyet ederse, tarım bakanlığından görevliler gelip denetleme yapıyor. Bitkinin doğru yetiştirilmediği tespit edilirse büyük para cezası var.

İnşaat veya hafriyat sırasında toprak ve mıcırları taşıyan kamyonun inşaat alanından çıkarken lastiklerini yıkaması gerekiyor. Tekerlekleri kirli bir şekilde yola çıkarsa, büyük para cezasına çarptırılıyor.

Erkeklerin 18 yaşını doldurmamış kızlarla ilişkiye girmesi kesinlikle yasak; cezası da çok büyük.

Ülkede bunun gibi birçok şey yasak ve yasakları delenlere büyük miktarda para cezası var. Adeta yasaklar ülkesi ama halk bu yasaklardan şikâyetçi değiller. Çünkü bu yasakların kendi huzurları için konulduğunun farkındalar.

İnsanlar emekli olunca emekli maaşı almıyorlar. Zaten emeklilik yaşı çok geç. Çalışma hayatında maaşlarından kesilen paralar emekli olunca toplu olarak kendilerine veriliyor. Bu parayla yatırımlar yapıp yaşlılıklarında geçimlerini sağlıyorlar.

SENTOSA ADASI

Şehirdeki son günümüzün turu Sentosa Adası’na idi. Bu ada, isterseniz kara yolu, isterseniz teleferik ile ulaşabileceğiniz, içinde sayısız etkinliğin olduğu bir ada. Maalesef her şeyi bir gün içinde gezip görmek imkânsız; dolayısıyla sizi en çok ilgilendiren birkaç yeri seçmek durumunda kalıyorsunuz. Bizim otelden teleferik istasyonuna yolculuğumuz yaklaşık 20 dakika sürdü. Dörder kişilik teleferiklerle adaya havadan geçtik. Böylece tepeden güzel manzarayı da görme fırsatı elde ettik.

Bizim için hazırlanmış tur kapsamında Singapur tarihi hakkında bilgi alabileceğiniz, bir mumya müzesi olan Images of Singapur, Singapur’un simgelerinden biri olan Merlion Anıtı ve denizaltının renkli dünyasını yansıtan dev akvaryum Underwater World yer alıyordu. Bunların yanı sıra adada, sinema, golf sahası, plaj, kuş parkları, orkide ve çiçek bahçeleri, sayısız lokanta ve cafe mevcut.

Rehberimiz önce genel anlamda adayı tanıtıp anlattı. Daha sonra Singapur’un kuruluşunu ve tarihini anlatan mumya mankenlerle dolu müzeyi gezdik. İngilizlerin gelişini, sömürge döneminin başlangıcını ve bitişini, II. Dünya Savaşı’nı, Japonların ülkeye girişini ve savaşı kaybedince gidişini çok heyecanlı bir şekilde rehberimizin ağzından dinledik. Singapur birçok kültürü içinde barındıran bir ülke; Çin, Hint, Müslüman, İngiliz… Şu anda ağırlıklı olarak Çin kültürü göze çarpsa da uzun yıllar İngiliz sömürgesi olmasından dolayı, gerek trafiğin ters yönde akışından gerekse yaşam tarzından İngiliz kültürünün de izlerinin devam ettiğini görebiliyorsunuz.

Mumya müzesinin ardından adayı baştan bir başa geçtiğimiz açık tren sayesinde ziyaret edemediğimiz yerlere de göz atma fırsatı bulduk.

Dev akvaryumda küçücük lepisteslerden denizler canavarı köpek balıklarına, su samurlarından çeşitli su yosunlarına kadar, birçok deniz canlısını gördük. Akvaryumun bir bölümünde balıkları ellerimizle besledik.

Buradan çift katlı üstü açık otobüs ile turumuza devam edip Merlion Anıtı’na geldik. Ülkenin simgelerinden olan Merlion adından da anlaşılacağı gibi vücudu balık kafası aslan olan bir yaratık.

Havadan teleferikle geldiğimiz adayı karayolundan minibüs ile terk ettik. Günümüzün geri kalan kısmını yine Orchard Road’da geçirdik. Gerçekten hiç sıkılmayacağınız bir cadde. Alışveriş merkezleri, şık mağazalar, lokanta ve pub’larla aradığınız her şeyi bulabileceğiniz bir cadde…

Derken birden hava karardı ve bölgenin tipik muson yağmuru başladı. Yağmur ince ince, ip gibi yağıyordu. Hemen kendimizi bir alışveriş merkezinin içine attık. Biraz oyalandıktan sonra yağmurun da hafiflemesini fırsat bilerek taksi ile otelimize dönmek istedik. Ancak taksi durağında inanılmaz bir kuyrukla karşılaştık. Islanmayı göze alarak dönüş yolunu da yürüyerek yaptık.

Artık dönüş yolculuğumuzun zamanı gelmişti. Bizi havaalanına götüren rehberimizle pasaport kontrolde vedalaştık. Ardından Kuala Lumpur aktarmalı İstanbul yolculuğumuz başladı. Uçuş olarak iyi bir saatti. Tüm günün yorgunluğu ile gece uçakta uyuyabilecektik. Nitekim Mısır’a kadar uyuyarak geçirdik vaktimizi. Kahire Havaalanı’nda uçaktan inmemize izin verildi.

Kahire Havaalanı’nın Duty Free Shop’unda gezinip bir şeyler alırken hayatımda daha önce yaşamadığım bir deneyim yaşadım: Free Shop’tan pazarlık yapıp alışveriş ettim! Maalesef dünyaca ünlü Kahire şehrinin havaalanı çok bakımsız ve kötü idi.

İstanbul saati ile sabah sekizde Atatürk Havaalanı’na indik. Uzun zamandan beri düşlediğim ve istediğim Uzakdoğu turu böylelikle noktalanmış oldu.

Bir Tutkudur Seyahat…