Şiraz

SIRLARŞEHRİ ; ŞİRAZ

Zaman, yaşamamız için bize sunulmuş armağandır. Bu armağanı doyasıya yaşa ve dostlarına da yaşat, elini çabuk tut! – Hafız-ı Şirazi

Birçok kişinin tereddütle baktığı ülke İran’a, ikinci seyahatim ,daha önce Tahran, Kum, Kashan, İsfehan ve Meşhed şehirlerini gezmiştim, bu defa bin bir gece masallarındaki aşkların ve şairlerin şehri “Şiraz’ı” görmek istiyorum. İstanbul’dan dört arkadaşımla birlikte akşamüstü THY ile Tahran’a hareket ediyoruz .. Yaklaşık üç saatlik bir uçuştan sonra gece İmam Humeyni havalimanına iniyoruz .. Dostum Ağa Ali’nin kayın biraderi Şehram’ın güler yüzle “hoşamedi ağa Saleh,hoşamedi braderan” sözleriyle ilk adımlarımızı atıyoruz Tahran’a..

40 km kadar bir mesafede olan havaalanı Tahran merkeze yol boyunca gah aydınlık gah karanlık etrafı görmeye çalışıyor arkadaşlar, Şehramla sohbet muhabbet… Ağa Ali’nin evinde misafir olup ertesi gün öğlen vakti Şiraz’a uçacağız..

Saat 22.00 sularında Ağa Ali’nin evine ulaşıyoruz, bizi sokak kapısında hürmetle karşılıyor, kucaklaşıyoruz, üst kata çıkıyoruz, orta halli bir adam olmasına rağmen dostumuz ;bizim için salonda görkemli bir İran sofrası hazırlanmış sebzi çorbasından kebaba kadar her şey var, çello kebap bildiğim kadarıyla evde yapılan bir şey olmadığı için dışarıdan söylenmiş olabilir,safranlı pilav ve naneli ayran yanında lavaş ekmeği ile soluksuz karnımızı doyuruyoruz..Meşhur mazenderan çayından demlemiş mis gibi kokuyor, sohbeti demliyoruz, İstanbul’u soruyor sürekli sık sık gelip gitse de garip bir bağımlılık yapmış İstanbul onda… Yol yorgunluğu… Arkadaşlarımızın göz kapakları fazla direnemiyor uykuya , Ağa Ali bize sünger döşeklerden beş yatak yapmış yanyana uzanıp yatıyoruz, deliksiz bir uykuya teslim olup sabah erken kalkıp hiç olmazsa biraz Tahran’ı gezer miyiz düşüncesi vardı lakin uyandığımızda saatin 10.30 olmasından dolayı ancak kahvaltı edip Mehrabad havalimanına gitmek için zamanımız kaldığını fark ediyoruz..

Havuç reçeli başta olmak üzere ceviz, hurma, çay ve lavaş ekmeğinden oluşan kahvaltımızın ardından Mehrabad havalimanına hareket ediyoruz biraz trafik yoğun umarım uçağı kaçırmayız diye söylenirken Şehram ağa “Can rahat ol tez aparam men sizi” diyerek bizi rahatlatıyor, Şiraz uçuşumuzu Miraç havayolundan almış bizi contuarın karşında bırakıyor, vedalaşıyoruz..

Şiraz, Tahran’a 800 km mesafede bir şehir yaklaşık bir saatlik uçuşumuz var 14.00 de biniyoruz uçağımıza..bir saatlik uçuştan sonra sıcak bir öyle sonrasında Şiraz’a ulaşıyoruz…

Dostum Ağa Alinin arkadaşı Kerim bey bizi havalimanında karşılıyor minibüs ile kısa bir yolculuktan sonra bizi merkeze yakın bir apart hotele götürüyor odalarımıza yerleştip bir iki saat kadar dinlenmeden sonra akşam üstü hafızın kabrine gitmek üzere sözleşiyoruz.. Geniş bir apart.. Mustafa Abi ile Dr.Adil bey bir odaya, kardeşim Ender ile yakın arkadaşım Mehmet Bey başka bir odaya yerleşirken bendeniz antredeki sofaya ilişiyorum.

Akşamın kıyısına doğru kalkıyoruz, heyecan dorukta.. Rüyalar Şehri Şiraz’ı gezeceğiz. Masallar şehri ; Hafızın bostan ve gülistanı ,şiirin,şarabın ve aşkın şehri Şiraz..

Kerim bey bizi resepsiyonda beklliyor minibüse binip doğruca “Aramgah-ı Hafez”a gidiyoruz. Gün batıyor neredeyse. Aklımda hep Yahya Kemal’in “rintlerin ölümü” …

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle.

Makber-i Hafız Şirazi

14 yy’da yaşamış Şirazlı büyük şair, Goethe’yi, Puşkin’i etkilemiş bir şair Hafız ,yüzlerce yıldır dünya edebiyatında şiirleri hala okunan hem hafız hem şair hem filozof zamanının çok ötesinde etkileriyle günümüzde de İranlıların deyimi ile “zindegi”yani yasayan bir insan..

Şiraz’ın ünlü şairinin kıymeti de şiirlerinin hikmetide ancak ölümünden sonra anlaşıldı.Güller içersinde bir bahçede bulunan Şiraz halkının “hafıziye” diye adlandırdığı kabir başında fatiha okuyup bir kenarda Hafız’ı ziyarete gelen insanları izliyorum, özelllikle genç çiftler, öğrenciler , sevgililer başta olmak üzre her kesimden İranlı. Aksam karanlığı henüz çökmüştü ki, türbe müctemilatı içinde müze gibi düzenlenmiş kısmın duvarına yaslanmış ellerinde Hafız’ın divanı bulunan ezberden hafızdan şiirler okuyan ziyaretçilerin etraflarında toplandığı müteşairler dikkatimizi çekiyor, biz de kendimizi Hafızın bir şiirinde Farsça’nın muhteşem fonetiğine bırakıyoruz..

İranlıların “Faal-e Hafiz” da dedikleri , bir şiirli fal kitabından rastgele bir sayfa seçerek orada yazılanların kendilerine dair bazı imler işaretler gösterdiğine inanıyorlar.. Sonra bir diğeri hafız divanından tefehhul yapıyor (sizin için rastgele bir sayfa açıyor), oradan sizin için hikmetler bulup okuyor.. Yükselen şiir sesleri ile birlikte gece Hafız’ın türbe aydınlatması gerçekten farklı bir atmosfer oluşturuyor, Şiraz gecelerinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden.. Hediyelik eşya mağazasından bir hafız divanı satın aldıktan sonra gecikmiş bir akşam yemeği için mihmandarımız Kerim Bey’e bizi güzel bir restorana götürmesini söylüyorum. İlk günün yorgunluğunu otantik bir yerde İran mutfağının lezzetlerini tadarak sonlandırmak niyetindeyiz. Doğruca Haft Khan Restorana gidiyoruz. Daha önceden de geldiğim için arkadaşlarıma yemekleri anlatıyorum, biraz ocak başına varıp vitrinde sergilenen kebap çeşitlerine göz atıyoruz, şişler bizimkilere oranla çok daha buyuk ve et miktarı cok fazla, benim favorim kebab-ı khubide , kebab-ı bergi. Kebabı khubide bizim adana kıyma kebabın daha büyük şekilde hazırlanmışı gibi , kebab-ı bergi ise bizdeki yaprak kesilmiş etlerin yatay olarak şişe geçirilmiş hali lakin kullanılan baharatlar etin terbiyesi sanıyorum çok farklı dolayısıyla doyumsuz bir lezzet sunuyor. Çorba sebzi denen bir sebze çorbası ile başlıyoruz, nefis bir çorba o kadar hoşumuza gidiyor ki ikişer kase içiyoruz bu çorbadan. Sonra kebaplarımız geliyor, porsiyonlar çok büyük üç gün yemek yiyemem diye geçiriyorum içimden. Fakat naneli taze ayran ve lavaş ile birlikte kebapları götürüyoruz, enfes bir lezzet İran mutfağı, bizim Antep mutfağını biraz andırıyor ama kesinlikle farklı bir damak tadı var. Dostlar ile gayet keyifli bir aksam yemeğinin ardından hotelimize dönüyoruz sabah kahvaltı ile birlikte Şiraz’ı gezeceğiz..

Uzun zaman hüküm süren Zend Hanedanlığı (1747-1779) zamanında yaşamış şehir. Bu dönemde Şiraz’ı İran’ın başkenti yapan Zend Hanedanı Kerim Han, Şah Abbas’ın İsfahan’da yaptığı gibi, Şiraz’a çok gösterişli yapılar yapmış. Kendini Peygamber Hz. Muhammed (SAV) naibi, vekili ilan eden Kerim Han, bu yüzden yaptırdığı birçok yapıya da Vekil Camii,Vekil Han,Vekil Saray vb. isimler koydurmuştur.

Şehre kara yoluyla gelenler Bab-ı Kur’an kapısından girerek gelirler, hikayeye göre bu kapıdan çıkıp gidenler sağ salim dönerlermiş geldikleri yerlere. Şairleriyle, filozoflarıyla bilginleriyle meşhur sanat ve edebiyatla da bütünleşen bilge sırlar şehiri Şiraz.. İki milyon nüfüslu İran’ın altıncı büyük şehri Zend Hanedanlığı döneminde İran’a baş şehirlik yapmış olan şehir görkemli İslam mimarisi ve anıtsal yapılarla adeta bir açık hava müzesi gibidir..

Kala-i Kerim Han

Sabah güzel bir İran kahvaltısından sonra ilk olarak gezimize Kerim Han yapılarından başlıyoruz, ilk ziyaretimiz 250 yıllık Kerim Han Kalesi oldu. Kerim Han, Zend Hanedanlığı döneminde yaşadığı evinde içinde olduğu bu kale yaklaşık dört bin metre kare bir alanı on dört metre yükseklikte 4 adet burcu olan bir duvarla çevrilmiş dönemin en muhkem yapılarının başında gelmektedir.. Kulelerden eğik olanının Pehlevi Hanedanı döneminde hapishane olarak kullanıldığı bilinmektedir.

İran’ın efsanevi büyük pehlivanı Rustem’in bir devle savaşının anlatıldığı çiniler hakikaten görülmeye değer bir eşsizlikte, kalenin iç kısmında orta büyük alanda yemyeşil bir narenciye bahçesi içinde sıcaktan bunalmışlığımıza ilaç gibi gelen bir bahçe içinden serin adımlarla geçip saraya ulaşıyoruz.. Sarayın içine giriyoruz, vitraylarda güneşin yansıttığı ışık hüzmeleriyle oluşturduğu renk cümbüşü büyüleyen, nefes kesen bir güzellik sunuyor bize..

Cami-i Vekil

İslam mimarisinin görkemli yapılarından, üzerinde durduğu 48 sütunun tamamının tek parça taştan yontulduğu bu camii, Kerim Han tarafından yaptırılmıştır. Vekil Cami; avlusuna girdiğimizde bizi bilinen İran mimarisinin vazgeçilmezi görkemli havuzlardan biriyle karşıkarşıya kalıyoruz. Küçük bir bölümünün ibadete açık olduğu muhteşem camiinin bir kısmı da müze olarak kullanılmaya devam ediyor.

Bazar-ı Vekil

Şehrin tarihi silüetinde önemli köşe taşlarından biri de Vekil Çarşısı; daha önce Tebriz, Kum, İsfehan gibi şehirlerde gördüğüm çarşılar gibi biraz bizim kapalı çarşıya da benzeyen tarihi dokunun derinlemesine hissedildiği, İran kültüründe somut olmayan kültürel miras öğelerinin; el sanatlarının tamamına yakınının yapımı, sergilenişi ve satışı özellikle minekari sanatının ve gümüşçülüğün en nadide örnekleri burada. İran’ın bu en büyük ve en güzel kapalı çarşısı da kabul edilen bu mekanda Şiraz’ın meşhur halıları, muhteşem rengiyle safran başta olmak üzere çok çeşitli baharatlar, çaylar, sürmeler, rengârenk şallar ,ipekli kumaşlar sizi uçsuz bucaksız bir derinliğe sürüklüyor..Asırlık dükkanlara dalıp esnafla zeban-ı farisi konuşmaya çalışırken biran gruptan kopup kaybolduğumu farkediyorum..ama pişman değilim yitip yitip kendimi yeniden bulmaktan bir başka zamanın çarşılarında….

Hamam-ı Vekil

Dostlarla baştan sözleştiğimiz için endişe duymadan ana kapıda yeniden buluşuyoruz. Cami-i Vekilin öte tarafına geçip Hamam-ı Vekil’e giriyoruz, yapı iran hamam kültürünün yansıtıldığı, çeşitli estantanelerin canlandırıldığı, heykellerin kullanıldığı sergilemelerden oluşan bir müzeye dönüştürülmüş, serin olması bakımından ara ara ziyaretçiler için oluşturulan kısımlarda dinlenme şansı buluyoruz. Vaktin çoktan ikindiye dayandığı bu demde Şirazın manevi dinamiği kabul edilen Şah Çerağ ve büyük şair Sadi Şirazi’nin kabrini ziyaret ettikten sonra akşam yemeği için kendimizi şiirin ,şarabın ve güllerin şehri Şiraz’ın ünlü restoranlarından birinde ödüllendireceğiz..

Makber-i Şah Çerağ

Asıl adı Seyyid Emir Ahmed olan “Şah Çerağ “Meşhed şehrinin büyük ışık kaynağı; on iki imamın sekizincisi İmam Rıza(AS)’ın kardeşi olan bu kişiye Işıkların Şahı anlamına gelen Şah Çerağ adı verilmiştir. Geniş havuzlu bir avluya sahip olan bu türbenin çinilerle bezenmiş turkuvazi kubbesi ile dikkat çeken kutsal bir mekan, özellikle Şiiler için kutsal kabul edilen ve dünyanın bir çok yerinde yaşayan ehli beyt dostlarının ziyaret ettiği muhteşem bir atmosfere sahiptir. Şah Çerağ türbesi girişinde bilinen mukarnas şekiller içersine aynaların döşendiği iç duvarlarında yine renki camlar ve ışıklarla benzenmiş mozaikler, ışık yansımalarıyla oluşan renk ahengi ziyaretçileri muhteşem bir atmosferde ağırlıyor, fotoğraf için izin istediğim yaşlı türbedar, birkaç kare dış kapıdan cep çekimine ses çıkartmıyor, bazı ziyaretçilere teberrük için verilen içinde tuz ve yeşil bez parçası bulunan küçük bir naylon paketi elime tutuşturuyor.

İklimin sıcak olduğu zamanlarda özellikle akşam serinliğinde insanların yoğun olarak ziyaret ettiği söylenen bu kutsal mekan buyuk bir sarı kandili andıran çinili kubbesiyle kıyamete kadar türbeye el sürüp ağlayan insanların dua ve yakarışlarıyla önemli bir inanç merkezi olarak Şiraz’ı aydınlatmaya devam edecek..

Makber-i Sadi Şirazi

“Gönlünün perişan olmasını istemiyorsan ,perişan olanları gönlünden çıkartma” Sadi

Şirazi

Şairler şehri Şiraz’ın dünya kültürüne armağanı dünya edebiyatına yön vermiş doğunun gizemini,yüksek sanat gücünü anlatan rubaileriyle meşhur Hayyam, Şehnamesi ile meşhur Firdevsi ve Nesimi gibi şairleriyle dünyaca üne kavuşan Şiraz’ın, en büyük iki şairi Hafız’dan sonra Gülistan’ın sahibi bir çok farklı coğrafya görmüş gezmiş bir derviş, bir gezgin büyük filozof Sadi’nin aramgahı bizim için bugünün son ziyaretgahı.

Bir nevi seyri suluk denen sufi yolculuğuna çıkmış olan Sadi, kendi tabiriyle “ruhumu doyurmak için aç susuz gezdim” diyerek büyük eserleri bostan ve gülistanı bu şekilde yazmıştır “Kişi bu,alçak dünyaya tenezzül etti mi ,bala kapılmış sineğe döner” sözünde aslında sufi bakışı ile her şeyi özetliyor… Yeşillikler içinde güllerle dolu havuzlu bir bahçeden geçiyoruz, yüksek turkuaz kubbeli bir türbe içersinde büyük şair.. Türbe duvarlarında Sadi’nin şiirleri ve sözlerinin yazıldığı kitabeler mevcut. Üzerinde “Şirazlı Sadi aşkın kokusunu saçacak, hatta onun ölümünden binlerce yıl sonra bile” yazan müzevazi bir kabir mozolesi bulunmaktadır.Alt katta mahzen kısmına doğru bakıldığında insanların dilek tutup para attıkları bir küçük dilek havuzunu da görmek mümkün.. Ruhuna fatiha okuyor ve hürmetle ayrılıyoruz huzurundan büyük filozofun..

Çoktan gün batmış göz uçlarımızda kirpiklerimize akşam karanlığı bulaşmış yorgun argın mihmandarımız Kerim Bey’den bizi Şiraz’ın en meşhur restoranlarından biri olan Shapouri Garden’e götürmesini istiyoruz, Mehmet Bey sabırsız, Mustafa Abi mütevekkil revan oluyoruz yola…

Taş yapı içersinde farklı alternatiflerin sunulduğu restoranlar varmış, tercihimizi bizde son zamanların en yaygın tüketim modeli açık büfeden yana kullanıyoruz, bütün kebap çeşitlerinin bir arada sunulduğu bu görkemli yemek şöleni bize kişi başı yaklaşık 35 dolara mal oluyor, lakin İran mutfağının tüm lezzetlerine dokunma fırsatı yanında az bile… Akşam yemek sonrası bir çay bahçesi nargile mekanı olsa fena olmaz… Şiraz’ın gecelerine birde böyle akalım, fikrim yorgun gezginlerimiz tarafından kabul görmediğinden apart hotelimize dönüp yarın Şiraz’daki son günümüz için dinlenmenin uygun olacağı kanaati galip geldi..

Sabah hotelde kahvaltıdan sonra ilk işimiz Nasır El Mülk Camii, Narenjastan Sarayı ve İrem bağlarını gezip sonra Persepolis yapıp Şiraz gezimizi sonlandıracağız.

Kasr-ı Naranjestan

Portakal bahçeleri içinde önünde muhteşem bir havuzla sizi karşılayan bu saray 1879’da İbrahim Mirza Khan tarafından yaptırılmış. Saray 19.yy İran asilzadelerinin isteklerine göre tasarlanmış dönemin bütün mimari ve dekoratif özelliklerini yansıttığı gibi saray yapısında kısmen Avrupa mimarisine dair izler mevcuttur. Halen müze olarak kullanılan bu sarayda, bütün İran saraylarının ortak özelliği demekte bir sakınca görmediğim saray mimarisinde kullanılan iç dizaynındaki ahşap ve cam işçiliğinin zirvesi sayılabilecek eşsiz bir yapı, güneş ışığının bin bir çeşit yansımaları sizi eşsiz bir ışık şöleni içinde kaybediyor. Büyüleniyorsunuz.

Cami-i Nasır El Mülk (Pembe Cami)

Şiraz’ın İslam mimarisine Kaçarlar döneminden armağanı olan bu muhteşem camiyi, 1876 yılında Kaçar Hanedanı’ndan Mirza Hasam Al Nasir el-Mülk yaptırmıştır. Bu görkemli camı vitraylarıyla dünyanın gözdesi olmuş sabahın ilk ışıklarıyla birlikte vitraylarıyla pembeye dönüşen cami; ışık cümbüşü ile sıra dışı çinileriyle ziyaretçilerinin ruhunu adeta gökyüzüne yükseltiyor. Bunu yaşadığımız için kendimizi şanslı sayıyoruz. Mihmandarımız Kerim Bey günün öteki saatlerinde bu güzelliği bulamazsınız, diye de bizi uyarmayı ihmal etmiyor. Dünyanın dört bir yanından insanların bu atmosferi yaşamak için Şiraz’a geldiğinden bahsediyor..

Doğu gizemine dair önemli sembollerden biri olan irem bağına gideceğimizi lakin öncesinde Şiraz’ın meşhur tatlısı sıcak yaz günlerinin serinleten tatlısı “Falude-i Şirazi”den tadacağımızı söylüyor..

Falude-i Şiraz

Benim İran’a ikinci seyehatim… İlk seyehatimde tanışığım bu lezzeti unutmam mümkün değil, bizim tel kadayıf gibi nişastadan yapılmış, süt ve buzla yapılan üzerine isteğe bağlı olarak, genellikle vişne veya limon, vanilya sosu yahut da nane suyu, gül suyu gezdirildikten sonra servis edilen serinleten bir tür yaz tatlısı dondurma niyetine tüketilen Şiraz’a özgü bir tatlı…Grup üyeleri Falude ile serinlerken biraz dinlenip İrem Bağlarına hareket ediyoruz..

Bağ-ı İrem

İrem Bağları doğunun mistik yaşamına dair önemli bir sembol olarak doğu klasiklerinde kendine yer edinmiş yeryüzünde cennetteki bahçelerle kıyas edilebilecek bir bahçe hayalınden yola çıkılarak oluşturulduğu düşünülen bir bağ bir bahçe… Pehlevi Hanedanı’nın son temsilcisi olan Rıza Pehlevi’nin ve annesinin İslam Devrimi’nden önce burayı sık kullandığı, ortasında yine bir havuzla bezenmiş mimarisi ile aynalı revaklar mukarnaslarla dizayn edilmiş binanın ön cephesinde Hafız ve Sadi’den şiirler bulunan muhteşem bir kasır da mevcut… Lavanta kokulu patikalarında yürürken kameriyelerde oturan, Bağ-ı İrem’in kuytu köşelerinde tedirgin sevgililer servi naz ağaçlarının gölgesinde serinlerken Şiraz’daki son noktamız Persepolise doğru hareket ediyoruz…

Taht-ı Cemşid (Persepolis)

Şiraz’a yaklaşık 60 km uzaklıkta Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan dünyanın en önemli antik kalıntılarının bulunduğu Ahamenişlerin hüküm sürdüğü Pers Kralı I.Darius’un kurduğu , inşaasının yüz yılı aştığı ve 200 yıl ayakta kaldığı söylenen İranlıların deyimi ile Taht-ı Cemşid yada batılıların deyimi ile ihtişamlı Persepolis.

Minibüsümüze bolca meyve depolayan Kerim Bey yol boyunca bize geçtiğimiz köylerden yerleşim merkezlerinden bahsediyor, su kaybını, enerji eksikliğini de ucuz meyve (karpuz,kavun,elma,üzüm,,portakal,vb) ile tamamlayarak yola devam ediyoruz.. 45-50 dakika kadar yolculuktan sonra kalıntıları uzaktan farkediyoruz. Kuh-ı Rahman(Rahmet dağı) eteğine kurulmuş gücün ve ihtişamın sembolü Persepolis şehrine varıyoruz. Rehberimiz Kerim Bey’in anlatımına göre Yunan tarihçilerin iddiası o ki; Büyük İskender Persepolis’i ele geçirdiğinde burada bulunan hazineyi ve kıymetli şeyleri 5 bin deve ve 25 bin katırla taşıyıp götürdüğü yönünde bilgiler mevcut.

2500 yıl öncesine dayanan bir tarihin antik kenti olan Persepolis bugüne kadar ulaşmasını aslında kum fırtınalarına borçluymuş, 1930’da Alman arkeolog grubunun elli yıllık çalışması sonucu bugünkü şehir kumların altından ortaya çıkartılmış. Büyük kaya kütlelerinden oluşan devasa boyutlardaki boğa figürleri ve sütunlar arasına yerleştirilmiş “Milletler Kapısı”denen kapıdan geçerek şehre giriyoruz.. Sayısızmış gibi duran yüzlerce sütun ve üzerlerindeki insan, boğa, kuş ,uçan at şeklinde yontulmuş sütun başı heykelleri, taş duvarlardaki sayısız figürler ve kabartmalarda antik dönemde başka milletlerden gelen elçilerin Pers kralına sundukları hediye seremonileri anlatılmış. 100 sutunlu salona ulaştıktan sonra Taht-ı Cemşid’in sırtını yasladığı tepeye yaz sıcağında zorlu bir tırmanışın ardından Kral Artaxerxes ve eşinin kaya içine oyulmuş mezarına ulaşıyoruz. Mezar duvarının üst tarafında Kral ve Ahura Mazda kabartmalarla resmedilmiş , Zerdüşlüğü sembolize eden bu resim; 2000 yıldan beri görkeminden hiçbir şey kaybetmemiş görünüyor.. Buradan 135000 metre karelik antik kentin panoramasını görmek bize ayrı bir keyif verdi doğrusu..Antik şehrin anıtsal yapılarının çoğunu Ahemeniş hükümdarı Birinci Darius, diğer kısımlarını Kral Khaşayarşa, ve Birinci-Üçüncü Erdeşir isimli Krallar yaptırılmıştır. Büyük İskenderin Persepolis’i fethetmesi sonucunda burada bulunan görkemli sarayları yıktırdığı bilinmektedir…

Dönüş yolunda rehberimiz Kerim Bey yol üzerindeki dev kayalıklara oyulmuş Akamenid Krallarına ait Nakş-i Rüstem (Nekropolis) mezarlarını gösteriyor. Yorgunluktan Şiraz yolunda ekip bitkin düşmüş olacak ki uyandığımızda şehre geldiğimizi farkediyoruz. Apartımızdan eşyalarımızı toplayıp Şiraz’dan akşama üzeri İsfahan’a gitmek üzere ayrılıyoruz..

Şiraz’ın üzümlerine dair zihnimde hayal ettiğim bir yer göremedim. Kerim Bey’in söylediğine göre; üzüm dünyaya buradan yayılmış bir meyve ve Şiraz’ın kuzeyindeki Bağ-ı Enar ve Bağ-ı Tahti bölgelerindeki üzüm bağlarında Şiraz’ın ünlü üzümleri halen yetiştiriliyor.. İki bin yıllık kadim bir medeniyetin eşsiz şehri gülün, aşkın, şiirin, şairlerin, lalezarın, sanatın şarabın ve musikinin tarihin imbikten geçirerek günümüze ulaştırdığı doğunun mistik masallarından çıkıp gelmiş şehir Şiraz… Batının Modern kentlerinin çılgınca bizi çağıran kaosunun aksine, Şiraz; mimarisi ,tarihsel dokusu ve geleneksel kültürü ile sizi kendisine çekiyor… Haftanın belli günlerinde İstanbul’dan Şiraz’a THY başta olmak üzere birçok uçuş alternatifi mevcut…. Görmeden ölmeyin derler ya öyle bir şey işte… Bizden söylemesi…

Hoşha Şiraz o vaze bimisaleş, Hudavenda nigehdar ez zevaleş…

Şiraz hoş ve eşşizdir, Allah onu korusun Hafız-ı Şirazi

Budapeşte

ŞİİR ŞEHİR; BUDAPEŞTE

Eylül aynın son günleriydi. Yakın çalışma arkadaşım İbrahim ile birlikte Szeged şehrindeki bir iş toplantısı için 07.00’de Türk Hava Yolları uçağıyla İstanbul’dan Budapeşte’ye hareket ediyoruz. Hakkında birçok şey okuduğum Budapeşte şehrini özellikle de ünlü Macar şair Sandor Petöfi’nin “özgürlük ve sevmek,bu ikisi gerek bana! Aşkım için yaşamım feda olsun,özgürlük uğruna aşkım!” dizeleriyle hatırlıyorum. Ve tabii ki diğer şairler, Endre Ady, Atilla Jozsef’in dizelerinde… Son kontrol noktasını geçerken, içimden şiir mırıldanıyorum. Şiir şehir Budapeşte’ye gidiyor olmanın heyecanıyla belki, hafızam tazeleniyor ve şiir gün yüzüne çıkıyor.

Bir buçuk saatlik bir uçak yolculuğunun ardından, Budapeşte havalimanına iniyoruz. Sempatik Macar bayan görevlinin pasaportumuzu kontrolü ve sonrasında gülümseyerek “Macaristan’a hoş geldiniz” demesi ile kapıdan çıkış yapmamız bir oluyor. Sonra valizlerimizi beklerken, ayaküstü Bursa’dan ve Balıkesir’den gelen canlı hayvan ithalatçısı iş adamlarımızla sohbet ediyoruz. Anlıyoruz ki tarım ve hayvancılık konusunda yoğun bir ticaretimiz varmış Szeged’den tutun da Slovenya’ya ve Romanya’ya kadar. Ve iş adamlarımızın çiftlikleri varmış. İnsanımızın girişimci ruhu ile bir kez daha gurur duydum.

İbrahim, çantaları aldıktan sonra, HUF almak için acele ediyor. HUF, Macarların para birimi.. Aynı zamanda Macaristan Forintu da deniyor. İbrahim, pratik Macarcasıyla bu sorunumuzu anında çözüyor. Malum, Macarlar İngilizce’den daha ziyade Almanca konuşuyorlarmış. Artık rahatız!..

Şehre gitmek üzere Ferenc Liszt havaalanından taksiyle yola çıkıyoruz. Yaklaşık 30 kilometrelik bir yoldan bahsediyorum. Yolda, İbrahim ile kalacağımız yeri konuşurken, Türklerin yoğun olarak konakladığı Studio Senn otelinde kalmayı kararlaştırıyoruz. Fakat haritaya baktığımızda buranın biraz şehrin dışında kaldığını görüyoruz. Yolda Booking’ten merkeze yakın ya da merkezdeki otelleri tararken karşımıza Madisson Apart Hotel çıkıyor. İşi şansa bırakmadan, yolda rezervazyon yaparken trafiği sakin, yemyeşil yollardan şehre doğru uzanıyoruz. Şoförümüz Tibor, eski Doğu Alman filmlerindeki yoldaşlara benziyor. Çok eski zamanlarda lise dönemlerinde İstanbul’da Budapeşte’nin sesi radyosunu dinlediğimi, halen yayındaysa o kanalı dinlemek istediğimi söylüyorum. İbrahim’in şaşkın bakışları arasında, Tibor, radyo frekansını ayarlıyor. Macar aksanlı İngilizcesiyle, “İşte Budepeşte radyosu!..”diyor.


Bu arada yol uzun malum… Bize de konu lazım. Ben, Budapeşte’nin sesi radyosuyla olan hikayemi, Tibor ve İbrahim’i sohbete ortak ederek anlatmaya başlıyorum. Türkiye’de arabeskin yasaklı olduğu yıllarda, ben ilk defa Budapeşte’nin Sesi Radyosu’ndan, İbrahim Tatlıses’i, Ferdi Tayfur’u, Orhan Gencebay’ı nasıl dinlediğimi anlatıyorum. Tibor da, İbrahim de hayretle dinliyor. Hatta o yıllarda, istek bile yaptığımızı söylüyorum. Her ikisi de şaşkınlıkla dinliyor hikayemi… İbrahim bakışlarıyla konuşuyor, Tibor bakışlarıyla susuyor… Üç kişilik yolculuk, giderek sevimli ve eğlenceli bir hale dönüşerek, devam ediyor. Temiz ve geniş caddelerin arasından, tarihi binaları seyrederek yavaş yavaş süzülüyoruz şehre… Havaalanında yanımıza aldığımız şehir haritası yetişiyor imdada, gördüklerimizin ne olduğunu, kiliseleri, tarihi binaları işaretliyor, merakla tanımaya çalışıyoruz.

Tibor, bizi otelin önüne kadar getiriyor. Uzun, geniş ve temiz Habsburg mimarisi yapıların arasındaki otelimize ulaşıyoruz. Resepsiyondaki şişe dibi gözlüklü görevli, odamızın saat üçte hazır olacağını söyleyince, bunu bir işaret olarak algılayıp Budapeşte’nin sokaklarına, caddelerine dalıyoruz. Elimizdeki haritadan bir güzergâh tayin ederek, günün sonuna kadar gezmeyi kararlaştırıyoruz.

Muhteşem mimarisiyle Opera Binası!..

İlk olarak tarihi opera binasını görüyoruz. Mimarisi muhteşem! Çok etkileyici bu binanın, rüya gibi fuayesinden, saray gibi koridorlarından geçiyoruz. Sahneye yaklaşmak üzereyken, grup halinde belirli zamanlarda ancak gezilebildiğini öğreniyoruz. Fazla zamanımız olmadığından, bu güzel binanın içini gezerek ayrılıyoruz. Budapeşte’de şehir ulaşımı genelde tramvay ile yapılıyor. Şehirde ilk tramvay hattı, 1949’da Stalin’in 70. Yaş gününde açılmış. Bu yüzden, sayısı 30 olan tramvay hatlarının numaraları 70 ile başlıyormuş.

Cadde üzerinde iki resim sergisini ziyaret ediyoruz. Bulgar bir ressamın natürmort ağırlıklı resimlerine bakıyoruz. Sonra daha ziyade kilise temalı resimler, fresk, heykeller ve aziz portrelerinin çalışıldığı diğer sergiye uğruyoruz. Ve Andressy Caddesi! Burası insanın yürürken yorulmaktan ziyade dinlendiği bir yer… Büyük meydana doğru, kendimizi caddenin akışına, ritmine bırakıyoruz. Meydan’a yaklaşınca, sağda St. Stephen’s Basillica’sını görüyoruz. Bunun üzerine İbrahim’le göz geze geldiğimizi ve yönümüzü değiştirdiğimizi hatırlıyorum.

Görkemli Stephen’s Bazilikası

96 metrelik yüksekliği ve bir asansör olmakla birlikte geleneksel yöntemle 364 merdivenle çıkılan bir kubbesi var bacaklarınıza güveniyorsanız ve azimli bir gezginseniz oradan panoramik görüntüyü seyredebilirsiniz,90m yükseklikten Peşte’yi ve Buda’yı eşsiz görkemiyle izlemenin keyfine varacaksınız, mutlaka denemenizi öneririm. 1851 yılında inşaatı başlayan katedral, 50 yıl sonra önemli mimarları Miklós Ybl, József Hild, József Kauser tarafından tamamlanabilmiş. Kilise, 1905 yılında İmparator Frans Joseph tarafından açılmış. Bu kilisenin bir özelliği de, 10 tonluk ülkenin en büyük çanının burada olmasıymış. İç dizaynı neo-rönesans üslubunda yapılmış, Szent Istvan meydanındaki bu muhteşem katedralin süslemeleri, kubbesi, vitrayları ve freskleri gerçekten inanılmaz bir görkeme sahip…

Meydan, Sultanahmet Meydanı’nın turistlerle buluşması gibi yoğun günlerinden birini yaşıyor. İbrahim’le bir rota çiziyoruz. Yürüyerek Parlamento binasına gitmeyi, Peşte’den Tuna’yı geçip Buda’ya Margret Köprüsü’nden geçmek istiyoruz. Tuna Nehri kıyısı boyunca tur tekneleri, restoran tekneler demirlemiş.

Tuna’nın İncisi Parlamento Binası

Parlamento Binası, Budapeşte siluetinin en önemli mihenk taşıdır desek, yanlış olmaz. Panoramik Tuna siluetinde önemli bir yer tutuyor. Çünkü Tuna’nın zarifçe kıvrıldığı bir dönemeçte beyaz, görkemli anıt yapı sizi olanca zarafeti ile karşılıyor. Sağımızda Margret Köprüsü, yanında Tuna’nın ve Budapeşte’nin incisi Margret adası, tarifi imkansız seyir güzellikleri sunuyor.

1884 yılında başlayıp 1902 de tamamlanan Neo-gotik üslubun muhteşem mimarisiyle inşa edilmiş, 27 giriş kapısı, 691 oda, 10 salona sahip, içindeki merdivenlerin birbirine eklendiğinde neredeyse 20 km’ye ulaştığı toplam alanı 18 bin m2’yi bulan parlamento binasında 40 milyon tuğla ve iç dizaynında 233 heykel ve tamı tamına 40 ton altın kullanıldığını öğreniyoruz. Milli meclis salonu ve kubbeli salon hakikaten görülmeye değer. Hayret makamında soluksuzca geziyoruz, ilginçtir bu binanın yüksekliği de bazilikada olduğu gibi 96 m,sanırım bir sekliyle şehir siluetinde bir standart getirilmiş olmalı diye düşünmeden edemiyorum.

Margret Köprüsü

Yapımına altmışların başında başlanan Tuna nehrinin gerdanlıklarından biri olan Margret Köprüsü, 1876 yılında yapılmış. Üzerinde yürürken Margret adasının doğal güzelliklerini de görmeniz mümkün. Köprünün 638m uzunluğunu adımlayarak Buda kısmına ulaşıyoruz. Elimizdeki haritaya göre tarihimizin önemli karakterlerinden Gül Baba Türbesine yakın olduğumuzu farkediyoruz. Török Utca caddesine giriyoruz,heyecanla adımlarımız birden hızlanıyor türbeye vardığımızda biraz duygulanıp iç çekiyoruz.1541 yılında burada şehit düşen Gülbaba’nın cenazesini rivayetlere göre Kanuni Sultan Süleyman beraberinde 200 bin kişi ile kıldı. Biz de bu gönül mimarı Gülbaba ve şehitlerimizin ruhuna bir fatiha gönderip kaleye doğru yolumuzu sürdürüyoruz. Bu arada unutmadan, bu güzel türbenin bir maketinin de İstanbul’da Miniatürk Park açık hava müzemizde olduğunu söylemeliyim.

Mandragora’da Gulaş Lezzeti

Tuna nehrini solumuza alıp Budin kalesine çıkmak üzere finiküler yönüne doğru yürürken Kacsa Utca caddesindeyiz. Açlığımızı yatıştıracak bir şeyler yemek istiyoruz, birkaç küçük restoranı es geçip Mandragora restoranda karar kılıyoruz. Macarlar her zaman mutfaklarıyla gurur duyarmış, biz de bu gurur verici mutfağın lezzetlerini denemek için bayağı bir iştahlıyız. Mandragora’nin güzel bir bahçesi var, cennetten bir köşe sanki… Buda bölgesine saklamışlar da biz keşfetmişiz gibi oldu.. Adeta büyülendik, harika bir mekan. Şef bize başlangıçta karaciğer öneriyor lakin biz meşhur paprika aromalı yemeklerinden tavuk, balık dışında en bilinen yemeği “dana gulaş”ı deniyoruz. Paprikanın tadı başlarda bize farklı gelse de baharatlı gulaşı seviyoruz. Bir nevi et ve sebze ağırlıklı sulu yemek, çok da lezzetli… Mekan, sıradışı, farklı bir atmosferi var. Üstelik servisteki nezaket dikkatlerden kaçmıyor. Fırsatı olanların uğrayıp farkı fark edeceği bir yer tavsiye ederiz.

Vakit ikindiyi geçiyordu. Güzel bir yemeğin ardından biraz da dinlenmiş olsak da kaleye yürüyerek çıkmayı göze alamıyoruz. Teleferik kabinli finüküler için bekleyen yoğun bir turist grubu var. Beklemek kuyruğun azalmasına sebep olur mu acaba, diyerek citytour satışı yapan gençlerle sohbete koyuluyoruz. Elektrikli golf araçları ile çıkabileceğimizi söylüyorlar lakin fiyat hoşumuza gitmiyor. Beklerken zincirli köprüden gelen turistlerle kuyruğun azalma ihtimalinin giderek imkansızlaşmasıyla yüzleşirken cesaretimizi toplayıp bilet için sıraya giriyoruz. Bir zaman sonra kendisi de bir tarihi eser olan 1870 yılına ait finükiler ile aslanlı köprü üzerinden Peşte manzarasını seyrederek 4dk da kaleye çıkıyoruz.

Tarihin Güçlü Tanığı Budin Kalesi

Budin kalesine çıktığımızda manzara bizi büyülüyor. Budapeşte panoraması muhteşem, karşımızda zincirli köprüden bazilikaya sol tarafımızda parlamento binası Peştenin tamamı alabildiğine sınırsız bir görkemi gözlerinizin önüne seriyor.

Gotik ve Barok mimarinin muhteşem yapılarını burada görmek, heykellerin tarihsel olaylara göre güç ve iktidarı temsil ettiği anıtsal yapılarla dolu bu kale… Budapeşte’yi gezmek isteyenlerin mutlaka görmeleri gereken yerlerin başında gelir. Bir dönem Osmanlı’nın Budin’i yönettiği merkez de olan kale tarihi 13.yy Moğol istilası sonrasından başlayıp 1260’dan sonra Macar krallarının hem ülkeyi yönetip hem ikamet ettikleri yer olmuş.

Defalarca parmağımız deklanşöre basıyor, ardından zamanımızın darlığını hatırlayıp hızla Aziz Matthias kilisesine yöneliyoruz. İlk kez bir kilisenin ücretli olduğunu burada görmek beni şaşırtıyor. Bu yönüyle müze kilise olma özelliği taşıyor olmalı diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Matthias Habsburg krallarının taç giydikleri 700 yıllık bir 13.yy anıtsal yapı. Osmanlı zamanında camiye çevrilmiş olan kilise çatısında kullanılan Zsolnay seramikleri ile de biliniyormuş. Birkaç defa restorasyon geçirmiş olan kilisenin freskleri inanılmaz güzellikte… Ayrıca Macarlar için bir özelliği de yerli ve yabancı sanatçıların burada Pazar akşamları konser veriyor olduklarını anlatılanlardan öğreniyoruz.

Halászbástya Balıkçılar tabyası ikinci gezi noktamız… Tarihi 115 yıllık bir geçmişe sahip olsada en güzel Peşte manzarasının izlendiği yerlerden birisi de bu tabya… 7 Macar kabilesini temsilen 7 kulenin yapıldığı bu tabyaya balıkçılar tabyası denmesinin nedeni Ortaçağ Budapeştesi’nde anlatılanlara bakılırsa yakındaki balık pazarında çalışanların savunma esnasında burada çok fazla fedakarlıklarda bulunmuş olmasındanmış… Sonrasında, doğruca kraliyet sarayına yürüyoruz, önünde durduğumuz heykel Peşte’ye bakıyor atının ayaklarına doğru yalvaran Osmanlı askerleri yapılmış olması dikkatimizden kaçmıyor..

Budapeşte Tarih Müzesi’ndeyiz… Eskiden kraliyet sarayı olarak kullanılan bu mekana en alt kattan giriş yapıyoruz. Tarih öncesi Budapeşte,arkeolojik dönemler, Buda kalesi ortaçağ kraliyet sarayı,buda kraliyet sarayı gotik heykeller gibi kalıcı sergilerin yer aldığı koleksiyonları müzeci gözüyle inceleme fırsatı bulduk. Yer yer müze içersinde ziyaretçilerin deneyimsel tematik puzzle çalışmaları yaptıklarını görmek ilgimizi çekti. Çünkü ziyaretçiyi müze içinde belli bir temayı esas alan bir konu üzerinde yoğunlaştırmak müzecilik adına fark oluşturmuş, bunu gözlemliyoruz. Arkeolojik eserlerin sergilendiği hall de çok eski bir şapel de mevcut. Katları birer birer gezerek çıkıyoruz ortaçağ dönemlerine ait seksiyonlar, Osmanlı dönemi ve Macar krallıkları dönemi eserleri, etnografya bölümleri ve müze içersinde birde koruma uygulama çalışmalarının yapıldığı restorasyon ve konservasyon merkezini de gezerek kraliyet sarayını terkedip ana kapıdan orta avluya çıkıyoruz. Avcılar çeşmesi önüne gelip resim çekiyoruz. Sonra sarayın ön kısmına uzun tünel koridordan geçerek ana halldaki “modigliani” resim sergisini gezmek istiyoruz. Lakin neredeyse yaklaşık otuz euro civarı olduğunu duyunca giriş ücretinin ülkemizdeki müze ve ören yerlerine göre ne kadar yüksek olduğunu düşünüyoruz. En küçük müze ve ziyaret yeri 10 euro 15 euro… Gün batımına doğru kaleden Budapeşte manzaraları alıp finükülerle iniyoruz..

Osmanlı mezarlarının olduğu kısma inemedik lakin orada Macarların Osmanlı Budin valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa hakkında şöyle yazdıklarını okumuştum “145 yıllık Türk Egemenliği’nin son Budin valisi Abdurrahman Abdi Arnavut Paşa bu yerin yakınında 1686 eylül ayının ikinci günü öğleden sonra yaşamının 70.yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı. Rahat Uyusun”ruhuna bir Fatiha okuyoruz, yakından… Ve sonra Nazlı Budin türküsünü hatırlıyorum….Cephane tutuştu, aklımız şaştı,Selatin camiler yandı tutuştu. Hep sabi subyanlar ateşe düştü. Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i…

Tuna’nın Gerdanlığı Aslanlı Köprü

Budapeşte’nin sembollerinden Tuna’nın asıl gerdanlığı olan zincirli köprüden geçerken testere ile müzik yapan bir sokak sanatçısı köprüde resital veriyor. Biraz durup dinliyoruz, sonra resim çekmek istediğimi farkedince para istiyor,meğer geçimini çaldıklarını dinleyenlerden aldığı bahşişlerden değil resmini çekenlerden sağlıyormuş. Lakin bizde o göz yok, işaret etmesine rağmen yürüyüp gidiyoruz. Peşte tarafına geçip hotelimize ulaşacağız… Aslanlı köprü de denilen bu meşhur köprünün anlatılan ilginç de bir hikayesi var, ona da değinmeden geçmeyelim: Köprünün iddialı mimarı, köprüde herhangi bir eksiklik bulan olursa kendisini öldüreceğini söylemiş.

Bunun üzerine küçük bir kız çocuğunun köprü girişindeki aslanlardan birinin dili olmadığını farketmesi üzerine mimarın kendini tunaya atıp intihar ettiği söylencesi yaygın bir şehir efsanesiymiş.. Akşamın rengi hafif hafif Avrupa’nın en iyi aydınlatılan 3. şehrini ışıtmaya başlıyorken,jozsef Atilla caddesinden geçerek buyuk Andressy caddesine ulaşıyoruz. Akşamın sadeliğinde uzun geniş Andresy caddesinde yürüyüp, Budapeşte opera binasından karşı sokağa giriyoruz. Sokağın sonuna vardığımızda sabah bıraktığımız Madisson hotel orada bizi bekliyor. Sokağın sonunda kafelerin loş ışıkları altında Macarlar akşam yemeğinde. Odamıza çıkıp eğreti yerleşiyoruz. Birazdan çıkıp bir akşam yemeği için Andressi’den aşağı doğru gelirken gördüğümüz Török Kebap restoranında bir seyler yiyeceğiz. Akşam bayağı serin geliyor bize, 10 dk yürüyüp Türk restoranına ulaşıyoruz. Yiyecek olarak sadece tavuk döner alternatifimiz olduğunu görünce itiraz etmiyor, yiyoruz. Adıyamanlı Emre abiyle sohbet edip ardından çay ikramı ile de ağırlanıyoruz. Müsaade alıp hotelimize dönüyoruz. Gece bütün gün yürümenin verdiği yorgunlukla çabucak geçiveriyor, bir bakıyoruz sabah olmuş… Bu defa hotelimizin alt caddesinde tarife göre bir diğer Türk lokantası Antalya Kebap’a sabah çorbası için uğruyoruz ve Szeged şehrine gitmek üzere varmış gidip bir çorba içip Szeged şehrine gitmek üzere Budapeşteye veda ediyoruz.


Mardin

SAFRAN MANASTIRI “DEYRULZAFARAN”

Türkiye coğrafyası bütün dini, etnik ve kültürel zenginliklerin bir arada yaşadığı kadim medeniyetler coğrafyası.. İstanbul başta olmak üzere Hatay, Mardin gibi şehirlerimizde bu medeniyetler çeşitliliğinin günümüzde de canlı dinamik yaşandığı sembol şehirlerimizden.. Dünyada da bu duruma örnek Kudus’ün dışında belki başkaca bir şehir yoktur.

Bu defa gezi rotamızı Kadim kültürlerin bir arada yaşadığı şehrimiz Mardin’de bulunan Hristiyanlığı topluca kabul ettikleri bilinen ilk halk olan Süryanilerin Hristiyan yorumuna ait bir inanç merkezi “Dayrulzaferan Manastırı” Manastır ismini tarihin eski dönemlerinde bu bölgede yetişen safrandan almış; söylenildiğine göre sıva harcına safran bitkisinin çiçekleri katılmış ki safranın o muhteşem rengi manastırı sarıp sarmalasın, sarı ile turuncu arası farklı harmonisiyle daha bir büyülesin, yüzyıllar boyu farklı inançların dualarıyla aşınmış duvarları ile bu görkemli taş tapınak dimdik ayakta ve iyi korunmuş görünüyor..

Mardin’in 4 km doğusunda dağ yamacında zeytinler arasında yer alan ve Hz. İsa’dan sonra 5. yy.’da inşa edilen bu manastır, 1932’ye kadar Süryani Ortodoks patriklerinin ikamet yeriymiş…

Dostum Mahmut, biletlerimizi alıp giriş için bana işaret ediyor birlikte zeytinlikler arasındaki yoldan ağaçlıklar içersinden geçerek manastıra ulaşıyoruz.

Ana kapıdan girip ikinci avlunun taş merdivenlerini tırmanırken ayaklarımızın bizi başka bir zamanda yolculuğa çıkarttığını hissediyorum. Hayretle etrafı süzüp heyecanla birkaç kare fotoğraf çekiyorum, 17 kişilik ziyaretçi grubun son üyesi olarak Manastırın kapısındaki yerimi alıyorum..

Manastır’ın girişinde dinsel kıyafeti ile bizi kendisini; ben başrahip Gabriel diye tanıtan rehber karşılıyor. Herkes tamamsa gezmeye başlayalım, öncelikle hepiniz hoş geldiniz, diyerek manastırı kısım kısım anlatmaya başlıyor:

Bodrum kat Güneş Tapınağı; bu yapının tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte milattan çok önceki yıllara dayandığı tahmin edilmektedir. Bu kısım o dönemde Güneş Tapınağı olarak kullanılıyordu. Güneş Tapınağı, Mor Hananyo Kilisesi’nin doğu tarafında kalıp iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmı beşik tonozlu şeklinde yontulmuş taşlardan oluşan yüzeyi 25 metrekare bir alan. İkinci bölüm ise 51.5 metrekare farklı bir tavan mimarisine sahiptir. Tavanı oluşturan düz ve iri her biri yaklaşık 4 ton ağırlığında olduğunu söylediği taşlar geometrik yapıda olup aralarında harç, kum, kireç ve benzeri malzeme kullanılmadan birbirine yaslanmış ve kilitlenmiş şekilde kenetlenerek yerleştirilmiştir. Taşların dizilimlerinin ortadan V şeklinde olduğunu ve çatının tam ortasında bir kilit taşla kilitlendiğini anlatan Baş Rahip Gabriel’in söylediğine göre manastırın doğu ve güney cephesinde kalan iki kuşağın ne amaçla kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, sunak yeri olduğu tahmin edilmekteymiş.

Zanan zaman espriler de yapan sempatik başrahip, manastırın bugünkü haline ancak 18.yy’da geldiğini söylüyor.

Azizler Evi (BethKadişe); Aziz Hananyo Kilisesi’nin (Kubbeli Kilise) güneydoğusunda bulunan bu kubbeli mekanda bulunan 7 nişten 4 tanesi metropolitlere, 3 tanesi de patrik mezarı bulunması ve bu azizlerin tamamının gömülme biçimlerindeki temel espri Hz.İsa Mesih’in geleceği yön olan doğu ya dönük şekilde oturur vaziyette gömülmüş olarak bulunan mezarlar münasebetiyle azizler evi dendiğini öğreniyoruz. Yüksekliği 10.5, genişliği ise 5.4 metre olan bu odanın tarihi,neredeyse manastırın kuruluş tarihi olan 5. yüzyıla dayanmaktadır. Fakat dış kısımlar Patrik 4. Petrus tarafından 1884 yılında yeniden onarılmıştır, diye de ekliyor, Gabriel Bey..

Manastırın genelinde hissettiğim şey hep beni ziyaretçi grubundan kopartıyor adeta; iç ve dış mekanlarda bulunan taş motifler insan havsalasını zorlayan nitelikte çalışılmış, sert taşların mahir ellerde mimarinin bütün usluplarıyla yoğrularak şekillendiği bu mabed’te taşın insan ruh’na tesir ettiği bir yüzleşmeye tanık oluyorum.. Baş rahibin azizler odasının ışıklarını söndürmesiyle irkilip kendime geliyor gruba yeniden fiziken dahil oluyorum.

Mor Hananyo Kilisesi (Kubbeli Kilise): Rahip Gabriel kiliseyi Süryani mimar kardeşler Theodosius ile Theodore’nin Bizans İmparatoru Anastasius döneminde, Milattan sonra 491-518 yılları arasında inşa ettiklerini anlatıyor; özellik itibariyle eni 12.3, yüksekliği 17.7 metre ve alanı 271 metrekare Haç şeklinde bir kubbeye sahip bu değişik kubbe mimarisinden dolayı da Kubbeli Kilise de deniyormuş… Kilisenin iç duvarları Kutsal Kitaptaki geçen hikayeleri tasvir eden fresklerle süslüymüş, ancak tarihte meydana gelmiş bir yangın nedeniyle turkuvaz renkli tavan mimarisinden geriye sadece sağ duvarda; 793 yılında manastırda büyük bir restorasyon yaptıran Aziz Hananyo’yu tasvir eden dikkat çekici bir fresk kalmış,freskin uzunluğu 270, genişliği ise 66 cm dir.

Hananyo Kilise’nin kuzey ve güneyinde bulunan apsislerdeki kduşkudşinler (ayin eşyalarının durduğu alan) ince işçilikle 1699 da ahşaptan yapılmış,Orta ana apsisteki kduşkudşin 1941 yılında yanmış, geriye sadece iki sütun kalmıştır. Sütunlar üzerindeki Süryanice yazıya göre apsisin 793 yılında Mardin ve Kefertüth Met-ropoliti Aziz Hananyo tarafından yaptırılmış. Mevcut kduşkudşin 1942 yılında Mardin ve Midyatlı Süryani taş ustalarının sarı kesme taştan yapıldığını anlatan rehberimiz; kilisenin ana apsis bölümünde dikkat çeken iki adet kürsü ve kuzey tarafta ki 350 yıllık kürsü cevizden olup patrikler kullanmışlar.Diğer bir kürsü ki fil dişinden muhteşem görünümlü metropolitler bu kürsüyü kullanmışlar bunun da yaklaşık 500 yıllık olduğunu öğreniyoruz. Kilise’nin batı tarafında bulunan ceviz ağacından yapılmış muhteşem ahşap kapının dış yüzeyinde Süryani dilinde yazılmış Hz. Davut’un mezmurlarından kısa bir bölüm ve Aziz Balay’ın bir şiiri yeralıyor 500 yıllık bu kapıda…

Meryem Ana Kilisesi: Manastırın ilk kilisesi olan bu mekan manastırın bir nevi antreposu gibi, 153 metrekarelik bir alana sahip olup Apsis kısmında Bizans dönemine ait mozaikler bulunmaktadır. Duvarlar ve tavanlar pişmiş Bizans tuğlasından yapılmıştır. 1699 yılında el işçiliğiyle yapılmış, 3 kduşkudşin ve üzerinde Hz.Davut’un mezmurlarından Süryanice mısralar bulunan 3 ahşap kapı bulunmaktadır. Bu binada yetişkinlere ait sekizgen bir vaftiz kurnası dikkat çekiyor. Bu kilise günümüzde de vaftiz törenleri için kullanılmakta olduğunu Rahip Gabriel’in ifadesinden anlıyoruz.. Bunların yanı sıra duvarda bez freskler ve ilk basımı yapan İncil kalıplar ve baskı malzemeleri bu kilisede sergilenmekte… Sonra orta avluya çıkıyoruz kuyunun başında bu muhteşem manastırın avlu resimlerini de çektikten sonra bir süre Gabriel Beyle sohbetimize manastırın meşhur safran çayı ve kurabiye eşlik ediyor.. Yorgunluğumuzu gideren bu güzel sohbet molasının ardından Baş Rahip Gabriel Bey’e alakasından dolayı teşekkür edip manastırı zeytinler arasından geçerek bu manastırdan taşa üflenmiş ruhtan esintilerle safran tadında veda ediyoruz….

Isfahan

İSFAHAN; MEDENİYETLERİN RUHU

Zihnimin duvarları arasına sıkıştırdığım kökeni 80’li yıllara dayanan bir düş gibi merakımın beynimi adeta kemirdiği, bazen korku, bazen endişe ile erteleyip durduğum bir seyahat idi İran gezisi.

Atatürk Havalimanı’nda İran Airkontuarında kuyrukta valizlerini teslim etmek üzere bekleyen karışık bir grup gencin arkasında sıramı beklemeye koyulmuşken,istemeden kulak misafiri olduğum bazıları bermuda giymiş gençler orada bu kıyafetin sorun olup olmayacağını kendi aralarında tartışırken içlerinden biri dönüp bana “sizce sorun olur mu? diye sordu; ben de bir fikrim yok ben de ilk kez seyahat ediyorum İran’a sorun olacağını düşünmüyorum diye cevapladım.Bu sırada kendimi tanıtıp, tanışalım isterseniz deyince sonradan hepsinin farklı sektörlerde ve mesleklerinde oldukça başarılı arkadaşlar olduklarını öğrendim. Uçakta ayak üstü sohbet, muhabbet derken benim kabin görevlisi ile Fars dilinde yapmış olduğum sohbet elinde epeyce kalın bir İran kitabını karıştırıp duran bayanın dikkatini çekmiş olmalı ki, gelip Fars dilini nereden öğrendiğimi sordu, kısaca özetledim Farsça ile olan ilişkimi sonra tek başıma yolculuk ettiğimden hangi yöne gittiğimi sorunca ben Kum, Kaşan, İsfahan yönüne gideceğimi belirtince onlarda aynı yoldan Pakistan, Hindistan’a doğru gideceklerini, gezecekleri ülkenin dilini az çok konuşan birinin yanlarında olmasının avantaj olacağı düşüncesiyle istersem gruba katılabileceğimi söylediler. Genelde yalnız seyahat etmeyi tercih ettiğimi lakin düşüneyim biraz deyip Tahran İmam Humeyni Havaalanı’na kadar gözlerimi kapatmış olduğumu 3,5 saat sonra uyandığımda anladım.

Sırt çantamı alıp yürüdüğümde grubu valiz beklerken buldum teklif için teşekkür edip kendileriyle vedalaşarak biraz döviz bozdurup toman alıp bir taksiyle yaklaşık 40 km uzakta olan Forudgah-e Emamdan Kum-Kaşan-İsfehan yönü yerine Tahran’a geçmeye karar verdim. Saat 14.00 gibi küçük şirin bir hotel olan Meydan-ı Firdevsi’ye yakın bir çıkmaz sokaktaki Ferdis hotele yerleşiyorum niyetim gece otobüs ile terminali cenuptan İsfahana geçmek…

İSFAHAN NİSF-İ CİHAN

Günlerden Çarşamba haftasonu dönmek üzere yer ayırtıp gece saat on gibi güney terminalinden İsfahana doğru hareket ediyorum.Sabahın erken saatlerinde merkeze yakın bir hotel bakınırken Nakş-ı Cihan hotelinin caddeye bakan aynalı renkli süslemeleri dikkatimi çekiyor, resepsiyonda biraz pazarlık ettikten sonra yerleşiyorum.Meydanı İmam’a yakın İsfahan Belediyesi karşısında rahatlıkla gezip geri dönebileceğim bir nokta. İran’ın en büyük üç şehrinden biri olan bu şehir, kökeni 16. yüzyılda bir madeni para üzerine yazılmış olan farsça “İsfahan nisficihan” ,yani “İsfahan dünyanın yarısıdır” sözüyle adeta özdeşleşmiştir. Hakikaten İsfahan dünyalar kadar güzel bir şehir bunu bir çok medeniyete baş şehirlik etmiş olmasından ve şehrin mimari yapısının mükemmel olmasından müşahede etmekteyiz.

Medler döneminde Aspandana adıyla Medler’in en önemli sehri olan İsfahan, 642’de Müslümanlar tarafından feth edildi. Bizim medeniyetimiz olan Selçuklu devleti 11.yy’da İsfahan’ı kendisine başkent yaptı, Selçuklular Sultan Melikşah döneminde bu güzel şehri her bakımdan gelişirmiş lakin ardından Moğollar ve Timur’un orduları tarafından talan edilen bu şehir ta ki Safevi hükümdarı I. Şah Abbas zamanında, 17. yüzyılın ortalarında ancak görkemli günlerine dönebilmiş,kısa bir tarih hatırlatmasından sonra kahvaltıya inmek üzere odadan çıkıyorum aşağıya indiğimde bir sürpriz; 4 motorcu vatandaşımız kahvaltıda onlara selam verip eşlik ediyorum biraz havuç reçeli bir yumurta biraz peynir zeytin ve birkaç çeşit İsfahan tandır ekmeği ile açık çay kısa süren sohbetimizde İstanbul’dan gelen motorcu gezginleri Pakistan’a gitmek üzere yolcu ediyorum.

Meydan-ı İmam

Sabah 8.30 sularında hotelim nakşı cihandan aldığım harita ile yürüyerek İmam Meydanı’na giriyorum, meydanı çevreleyen kapalı çarşıda dükkanlar yeni yeni açılıyor, 17 yaşlarında bir delikanlı temizlik yapıyor, selam veriyorum, fotoğraf çektiğimi görünce gelip nereli olduğumu sordu, İstanbul Türkiye deyince Müslüman olup olmadığımı merak ettiğini söyledi, ben de yaygın biçimi ile Müslümanım elhamdülillah diye cevap verdim, ismi Muhammed Ali olan hafif sakalı ile bu genç biraz gözlerime bakıp “Şii mi Sunni mi” olduğumu sordu, Sunni olduğumu söyledim sonra tekrar gözlerimin içine bakıp “peki Şii olmak istemiyor musun” dedi; ben de “zaten Şiiyim” deyince şaşırdı nasıl yani dedi, az önce Sünni olduğunu söyledin ya bunun üzerine biran düşünüp ona farsça bir cümle kurdum “herkesi ki Ali ragabulest an keski şiayı Ali est, her kesi ki Ali ragabulnist an kes ki muselmannist “ (Her kim ki Aliyi kabul ederse onun taraftarı sayılır, her kim de Ali’yi reddederse o zaten Müslüman değildir) dedi ki “abi seni bırakmam artık birlikte gezeceğiz sana gezdireceğim İsfahan’ı” dedi, dükkanda çay ikram etti kardeşinden müsaade isteyip dünyanın en büyük meydanı olan eni 160 m boyu 500m olan 80 bin m2’lik ünlü İmam meydanına birlikte giriyoruz etrafı sütunlu yapılan ile kapalı çarşı şeklinde düzenlenmiş ortasında geniş bir havuzla süslenmiş meydanın eskiden adı Şah Meydanı iken devrimden sonra İmam Meydanı adını aldığını ve Unesco dünya mirası listesine girdiğini Muhammed Ali’den öğreniyorum.

İmam Humeyni Meydanı’nın sonundaki turkuaz kubbeli ve yapımına Selçuklular zamanında başlanmış olan Mescid-i İmam; mavi çinileri farklı mukarnaslı giriş kapısı ile görkemli bir mabet meydana adeta hükmediyor gibi lakin biz Muhammed Ali ile önce Kah-ı Ali Gapuyani Ali’nin kapısı demek olan bu saray 6 katlı yapısıyla meydana hakim bir yapıyı geziyoruz. Şah hanedanının havuzlu balkondan meydandaki etkinlikleri törenleri izledikleri 1597 yılına ait bir saray sarı mavi tonların hakim olduğu çinili merdivenlerinden havuzlu balkona çıkıp oradan meydanın bitimsiz panoramasını izliyoruz, Muhammed Ali bir şeyler soruyor sürekli bir taraftan da bu sarayın altından mescidi imama uzanan bir tünelin olduğundan bahsediyor biraz fotoğraf çektikten sonra hayatım boyunca daha iyisini göremeyeceğimi düşündüğüm bana göre dünyanın en güzel ahşap parçalı kubbe tezyinatı; başka hiçbir yerde göremeyeceğinize bahse girerim..

Daha ilk durağım olan İmam Humeyni meydanında anladım ki Tahran ve Meşhed’den sonra en büyük şehir olan İsfahan’ı iki güne sığdırmak çok zor olacak fakat programımı ona göre yapmıştım, dönüşte iki gün Tahran’ı gezip döneceğim.. İmam Mescidi’ne girmeden kapalı çarşıları görmek istiyorum, bu arada Muhammed Ali gelen bir telefonla annesine gitmek üzere vedalaşıp ayrılıyor, ben de çarşıya giriyorum, tarihten bir sahne gibi adeta İsfahan çarşıları ,sanatın mimarinin edebiyatın estetiğin her seyde zirve olduğunu buradan gözlemleyebilirsiniz. Minyatürler, sedef kakmalar, tezhipler, hatlar, aynalı tablolar ,metal işleri mozaik ürünleri, eşsiz seramikler, vazolar, çiniler adeta rüyada gibi kendinizi kaybedip büyüleniyorsunuz. Doğunun gizemi diye söylenen tarifin bu olduğuna kanaat getiriyorum. Haftanın sadece bir günü Pazar sadece bayanlara özel açılıyormuş ve onlar istedikleri kadar kalıp istedikleri gibi alışveriş yapabiliyormuş.

Mescid-i İmam

Parlayan turkuaz mavisi çinileriyle bir şaheser olan bu mescit İsfahan’nın sembol eserlerinin başında geliyor Selçuklular tarafından inşaasına başlanan bu mescidi Şah Abbas’ın tarafından yaptırılan 18 yıllık bir çalışma sonrasında 1629’da tamamlanmış. Mescidin içine girdiğinizde adeta turkuazın maviliğine teslim oluyorsunuz, düş gibi bir sesin akustik olarak 49 farklı tonda yankılandığının tespit edildiği belirtiliyor, üstelik insanlar bunun sadece 12 tanesini algılayabiliyormuş, yanımızdaki gruba bu bilgileri anlatan rehber gerçekten inanılmaz fantastik bir atmosfer olduğunu da ekliyor. Gruptan bir delikanlının büyük kubbenin altına gelecek bir noktadan “Allahu Ekber “diye seslenmesi sanki gökyüzüne ulaşıyor gibiydi.. Mescidin mavi çinilerinin geceleri, ışığı yansıtması ile başka bir güzellik onu de fırsat olursa gece gelip göreceğim diyerek adeta efsunlandığım mescitten çıkıp Şeyh Firuze taşlarla bezenmiş bir başka düşşel anıt olan Şeyh Lütfullah Mescidine doğru yürüyorum.

İmam Meydanının doğu köşesinde bulunan Şeyh Lütfullah Mescidi Şah Abbas tarafından kayın pederi olan Lübnan asıllı Şeyh Lütfullah adındaki İslam aliminin adına yaptırılmıştır. İlk zamanlar medrese ve sohbet mekanı olarak düşünülen mescidin minaresi bulunmamaktadır. Mescid-i İmama göre daha sade ve mütevazilakin oldukça estetik bir mescit olarak inşa edilmiştir.

Günün ortasını çoktan geçmişiz ,meydanı terkedip yakındaki ChelSutuna Sarayına doğru yürümekte zorlanacak kadar yorulmuş olduğum gerçeğiyle de çabucak yüzleşmekten hoşlanmıyorum lakin iki güne sığdırmak durumunda olduğum koca İsfahan var önümde ..

CehelSutun

CehelSutun(40 sütun) Sarayı meydanı çıkınca ilk sola dönüldüğünde hemen karşınıza çıkan saray, meydandaki Ali Gapu sarayının tam arkasında büyük bir asırlık bahçe içerisinde yer almaktadır. Chelsutun (kırk sutun) sarayının 20 tane ahşap sütunu bulunmakta olup önündeki havuza yansıyan 20 sütun görüntüsü ile birlikte toplam da 40 sütun ettiğinden Kırk sütun Sarayı ismini almıştır. Aynalı Mukarnaslarla bezenmiş bir görkemli kapıdan girilen bu yapının içinde Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in Çaldıran savaşı da büyük bir duvar üzerinde resmedilmiş olarak sergilenmekte ayrıca eski eser koleksiyonlarının sergilendiği bir müze durumunda İsfahan’ın ve İran’ın yoğun ziyaretçi alan müzelerinden birisi olma özelliğini taşıyor vakit ikindi vakti yorgunluk artık taşınmaz hale geldiğinden gidip büyük asırlık ağaçların altında uzanıp dinlenmek amacıyla bahçenin içlerine doğru yürüyorum, az ileride ağaçların içinde önünde küçük havuz ve sedirlerin olduğu şirin bir geleneksel çayhane görüyorum, doğruca gidip otantik İran milli kültürüne göre döşenmiş tamamen geleneği yansıtan başta halı kilim ve oturma grupları duvar resimleri ve kumaş kaplamalar insanı tarihin içine götürüyor, adeta fazla kalabalık olmayan çayhanede gözüme kestirdiğim bir yere uzun oturup ayakkabılarımı çıkarıp bir çay ve yanına da bir galyan (nargile) söylüyorum değmeyin keyfime hiç kalkacağım yok buradan…

Kristal şekerler kullanılıyor çay için altın sarısı çubuklara tutturulmuş bardağa daldırıp tatlandırıyorsunuz. Çayın yanda kek tarzın da yiyecekler atıştırıp akşam için düşündüğüm ziyafetten dolayı atıştırmalıkla geçiştiriyorum, öğle öğününü çünkü akşama planım İsfahan’ın ünlü restoranı Shahrzad da yemeyi düşünüyorum, nereden baksan 1-2 saat dinlendim, kendime geldim, toparlanıp İran’ın sembol eserlerinden biri olan Siosepol Köprüsüne yürüyorum, mesafe çok değil yavaş yavaş ..

Siosepol Köprüsü

ZayendeRud ırmağı üzerindeki 1602 yılında yapılmış olan33 gözlü Si-o-se Pol (Farsçası : 33 sütunlu köprü ) mimarı olan Allahverdi Han adıyla bilinen 300m uzunluğunda 14m enindeki meşhur köprüdeyim.. Köprü üzerinden yürüyüp karşıya geçiyorum, sonra tekrar dönüp kemerlerle bölünmüş upuzun balkon gibi kısımlarda herkes resim çekiyor yada çekiliyor genç kızlar çocuklar etrafımı çevirip “harici “diyerek “ağa hali şoma çitory” sohbet etmek istiyorlar, ayak üstü İstanbul’dan geldiğimi öğrenince dizilerden bahsedip bir şeyler soruyorlar, sinema tv okuyan bir öğrenci entelektüel konulara girmek niyetinde lakin zamanımız yok, gel birlikte gezelim cevabım karşısında şaşırıp teşekkür ederek tekrar arkadaşlarına dönüyor. Köprünün alt kısmı merak ediyorum, insanlar ayakkabılarını çıkartıp bent gibi yapılmış suyun debisinin düşürüldüğü bir düzlemde yalın ayak nehri karşıdan karşıya gecen insanlar veya hut merdivenlerde dinlenip ayaklarını suya sokarken uzun bir yanık sesle gazel kaside tarzında acının harman olup savulduğu bir İran ezgisine kulak veriyorum, mübalağa etmiyorum, nehrin öte yakasına kadar duyulduğundan eminim. Biraz aşağıya doğru yürüyüp PuleHacu köprüsü de bir başka görkemli tarihi anıt eser orayıda gezdikten sonra Gül-i Bağ gül bahçesini gezip günün sonunu Shahrzad da yemekle sonlandırmak üzere taksi çevirip biraz pazarlıktan sonra biniyorum aslında hiç pazarlık yapacak halim yok, Allah’tan İran çok ucuz. Akşamın hafifçe saçlarını döktüğü anda kendimi meşhur restoranın karşısında buluyorum. Restoran adeta bir saray yavrusu bir sanat galerisi havasında duvarlar minyatürler ve İran el sanatlarının süsleme örnekleri ile dolu doğunun gizemini mistik tarafını ortaya koyan bir tarz oluşturulmuş ,etrafa bakındığımda göz ucumla nedense hep zengin insanların uğrak mekanı olduğu izlenimine kapıldım.

Çorbaya bayıldım yarma ve havuç ile yapılmış küçük yeşil limonların da bulunduğu çorba enfes denilecek kadar var, ardından Kebab-ı khubide söylüyorum güzel oldukça doyurucu bir kebap eti de nefis yanında taze naneli ayran ve lavaş götür götürebildiğin kadar. Sonra mütevazi hesabımı ödeyip doğruca taksiciye Naksi Cihan hoteli dedim… Yorgun argın bedenim beyaz şiltesine düşer düşmez rüyalar yürümüştü, çoktan kirpiklerime tutunup gözbebeklerime kadar sabah erken kalkacağım.

Vank Katedrali

Ertesi gün ilk işim Vank Kilisesine gitmek Ermenilerin yoğun olduğu Colfa semtinde kutsal hikayelerin minyatürlerle anlatıldığı renklerin canlılığı adeta Katedral muhteşem bir tablo gibi insanı çarpan etkileyen bir yer, mutlaka görülmeli bu kilise.. Kilise bahçesinde küçük bir Ermeni müzesi de bulunmakta, hızla dikkatimi çeken camekan içinde büyükçe bir Türkiye haritasının da varlığı sanıyorum, Ermenilerin temcit pilavı gibi sürekli ısıttıkları şeyler babından konulmuş olmalı diye düşünüp çıkıyorum..

Minar Cumban

Günün ikinci durağı Minar Cumban yani sallanan minareler taksiye beş toman verip çok fazla mesafede tutmayan sallanan minarelere varıyoruz, sıradan bir bahçe girişinden geniş bir avluya çıkılıyor ve kalabalık bir grup kendisine Ebu Abdullah denen bir sufinin 14.yy’dan kalma türbesinin üst kısmındaki iki minareden birine bakıyor ve heyecanla işaret ediyorlar, birden başımı kaldırıp baktığımda bir kişinin ancak sığabildiği boyu yaklaşık 3-3.5m minareyi içeriden sağa sola iterek salladığını görüyorum hayret edilecek bir şey sanki minare bölünüp düşecekmiş gibi oluyor lakin sanki elastiki bir yapısı varmış gibi geri eski haline geliyor. Görünüşe göre bir sistemi yok, sadece tuğladan örülmüş bir minare.. Lakin sorduğumda birisi bunun mühendislik hatasından kaynaklandığını belirtti ve fakat ben evliyanın kerameti haktır hikmetinden sual olunmaz diyerek ruhuna fatiha okuyup türbeden ayrılıyorum .

Hızla günün ortasını buldum bile vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum, bu şarkın efsunlu şehri yeşil İsfahan’da 360 km sehri baştan başa ikiye bölen Zayende Rud ırmağının güzelliği kıyısındaki şarkın bütün güzelliklerini yansıtan çayhaneler düş gibi.

Ateşgah

Şimdi ki durağım 10km kadar şehrin dışına doğru gidip 1400 yıllık Mecusi Ateşgah’ını görmek bir taksi çevirip biniyorum, şoförun adı Hüseyin hemen İbrahim tatlı sesi soruyor, Ebru Gündeş nasıl diyor ve torpidoyu açıp bir Tatlıses kaseti koyuyor “Allah Allah bu nasıl sevmek” muhabbet sohbetle beni tepenin dibine kadar bırakıyor. Sasani döneminden kalma bu ateşgah ateşin yakıldığı yer anlamında kerpiçten yapılmış lakin günümüze kadar dayanmış ilginç bir yapı burasını yakından görmek için 210 m tırmanmanız gerekiyor tepeye vardığınızda ateşin tüm İsfahan’dan görülecek bir noktada olduğunu şehrin manzarasını yüksekten seyredince daha iyi anlıyorsunuz. İniş çıkışa göre biraz zor oluyor lakin iniyoruz, biraz kayarak da olsa toprak zemin ilginç yer yer kalkerimsi tabakalar var. Lakin şehir panoramasını görmek için bu zahmete değdiğini göreceksiniz .

HeştBeheşt

Sonraki durağım sanırım son durağım olan Heşt Behest sarayı olacak sonra hotelime gidip dinlenecek gece meydanı imamı gezecek ve ardından otobüsle Tahran’a döneceğim, gece 01.00 için bilet ayırttım…

Safevi Dönemi hükümdarlarının yaşadıkları son saraydır Haşt Beheşth Sarayı yani yedi cennet anlamında. Süleyman Şah zamanında 1599 yılında yapılan saraydan günümüze fazla bir şey kalmamış olup girişte küçük bir bölüm kalmış lakin görülmeye değer güzel bir yapıdır.Devrimden sonra çevresi yeşillendirilmiş park haline dönüştürülmüştür.

Bazaar İsfehan

Vakit akşama doğru yaklaştı hotele dönmeden Bazaar İsfahan’a uğruyorum. 17’nci yüzyıldan kalan çarşı, İran’ın ve Ortadoğu’nun en eski çarşılarından biriymiş, çarşı, eski ve yeni şehir bölgelerini birbirine bağlayan, 2 km’lik tonozlu cadde boyunca uzanıyor, bir dükkanın önünde bakılı tişörtler ve geleneksel giysiler dikkatimi çekiyor kendime bir tane seçiyorum biraz pazarlıktan sonra bizim para ile 12 tl ye üzerine hafızdan bir beyit seçip basılmasını istiyorum ”ey aşk eğer ben bize imdat etmezsen biz yok olup gideceğiz” yazdırıp bir saat sonra için sözleşip hemen çarşı içinde bir çay molası ardından gelip alıyorum. Akşam yemeğini hotelimde yiyorum geleneksel İran mutfağından biraz da Lübnan mutfağından felafel yiyip istirahate çekiliyorum, akşam 22.30 gibi çıkıp meydanı imama geçiyorum gece fotoğrafları çekeceğim, merak ediyorum, meydanın gecesini aslında meydan serin harika ışıklandırma havuzun etrafında insanlar oturmuşlar, fayton turları, meddahiler (farsça beyitler okuyan halk şairleri) kuklacılar, fal bakıcıları çok canlı. Biraz resim çektikten sonra ileride galyan çeken gençlerin yanına selam verip oturuyorum, semaverde çay da var, nargile veriyorlar, çekiyorum, birkaç nefes değişik bir şark gecesi ortalama herksin belirli bir kültür düzeyi olduğunu ilk defa burada fark ettim desem yeridir, herhangi bir taksi şoförü size Sadi’den, Hafız’dan, Firdevsi’den veya Fuzuli’den şiirler okuyabiliyor, dünya kültürünü sanatın bütün inceliklerine dair insanların konuşabilecekleri bir şeyler var ve hiç beklemediğim oranda misafirperverlik ve tolerans var. Selam bütün kapıların anahtarı bunu bilir bunu bir kere daha anlıyorum… Ve eşyalarımı alıp İsfahan’a veda ediyorum, terminalden Tahran’a dönüyorum. İsfahan öyle bir şehir ki ruhu bütün dünyaya sirayet etmiş ,bir çok medeniyet kendisini bu şehirde ifade etmiş.Ben de “İsfahan nisf-i cihan”mış hakikaten diyerek uykuya dalıyorum yorgun bir otobüsün sesleri arasında.

Etiyopya

AFRİKA’NIN YENİ ÇİÇEĞİ “ADDİS ABABA“

Her zaman açlık, kuraklık, hastalık, iç savaş ve isyanlarla tanıdığımız Afrika kıtasının en önemli ülkelerinden biri olan eski adı ile Habeşistan şimdiki ismiyle Etiopya’nın başkenti Addis Ababa‘ya yolculuk etmek üzere THY’nin bir İstanbul akşamı adlı programına konuk olarak kaligrafi ve kanun Sanatçısı Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz ile birlikte Atatürk havalimanında buluşuyoruz, akşam 18.55 uçağı ile yaklaşık altı saatlik bir yolculuk sonrası eski adı eski adı Haile Selassie Havalimanı olan şimdiki ismi Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanında olmayı hedefliyoruz.

Pek tabi gitmeden önce yapmamız gereken hazırlıklar vardı bunların başında ise orada karşılaşacağımız muhtemel hastalıklar; sarı humma, hepatit A-B, sıtma, menenjit gibi aşıların olduğu bir kür almak gerekiyor, uçuştan bir iki gün önce Karaköy’de Hayrettin abi ile buluşup birlikte oradaki bir merkezde aşıları olduk. Sokakta satılan açık yiyecekleri tüketmemek ve sürekli şişe suyu içme uyarılarını almayı da ihmal etmedik.

Gece 01.10 gibi Etiopya Bole Havalimanına varıyoruz, bizi orda o vakitler THY Addis Ababa ofis müdürü olan Cengiz Bey karşılıyor, şehrin yarı aydınlık ışıkları arasından Hilton hoteline ulaşıp yerleşiyoruz.

Semavi dinlerin ilk forumlarının yaşandığı bu ülkenin başkenti olan Addis Ababa aynı zamanda Afrika Birliğine de başkentlik yapıyor, bir diğer özelliği dünya başkentleri içersinde Bolivya’nın başkenti La Paz’dan sonra 2500m rakımla en yüksek ikinci başkenti olma özelliğini de taşıyan Addis Adaba Amharik dilinde “kaynakların ve gölgeliklerin serinliği “anlamına geldiği gibi bir başka rivayete göre “yeni çiçek”anlamına da geliyor.

Bilmiyorum, dünyanın başka bir ülkesinde bu kadar fazla dil zenginliği var mıdır ama Etiyopya’da 80 ayrı dilin koşulduğunu öğreniyoruz, üstelik hepsinin anlaştığı ortak dil olarak kullandığı Amharikçe diye de yaşayan canlı dinamik bir dil mevcuttur.

Sabah kalkıp duş almak üzere banyoya girdiğimde bir de ne göreyim Hilton’da sular kesik ve bir not saat 12.30 dan sonra suların verileceğini yazıyor, hiç olmazsa kahvaltı edelim diyerek aşağı iniyoruz, biraz etrafı keşfettikten sonra genişçe güzel bir bahçenin içinde şehrin en güzel yerinde, düğün araçları limuzinler sanki Afrika’da değil de başka bir ülkedeymişiz intibası veriyor, lobideki mis gibi kahve kokusunu takip ediyorum, bir köşede kahveyi kor ateşte kavurup bir yandan da kahve yapıp ikram ediyorlar, selam verip oturuyorum elime karıştırma aletini alıp başlıyorum karıştırmaya olmamız da ayrıca geniş caddeler ve modern yüksek binadan duman çıkmaya başlayınca işi ehline bırakmanın mantıklı olacağına karar verip çekiliyorum. Yerel kıyafetler içerisinde kahve servis eden hanım efendinin ikramını kabul edip modern zamanlarda otantik usullerle yapılan kahvenin keyfine varıyorum.

Biraz dışarı çıkıp caddeye doğru göz atmak istiyorum, geniş yollar, meydanlar ile birlikte bazı modern binalar yerini yer yer teneke barakalardan oluşan gecekondu semtleri yanında çamurdan sazlı geleneksel kulübeleri görünce büyük bir köyde olduğunuz izlenimi edinmeniz mümkün.

Okaliptüs ormanlarına sahip kent yumuşak hatta serin bir iklime sahiptir. Sokakta gözle görülür biçimde bir Hristiyan sembolizmi mevcuttur. Herkesin boynunda iri kocaman kocaman haçlar mevcut. Hrıstiyan dünyanın Ortadoks ve Katolik kiliselerinin etkisi oldukça büyül Müslüman nüfus ise 4 milyonluk nüfusun neredeyse 3/1 ni oluşturuyor, genellikle kabileler arasında yaygın olan ise birden fazla çeşidi bulunan animist dinler teşkil ediyor.

Öğleden sonra yarın akşamki program için neler yapılacağı konusunda bir toplantı yapmak gereği hissediyoruz, Hilton hoteli lobisinde başlayan sergiler ve sonrasında büyük salonda yapılacak etkinlik konusunda Organizasyon Koordinatörü Cengiz Bey başkanlığında sanatçıların ve diğer İstanbul’dan gelen kişilerin katıldığı bir toplantı yapıyoruz, salonun süslenmesinden aktivitelerin yapımına ve program akışına kadar hersey koordine ediliyor ardından meşhur Etiyopya kahvesi ikram ediliyor ve toplantımız bitiyor.

Biraz çıkıp odamızda dinlendikten sonra akşam üstü yeniden lobiye iniyorum, garip bir hareketlilik gözlemliyorum, hafif hafif yerel müzikler derken çıkıp dışarıya yakından görmek istiyorum. Abartılı büyüklükte bir limuzin yanaşıyor ve yerel kıyafetli nedimeler gelini ve damadı karşılıyorlar iki taraflı oluşturulan kortej arasından şarkılar ve danslar eşliğinde gelin damadın içeri girişine tanık oluyoruz, kendimi modern bir mekanda yarı geleneksel yarı modern bir Etiyopya düğünü içerisinde buluyorum, müzikleri dansları gerçekten insanı kendine çeken bir sıcaklığa sahip, kıyafetler ve danslar ayrıca insanın ilgisini çeken türden. Derken misafirler yoğun bir şekilde gelmeye başlıyorlar, ben de merek ettikçe ediyorum, acaba nasıl oluyor diye, biraz ilerleyip kalabalığı takip ettiğimde bir kuyruğun arkasına takılıp devam ediyorum, düğün konuklarının bir süre sonra kocaman bir sığırın büyükçe bir metal paravana gerildiğini başında duran ahçı kıyafetli kişinin bıçakla et kesip misafirlere uzattığını onlarında bir sosa batırıp çiğ çiğ yediklerini görünce çok şaşırıyorum alışık olmadığımız bir durum ne de olsa…

Ana salonun kapısında misafirleri karşılayıp içeri davet eden hanımefendiden rica ettim, içeriyi görebilir miyim biraz bakıp çıksam olur mu diye izin istiyorum, nazik bir hanımefendi olmalı ki beni anlıyor ve çık fazla kalmamak kaydıyla girip görebileceğimi söylüyor, içerideki oturum dışarıdakinin aksine bir büyük modern şölen havasında müzik ve dansların yapıldığı misafirlerin yemek yiyip eğlendikleri şeklinde.. Bir iki kare çaktırmadan fotoğraf çekip hanımefendiye teşekkür ederek düğün yerinden ayrılıyorum..

Ertesi gün öyleden sonra başlayacak program için arkadaşlar ile bir araya gelip akşam yemeğini hotelde bulunan pizza restorantta yiyoruz, hakikaten yediğim en güzel pizzadır desem, yeridir, üstelik hamuru çok ince bizim lahmacundan biraz kalın ve çok lezzetli bir pizzaydı. Yarın ki program yoğun gececeği için dinlenmek için çıkıp odalrımızda dinlenmeye çekiliyoruz..

Sabah 10.00 gibi kahvaltıda buluşuyoruz, organik meyve ve sebze ağırlıklı bir kahvaltı yapıyoruz, mihmandarımız Burhan Bey’in Addis Abaya gelmezden önce birkaç rahatsızlığı olduğu fakat burdaki organik beslenme biçiminden dolayı bu rahatsızlıklarından tamamen kurtulduğunu söylemesi dikkatimizi çekiyor, çünkü burada fakirlik olduğundan modern tarım ve zirai mücadele ilaçları hormon ilaçları kullanılmıyormuş…

Öğlen olmadan Ababa Ofisi İstanbul tanıtım toplantısı için sanatçı arkadaşlarımız stantlarını kurup ebru ve kaligrafi stantlarını oluşturuyoruz, salon hazırlıkları bayraklar süslemeler her şey hazır halde saat 17.00 de başlayacak kokteyl ve akşam yemeği tanıtım toplantısını beklemeye koyuluyoruz.. THY Addis Abbaba ofisi yetkilileri ve misafirler gelmeye başlıyorlar, sanatçı dostlarımız Kaligraf Muhammed Başdaş ve Ebruzen Hayrettin Yangöz Beyler davetlilere atölye uygulamaları gösterip bazı örnek çalışmalar yapıyorlar, misafirlerin hayretler içinde kalarak ebru teknesi etrafında yoğunlaşması, bir diğer taraftan isimlerini yazdırmak isteyenlerin oluşturduğu kuyruk insanların memnuniyetleri gözlerinden okunuyor, adeta herkes mutlu birazdan Addis Ababa Kültür Ateşemiz ve Büyük Elçimiz Ali Rıza Bey ve eşi stantlarımıza teşrif ediyorlar birlikte resimler çektiriyoruz, sanatçılarımızı tebrik ediyor ve salona geçiyoruz hep birlikte, protokol konuşmalarının ardından THY tanıtım filmi gösteriliyor ve İstanbul’dan gelen 6 kişilik türk müziği topluluğu İstanbul şarkıları ve türkülerinden örnekler sunuyorlar katılımcılara, verilen plaketler sonunda program bitiyor.. Bizler yorgun argın odalarımıza çekilip yarın ki gezi programını düşünüyoruz artık…

Aslında benim aklımdaki yer Omo vadisi, en çok merak ettiğim yerlerin başında geliyor, bir çoğumuzun national geographic belgesellerinde gördüğümüz “murskadınları” yani dudaklarına yuvarlak tabak şeklinde tahta yahut metal takan kadınların yaşadığı ve daha başkaca renkli kültürel kabile farklılıklarını gözlemleme şansı bulacağımız Omo vadisi, anlatılanlara bakılırsa İngiliz antropologlar bu kabileleri keşfettiğinde onların sınırları içersinde yaşadıkları Etiyopya diye bir ülkeden haberdar bile değillermiş, ne kadar ilginç değil mi?

Fakat mihmandarımız Omo vadisinin programda olmadığı sadece gezi programının Addis Ababa şehrini kapsadığını söylüyor.. Biraz heyecan azalmasıyla olayı atlatıyorum…

Şehir ulaşım bakımında merkezi bir şehir. Komşu ülkeler olan Kenya, Sudan, Somali ile karayolu bağlantısı olan Addis Ababa Cibuti’ye demir yolu ile bağlıdır.

Birçok hastalık fakirlik ile boğuşan bu ülkenin insanları en çok aids ölümlerinin gerçekleştiği ülke olma özeliği taşıyor ve ortalama yaşam ömrü 50 yaş olduğu söyleniyor.

Soylu Habeş krallıklarına ev sahipliği yapmış olan bu ülke çok defalar İtalyanlar tarafından işgal edilmiş lakin bir türlü zapturapt altına alıp koloni yapamadıkları bir ülke olmuş.

Nil Nehri’nin doğduğu fakat Nil sularından yeterince yararlanmadığı söylenen bu ülke kendi özel alfabesi, yazı dili ve takvimi olan bir medeniyetin devamı niteliğindedir.. Şehrin hatta ülkenin sembolleri arasında kahve ve ülkenin yetiştirdiği maratoncular başta olmak üzere zaman zaman sokakta halen varlığını sürdüren ve bir döneme damgasını vurmuş başını ünlü şarkıcı Bob Marley’in çektiği akım olan rastafariler olduğu biliniyor..

Kenti gezerken büyük meydanlar ve rejimler dev posterler eski Sovyet bloğu ülkelerini andırıyor, bir dönem komünizm yılları da yaşamış olan bu şehir daha ziyade monarşi yıllarıyla bilinmiş Haile Selassie ve Menelik dönemleri özellikle öne çıkıyor..

Dostumuz Cengiz Bey’e yahu koskoca Addis Ababa’da hiç Malatyalı yok mu dedim, şaka ile tabi ki, oda olmaz mı var tabi ki dedi, istersen tanıştırayım seni deyince hemen gidelim ,dedim, yok ,dedi, bu akşam yemeği için ben bir rezerve yaptırdım buranın en güzel restoranı “Alaaddin“ zaten oranın sahibi onlar dedi.

Akşam yemeği için hemşehrim olan Aladdin Restoranın sahipleriyle hem tanışmak hem de Etiyopya mutfağına dair bir şeyler yer miyiz düşüncesi de var gittiğim her yerde yerel lezzetleri mutlaka denemeye gayret ediyorum, çok extrem bir durum yoksa ufak tefek şeyleri hijyen kaygısıyla görmezden geldiğim oluyor nitekim..

İlk bakışta dışarıdan bakıldığında ana cadde üzerinde çok da görkemli olmayan bizim standartlarımıza göre tabi ki lakin Addis Ababa standartlarına göre gayet lüx bir restoran Aladdin. Kapıda bizi Vanessa adlı zarif bir hanım karşılıyor, dostumuz Cengiz Bey bizi takdim ediyor, tanıştırıyor, hanımefendinin iki kızı var fakat asıl dedesi olan beyefendi Malatyalıymış lakin adam uzun yıllar önce vefat etmiş restoranı da kızlarına miras bırakmış. Hikaye çok enteresan 1915 olaylarında Malatya’dan göç eden bir ermeni olan büyükbaba önce Adana’ya, oradan Lübnan’a oradan Mısır’a ve Mısır’dan da Etiyopya’ya gelmiş bir Ermeni.. Sonra Addis Ababa’da evlenmiş ve yerleşmiş kendisi Anadolu yemekleri yapan bir aşçıymış, hikayeyı anlatan Vanessa hanım bir noktadan sonra bana sarılıp ağlıyor, büyükbabasının vatan hasreti içinde öldüğünü anlatıyor, gerçekten duygusal bir atmosfer ve hikayenin detayları herkeste bir mahzunluk bir sükûnet oluşturuyor. Bir süre sonra dostumuz Cengiz Bey biz buraya ağlamaya sızlamaya değil, yemek yemeye geldik diye espriyle konuya müdahil oluyor, kasvet dağılıyor ve güzel bir sohbet başlıyor, hanımefendi Malatya’yı merak ediyor sorular soruyor ben anlatıyorum yaklaşık 2 saat kadar sonra hakikaten bizim damak tadımıza uygun yemekleri afiyetle yedikten sonra müsaade istiyoruz, şeref defterini getiriyorlar, önemli misafirlerine restoran hakkındaki duygularını ifade etmelerini rica ediyorlarmış biz de seve seve Malatya’dan selamlar başta olmak üzere karşılaştığımız konukseverlik ve gösterilen duygusal yakınlık konusunda teşekkür ederek ,mekandan yarı mahzun memnuniyetle ayrılıyoruz..

Biraz gece gezmesine çıkalım acaba gece nasıl bir hayat var merakımız birkaç mekan geziyoruz, daha ziyade Almanların, Fransızların ayrı ayrı beyazların takıldıkları bar tipi yerler, ziyade özellikle siyahların mekanları binaların altında birer adeta in denilebilecek mekanlar. Fakat güzel otantik Etiyopya ritimleri sıkış tepiş ortamda hiç çekilmiyor, bu ortamda toplam 5 dakikayı geçmeyen bu keşiften sonra çok da güvenilir görünmeyen garip tipli insanları görünce herhalde suç oranları çok yüksek olmalı diye içimden geçirdim, mihmandarımız Burhan Bey’e sordum burada herhalde suç oranları rekor düzeydedir dedim, hayır bilakis aksine çok düşük diyor, nasıl olur tiplere baksana abi diyorum, olsun sen onların öyle göründüklerine aldanma herhangi bir suçtan içeri girerlerse kolay kolay çıkamayacaklarını bilirler onun için pek bir şey olmaz burada dedi.. Şaşırdım açıkçası ama bir taraftan da rahatladım desem yeridir. Baştan beri pek tekin bulmadığım burayı terkedip hotelimize geçiyoruz.

Şehrin içinden hotelimiz Hilton’a giderken görkemli binası ve aydınlatması ile şehrin en önemli en gözde mekanlarından Shereton hoteli görüyoruz, mihmandar arkadaş beyaz Almanlar ve Fransızların bazen de Çinlilerin eğlence yeriymiş, anlattığına göre daha ziyade Çinliler ve Fransızlar inşaat ulaşım ve altyapı konularında aktif inisiyatif alan iki ülkeymiş Addis Ababa’da..

Ertesi Sabah saat 10.00 gibi kalkıp kahvaltıda buluşuyoruz, meyve ağırlıklı kahvaltı sonrası programda şehrin en yüksek tepesine çıkıp oradan Addis Ababa’yı izleyeceğiz, dostumuz Cengiz Bey Addis Ababa’da gün meşhur Etiyopya kahvesi içmek ile başlar, felsefesinden dolayı kahvaltı sonrası bizi Tomaco’ya götürüyor,(Bu arada dünyanın önemli kahve üreticilerinden birisi olan Etiyopya’da, kahve kültürüne dair bizleri bilgilendirmeyi de ihmal etmiyor; eski bir gelenek olan her pazar ailenin bütün üyelerinin bir araya gelip köz ateşte toprak bir kapta hafif hafif pişirilen kahveden birlikte içmek önemli bir gelenekmiş) Wavel Caddesi’nde bulunan 1900 yıllardan kalma fazlaca görkemli olmayan küçük şirin bir yer Tomaco burada en güzel kahvenin yapılıp yanında kek ile birlikte servis edildiği mekan, dünyanın bir çok yerine kahvenin buradan gittiğini ve bir çok ünlü kahve firmasının Etiyopya kahvelerini kullandığını anlatıyor.

Şehrin en önemli turistik mekanlarının başında St. Georg Katedrali (1896), II. Menelik Sarayı ile arkeolojik, etnolojik ve sanatsal birçok eseri içeren müzeler gelmektedir.

St. George Katedrali, her yanı sürekli dua eden Hristiyanlarla dolu. Bu tip ülkelerde sefalet felaket hastalık ve bir çok afetlerin artması ekonominin kötülleşmesi bir nevi dinin afyon gibi haşhaş gibi insanlara daha çok verildiği izlenimini oluşturdu bizlerde. Ne demişti meşhur Afrikalı lider Jomo Kenyatta; “Batılılar geldiklerinde ellerinde incil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde incil, onların elinde topraklarımız vardı.”etrafta Fransızları, Almanları, İtalyanları ve Çinlileri görünce Jomo Kenyattaya hak vermeden edemiyoruz..

Katedral içerisindeki küçük müzeyi de gezip çıkıyoruz.

Etiyopya yemekleri için belki kitaplar yazılır ama ben genel özelliklerini kısaca anlatmaya çalışayım. Yemekten önce güzel bir kadın önce önünüze büyük ve derin bir metal kap koyuyor. Yanında gelen genç avucunuza biraz sabun sıktıktan sonra bayan bakır ibrikten ılık suyu avucunuza döküyor. Ardından da elinizi kurulamanız için havlu uzatılıyor. Bu yemek öncesi ve sonrası sırayla masada oturan herkese uygulanıyor. Bu geleneksel el yıkama seramonisinin amacı yemeği elle yemeden önce elinizin temizlenmesi.

AddisAbaba Camileri

Addis Ababa’da 2 milyon Müslüman’ın yaşadığı söyleniyor. Fakat gündelik yaşam içerisinde yapmış olduğumuz gözlemler bize bu rakamın gerçekçi olup olmadığı konusunda tereddütler sunuyor, lakin dostumuzun söylediğine göre şehirde bayram namazlarının çok daha yoğun görkemli bir kalabalıkla , neredeyse bir-bir buçuk milyona yakın insanın birlikte kılındığını öğrenince hayret ediyoruz.

AddisAbaba’da: şehrin en önemli merkezlerinde yer alan Büyük Enver, Nur ve Sumeya Camileri önemli camilerdir. Klasik Arap mimarisine ilaveten Habeş kilise mimarisinin de etkisini görmek mümkün..

Özellikle Büyük Enver Camii, Addis Ababa’da Hristiyan kültürün en önemli sembolleri olan büyük kiliselere meydan okuyor gibi Afrika’nın en önemli yerel Pazar yerlerinden biri olan Marketo’da yer alan Enver Camii bir nevi komplex olma özelliği taşıyor medreseler, kimsesizlerin kaldığı ve çokça Müslümanın ziyaret ettiği bir nevi İslam Merkezi özelliği taşıyan bu camii 1920’lerde inşa edilmiş.

Bir diğer önemli camii Nur Camii’si ki bu caminin başlıca özelliği ülke tarihine damgasını vurmuş olan ve müslümanlara yaptığı zulum ve katliamlar ile bilinen İmparator Menelik’in, Hıristiyanlıktan Müslümanlığa gecen kızı Zweditu tarafından 1916’da yaptırıldığı söyleniyor.

Bir diğer Camii ise bizim Cuma namazı için gittiğimiz habeş mimarisine örnek diyebileceğimiz Sumeya Camii, bahsi gecen önceki camilere göre daha küçük olan bu cami yine önemli Pazar yerlerinden biri olan Şuha’da yer alıyor.

Bir tarafında sahaflık olan Hayrettin abi eki pazarı gezmek bir şeyler almak istiyoruz aslında saatlerce gezilecek bir Pazar lakin fazla zamanımız olmadığından kısa bir tur ile bazı enstrümanlar savaş aletleri eski kitaplar birkaç hediye alıp çıkıyoruz..

Etiyopya mutfağını merak ediyor sürekli olarak Hayrettin abi, öğle yemeğinde geleneksel mutfak adına bir şeyler yemek istiyoruz et bu konudaki önceliklerimizin başında geliyor lakin burada öyle bizdeki gibi ete dair bir işleme seçicilik yok yol kenarında eline satırı alan hayvanın kafasının kopartılmasının ardından eti irili ufaklı parçalara ayırıp buzdolabı olmaksızın bol sinekli ortamlarda satış yapıyor olması biraz kafamızı karıştırmıyor değil

Şehir içinde birçok yerel mutfak restoranları mevcut yine tereddüt ederek de olsa bir sinekli tezgahın yanından geçip mangal yapan bir yere otururuz.ister bidon mangaldan ızgara et isterse geleneksel yemekleri olan kızgın yağda kavrulmuş et deneyebileceğimiz söyleniyor ,arkadaşlarımın aksine ben ızgara et denemek istiyorum lakin yerel baharatlar ve sosların mümkünse kullanılmamasını hatırlatmayı da ihmal etmiyorum..birazdan bayan elinde genişçe bir metal leğen ile geliyor ve bir elinde ibrik herkes sırası ile ellerini yıkıyor sonra bir havlu verip kurulanmasını sağlıyorlar ilginç bir gelenek ve çok yayın olduğunu söylüyor mihmandarımız..sonra etimiz geliyor. Gerçekten lezzetli bir et yediğimizi söylemem gerekiyor bu da hayvancılığın henüz organik usullerle yapılıyor olmasından olsa gerek.

Entoto Tepesi’ne gidiyoruz bugun bize eşlik eden arkadaş salamon bizi araç ile tepeye götürecek ,orada entonto Meryem kilisesini göreceğiz çoğu insanların araçların dışında sarkarak yolculuk ettiklerine şahit oluyoruz lakin hafif tırmanışa geçtiğimizde tepenin yukarısına doğru okaliptüs kokuları daha bir hissedilmeye başlıyor,tepeye çıktığımızda müzeyi ve galerileri gezip geleneksel Habeşistan resimlerinden örnekler görüyoruz,ardından tepedeki top ve nöbetçi ile fotoğraflar çektiriyoruz köylü çocuklar para istiyorlar birlikte resimler çekiliyoruz.. Entoto tepesinden Addis Ababa’yı izlemek hakikaten keyifle 3000 rakımdan bakmak güzel yeşil Addis Ababa’ya..

Tepede ki kilisenin avlusunda buyuk bir düğün töreni var içeri girip birkaç kare fotoğraf çekmek istiyorum lakin beyaz olmam sanırım tepkiye yol açmış olacak ki hızlıca terkediyorum, kilisenin avlusunu,fakat dikkatimi çeken bir şey oldu kilisenin arka tarafında bireysel ibadet eden kadınların secdeye kapandıklarını gördüm ve kilisede oturma sıralarının olmayışı dikkatimi çekti ,farklı bir hristiyanlık forumu var sanıyorum burada..

Yol kenarında beklesen köylülere salamonu gönderip okaliptüs balı olup olmadığını sordurduruyoruz, bir tanesi bekleyin deyip gidip evinden 2 kavanoz bal getirdi biraz tadına baktık bizim ballara göre daha sıvı lakin tadı rayihası muhteşem bir bal..birer kavanoz almayı ihmal etmedik tabi ki…

Akşam karanlığı çökerken şehre dönüyoruz aynı gece 00.40 gibi İstanbul’a dönüyoruz.. Hotelde akşam yemeğinden sonra biraz dinlenip toparlanıyoruz.

Dostumuz Cengiz bey bizi havalimanından uğurlarken duygulanıyoruz, İstanbul’da tekrar görüşmek üzere sözleşip vedalaşıyoruz..uçağımız kara afrikanın yemyeşil kenti addiasababa üzerinde karanlığın içine doğru yükseliyor .birden İstanbulu özlediğimizi hissediyoruz gözlerimizi kapatıp Yeşilköy’de uyanacağız, unutmadan Afrikanın “yeni çiçeği” bu şehri…

AddisAbaba’ya gitmişken görülmesi gereken yerler Etiyopya Ulusal Müzesi. Afrika’nın en önemli müzelerinden biri olan ; 3,5 milyon yaşındaki fosil iskelet “Lucy sergileniyor. Müze’de ayrıca geleneksel eşyalar heykelcikler ve etnografik ürünler de sergileniyor. Şehrde yine görülmesi gerekli yerlerden birisi de büyük Pazar AddisMercado ,Önemli Katedrallerden Aya Yorgi, saraylardan Melenik ve Jubilee sarayları görülebilir,ve en önemlisi ben göremesem de sizler mutlaka görün Omo Vadisi mutlaka görülmeli 20 ye yakın ayrı kabilenin yaşadığı gizemli bir vadi…

Afrika’nın incisi yemyeşil bu şehirde güler yüz misafirperverlik ve mutlaka farklı deneyimler yaşayabileceğiniz birçok farklılıkları bir arada fark edebileceğiniz unutulmaz hatıra ve izlenimler sizi bekliyor…