Kolomb’ un Gemisinde Bir Türk

Amerika’nın keşfinde Türklerin ne kertede büyük bir rol oynadıklarından haberiniz var mıydı?

Bu soruyu soruyorum; çünkü Ankara Halkevi Mecmuası “Ülkü”nün Temmuz 1934 sayısında, Miralay (Albay) Abdurrahman imzasıyla yayımlanan bir yazının başlığı “Amerika’nın Keşfinde Türklerin Hizmeti”dir…

Miralay Abdurrahman Bey’in anlattığına göre, Kristof Kolomb 1492 yılında Kraliçe Isabella’nın buyruğuyla bu seyahate çıkmaya hazırlanırken, mürettebat bulmada ciddi güçlüklerle karşılaşmıştır. Durum Kraliçe’ye bildirilmiş, o da ceza evlerindeki hükümlülerin affedilmesini, mürettebat olarak onlardan yararlanılmasını buyurmuştur. Bu sırada “hal ve etvan” ( durumu ve tavırları H.Y.) ve bilhassa sözleri calib-i dikkat (dikkat çekici H.Y.) birisi Kolomp (Miralay Abdurrahman Bey, ‘Kolomb’u ‘p’ ile yazıyor!) için mürettebat yazan komite katibine müracaatla, kendisinin de sefer-i bahriye iştirak (deniz seferine katılmak H.Y.) arzusunda olduğunu ve fakat evvelemirde behemehal amiral ile görüşmek ihtiyacında olduğunu” bildirmiştir. Mürettebat kayıt görevlileri “Rodrigo namını taşıdığı anlaşılan bu garip adama” Kristof Kolomb’u görmesine gerek olmadığını söylemişler; ama dinletememişlerdir. Sonunda, Miralay Abdurrahman Bey’in deyişiyle “Vaki ısrar üzerine mülakat vuku bulmuş.”, Amiral Kolomb, Rodrigo ile görüştürülmüştür.

Kolomb ile Rodrigo’nun bu özel görüşme sırasında ne konuştukları bilinmiyor. Bu görüşmenin esrarı, 1924 yılında, o tarihe kadar “meçhul kalmış iken Paris Kütüphane-i Mill’i’sinde (Paris Ulusal Kitaplığında H.Y.) her nasılsa ele geçirilen” Kolomb’un anıları ise “kısmen” aydınlanabilmiştir!

Miralay Abdurrahman Bey, okurların heyecanını daha arttırmak için reklamcıların “teaser” dedikleri bir yönteme başvuruyor ve “Biz bu esrarı hemen bu satırlarda yazacak değiliz.” diyor; ama hemen arkasından şunu da eklemeyi ihmal etmiyor: “Bu mülakattan sonra Kolomb’un meçhuliyet manaları akan çehresinde beşaşet çizgileri ve sanki kendisince malum bir kıt’a gibi hal ve etvarında itimat asarı görülmeye başlamıştır.”

Gemiler denize açıldıktan sonraki günlerde, esrarengiz Rodrigo’nun alicengiz hünerleri yavaş yavaş ortaya çıkar. Haftalar geçtiği halde karanın görünmemesi, (bu arada “görülmedik dalgaların cesameti ve dehşeti”) iki defa isyan çıkmasına yol açar. Miralay Abdurrahman Bey, Rodrigo’nun bu isyanlara katılmak şöyle dursun, tam tersine, çok kesin bir dille, karanın yakında görüleceğini söylediğini bildiriyor. Bu arada seferin altmış beşinci gününe gelinmiştir. O gün, nihayet karanın göründüğü konusunda işaret verilmiş, mürettebat “Ulu Tanrı ‘ya hamdı senalar ederken Rodrigo ortaya çıkarak görünenin kara olmadığını söylemiştir. Elbette Rodrigo’nun iddiası doğru çıkmış ve görünenin kara değil, siyah bir bulut parçası olduğu anlaşılmıştır. Bravo Rodrigo ! …

Ama neyleyelim ki, iki ayı aşkın bir süredir sefer halinde olan gemilerde (bu arada Amiral sefinesinde) “müthiş bir isyan” zuhur eder! Kolomb, mürettebatı yatıştırmak isterse de, gemiciler ona “taşlar ve ağaçlarla” saldırırlar. Kolomb, endişeli ve mütereddit, ne yapacağını kara kara düşünmek üzere kamarasına çekilmişken Rodrigo, güneşten “irtifa” (yükseklik H.Y.) aldıktan sonra amiralin yanına gider. Yirmi dakika sonra Kolomb, Miralay Abdurrahman Bey’in ifadesiyle “itminanbahş bir çehreyle” (kendine güvenen bir yüzle H. Y.) mürettebata, “karanın üç gün sonra görüneceğini” müjdeler…

Haydi, bir tahminde bulunun bakalım! Evet, haklısınız. Kara, Kolomb’un müjdelediği gibi, tastamam

üç gün sonra görünmüştür! Ve elbette karayı ilk gören de Rodrigo’dan başkası değildir …

Gelgelelim Kolomb, karayı ilk görene verilmesi vaat edilmiş olan 10 bin altını Rodrigo’ya vermemiştir. Miralay Abdurrahman Bey’in bu işe fena halde içerlediği anlaşılıyor: “İsyan müşkülatından kurtardığından ve tarih sayfalarına ‘Yeni Dünya’ kaşifliğini kazandırdığından dolayı Kristof Kolomb, Rodrigo’ya yalnız hükümdarların mükafatını değil, aynı zamanda kendi parasından bile vermek lazım gelirken, bunlardan çekinmesini bir türlü tarihler halledememişler ve Kolomb hasis bir zat olmadığına göre, neden dolayı bu küçüklüğü irtikap ettiğine akıl erdirememişlerdir.”

Peki, şimdi soralım: Kristof Kolomb bu mükafatı niçin Rodrigo’ya vermedi?

Miralay Abdurrahman Bey, bu sorunun yanıtının Fransız kaptan Charcot’nun 1928 yılında yayımlanan “Christophe Colombe vu parun Marin” (“Bir Denizci Gözüyle Kristof Kolomb”) adlı kitabında verildiğini bildiriyor bize. Charcort’ya göre, Kolomb, Rodrigo için “Bu zat, adi bir tayfa olmayıp, Müslüman bahriyesine mensup idi. Gizli din ve nam taşıyordu. Buna benden başka kimse vakıf değildi. Binaenaleyh, yenidünya keşfi şerefini resmen bir Müslüman’a vermek istemediğimden mev’ud (vaat edilmiş H.Y.) mükafatı kendisine teslim etmedim.” demiştir. ..

Diyelim ki; Rodrigo, “gizli bir din taşıyan” bir Müslüman’ dı. Kabul de, “Türk” olduğu nereden belli peki?

Miralay Abdurrahman Bey, buraya kadar belki de doğru yanları olabileceğini düşündüğümüz açıklamalarına, bu defa akıllara seza bir yenisini ekliyor. Bakınız, şöyle:

İspanyol donanmasının ilk defa yanaştığı adaya Kolomb ‘San Salvador’ adını vermiştir. Ama adının yerlileri ‘San Salvador’ yerine ‘Guvani Hani’ adını kullanmaktadırlar. Tarihçi J.Harisse(?) ise bu adın ‘Guvan’ ve ‘Hani’ anlamına gelen iki sözcükten oluştuğunu öne sürmektedir. Ona göre, amiral gemisinde Rodrigo’nun bazı arkadaşları da vardır ve bunlardan birinin adı da ‘Yuvan’dır (Johann, loannis?). Kara ilk defa göründüğünde bu arkadaşlarından biri direkte bulunan ‘Yuvan’a Türkçe olarak “Yuvan (kara nerede), hani?” demiş, doğallıkla bu sözlerden bir şey anlamayan İspanyollar da Ada’ya “Guvan (Yuvan) hani” denildiğini sanarak bu adı San Salvador yerine kullanmaya başlamışlardır! …

Miralay Abdurrahman Bey, yazısını şöyle bitiriyor:

“Muhakkak olan bir şey varsa, o da Amerika keşfinde Kolomp’a Türk zabitleri, suret-i katiyete rehberlik etmişlerdir. Makalemizde ismi çok geçen Rodrigo, işte bu cesur adamların başları ve belki de gemi süvarisidir. Fakat teessüfle itiraf ederiz ki, bugün ne Rodrigo’nun asıl adını ve ne de Amerika’ya düşen Türk gemisinin ismini yazmaktan çok uzak bulunuyoruz.”

Bu makalenin yazıldığı tarih 1934 yılıdır ve okullarda yavaş yavaş tahtalara göç yollan haritaları asılmaya, Ankara köylerinde antropometri çalışmaları yapılmaya başlanmış; ilk insanın “Türk” olduğu ispatlanmış; “elektrik” sözcüğünün “yaltınk”tan geldiği gözler önüne serilmiştir. Elbette Amerika da Türkler tarafından keşfedilecek, “San Salvador”un asıl adı “Guvan Hani” olduğu(!) kanıtlanacaktır!..

Burada insanın aklına bir soru geliyor: Sakın Rodrigo, hazır Amerika’ya ayak basmışken bir koşu “Niagara” şelalelerine kadar gitmiş ve “ne yaygara!..” diyerek şelaleye de bu adı vermiş olmasın?

Dünyalı Çocukların Yeni Yıl Bildirgesi

Biz, Türkiye‘den Afrika‘ya, Afrika‘dan Amerika‘ ya, Rusya‘ya, Çin‘e, Japonya‘ya, Avrupa‘ya kadar tüm dünya çocuklarının, yaşlı baskılarının uzanamadığı ortak bir düşü var…

Evrenlerin   sonsuzluğunda   minicik   bir   ―ada‖   olan dünyamızda, adına insanlık denen inanılmaz bir ortaklık oluşturduğumuz bilinciyle, el ele bir ışık dünyası düşlüyoruz.

―Barış    Yılı‖,    silahlanma    harcamalarının    rekora ulaşmasıyla, şaşkın ve yorgun bizleri terk ederken, saat tam on ikide dünyadan uzaya, bir kahkaha çınlaması yükselsin istiyoruz.

Ve biz dünya gençleri, ortak  düşüncelerinin piramitini yarıp fışkıracak dev bir barış çiçeğinin tohumunu patlatmak istiyoruz.

Magma tabakasındaki kabarcıklar gibi, orada-burada fokurdayan savaşlardan, ayrılıklardan, düşmanlıklardan, nükleer cephaneliklerden, bütün tutuculuklardan, yozluklardan, yobazlıklardan uzakta…

Dev bir çiçek…

Her birleşen yeni elden… Her gülüşten enerji alacak,

Sevgiyle, hoşgörüyle, sınırsızlıkla büyüyecek

Dev bir çiçek…

Ayrılıkçı, çıkarcı, savaşçı yaşlı kurtların el ovuşturmaları arasında ezilmeyecek dev bir çiçek…

Gölgesinde o çiçeğin. Din, dil, ırk, renk, sınır

Ve hiçbir ayrılık bilmeksizin halkalanıp, yüzümüzde bin dokuz yüz seksen yedi ve gelecek yılların ateşiyle dans edip bir şarkı söylemek istiyoruz.

Yeni yıl şarkısı…

Bir şarkı…

Bildirgesi, kurtların çocuklarının güvercin torunlara, Uzağa… Uzağa…

Çok uzaklara duyurmak istedikleri… Hoş geldin yeni yıl…

Seni bekliyorduk, Ta ilk canlının

Tohum olup dünyaya düştüğü günden beri.. Evet, her şey değişti,

Evrimleşti…

Ama savaş hep aynı savaş… O ilerliyor ağır-aksak Yavaş yavaş…

Tank paletleri çiziyor ekvatorunu dünyanın… Sen, bin dokuz yüz seksen yedi, Beklediğimiz yarın…

Bir şeyler yap… Gidişin yakın… Dünyayı bize ver.

Kurtların eline bırakma sakın… Onların hüneri yalnızca makineler,

Trik-Trak-Güm… Hoş geldin ölüm… Hayır!

Hoş geldin Yeni Yıl…

Bak doğumuna kalkıyor kadehler, Işıklar sönüyor saat tam on ikide… O yaşlı kurtlar ki, utanmadan

Yeni savaş ve yalan zamanlarına içiyorlar… Rahat…

Yine sövmek için birbirlerine ana avrat Sen bizim sıratımız ol…

Geçelim karşılara, Onlara karşı…

Ve yıkalım bu gece savaş köprülerini… Öte yanda kalsın

Ağlayan dünyanın son halkası… Bin dokuz yüz seksen altı…

Hoş geldin bin dokuz yüz seksen yedi… Doğdun… Aç gözlerini…

Davranışlarımızı, düşlerimizi, düşüncelerimizi kısıtlamayan, Güler yüzlü, bilge büyükleri,

Sınırsız sevgi enerjilerini ver… Bacasında yürek dumanları tütsün, Sıcacık kıl evlerimizi…

Ve öyle bir gel ki,

İlk defa gerçek bir ümitle patlasın… Gönlümüzün çeperleri…

Gitsin karanlığın tacirleri… Gelişin altın çağın gelişi olsun…

Ve öyle bir kahkahayla haykıralım ki, Bu şarkıyı değil tüm dünya,

Kâinatların en ucundakiler bile duysun…

Manifesto’dan Bir Önceki Yazı… Ya da Son Kavga, Sevgi Çağından Önce

Kâinatlarda bir nokta evrenimiz… Evrende bir zerre Samanyolu…

Samanyolu‘nda yok kadar küçük planetimiz… Yaşam için bir sebep biz…

Bitkiler – hayvanlar – insanlar…

O kadar büyük ki aslında dünya insan için… Kaplumbağalar, politikacılar,

Gençler, yaşlılar, herkese yer var…

Başka bahçelere göz dikmeden yaşamak için… Hatta nükleer santrallere, silahlara bile…

Uzaklarda yer var…

Hepimizin düşlerine, düşüncelerine yer var, Büyük – büyük…

Senin, benim, onun, hepimizin… Çiçeklere yer var…

Fikirlere… İnanca… Savaşlara belki,

– Savaşlar bitsin diye –

Duymamaya yer var işe gelmeyenleri… Ve duyumsamaya gerçekleri…

Paylaşmaya… Her şeyi…

İnsanca, kardeşçe bile değil, Daha hassas terazilerle…

Paylaşmaya…

Çıkarıp da siyah önlükleri

Bebelerimizden… Gülümcüklü… Sevecen…

―Merhabaa!.. İşte bu kadar…‖

Demeye yer var… (Zaman yok ama) Gecelikleri çıkarıp asmaya,

Giymek için sabahlıkları… Yer var…

Uzasın saçlarımız… N‘olur?.. Yer var uçuşturmaya onları… Ve rüzgâr,

Eteklerinde gençliğin… Devrimin her türlüsü için… Siyahlıklara da yer var belki,

Işıklar yekpare açılmadığından henüz… Sağırsınız şimdilik…

Ve yatalak. Tepenizde bir fanus…

―Bugün yerli yerinde oturanlar Yarın yersizlik telaşında…‖ Desem,

Bu düşünceye de yer var… Bir geliş-gidiş her şey…

Genişlik içinde suni darlıklar, sahtelikler… Sapına kadar gerçek olan

Çernobil… Aids… Radyasyon… Pershing… Cruise…

Yıldız savaşları… Delinen atmosfer…

Ozon-mozon (bu sefer bitirdik belki başka sefer…) Aman da gelenekler…

Gençler nereden bilecekler?..

―Susun bre veletler…

Ya da bize sorun Atatürk‘ü… Nasıl da çırpınırdı Karadeniz… İstanbul‘un fethi… Zafer – mafer… Bize insanlık lazım aslında…

Para arada rabıta… Susun!.. Gelir zabıta… Polis -molis…

Asker – masker…

Karışmayın,

Biziz dünyanın merkezi…

İstersek alır merkeze götürürüz herkesi…‖ Açıldığında ustamın nasırları gibi gökyüzü…

– Ki çok yakın… –

Bir aralıktan bakacağım size…

Kanser yanıklarından korunacak bir delik aranırken siz… Güzellikleri yok ettiğiniz için,

Ben de olmayacağım belki. Ama bakacağım,

Varlık ve yoklukların yüreğinden. Bir an göz göze geleceğiz… Dünya küçük, Görüşeceğiz.

Kıran Mahallesi İnsanlarım

Bu şehir… Bu kendini seven, bu kendine küs…  Dağları insan sever… İnsan dağa küs… Zap Suyu, cana Azrail kadar yakın… Konuşmaz… Billur…

Vatan Dağı Kıran Mahallesi‘nin duvarı. Eteğinde mezarlık. Sabah mezarlığa konuyor önce… Ne çok mezarlık, bu küçük şehirde? Gerdanların göğüslerde susması… Ne çok acı, bu mezarlık şehirde?

Kıran     Mahallesi      güneşi      sevmez.      Ağaçsızdır.

Durmadan toz üretir toprak yolları. Ölebildiğine toz.

Xemê Teyze, Mela‘dan önce uyanır her sabah. Ve herkesler Mela‘nın sesiyle… Allahüekber…

Ben uyanırım. Annemden sonra. Annemin adı Dado. Rehevza Yenge oğlunun tuvaletten çıkmasını bekler oğluna kızmadan. Hep gerektiğinden önce ya da sonra kızan annelerin yurdu.

Xıngil, Sıddık amcanın en büyük kızı. Kıvır saçları kırgın. Çıkık kalçası öfkeli. Daha altıncı ayında yaşamının, havaya atmış dayısı, tutamamış… Bana sorsan benzemez kalçası kalçama, herkesler topal diyor… Önce topal diyor, sonra acıyorlar… Belki acımak için topal diyorlar.

―Ben  evlenemem.  Kim  ister  beni?  Olsa  olsa  kör  bir Şavatalı… Yol bilmeyen köylere götürecekler beni… Ama ben isterim yakışıklı olsun. Sarı saçlı, gözleri mavi. Sanki sinema…‖

Xıngil güzel beştaş oynar. Ve ancak beştaşta herkesi yenince, herkeslerin ona topal demesi ertelenmiyor. Adı Zehra. Kalçası çıkık. Bu yüzden Xıngil.

Xemê Teyze, Türkçe bilmez. Radyo dinlemez. Film dinlemez, bakar. Üzülür o filmin, o acıklı sahnesinde. Çünkü kavuşamaz âşıklar… Anlaşılır bu sözsüz kısımlar… Xemê Teyzenin kendi diliyle ağlayacağı film henüz yapılmadı… Avucu terler… Kocası öleli yüz yıl oldu. Evlendiği gün beklemeye başlamıştı ölümünü… Kur‘an‘ı ezbere bilirdi kocası. Adı Müftü‘ydü. Müftülükle ilgisi yok. Burada adı Müdür olanlar var çünkü. Müftü, adı yüzünden ezberlemek zorunda kaldı Kur‘an‘ı.

Musa Amca YSE‘de çalışıyor ya, yüzünü ısrarla yıkaması rastlantı değil. Yeni müdür tırnak kontrolü bile yapıyor. Evimize gelip kontrol ediyorlar her bir şeyimizi… Olsun, misafire kötü söz söylenmez.

Ben, yatakla sonu belli, sonu kesin ve şimdi ne olacaksız bir serüven yaşıyorum. Uyumakla uyanmak yarışıyor. Uyanmak kazanıyor.

Bu kendine kızgın, devlete küs şehrin, bu kuru, bu ağaçsız, bu kırgın mahallesi, bir dilsiz sabaha daha başlıyor devlet  gözetiminde.  Ki  devlet,  üstünde  ―GİRİLMEZ‖  yazan bir kapı…

Spéde…

Yeni araba yapmışım telden. Ford. Biz kamyonlara özeniyoruz burada. Koca kocaman. Ve ki Gudo gelmeden Heci Mehmed‘in tarlasına, Nazo binmeden naylon çiçekli bisikletine, Qopo gıcıklık yapmadan bana, arabamın ne güzelliği olabilir? Arabamın neresi Ford? Neresi tel? Gudo…

Uzun öykülü çocuğu mahallemizin. Hepimizin en iyi arkadaşı. Kuşatanla vurur sığırcığı, sığırcık ölür. Her attığını vurur o. Ziriç toplar, eritir satar. Kurşun da diyorlarmış. Her çocuk zanaatının en güzelini Gudo yapar. Sağ elinin serçe parmağı kırık. Ne komik, en iyi o vuruyor serçeleri. Ve annesi yatar kara yollarının altındaki mezarlıkta. Nüfus memuruna sorsan; adı Mehmet Salih. Annesi Gudo dermiş ona. Mezar taşı, al aydınlık hüzün. Azize Yılmaz… Ruhuna Fatiha.

  • Dört yıl önce sustu annem.
  • Öldü mü yani?
  • Sustu! Elleri yüzümü okşadığı zaman kulaklarım ısınırdı. Sesim seslerin en güzeliydi, elleri yüzümü dolaştığı zaman. Çar sal beri nûhe… Sustu.
  • Öldü mü yani?

Şimdiki annesi üvey. Annesi anne değil. Jınbab.

Babanın karısı yani. O kadar.

Qopo‘nun bir kolu ötekinden kısa. Bana sorsan benzemez kolu benimkine, herkesler Qopo diyor… Çolak… Asıl adı Rahmi. Kötü çocuk. Yoksulluk, kirden asıl rengini yitirmiş bir beyaz gömlek.

Zap Suyu‘na balığa gitmek, Kıran Mahallesi çocuklarının en sıradan eğlencesi. Kıran Mahallesi büyüklerine kalsa, en sıradan yasak. Çünkü suları taşar ve ağıta boğar şehri Zap. Bu yüzden dövdü babam beni.

Dövsün babam beni. Dövsün annem. Gudo‘nun annesi dövemez kimseyi. Dövmeye de susmuş. Azize adlı mezar taşı aklını susmuş. Gudo‘nun bir yanı hep solgun. Belki bu yüzden en iyi o vuruyor serçeleri, sığırcıkları…

Belki bu yüzden en çok onun şişiyor pazuları. Belki bu yüzden en büyüğü onun organı.

Katramas deresine yüzmeye gidilir. Baharları boğulur, yazın yüzeriz. Katramas deresi iyi bir arkadaş sayılmaz baharda. Ama yazın hepimizin en güzel ablası. Ablaların en kötü yanı evlenmeleri. Katramas‘ın evliliği zararsız. Zap‘la evli. Bizi de idare ediyor. Yazın serinletiyor, boğuyor baharda.

Beni Yıloko diye seviyor Remziye Teyze.

Bir sabah, kimse uyanmadan daha, kimsenin bölünmemişken yumuşacık düşleri, gördüm onu… Kastankatı karabasandı. Ellerini göğe açmış:

  • Xudê… Xudê…

Bağırıyordu… Çocuğu olmuyordu. İstiyordu ki bebeği uyandırsın onu gece yarısı. Bağırıyordu gökyüzüne. Allah‘tan Allah‘ın gökyüzünde olduğu rivayet.

  • Xudê… Xudê…

Beni, Yıloko Yıloko, diye seviyor.

Remziye Teyze‘nin kocası iğneci Memet. Dua etmez.

Bu yüzden ağlayamaz da.

Evimizin damı toprak. Kavak ağaçlarının hükmettiği bahçemizin ortasında Remziye Teyze. Simli fistanında gözyaşları.

  • Xudê… Xudê…

Geceleri Vatan Dağı‘na çıktığımız zaman (ve ki en çabuk Gudo tırmanırdı tepeye), ışıklara bakardık. Işıklar ipuçlarıydı şehrin. Uzaktan… Çok uzaktan, iki lüks göz kırpardı. Bay Köyü… Ondan sonrası Beytüşşebap… Sonrası Irak. Birbirine karışır tavuklarımızla horozlarımız.

Geceleri Vatan Dağı, kendinden ürken bir gölge. Üstünde asker kireciyle          ―ÖNCE      VATAN‖      yazıyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Geceleri yazmıyor.Heci Mehmed‘in tarlasında açık hava işemeleri. Ne güzel, rüzgârın olmadık yerlere esmesi. Sopasıyla kovalardı bizi Heci. Tarlasındaki otları ezerdik. Tarlasında ot yoktu. Yüzüne vurmazdık bu gerçeği. Kaçardık.

Kıran Mahallesi, Kıran türküleri gibi aç, susuz, yeşilsiz.Kocaman, büsbüyük… En ejderha binasıydı mahallenin ve şehrin… O kapalı, o konuşmayan, o kötü, o topal, o Qupo, o Qıngil, o acımaksız CEZAEVİ… Ne kadar uzundu Xudê… Ne kadar devletti!

HAKKÂRİ        KAPALI         CEZAEVİ,         Kıran

Mahallesi‘ndeydi..

  • Xudê… Xudê…

Ne büyük esirlik, bu küçük şehirde?

Sümbül Dağı‘nın dibinde bir kaynayan su… Buz… Dilin en güzel türkülerinin üstüne kurulan rakı sofraları… Her çeşme doğal anason ortamı bu şehirde… Kimse karşı değil rakının TEKEL‘ine.

Buralarda araba çeşidi o kadar azdır ki, her birini sesinden tanırız.

Korkuyu kokusundan… O kadar çoktur ki… Ne çok korku, bu küçük dünyada?

Bu, kendine küs, dağlarından alacaklı şehir… Ve Kıran Mahallesi‘nde mezarlık, mapushane…

Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan bir beyaz tutsaklık…İnsan kendine iltica edebilir mi? Xudê… Xudê…

Bir Turne Anısı

Daha çok 1960‘lı, 1970‘li yıllarda iki üç ay süren uzun Anadolu turnelerine çıkardım. Her turne, benim için büyük maceraların yaşandığı dönemlerdi. O zamanki turnelerde organizatör bir turne kadrosu oluşturur, kadrodaki bütün solistlere, sunuculara, animatörlere, sihirbazlara, jonklörlere ve müzisyenlere daha doğrusu her kim varsa hepsine büyük bir otobüs tahsis edilirdi. Hatta ses düzenini, enstrümanları, enstrüman anfikatörlerini ve kostüm torbaları yani aklınıza gelen gelmeyen ne varsa bu otobüse yerleştirilirdi. Organizatörümüz de bizzat şoför mahalline, en yakın koltuklara da yardımcıları oturduktan sonra hep beraber

―hayırlar‖ dileyerek turne yollarına düşerdik.

İşin seyahat etme zevkini bir yana koyarsak aslında çok yorucu ve meşakkatli bir işti bu turneler. İlk günlerde herkesin enerji stokları yerindedir bu nedenle otobüste her koltukta coşkulu sohbetler, zaman zaman birlikte şarkı türkü söylemeler, espriler ve şakalar havalarda uçuşur. Bazen yörenin ünlü restoranlarında molalar verilir köfteyse köfte, balıksa balık, tandırsa tandır yenir, çaylar içilir. Münasip bir alan bulunursa maçlar bile yapılırdı. Yaz turnelerinde ise serin ağaç gölgesinde uyunurdu.

Aslında turne demek bir bakıma matine, suare, yol, biraz şaka ve tabii aşırı yorgunluk demektir. Organizatörler para kaybı olur diye çok nadir olarak istirahat günleri koyarlardı. Ben genelde en çok yorulan kişi olmam nedeniyle turne mukavelesine istirahat günleri koydurmayı ihmal etmezdim. Günde, matine ve suare olarak toplam 4 saat şarkı söylemem gerekiyordu.

Ekseriyetle turnelere kendi özel arabam ve özel şoförlerimle katılırdım; zaman zaman turne otobüsünden ayrılır, arabamla turneye devam ederdim. Bunu da arabamda ezberlemek istediğim yeni şarkıları dinlemek ya da sekreterlerimle yeni kararlar almak için yapardım. Yaşama özgürce bir bakışım olmuştur hep. Zaman zaman arabamı tenha yerlerde durdurur, muhtelif hedeflere tabancalarımla atış talimleri yapardım. Geniş bir tabanca koleksiyonum vardı. Hobilerimden birisi de buydu. Yalnız bu turnelerde yaşadıklarımı kaleme alsam inanın kocaman bir kitap olur.

Bir kış turnesiydi. Karlı bir günde Pülümür Dağları‟nı geçmiş, Zigana‘ya doğru yol almaktaydık. Bu süre içinde arabanın iki stepnesi de patlamıştı. Oldukça uzun bir rampada zincirli olarak yol almaktaydık. Rampa öylesine buzlanmıştı ki zincir bile işe yaramaz hâle gelmişti. Arabanın arkası sağa sola savrulmaya başladı. Arkamızdan yüklü birkaç kamyon ağır ağır gelmekteydi. Bütün çabalarıma rağmen Ford Galaxy, 8 silindirli ve iki tonluk arabam patinaj yaptı ve sonunda ister istemez durdu. Ben durunca arkadaki kamyonlar da durmak zorunda kaldı. Kamyonların şoförleri ve muavinleri ellerinde levyeler ve sopalarla avaz avaz bağırarak ve küfürler savurarak üstümüze doğru gelmeye başladılar.    Sekreterlerimden    bir    tanesi    her    zaman bir―cephanelik‖   gibi   gezerdi.   Yaptırdığı   özel   yeleğin   her tarafında tabancalar, kesici aletler, patlayıcı malzemeler taşıyordu. Ben hemen iki tabancayı kemerime yerleştirdim ceketimin önünü açtım ve arabadan çıktım. Sekreterim de öbür  kapıdan  çıktı;  kendisi  gözü  pek,  son derece  cesur bir hanımdı, âdeta bir komandoydu. O da benim gibi Ferhat Özsert hocadan karate eğitimi almıştı. Çok güzel bir hanım olmasına rağmen belalı ve sert bakışları vardı. Özel yeleğindeki görüntü ise sahiden ürkütücüydü. Üstümüze gelen adamlarla aramız iyice kapanmaya başlamıştı ama alaca karanlık olduğu için üstümüzdeki silahları henüz fark etmemişlerdi. Adamlar bize altı yedi metre kala silahları fark ettiler. Fark eder etmez şöyle bir durdular. Ellerindeki levyeleri, sopaları aşağı indirdiler; küfürler, naralar kesildi birden. Tatlı sert bir üslupla konuşmaya başladılar. Ben de kendilerine  ―Bunu  isteyerek  mi  yaptık?  Bütün  önlemlere rağmen maalesef tırmanamadık‖ dedim. Eğer silahlarımız olmasaydı, büyük bir ihtimalle bizi öldürebilirlerdi. O zamanlar turnelerin böyle azizlikleri de vardı. Sonra bu kişilerle arabaları hareket ettirebilmek için iş birliğine bile girdik. Arabamızın arka tekerinin önüne şoför arkadaşların vermiş oldukları çuvalları koyduk ve aracımızı hareket ettirdik ve hiç durmadan yola devam ettik.

Bir defasında da Zigana‘nın çok zorlu virajlarından birinde sol arka lastiğimiz de patladı. Hiç stepnemiz de kalmamıştı. Zaten çok dar olan yolda güçlükle arabayı en sağa çektik. Hepimiz arabadan indik. Kara kara düşünmeye başladık Allah‘tan bir şişirme pompamız vardı. Denemek için lastiği pompayla şişirdik, boşa bir çaba içinde olduğumuzu lastik hızla ve sesli olarak hava kaçırmaya başlayınca anladık. Lastiği tamir etmek gibi bir şansımız da olmadığı için durum cidden ümitsizdi. Birdenbire aklıma yeni bir fikir geldi. Yolda süzme bal almıştık arabanın bagajında duruyordu. Bal kavanozunu bagajdan çıkardık ve patlak dubleks lastiğin jantla lastik arasından bütün balı lastiğin içine akıttık balın lastiğin iç yüzeyine iyice dağılması için de yavaş yavaş tekeri çevirmeye başladık, balın iyice lastiğin iç yüzeyine sıvandığını anlayınca başladık lastiği pompayla tekrar şişirmeye. Lastiğin hiç hava kaçırmadığını görünce hep beraber sevinç çığlıkları attık. Böylece Trabzon konserine yetişememe riskini de atlatmış olduk. Turne boyunca o lastik hiç patlamadı. Turne sonrasında da o lastiği değiştirmedim. Turne anısı olarak ballı lastikle tekrar yeni bir turneye çıktık. Hangi şehirde olduğunu söylemek istemediğim bir başka olay oldu. Konserden sonra otele geçtik. Arabayı otelin civarında bir yere park etmiştim. Sabahleyin organizatör tarafından otel kapılarımız tıktıklanarak uyandırıldık. Acele kahvaltımızı yapıp bir başka şehirdeki matineye yetişmek için arabamızın başına geldiğimizde arabamın dört lastiğinin jantlarıyla beraber alınmış yani çalınmış olduğunu gördük. İnanılmaz bir olaydı bu. Allah‘tan turne otobüsümüz henüz hareket etmemişti. Hemen arabanın başında iki yardımcı arkadaşımı bıraktım; biri arabayı bekleyecekti, diğeri Ankara‘ya gidip dört lastik ve jant alacaktı. Onlar bu işi tamamlayana kadar ben de otobüsle yola devam ettim. Böylesine keyif kaçırıcı olayı günlerce aramızda konuştuk. Bu arada en çok üzüldüğüm şey, ballı lastiğimin çalınmış olmasıydı. Zira o benim uğur lastiğimdi.

')}

Tatil Züğürdü

Estağfurullah, diyecekseniz; ama ben yine de söyleyeceğim. Galiba yaşlanıyorum! Erken uyanmaya başladım üzerinize afiyet. Sabah beş civarı… Bu, artist taifesi için pek erken bir saattir. Film çekimi ya da yola gidiş yoksa öyle keyfe keder bir uyanış saati değildir, anlayacağınız. Film fikri, ikinci bir emre kadar tatilde görünüyor. Zaten benim çıkamadığım tatile fikirlerim çıkar… (Karıştırmayalım çünkü sinirim oynuyor.) Sahiden de neden tatil yapamam bilmem… Öyle alışmışım. Tatil denebilirse eğer yaz ya da kış, konser monser, Allah ne verdiyse çağrılmış olduğum su kenarı, dağ başı, çayır çimen tüm mesire yerlerini tatil sayarım. Yani züğürt tesellisi. Tatil züğürdü tesellisi… Sevgili profesörümüz Orhan Kural Beyefendi ile teşriki mesailerimiz sonucunda birbirimizi pek sevdik. Kendisi -Allah razı olsun- bu kitabın sayfaları arasında benim anım da bulunsun istedi. Amma velâkin ―Acep yol hikâyelerimden hangi birini anlatsam?‖ diye epey bir havale geçirdim, ne yalan söylemeli. Bunun nedeni ise ilk aklıma geliveren yol hikâyemin, şu değerli kitabın sayfaları arasına girecek kadar enteresan olmayışından kaynaklanıyor. Şöyle bir gözden geçirince de insan düşünmenin endazesini kaçırıyor, ta bebeklik günlerine kadar gidiveriyor. (Hayatın film şeridi gibi gözlerin önünden akması hâli… Tanrı‟m! Yoksa ölecek miyim?)

Çocukluğumun ilk hatırladığım seyahati Adapazarı‘na gerçekleşmiş idi. Allah ömürler versin, babam Adapazarılı‘dır. Kendisi bayram ve tatil günlerinde, bizi annemle birlikte derdest edip, trene koyup Adapazarı‘na götürürdü. O zaman trenler kara, yollarsa pek uzundu… Yine ömrüne bereket annem, ―tek kızı‖ olduğum için, hasta filan olup ölmeyeyim diye kılık kıyafet işimi pek sıkı tutardı. Lahana gibi giydirilmeden evden dışarı adım atabildiğimi şahsen pek hatırlamıyorum. Trenler kara, mevsimlerden kış… Pek zorluk çekerdim; kaloriferlerin faryab edildiği vagonlarda… Seyahat deyince iliğimin, kemiğimin ısınma hissi bu yüzdendir. Yaz ortasında hiç çekilmiyor bu duygu, his bile olsa! (Siz “Hisli Duygular” diye bir film duymadınız mı? Çok ayıp. “Emmanuel bilmem kaç” “Hisli Duygular” çeviri(!) adıyla oynamıştı sinemalarda.) Konudan konuya zıplamak gibi olmasın; ama sanırım bu kitabın son konuk yazarlarından biri ben olacağım. Yazımı ―çöl sıcakları‖ tabir edilen sıcakların tüm Akdeniz‘i sardığı bir temmuz günü yazmaktayım. Bu kitapla birlikte, bu yıl konuk olmadığım proje kalmadı zaten. ―Güle Güle‖ filminden başladım Selmi Andak tribute, Bülent Ortaçgil tribute, ―Kahpe Bizans‖ soundtrack, ―Güle Güle‖ soundtrack albümleri derken, kendi albümümü 2000 yılı Eylül‘ü olarak hedeflemekteyim. Siz bu satırları 2000 bilmem kaçta okuduğunuzda çoktan kararınızı vermiş olacaksınız albüm hakkında… Bakın görün işte, araya reklam bile aldık; laf bir türlü yola düşmüyor.

―Çocukluk‖ dedik, ―sıcak‖ dedik; kara trenin vagonunda klostrofobik klostrofobik oturuyorduk en son. E hadi tren Arifiye, Sapanca ve son durağı olan Adapazarı‘na gelsin ve içinden inelim artık. Heyecan içinde babaannemlere gidelim. Niye heyecanlanıyoruz? Çünkü babaannem Boşnak olduğundan, börekleri fırına çoktan koymuştur. Ben kıtır kıtır şeyleri çiğnemeyi sevdiğimden (gergin ruh hâli!) böreğin köşe nahiyesinin bana ayrılmış olduğunu tahmin etmekteyim. Yanında ayran da vardır şimdi… Allaaah! ―Baba, faytonla gidelim yine n‘olur. Hiç olmazsa etrafa bakına bakına gideriz.‖ Fayton, ―Kurtuluş Mahallesi, Uzun Sokağı No.: 40‖ın önünde duruyor. Ben bir yandan babaannem ve halamla kucaklaşmakta, bir yandan da burnumu köpekler gibi havaya dikmekteyim. Zira mis gibi kıymalı börek kokuyor içerisi. İşte o müthiş an geldi. Elimle boyadığım kendi imalatım bayram tebriği kartımı ―özel ulak‖(!) olarak kendim getirdiğimden, bir elimle böreği tutup, öbür elimle de kendisine bu hediyeyi takdim ediyorum. Babaannem pek seviniyor. Asıl sevinç bende. Böreğin tüm köşelerini bitirdim. Ben bir deve enkarnesi miyim neyim? Deve, çöllerde yemek bulamam diye hörgücüne depo edermiş fazlasını. Birde söz konusu olan hamur. (Buradan da dilerseniz deve ile hamur ilişkisine geçebiliyoruz.)

―Uyku vakti geldi‖ diye fısıldaşıyorlar. Zira biraz erken kalktıydık. Pek de severim kalabalık bir odada mırıl mırıl konuşulurken sedirin üzerinde uykuya geçmeyi.

Sesler azalıyor… Ben gidiyorum.. Sanırım gittim. Rüyamda yolculuğumuzu başa sarıyorum. Annem, kargalar kahvaltılarını etmeden, sabahın kör kandilinde beni uyandırıyor, kat kat giydiriyor. (Bunu söylemiştim sanırım. Ne denli travmatik bir konu olduğunun altı iyice çizildi mi?) Trene biniyoruz… Sonrası mı? Valla yazımın sonu, ―Anlattım ya veya korkmayın tekrar anlatacak değilim‖ diye bitiyor. Buna rağmen çok yaratıcı olmasa da, Tanrı gittiğiniz her yolu açık etsin, diye bitirmeyi yeğliyorum.

SEYAHAT ETMEK YAŞAMI YENİDEN KEŞFETMEKTİR

Önyargı, taassup ve dargörüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir.
Mark Twain

Seyahat etmek, yeni yerler, yeni kültürler tanımak, yeni insanlarla tanışmak, yaşamın içinde yeni olasılıklar keşfetmektir de bir yandan. Bu keşif kişinin vizyonunu, dünyaya bakışını geliştirir, hayatı, dünyayı, insanları, ülkeleri, kültürleri, olan biteni çok daha geniş bir perspektiften görmesini sağlar. Kişinin farkındalığını artırır ve hem ideallerini yükseltir hem de ufkunu genişletir. En önemlisi ise kendisine benzemeyenleri de oldukları gibi kabul edebilmeyi ve hiç kimseyi ve hiç bir şeyi ötekileştirmemeyi öğretir.

Hayatı dolu dolu yaşamanın etkili bir seçeneği de seyahat etmektir. Bu nedenle imkanlarımız elverdiği ölçüde, yurtiçinde ve yurtdışında gezilere çıkmak, yaşadığımız ve bildiğimiz yerin dışında yeni ve farklı kültürler tanımak, dünyanın bilmediğimiz, tanımadığımız köşelerini kendi gözlerimizle görmek ve deneyimlemek, beraberinde müthiş bir kişisel gelişim ve büyüme fırsatı da getirecektir.

Gezmek, kişinin vizyonunu, hoşgörüsünü, üretkenliğini artıran bir okul gibidir. Gezen kişi, kendini, yaşamı, dünyayı, diğerlerinden çok daha doğru ve detaylı kavrar. Bu sayede kendi yolunu çok daha belirgin ve tutarlı çizer. Yaşamın içine karışmış küçük detayları ve bu detaylarda saklanan güzelliği ve mutluluğu yakalar. Bu da gezgini daha mutlu, çevresine karşı anlayışlı ve sevgi dolu, kendisiyle ve herkesle barışık, meraklı, coşkulu, kendine güvenli ve bütün bunların sonucunda da daha başarılı ve daha üretken yapar.

Gençliğinde büyük bir gezi tecrübesi olan insanların, yaşamlarını çok daha verimli, sağlıklı ve doğru kurduğunu düşünüyorum. İnsan, özgürlüğü ve bunun sorumluluğunu ne kadar erken deneyimler ve öğrenirse, kararlarını da o kadar doğru verir ve hayatın zorluklarına karşı o denli güçlü ve dayanıklı olur. Dünyayı ne kadar erken tanırsa ve dünyanın, kendi evinde, mahallesinde, okulunda, işyerinde, yaşadığı şehirde gördüğünden çok daha fazla rengi, tadı, kokuyu, düşünceyi, inancı, dünya görüşünü, hikayeyi ve insanı barındırdığını ne kadar erken yaşar ve farkına varırsa da, o kadar dünya vatandaşı olur ve kendi yolunu o kadar doğru seçer, sonuçta da o denli başarılı ve mutlu olur.

16 yaşındayken İngiltere’ye bir dil okuluna gitmiştim, 20 yaşındayken de Norveç’te zihinsel engellilerin bakıldığı bir gönüllü çalışma kampına katılmıştım. Bu iki deneyim, dünya hakkındaki farkındalığımı artırmış, ufkumu açmış, hayal gücümün sınırlarını geliştirmişti. Dışarıda olağanüstü, rengarenk veçok güzel bir dünya olduğunu keşfetmiş ve çok etkilenmiştim. Bu paha biçilemez öğrenme fırsatını hayatıma daha çok dahil edebilmek için de, bundan sonra her fırsatta yollara düşmüş, yeni yerlerin, yeni kültürlerin peşinden gitmiştim.

Benim gezginliğim de dağcılığımla yaşıttır. 20’li ve 30’lu yaşlarım boyunca ne kadar çok dağa tırmandıysam o kadar da çok seyahat etmişimdir. Dağları bu kadar çok sevmemin bir sebebinin de bana dünyayı gezme fırsatı vermesi olduğunu söyleyebilirim. Bugünkü kişiliğimde tırmandığım her bir dağın olduğu gibi her bir seyahatimin deetkisi vardır. Her birinden çok değerli dersler çıkarmış, çok ama çok şey öğrenmişimdir. Çoğu zaman ikisini birleştiren projeler yapmaya çalıştım. Yürüyerek, otostopla, bisikletle, motosikletle, arabayla, trenle, helikopterle, uçakla, bazen de fille, deveyle yada o anda fonksiyonel olan herhangi bir şeyle her fırsatta yollara düştüm, bir yerlere gittim.

Dünyanın bir hazine, yaşamın da bir hediye olduğuna inanırım. Yaşadıkça ve öğrendikçe daha da sevdim, sonsuz Evrendeki bu minik mavi gezegeni. Sevdikçe daha yakından tanımak, hakkında daha çok şey öğrenmek istedim. Bir coğrafyadan bir diğerine koşturdum durdum bu güzel dünyada. 7 Kıtayı ve 90’a yakın ülkeyi görme imkanım oldu. Bir dünyalı olarak, insanın yaşadığı dünyayı, dünyayı paylaştığı diğerlerini tanımasını, kendi çerçevesi içinde her şeyden daha değerli olarak gördüğümü söyleyebilirim. Çünkü o zaman görüntüdeki farklılıklarımızın bir sorun değil bilakis bir zenginlik olduğunu ve aslında öz olarak hepimizin aynı olduğunu, aynı yerden geldiğimizi ve aynı amaçla aynı yere gittiğimizi de görebiliriz.

Zanzibar’ın dar sokaklarında kaybolmak, Alaska’nın muhteşem doğasına aşık olmak, Himalayaların muazzam boyutlarına hayran olmak, Endonezya’da, Afrika’da, Avustralya’da bambaşka kültürlerden gelen ama dünyayı benzer efsaneler ve söylencelerle anan ve aynı sevecenlikle kavramış olan yerli halklarla iletişim kurmak, Moğolistan’da dünyanın en büyük çayırlarındailerlemek, Patagonya’da Deniz Aslanlarını, Deniz Fillerini yakından görmekbir gezgin için unutulmaz tecrübelerdir. Bu deneyimleri yaşayan sıradan bir insan bir daha asla eskisi gibi olamaz. Artık çok renkli ve çok zengin bir dünyanın kapılarını aralamıştır ve daha fazlasını arzulamaktan kendini alamaz.

Seyahat etmenin en büyük faydası, bütün bu renkliliğin, çeşitliliğin, farklılığın aslında aynı özün farklı yansımaları olduğunu kavramamızı sağlamasıdır. Hepimiz neticede bir sokakta, bir mahallede yaşıyoruz. Genellikle bu mahallede herkes bizim gibi, herkes benzer bir kültürden geliyor. Benzer gazeteleri okuyor, benzer televizyon programlarını izliyoruz, benzer bilgilere sahibiz. Zannediyoruz ki bütün dünya gözümüzün önünde gördüklerimiz. Oysa dünya bunun çok ama çok ötesinde. Gezegenimizde 7 buçuk milyar insan yaşıyor, 200 civarında ülke var. Bunların oluşturduğu binlerce etnisite, din, mezhep, alt kültürler ve yerel kültürler var. Bunları deneyimlemek insana bambaşka bir farkındalık getiriyor. İnsanın yaşamla, doğayla, hatta Kozmosla ve Tanrı’yla olan ilişkisinde yeni ve daha doğru, daha sürdürülebilir bir kavrayışı da beraberinde getiriyor.

Bu farkındalığa ulaşmanın en kolay yolu seyahat etmek. O yüzden seyahat etmeyi de en az spor yapmak kadar yaşamın en önemli dinamiklerinden biri olarak görüyorum. Sporcular kendilerini, gezginler ise dünyayı daha doğru tanıyorlar. Kendini ve dünyayı doğru tanımak her şeyin başı. Çünkü o zaman yaşamı, varoluşu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, olan biteni daha iyi anlayabiliyor ve kendi içindeki sentezleri daha doğru yapabiliyor insan. O yüzden her fırsatta seyahat etmek en doğrusu. Bence ilk fırsatta toplayın çantanızı, yollara düşün ve olabildiğince uzaklara gidin, ilk anda zor gibi görünse de ilk adımı attıktan sonrası çok kolay gelir. Dışarıda olağanüstü güzel bir dünya var, kendinize bu şansı verin, sonuçlarına inanamayacaksınız..

')}

Seyahat Hastalıkları

Bazen bir ihmal, bir bilgisizlik hem kendimizin, hem de gezi arkadaşlarımızın bir seyahatini zor duruma düşürebilir. İşte size tipik seyahat hastalıkları hakkında özet bilgi…

Derin Ven Trombozları: Özellikle uzun yolculuklar sırasında hareketsiz kalma sonucu bacak damarlarında oluşan pıhtının neden olduğu bacak ağrıları ve şişliktir. Pıhtı yerinden koparak akciğer damarlarını tıkarsa ölümcül sonuçlar doğurabilir. Derin ven trombozları özellikle uzun uçak yolculukları gibi hareket kabiliyetinin kısıtlandığı yolculuklar sırasında daha çok görülür. Dar uçak koltuklarının bu hastalığa neden olduğu bilindiğinden hastalığın adı “Ekonomi Klas Sendromu” olarak anılmaktadır. Derin ven trombozuna bağlı rahatsızlıklar bir tablet aspirinle bile engellenebilir.

Taşıt Tutmaları: Taşıt tutmaları gerçek bir hastalık değil, vücudunuzun verdiği normal bir reaksiyondur. Taşıt tutmasını azaltmak için; güneş gözlüğü takılabilir (kapalı ortamlarda bile). Çocuklara konsantre olabilecekleri oyuncaklar verilebilir. Yolculuk öncesinde ve esnasında hafif ve sulu gıdalar tercih edilmeli, alkol kesinlikle alınmamalıdır. Taşıtın en az sallanan yerine oturmak faydalı olacaktır. Bu, arabada ön koltuk, otobüste orta, gemide orta alt kısım, uçakta ise kanat kısmıdır. Yolcunun yüzü, gidilen doğrultuda olmalı mümkünse dışarıda sabit bir objeye bakılmalı ve ani baş hareketlerinden kaçınılmalıdır. Yolculuk sırasında bir ilaç alarak uyumak da bir çözümdür.

Zaman Farkından Doğan Rahatsızlıklar: Özellikle kısa sürede üçten fazla saat diliminin aşıldığı yolculuklarda bu rahatsızlık ortaya çıkar. Zaman farkı şikâyetlerini azaltmak için; yolculuk sırasında ve sonrasında bolca su içilmesi, sigara, alkol ve kafeinli içeceklerden uzak durulması ve hafif gıdalar alınması önerilir.

Kolera: Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın bazı ülkelerinde dar alanlarda salgınlar hâlinde görülür ve koleraya yakalanma riski beş milyonda bir olarak tespit edilmiştir. Bulaşma az pişmiş veya çiğ gıdalar ile kirli su sayesinde olur. Sıklıkla, bir su ürünü olan midyeler aracılığıyla bulaşır. Kolera aşısı, yan etkisinin fazla ve koruyucu etkisinin az olması nedeniyle önerilmez. Ancak çok riskli bir bölgede, çok uzun süre kalınacaksa aşı uygulanması yararlı olabilir.

Hepatit A (Sarılık): Bu hastalık da kirli gıda veya sularla bulaşır. Az gelişmiş ülkelerde görülme sıklığı fazladır. Hastalık 3-6 haftalık bir kuluçka dönemini takiben ateş, hâlsizlik, bulantı ve sarılıkla ortaya çıkar. Vakaların ancak binde altısı ölümle sonuçlanır. Bazılarımız bu hastalığa dirençlidir. Bir doz aşı iki hafta sonra %90 koruyuculuk sağlar, etkisi bir yıl kadar sürer.

Hepatit B (Sarılık): Cinsel temas, ortak kullanılan iğne, tıraş bıçağı, diş fırçası, yakın temas en önemli bulaşma yollarıdır. Az gelişmiş ülkelerde en sık görülen bulaşma yolu cinsel temasla gerçekleşir. Hepatit (B) aşıyla önlenebilen hastalıklardandır.

Sıtma: Sıtma yılda iki milyona yakın can alıcı ölümcül bir mikrobik hastalıktır. Afrika, Asya, Orta Amerika gibi dünyanın belli bölgelerinde bulunur. Hastalık, “anofel” yani dişi sivrisineklerle bulaşır, kuluçka dönemi bir veya iki aydır. İki veya üç gün aralarla gelen üşüme, titreme, terleme ve sıtma nöbetlerine neden olur. Yüksek ateş görülür. Sıtmanın henüz bir aşısı yoktur. Riskli bölgelere seyahat edenler sıtmaya karşı ancak ilaçla korunabilmektedirler. Bu ilaçların ciddi yan etkileri vardır. Ayrıca her sıtma türünü engellemez. Türkiye’de rastlanan sıtma türü birinci tür ve ölüme neden olmaz. Ben de ciddî bir sıtma rahatsızlığı geçirdim. Geç teşhis edildiği için ölümden döndüm. Türkiye’de sıtmayı yalnız İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı Sıtma Savaş birimi parmaktan kan alarak kısa sürede tespit edebilmektedir.

Menenjit: Hastalık, genellikle 20 yaş altı insanlarda fakat her yaştan insana bulaşan salgınlar hâlinde ortaya çıkar. Hac mevsimi sırasında dünyanın dört bir tarafından gelen hacı adaylarının oluşturduğu kalabalık, menenjit salgınları için uygun bir ortam oluşturduğundan, hacı adaylarının menenjit aşısı yaptırmaları gereklidir. Hastalık anî başlayan ateş, baş ağrısı, bulantı, kusma, şuur bozukluğu ve komayla seyreder ve çoğu zaman “sağırlık” gibi ciddi izler bırakır. Ölüm riski de fazladır.

Turist İshali: En sık karşılaşılan mikrobik seyahat hastalığıdır. Bu hastalığa gezginlerde sık rastlanır ve hastalık su ve gıdalarla bulaşır. Turist ishalinden korunmanın en emin yolu pişmemiş gıdalardan uzak durmak, meyveleri soyarak yemek ve mümkün olduğu kadar su kaybını önlemek için su içilmelidir. İki gün içinde önlenemezse muhakkak hastaneye gitmek gerekir. Dizenteriye benzer.

Tifo: Hastalık su ve gıdalar aracılığıyla insandan insana bulaşır. Bu nedenle pişmemiş gıdalar ve kirli sulardan uzak durmak en önemli korunma yoludur. Tifo aşısı %70 koruyuculuk sağlar.

Sarıhumma: Afrika ve Güney Amerika’da görülür. Aedes cinsi sivrisineğin sokmasıyla bulaşan mikrop birkaç günlük kuluçka döneminin ardından çıkan halsizlik, ateş, sarılık ile kendini gösterir. Hastalığın tedavisi yoktur ve vakaların %5’i ölümle sonuçlanır. Sarıhumma aşıyla önlenebilen hastalıklardandır. Uluslararası seyahatlerde sadece “sarıhumma aşısı” Afrika ülkelerine girişte zorunlu tutulmaktadır. Karaköy sahilindeki “Seyahat Sağlık Merkezi”ne giderek sarı humma aşısı olup sarı renkli uluslararası geçerliliği olan karneden almak gerekir. (tel: 0212 – 244 25 94)

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, özellikle az gelişmiş ülkelerde seyahat hastalıklarının giderek önemli ve tehlikeli bir kısmını oluşturmaya başlamıştır. Bu hastalıklar içinde en sık görülenler, AİDS, Hepatit (B) ve Hepatit (C), Sefiliz, Gonore, Kondilomlar, Lenfogranüloma ve Herpes olarak sayılabilir. AİDS özellikle Afrika’da çok yaygındır. Hemen hemen her dört kişiden biri bu mikrobu taşımaktadır. Cinsel temaslarda korunmak şarttır. Bu hastalığın bulaşmasında “kan” alışverişi de çok etkili olmaktadır.

Seyahat Edilen Yerdeki Doğa Koşullarına Bağlı Hastalıklar: Sıcak çarpmaları, güneş yanıkları, yükseklik hastalığı, böcek ısırmaları, alerjiler gibi birçok hastalık, gidilen yerdeki doğa koşullarına bağlı olarak ortaya çıkar.

Sıcak Çarpmaları: yeterince terleyememek sonucu ortaya çıkar. Yaşlılık ve çocukluk çağı, su kayıpları, alkol, kronik hastalıklar, bazı ilaçlar ve şişmanlık sıcak çarpması riskini artırır.

Güneş Yanıkları: sık karşılaşılan ve genellikle fazla önemsenmeyen; fakat çocuklar ve yaşlılar için ciddî olabilecek rahatsızlıklardandır.

Yükseklik Hastalığı: baş ağrısı, bulantı, kusma, uykusuzluk ve huzursuzlukla kendini gösterir. Hızlı şekilde üç bin metre yükseğe çıkan insanların %40’ında görülür. Rahatsızlığı önlemenin en güvenilir yolu ortama yavaş yavaş uyum sağlamaktır ve bu amaçla bir seferde en fazla bin beş yüz metre çıkılmalı ve bu yükseklikte en az bir gece geçirilmelidir. Bir gün önceden sekiz saatte bir aspirin almak, yani kanı sulandırmak yararlı olur.

Böcek Isırmaları: hem taşıdıkları mikrobik hastalıklar riski, hem zehirlenmeler, hem de alerjik reaksiyonlarla sık karşılaşılan seyahat hastalıklarındandır. Pirelerle bulaşan hastalıklar için uygun giysiler, sivrisineklerle bulaşan hastalıklar için uygun cibinlik, sinek kovucu kremler veya hastalıktan koruyucu ilaçlar “hayat kurtarıcı” olabilir. Keneler ise uygun cımbızlarla çıkarılmalıdır.

Yılan Isırığında Ne Yapmalısınız?: Sakin olmaya çalışın; panik işleri kötüye götürür. Isırılma anını not ediniz ki belirtileri gözlemlensin. Isırığa bakın; eğer yara iki farklı delik halinde ise zehirli bir sürüngen olabilir.

Sakın filmlerden esinlenip ısırığı emmeyin, üzerine buz koymayın. Isırığı hareketsiz tutun; zehrin yavaş hareket etmesi için ısırığı kalp hizasından aşağıda tutmak gerekir. Bandajlamayı düşünebilirsiniz; geniş bir kumaş bulun, kumaşı ısırığın üzerinden sarın ve sabit kalacak şekilde yara üzerinde tutun. Panzehir bulabileceğiniz en yakın yere en kısa zamanda ulaşın.

Gezen Adam

Ne kadar gezen varsa o kadar da mutlu insan vardır. Yolculuk bir bakıma bir yere gitmeyi planladığınız an başlar. Sokağa çıkmak, ara sokaklara dalmak, araştırmak, gezmek aslında “özgürlüktür”, gezmek ise yeniden doğmak ve çoğalmaktır.

Bir ülkeyi, bir kenti bir hafta dolaşmak onlarca kitap okumak kadar eğitici olabiliyor. Elbette artık yeryüzünde gidilmemiş, keşfedilmemiş coğrafya kalmadı ama her yolculuk kişiye özgüdür. Biri diğerinden farklıdır. Kentleri her yeni ziyaretimde bazı yenilikleri fark ederim, ayrıca mukayese imkânı da doğar.

Birçok görevi bir arada yapmaya gayret ediyorum. Zamanla bir bakıma yarışıyorum. Tabii her iş istediğim gibi gelişmiyor. Çok da hassas olduğum için zaman zaman moralim bozuluyor. İşte o anda yepyeni bir gezi planlıyorum, bu beni tekrar yaşama sıkıca bağlıyor.

Avusturyalı yazar Moritz Hartman gezi günlüğünde “herhalde insanın en masum tutkularından biri gezmektir” demiş. Mehmet Aşık ise 20 yaşında babasına şöyle seslenmiş: “Ben dünyayı tanımak istiyorum.” Mehmet, alıp başını gitmiş, yirmi beş yıl boyunca dünyayı dolaşmış. Gördüklerini yaşadıklarını Manaziru’l Avamil adlı kitabında toplamış.

Bugüne dek 216 ülkede bulundum. Havaalanındaki uçak seferlerini gösteren panoların karşısına oturup dikkatle incelerim. Örneğin tabelada o anda 35 uçuş noktası görünüyorsa benim aralarında gitmediğim şehir sayısı sadece 1 veya 2 ile sınırlı oluyor. Bu benim için bir bakıma ölçü oluyor.

Kraliçe Haçepsut MÖ 1482’de Afrika’nın doğu kıyılarındaki efsanevi Putna Ülkesine yaptığı yolculuğu anlatan renkli rölyefler belki de dünyanın ilk seyahatnamesidir. O gün bugün insanlar farklı amaçlarla yola çıkıyor. Bazılarını, yolculuklarını kitaplaştırıp paylaşıyorlar. Artık ne hoş ki büyük kitapevlerinin “Gezi Kitapları” başlıklı ayrı bir bölümleri bile var. Rehber kitaplar da yalnız gezmeyi tercih eden dostlara yol gösteriyor.

Ben de sizinle bu on ikinci gezi kitabımı paylaşmaktan inanın çok mutlu oluyorum. Bu eserde bugüne kadar muhtemelen hiçbir gezi kitabında yer almamış coğrafyaları da size anlatmaya gayret ettim. İşte bu ülkeler: Rusya Federasyonu’nun Altay, Hakasya, Tuva, Karelya, Komi ve Kalmukya Cumhuriyetleri, Ekaterinburg, Cibuti, Gabon, Mançurya, Kamçatka, Reunion Adası, Yeşil Burun Cumhuriyeti ve Lviv gibi…

Ben Orhan Veli gibi gezmeyi veda etmeyi hiç düşünemiyorum. Gücümüm yettiği, ayaklarımın götürdüğü kadar yol çağrısına uyacağım.

Veda

Yolum asfalt,

Yolum toprak

Yolum meydan

Yolum gökyüzü

Ve ben neler düşünüyorum

Aşkı, yağmuru

Tramvay sesini

Otelciyi…

Ve bir mısra mırıldanıyorum

Sıcak yemek lezzetinde

Orhan Veli Kanık

Sizlerle, kedilerin, köpeklerin, kuşların su ve mama bulabildiği, eşeklerin ağır yük altında eziyet çekmediği, doların yeşilinin doğanın yeşilini yenemediği, denizlere petrolün akıtılmadığı, halkların futbol maçları seyredip futbol dedikodusu yaparak uyutulmadığı, gün batımlarının coşku ile yaşandığı mutlu coğrafyalarda buluşmak isterdim.

Gezgin sevgisi ile sizleri selamlıyorum…

UCUZ SEYAHAT REHBERİ

GEZİLERİNİZİ NASIL UCUZA GETİRİRSİNİZ

9 BASİT ÖNERİ

Yaşlıca bir gezgin dostunuzdan size bazı pratik öneriler:

1. Havayollarının ve seyahat acentelerinin sitelerini sürekli takip edin. Ucuz son dakika fırsatlarını değerlendirin.

2. Doğru günde uçarak uçak biletiniönceden ucuza temin edin. Genellikle okul tatil başlangıcındaulaşım ücretleri çok yükselir. Salı, Çarşamba ve Cumartesi sabah uçakları isedaha ucuz olur.

3. Yolculukta yerel halkın kullandığı ulaşım araçlarını tercih edin. Onlarla tanışmayı gayret edin. (Örneğin İstanbul’daki şehir vapurları, Moskova’daki metro, Budapeşte’deki tramvay gibi.)

4. Özellikle ucuz özel havayolları ile uçarken fazla kilo ödemek zorunda kalmamak için az eşya ile seyahat edin. (Her şirket için sorunsuz geçerli olan bavul ölçüleri 40x30x20 cm ve ağırlık ise en fazla 10 kg.) Ancak yanınızda güvenlikten geçerken sorun olacak maddeleri kesinlikle bulundurmayın. (Örneğinsu şişesi, yaş meyve, şarjı olmayan cep telefonu- bilgisayar, çakı,sıvı, tırnak makası ve deodorant gibi.)

5. Ücretsiz konaklama için 100 bin kentte takipçisi olan CouchSurfingSitesine müracaat edin. (www.couchsurfing.org).Böylece yerel kültür ve o coğrafyadaki hakikiyaşama şahit olursunuz. (Ben de 40’a yakın gezgini kendi evimde misafir ettim.)

6. İnternetten araştırıp bulunduğunuzkentteki ulaşım ve müzelere yönelikbir pass(karne) satın alın. Örneğin Salzburg Kenti belediyesi 72 saat boyunca tüm ulaşım araçlarına ve tüm müzelere girişi ücretsiz bir karne veriyor. (41 Euro). Guernsey Adasında 5 pounda günlük otobüs karnesi ile tüm adayı adım adım gezebilirsiniz.

7. Sağlık sorunları ve ulaşım sırasında oluşan terslikler sonrası haklarınızı iyi bilin. Örneğin hava yolunun hatası yüzünden uçuşunuz gerçekleşmezse size konaklama ve yemekleri vermek ve size başka bir havayolu ile en kısa zamanda (gerekirse business sınıfta) göndermek zorundalar.

8. Yol boyunca tanıştığımız yerel halk ve gezginlerden pratik bilgi almaya gayret edin. Oteldeki resepsiyon, bell boy elemanları ve taksi şoförleri genelde komisyon almak için sizi yanlış insanlara yönlendirebilir. Dikkat edin.

9. Gittiğiniz coğrafyada hangi para birimi kullanılıyorsa yola çıkmadan onu temin edin ! Örneğin İngiltere için Pound, Japonya için Yen. Unutmayın her para çevriminde bir kayıp söz konusudur.

Gezginin Not Defteri

Seyahat etmeyi ve okumayı seven herkese merhaba!

Yıllardır görme fırsatı bulduğum 148 ülkede yediğimi içtiğimi kendime ayırıp gördüklerimi -bir avuç da olsalar- seyahat meraklılarıyla paylaştım; kitaplar ve gazete dergi makaleleri kaleme alarak, fotoğraf sergileri açarak, söyleşilere katılarak. Üstelik seyahatin insanı esiri eden bu tutkulu yüzüyle tanışmış olsun olmasın herkese, dünya uygarlıklarına, dünya iklimlerine, dünya zenginliklerine ve hepsinden önemlisi dünya insanlarına dair söyleyeceklerim var ve bu insanlardan bir dünya vatandaşı olarak getireceğim sıcacık bir selam var. Çünkü seyahatlerimde hep insan kavramının üzerinde durdum. Bir ülkenin insanlarından ve kültüründen kazanılmış bilgi ve görgü insanı zenginleştireceğine, çoğaltacağına inanıyorum. Seyahat, kişinin hoşgörüsünü, yaratıcı yanını, duyarlılığını artıran bir okuldur ve bu okulun yaşı yoktur. Gönül gözüyle bakan kişi, kendi kültüründen olmayan insanların geleneklerini anlamaya çalışır. Bunu başardığı an, sevgiye giden son kapı da açılmış olur. Her yeni gezi, insanı önyargılarından biraz daha arındırarak bilinçlendirir, yeni ufukları önünde açar; herkese, ırk, din, dil ve milliyet kalıplarının dışında “insan” olarak bakmayı öğretir. Dünyanın, ancak insanla, temiz bir çevreyle ve sağlıkla değerli olduğunu ve bu çeşitliliğin büyük bir hazine olduğunu gösterir.

Gezdiğim beş farklı kıt’adaki yüzlerce ülkenin insanlarıyla birçok şey paylaştım. Aynı trene, aynı otobüse bindim, lokantalarında ve kafelerinde aynı masalara oturdum, birlikte televizyon seyrettim, yaşayışlarına kısa süreli de olsa ortak oldum ve birçok dost edindim. Bu süreçte gördüğüm değişik uygarlıkların ve kültürlerin bende bıraktığı izler değişik şekillerde diğer insanlarla paylaşmaya çalıştım. İşte bu paylaşma isteğinin bir uzantısı oldu benim için fotoğraf ve giderek bir tutkuya dönüştü, bir heyecan hâline geldi.

Özellikle insanlar üzerinde çok durdum. Çünkü dünyanın herhangi bir yerini sadece coğrafyası ile anlamaya ya da anlatmaya çalışmanın pek mümkünü olmadığını düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki, Nepal’de incik-boncuk satmaya çalışan kadının yüzündeki kaygıların aynısını Honduras’taki taksicinin yüzünde de görebilirsiniz: Kaygı, mutluluk, üzüntü, saflık, gizli bir hüzün ve hepsinin bileşiminden doğan ve daima var olan bir umut… Bugüne kadar gezdiğim ülkelerde değişik yapılar, bitki örtüsü ve iklimler gördüm; fakat değişmeyen tek şey, insanların yüzlerindeki ifadeler.

Bütün bu tanıdık ifadeler içinde beni her zaman, en çok etkileyen çocukların gözlerindeki ifade oldu. Bu öyle bir ifade ki, bazen gözlerinize dikilmiş bir çift minik göz, tüm sevimliliğine rağmen sizi bulunduğunuz noktada sendeletiyor ve yoğun bir suçluluk duygusuna kapılmanızı sağlıyor. Örneğin, Hindistan’daki milyonlarca evsiz ailenin, bu dünyadaki ilk günlerine sokakta başlayan, sokaktaki yaşamın faturasını en ağır biçimde ödeyen ve son günlerine kadar da sokaklardan başka bir şey görmeyecek olan çocukların gözlerinde de rastlayabilirsiniz bu tanıdık ifadeye. Vietnam’da bir ekmek parası koparabilmek için birden elimi tutan ve gömleğime yapışıp beni takip eden küçük bir kızın “donduran” bakışlarla bakan çekik gözlerinde karşılaştığım ifade bana hiç yabancı gelmemişti. Çünkü, Beyoğlu’ndan gelen geçene kâğıt mendil satmaya çalışan ve pek azımızın gözlerine bakabildiği çocukların gözlerinde de vardı aynısı. İşte bu ifadeye bir isim koymak istedim: “Masumiyet”. Bunu özellikle çocuklarla özdeşleştiriyorum; çünkü günümüzde bu kelimeyi en iyi anlamlandıran sadece minik yüzler ve minik gözler…

Bir gezgin için seyahatin en önemli aşamalarından biri “hazırlık” aşamasıdır. Gezi sırasında ihtiyaç duyulabilecek eşyalar not edilmeli ve her zaman el altında tutulacak bir “gezi listesi” hazırlanmalıdır. Bu liste, şartlara bağlı olarak sürekli yenilenmelidir. Çünkü, yabancı bir diyarda bazen bir kalem pil bile bulmak büyük problem hâline gelebilir ve zaten değerli olan zamanınızın birkaç saatini alabilir. Bakın benim listemde neler var: İlgili seyahat kitapları, haritalar, fotoğraf makinesi, bol miktarda film ve pil, seyahat yeleği, güneş gözlüğü, çalar saat, gizli para kesesi, ilâçlar, kolonya, yün ceket, kredi kartım, mayo, yolda dağıtmak üzere ülkemize özgü küçük hediyeler…

Dünyanın çok çeşitli ve farklı köşelerinde fotoğraf çekme gibi bir merakınız varsa, çok değişik bazı tepkileri de göğüslemeniz gerekiyor. Örneğin Mayalar ve bazı Müslümanlar, fotoğraflarının çekilmesine karşı çıkarlar. Ama, çok ısrar ederseniz, sizden para almak şartıyla kabul edebilirler! Örneğin, Kongo’da fotoğrafını çektiğiniz bir yerli, ruhunu çaldığınızı düşünerek arkanızdan koca bir kaya fırlatabilir. Hatta fotoğraf makinenizi elinizden alıp ruhunu kurtarmayı bile deneyebilir. Guetamalâ’da fotoğrafını çektiğimi fark eden Pagan dinine mensup bir Maya kadını, hemen koşup objektifimin önüne geçerek arkadaşlarının fotoğraflarını çekmemi engellemişti. “Benim ruhum gitti, hiç olmazsa arkadaşlarımınki kurtulsun.” diye düşünüyordu belki de… Az gelişmiş ve ilginç geleneklerini koruyan ülkelerde fotoğraf çekmek için yanınıza alacağınız donanım pratik ve kolay taşınır olmalı. O şartlar altında objektifinizi değiştirmeniz bile zor olabilir.

Sanırım en iyisi, çok amaçlı tek bir objektif kullanmak. Geziye çıkmadan önce, gideceğiniz ülkenin iklim şartlarını ve güneşten ne kadar yararlandığını iyice araştırmanız gerekir. Örneğin, Grönland’da havanın sürekli kapalı olması fotoğraf çekmemi engelledi. Çünkü, yanıma gerekli donanımımı almamıştım. Ayrıca, tüm gezilerinizi kapsayan bir fotoğraf arşivi oluşturmak istiyorsanız, fotoğraflamak isteyebileceğiniz yerleri ve eserleri önceden tanımak için bir ön okuma ve hazırlık yapmanız sizi kötü sürprizlerden koruyacaktır.

Tüm seyahatlerimde, sürekli kafamdaki “iyi gezgin” kimliğini doğrulayacak unsurlarda aradım gezmenin tadını. Bana göre iyi bir gezgin biraz serüvencidir, yeni ve program dışı olaylara olumlu bakar, hatta bunlara sevinir; çünkü günlerini dolu dolu yaşamak ister; yorgunluktan bazen bir otobüsün koltuğunda, bazen bir motorun kuytusunda uyuklasa bile… İyi bir gezgin sadece küçük, orijinal hatıra eşyaları satın alır ve evinde bir anılar müzesi oluşturur. İyi bir gezgin, iyi bir yürüyüşçüdür aynı zamanda. Çünkü, bir kenti anlamanın ve yaşamanın en iyi yolunun yürümekten geçtiğinin bilincindedir. Ayakları sızlayana kadar dolaşır. Yeni insanlar tanır, önüne tesadüfen çıkan bir kahveye girer, büyük bir zevkle o yörenin insanları ile konuşarak veya konuşmaya çalışarak yorgunluğunu giderir, bir müzik dükkânına girer, yörenin özgün müziklerini büyük bir dikkatle seçip alır, dönünce anılarını pekiştirir. İyi bir gezgin, karşısına çıkan bir şarküteriye girip, bölgenin kendine has peynirlerinin, şekerlerinin, çöreklerinin tadına bakar. Bir sokağın alışılmadık eğimi, bir evin penceresinden sarkan renk renk çamaşırlar, bir portakal ağacı, toprağın rengi, yaprağın yeşili, bir çocuğun gülüşü, çeşmeden su dolduran genç bir kızın ciddiyeti gibi ayrıntılar gezgin için önemlidir. Her kentin, her insanın, her kasabanın, her köyün, her tarlanın, her hayvanın türdeşinden oldukça farklı özellikleri vardır. İnsan bu özellikleri, bir başka deyişle kendi dar dünyası dışında kalan her şeyi ne derece ayrımsayıp duyumsarsa, o derece kendisine yakınlaşıyor, kendini anlaması ve tanıması kolaylaşıyor.

Seyahatin dayanılmaz çekiciliğine kapılmış bedenimin küçücük adımlarıyla, kocaman dünyada yaptığım gezintiden bende kalanları sizlerle paylaşmak dileğiyle…

Prof. Dr. Orhan Kural

Ocak 2001