Murmansk

Bu kez hedefimde dünyanın artik dairesi içindeki en büyük şehri var, Murmansk. Henüz dünyayı saran korona korkusu geçmemişti. Oturma izni olmadan, gezmek amacı ile biz Türklere kapısını açan sadece birkaç ülke vardı. Ukrayna ve Belarus gibi.

            Ama Rusya’da  biz gezginlere yeşil ışık yakınca o gün hemen Saint Petersburg üzerinden  Murmansk uçak biletimi satın aldım. Önce Şişli Etfal Hastanesi’nden korona testi raporunu İngilizce olarak çıkarttım. Burundan ve ağızdan numune alındı.

            Sağolsun sanatçı dostum Nesrin Çetinel de bana katıldı. Daima uyumlu bir arkadaş gezilerde, hele uzun gezilerde çok yararlı oluyor.  Ama dört gün içinde uçak biletlerinin fiyatı iki katına çıkmıştı bile.  

            İstanbul Havalimanında sabah 08’de inanın in-cin top oynuyor. Meğer nedense saat 11’e kadar hareket eden uçak yokmuş.

            Neyse, uçağımız hemen hemen tamamen Ruslarla dolu. Uçuş 2,5 saat. İkram paketlerde veriliyor. Hatta yanınızdaki ile aynı anda maske çıkartmak bile yasak. Sıra ile maskeyi indirip sandviç ve kekinizi yemeniz isteniyor!  

            St. Petersburg Havalimanına alçalıyoruz. Ama iner inmez uçaktan çok tuhaf sesler geliyor. Uçak pistin bir köşesine yanaşıyor. Bir saat kadar heyecan içinde bekliyoruz. Neticede uçağımızı park alanına çekiyorlar.

            Daha sonra uçağa Rus sağlık memurları biniyor ve tek tek raporlarımızı ve doldurduğumuz formları inceleyip ondan sonra uçaktan inmemize izin veriliyor.

            Bu arada en az iki saat kaybettik. Aeroflot kontuarına koşuyoruz. Murmansk uçağımız saat 17’de ve tehlikeye giriyor. Bir de üstüne valiz sorunu çıktı. Aeroflot en fazla 10 kilogram ve onların ölçülerine uygun ufak bavulları uçağa kabul ediyor, bizim bavulların her biri için 23 dolar ek para ödetiyorlar. Son anda uçağa biniyoruz. Murmansk uçuşu tam 2 saat, diğer yandan uçak yeni ve rahat!

            Murmanks’a doğru alçalmaya başlıyoruz, bulutların içerisinden yüzlerce göl ve çam ormanları seçiliyor. Havalimanın çıkışı çok iptidai, sanki kulube gibi, kendinizi bavulunuzla bir anda dışarıda bulunuyorsunuz. Ama giriş terminali daha modern idi.

            Şehre gitmek için “taksi” tek seçenek. Yolumuz tam 40 kilometre, nihayet artik daire içinde kurulan en kalabalık kentteyiz. Bu kentin burada olmasının esas nedeni elbette “limanı”, burada deniz donmuyormuş. Rusya’nın Atlas Okyanusu ve diğer denizlere serbestçe açılan tek kapısı!

            Soğuk, karanlık ve 9 ay süren bol karlı kışlarına rağmen çok işlek limanı burada yaşamı devam ettirmiş. Ama açık kış geceleri yollara kadar inen rengarenk “kuzey ışıklarını” da unutmayın.

            Aslında Finlandiya’nın Laponya’sında İsveç ve Norveç’in kuzeyinde binlerce ziyaretçiyi çeken kış aktiviteleri burada daha ucuza gerçekleşebiliyor. ,

            Ancak alt yapı ve turizm tanıtımları yetersiz. Örneğin Sami Köylerini ziyaret, Husky köpekleri ve geyiklerle kayak gezintisi. Diğer yandan henüz çok fazla turistin gelmemesi,  bu coğrafyada otobüs dolu turist görmeden gerçek yaşamın incelenmesi açısından Murmansk bir fırsat! Sonra halkı ziyaretçilere çok değer veriyor. Hele bir şey sorun, işini bırakıp sizinle geliyorlar.

            Murmansk Norveç ile Finlandiya sınırlarına yakın. Barents Denizine ise sadece 12 kilometre. Eski adı “Romanov Murmane.” II. Dünya Savaşında Amerikalıların Ruslara yardımı bu liman kanalı ile yetkili mercilere ulaştırılmış.

            Airbnb sayesinde bulduğumuz daire yine o tipik Sovyet binalarından! Ama bu apartmanlar eski Sovyet kentlerinde sıra ile yenileniyor. Apartman tepelik bir konumda olduğu için başta liman olmak üzere  balkondan harika Murmansk manzarasına sahip.

            Aylardan Ağustos,  hava ancak gece 02 gibi şöyle bir kararıyor. Nesrin ile kendimizi hemen dışarı atıyoruz. Halkın ekonomik durumu pek parlak değil, Yaşlı insanlar, bakkaldan ancak günlük ihtiyaçlarını satın alıp ellerinde fileleri yüzlerce basamak tırmanıp daha ucuz olan tepe üstündeki evlerine çıkıyorlar. Zaman zaman basamaklara oturup dinleniyorlar.

            Her taraf yeşil, rengarenk kır çiçeklerini görmek ayrı bir mutluluk. Çocuk parkının yanındaki banka çöküyorum. Etrafım güvercin, karga ve mantı ile dolu. Kuşlar her an yaşamın içindeler. 

            Bir yaşlı adam kalın bastona sarılmış. Belli ki baston oldukça sert ve ağır bir ağaçtan yapılmış olmalı.

            Göğü pembe ve mor aydınlatan akşam güneşine karşın hava serin. Gökyüzündeki değişik  renkler beni şaşırtıyor. Dağların arkasındaki yangın alevi gibi kızıl kahverengi ışıklar pastel renkli binaların pencerelerinde parıldıyor.

            Sabah 6’dan beri ayaktayız. Macera ve endişe dolu bir gün yaşadık. Ertesi sabah tanıştığımız Kırgız şoförümüz Mira bizi alıyor, kenti tanımak üzere yola koyuluyoruz.

            Murmansk aslında 1915 yılında kurulmuş, stratejik önemi nedeni ile II. Dünya Savaşında Almanlar bu kenti ele geçirmek için çok gayret etmişler ama başaramamışlar. Murmanks sürekli bombalanmış yerle bir edilmiş ama halk direnmiş bu yüzden Sovyetlerin en kahraman 10 kenti arasına alınmış.

            Gelelim kentin ziyaret edilmesi gereken noktalarına! Lenin Nükleer Dalga Kıranı dünyada bir ilk. Yıllarca Rus kargo ve artik araştırma gemilerine yol açmış. 1989 yılı sonrası ise emekli olmuş. Bugün ise limanda ziyaretçilerini bekleyen sessiz bir müze!

            Kentin ana caddesinde yer alan Sovyet Kahramanları’nın adına yapılan etkileyici asker anıtının önünden ana meydana ulaşırsınız. Yeşil tipik binası ile Murmansk Tren İstasyonu da burada. Buradan St. Petersburg trenle tam 24 saat sürüyor.

            Rusyanın ikinci en uzun heykeli 35 metrelik dev Alyosha,  gemilerle dolu tablo gibi Kola Körfezine bakıyor. Önünde ikinci Dünya Savaşının isimsiz kahramanları adına bir meşale sürekli yakılıyor.

            Daha sonra sempatik Semyonovskoe Gölü önünde bir mola verin. Göle bakan bir kuş heykeli sizi selamlayacak. Kışın donan Gölün üstünde buz pateni yapan Murmansk halkı kayak ve kızaklar ile gölü dolduruyor. Hatta buzu delip balık avlayanlanlara rastlanıyor.

            Saviours Ortodoks Kilisesi’ni gezmenizi hararetle  öneririm. Bir defa Semyonovskoe Gölü’ne hakim bir tepede, bir park içinde, küçük çok sempatik,  her ortodoks kilisede bulunan ikonoların dışında tavanlara kadar ortodoks inanışı  içerikli tablolar asılmış. Bir köşeye oturup ziyaretçileri izliyorum. Hemen hemen tamamı yaşlı kadınlar, bir tanesi elindeki bezle tek tek çerçeveleri temizliyor, böylece de  “sevap” kazanıyor. Zaten Rusya’da hemen hemen her işi kadınlar yapıyor!

            Biraz ilerisinde Deniz Fenerini andıran tuğla bir kule bulunuyor. Kursk Denizaltı kazasında hayatını kaybeden 118 denizcinin anısına dikilmiş.

            Teriberka Barents Denizi kıyısında ilginç bir kasaba. Murmansk’a 140 kilometre. Çarlık Rusyası’nda burada çok zenginlerin evleri hatta şatoları varmış. Sovyet Döneminde hepsi terk edilmiş. Şimdi ise bu coğrafyadaki tuhaf yerleşim turizme kazandırılmaya çalışılıyor. Yolunu yeniliyorlar.

            Norveç sınırındaki Nikel Kasabasında Ruslarca terk edilen bir sanayi tesisi ekolojik kirlilik yüzünden Norveç ile Rusya’nın arasını iyice açmış.

Moskova Hızla Değişen Bir Yaşam

“Moskova Üniversitesi’nin kuleli muhteşem yapısına sırtımı dönüp, gerçekten güzel bahçenin nehre doğru, kâh teraslar yaparak, kâh kıvrılıp bükülerek inen yeşillikleri arasından şehre bakıyorum. Moskova, şimdi daha güzel… Şehirlere mana veren asıl unsurun “insan” olduğunu Moskova kadar açık anlatan bir ikincisi zor gösterilir. Tanrım, ne yapı, ne cadde genişliği, ne ağaç, ne park, hiçbiri, hiçbiri, bir şehri şehir yapmaya nasıl da yetmezmiş!.. İnsanı, gülen, konuşan, üzerinde yaşamanın bütün belirtileri görülen bir varlık olarak bunların yanına katmadınız mı; isterse her köşe başını bir dev blokla donatıp, her caddeye iki Champs Elysée genişliği veriniz; işte belli ki, az geliyor…” diyor, “Rusya’dan” adlı kitabında Bedi Faik. Ve Ekliyor. Moskova’yı böyle kısaca anlatmak ve özetlemek çok zor. Çünkü, bir şeyler mutlaka eksik kalacaktır…

Bir söylenceye göre, Moskova’yı Mosk ve Kıva adlarında bir karı-koca kurmuş. Ne çarlık döneminde ne de sosyalist dönemde, Moskova’nın bir kent planı yokmuş. Napolyon Savaşları sırasında, yani 1812’de 250 bin olan Moskova’nın nüfusu, 1917’de 2 milyona ulaşmış, 1982’de ise bunun tam 5 katına. Bunun üzerine, kent alanı ve nüfusunun 2010 yılına kadar büyütülmemesine karar verilmiş. Moskova, uçsuz bucaksız ovalar ortasında kurulmuş. Tüm yapılarda hep ağaç kullanılmış; çünkü civarda taş yok dense, yeridir. Bu nedenle 1812 yılında Napolyon’a dörtte üçü yanmış bir Moskova bırakıp şehri öyle terk etmişler!

1147’de Kremlin duvarları (Kremlin, “kale” anlamına geliyor.) içinde oluşmaya başlayan Moskova, zamanla Kremlin dışına taşarak bugünkü durumuna gelmiş. Volga’nın kolu olan 505 kilometrelik Moskova Irmağı, kenti ikiye bölüyor. Irmak üzerinde sürekli yolcu ve yük taşındığı için bizim Haliç’i andırıyor.

Moskova’nın caddeleri çok geniş, parklar ve yeşil alanlar, bizleri şaşırtacak kadar çok. Bazı alanlarda yer alan, her biri birer sanat şaheseri olan heykeller ve parkları süsleyen havuzlar dikkat çekiyor. Büyük çiçekli bulvarlar, bin bir çeşit ağacın yer aldığı koruluklar, parkların birinde çimlerin üstüne oturup etrafımı izliyorum. Kırmızı yanaklı şişman Slav kadın, bankta yanak yanağa, dudak, dudağa bir çift, kırmızı gül satan, ufak burunlu küçük kız, elindeki kitaba yoğunlaşmış yaşlı bir bey, yirmi yıl öncesinin Moskova’sı ile bugünün Moskova’sı o kadar farklı ki; o sessiz, saygılı, emniyetli, çekingen Moskova artık şu sözcüklerle tanımlanıyor. Kumarhane, striptiz, kivi suyu, Mc Donald’s, rap müziği, bol sayıda dilenciler, Benetton, boy boy sigara reklamları ve elbette mafya.

Çarlık döneminden kalma yüzlerce büyük ve güzel bina var Moskova’da. Daha yeni binalar ise eski kent dışına, çok planlı bir biçimde, geniş caddeler üzerine yapılmış ve halen de yapılmaya devam ediliyor. Yemyeşil alanların ortasından yükselen bu binaların hemen hepsi de prefabrike. Moskova artık şehir merkezinin dışında, planlı bir şekilde gelişiyor!

Kremlin Sarayı, Moskova ile Birlikte Anılır

Moskova denince ilk olarak akla “Kremlin” geliyor kuşkusuz. XX. yüzyılın siyasi serüveninde en önemli  siyasi kararların alındığı bir merkez ne de olsa. O yüzden de basın yayın organlarında adı sık sık geçiyor. Kremlin’in yapımı XII. yüzyıla uzanıyor. Kiev Prensi uzun kollu    -çok para canlısı imiş-  Yuri zamanında temeli atılan kale, 20 kule ile çevrili ve çok büyük bir alanı kaplıyor.

Kremlin Sarayı 1818’de tamamlanmış. Çar, açılışa dünyanın önde gelen kişilerini çağırmış. Kremlin Sarayı ile ilgili o kadar çok şey anlatılıyor ki, üstelik hepsi de birbirinden ilginç. Ben size sarayın yapıldığı ilk günlerde geçen trajik bir olayı aktarayım isterseniz:

Kremlin Sarayı’nı herkes çok beğenmiş; ama Çar Korkunç İvan’ın tutkusu bir başkaymış. Saraya âşık olmuş âdeta. Sarayı yapan mimarı çağırmış ve “Söyle bana, bundan daha güzel bir bina yapabilir misin?” diye sormuş. Şaşıran mimar, “evet” diye karşılık vermiş; ama onun bu kendine güveni başına iş açmış. İvan hemen mimarın gözlerini oydurtmuş, daha güzel bir bina yapamasın diye…

Dünyanın en büyük çanı ve topu da burada. İkisi de bronzdan yapılmış. Ama, bugüne kadar ne topla ateş edilmiş, ne de çandan bir “tın” sesi çıkmış! Olsun… Yapılmış ya… İki yüz tonluk çar çanı, fırınlama sırasında çıkan bir yangın sırasında üzerine dökülen suyun oluşturduğu  ısı farkı nedeniyle çatlamış. Kırık çan bugün bir dilek taşı.  Alaşım olarak içine konulan altın ve gümüş çanın sesine farklı bir renk katarmış. Menzili 440 metre olan devasa  topun ağırlığı da azımsanacak gibi değil; gene tam 200 ton. Topun süslemeli güzel tekerlekleri sonradan eklenmiş.

Bu topu, düşmanı korkutmak için yapmışken Ruslar Kremlin için bakın ne diyorlar: “Bir top var hiç atış yapmamış / Bir çan var hiç çalmamış. / Bir hükümet var hiç çalışmamış.”

Kremlin’in içinde çarlık döneminden kalma saraylar, çeşitli binalar, çarların mezarlığının bulunduğu katedraller, kiliseler, ayrıca modern bir yapı olan içinde konser salonu bulunan Kruşçev döneminde yapılan  Kongre Binası bulunuyor.

Kremlin’in içindeki katedrallerin en önemli tüm “taç giyme” törenlerinin yapıldğı “Assumption” (Meryem’in göğe yükselmesi) katedraliymiş. Ortodoks kiliselerinde Aneks’i esas kilise ile ayıran duvar üstüne 3-4-5-6 veya 7 sıra ikona yerleşiyor. Genellikle en alt sıranın tam ortasında Hz. İsa, iki yanında da Meryem Ana ile kilisenin ithaf edildiği aziz yer alıyor.

“Krasni” yani “güzel” meydanda yürürken bir de baktım bir Rus askeri elinde atmaca ile yanımdan geçti. Meğer bu atmacalar güvercinleri yakalayıp, öldürüyormuş. Kremlin’e zarar vermesinler diye!

Rusya’nın kalbi ve yönetim merkezi Kremlin’i gezmek için dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçiler her zaman uzun kuyruklar oluşturuyor… Lenin, eşi Krupskaya ve kız kardeşi ile birlikte 5 yılını; Stalin, 20’li ve 30’lu yıllarını hep Kremlin’de geçirmiş. Kremlinin iki kilometre uzunluğundaki kırmızı duvarları ve kaleleri inatla direndi yedi eşli korkunç Ivan’a, Büyük Petro’ya,  Büyük Katerina’ya, Napolyon’a. Stalin’e ve hala ayakta, sapasağlam.

Kızıl Meydanın Oyuncağı Soğan Kubbeli Katedral!

Moskova denince akla gelenlerden biri de, fotoğrafçıların gözdesi Aziz Valisi (Basilius Katedrali). Renk renk kuleleri, dokuz kubbesi  ile zoraki bir biçim ve renkler cümbüşü. Belki de onu yaptıran Çar Korkunç İvan’ın ruhsal yapısını yansıtıyor. Ancak Tatar  Camiiden etkilendiği kesin.  Aziz Vasili Katedrali Kazan ve Astrahan Hanlıklarına karşı kazanılan zaferler anısına 1554-1560 yılları arasında inşa edilmiş. Napolyon bu yapıya hayran kalır ve taşlarını tek tek söküp Paris’e taşımayı bile düşler. Stalin ise Kızıl Meydan’daki ünlü geçit törenlerine engel olduğu için yıktırmak ister. Ancak ünlü Mimar Baranovsky pastayı da andıran kilisenin merdivenlerinde boğazını keseceğini söyleyince Stalin bu çılgın fikrinden vazgeçer.

Yedi Kız Kardeşler !

Moskova’yı gezerken, uzun kuleli, kimilerine göre “çirkin” olarak tanımlanan yedi dev bina hemen göze çarpar. Hepsi de Stalin döneminde yapılmış. Hem de 40 bin Alman esirin hayatına mal olmuş. Biri Moskova Üniversitesi, ikisi bakanlık, ikisi otel, ikisi de mesken olarak kullanılıyormuş. Bunların bir benzeri, yani sekizinci bina da Varşova’da bulunuyor. Moskova’ya gelen Nazım Hikmet bu binaları görünce “sizin ne güzel mimarlarınız vardı. Bu koca binalarda nereden çıktı ?” diye sorar.  Şoför yanıtlar ünlü şairi “Stalin yoldaş böyle istiyor, büyük binaları çok seviyor.” “Stalin yoldaş mı ?” diye sorar Nazım Hikmet. “Ben öyle bir mimar tanımıyorum”, hemen ufak bir not: Stalin hiçbir zaman Nazım Hikmet ile görüşmemiştir!

Napolyon  Moskova Yollarında !

Moskova’da “Borodino Panoraması”nı da kesinlikle görmenizi öneririm. 1812 yılında, Moskova’ya 150 kilometre uzaklıktaki Borodino Köyünde Fransızlarla Ruslar arasında, sadece 15 saat süren ve “Borodino Savaşı”nın anlatıldığı, 116 metre çapındaki dev bir dairesel tablo ve  maketlerle  desteklemiş. Toprak, çamur, yanmış ev, kırık tekerlek, top arabası,  süvariler ve yaralılar hepsi iç içe.  Bu görkemli tabloyu, Lenin’e benzeyen ressam Franz Rubur ve beş yardımcısı, bir yılda tamamlamış.  Tablo o kadar canlı ki, bakarken sanki savaşı siz de bire bir yaşıyorsunuz! Acaba, ressamlarımız tarafından bunun benzeri bir kompozisyon ile “Çanakkale Savaşı” anlatılamaz mı diye düşündüm. (Ve bu gerçekleşti, çok mutlu oldum.)  Tek gözlü (gözünü Osmanlı savaşında kaybetmiş), karizmatik “yaşlı tilki” diye bilinen  Rus General Kutuzu’nun başarılı taktiği ile “Borodino Muhaberebesi” sonrası geri çekilen Ruslar, Napolyon’a boş, yanmış, soğuk ve yiyeceksiz bir Moskova bıraktılar. Bu kez Moskova’yı düşman değil kendileri yaktı.  Napolyon Moskova’da üç hafta kalır ve geri çekilir. Ama kışın geri dönüş de hiç te kolay değildir. Partizanlar sık sık yollarda saldırırlar. Napolyon ordusunu bırakıp hassa alayı ile Paris’e döner.  Farklı Avrupa ülkelerinin askerleri ile birlike 650 bin olan ordusu altı ay sonra Fransa’ya döndüğünde bu  sayı  70 bine düşmüştür. General Kutuzu “Moskova’yı geri alırız ama ordum giderse iş biter” demişti ve haklı çıktı.

İşte Moskova, Yeşil Moskova

1990 yılı sonrası kapalı şehir ilan edilen Moskova’daki bazı lokantalar da müze değerinde. Bunlardan biri de 1870’te kurulmuş olan Oktijabrja Caddesi’ndeki “Slavianskij Bajar”. Pek çok ünlü kişiyi konuk etmiş buranın masaları; Çaykovski, Stanislavski, Korsakov, Çehov… Hatta, Çehov ünlü “Köpekli Kadın” öyküsündeki kadını bu lokantada tanımış. Tolstoy “Savaş ve Barış” ‘ı yine buralarda kağıda dökmüş.

            “Gorki Parkının” ismi ile ünlü ama oraya gidince doğrusu şükutu hayale uğradım. Sanki ucuz bir lunapark ve bildiğimiz çocuk parkı. Oysa bu ismi taşıyan bir ünlü film ile bir de ünlü müzik grubu  var. Sonra Maksim Gorki’ye de ayıp olmuş. 110. yılını kutlayan Tretyakov sanat galerisinde Rus ressamların eserlerini bulabilirsiniz. Tropinin Kramskoy, Somov, Repin ve Levita gibi. Haraketli Manej meydanı gençlerin buluşma noktası. Bol sayıda tank, uçak, uçaksavar, ambulans ve savaş gemisi görmek istertseniz “Zafer Parkı” sizi bekliyor.

            Moskova’da turlarken eski KGB binasını size gösterecekler. Rusya’nın bir zamanlar en yüksek binası imiş. Çünkü oradan “Sibirya” görünüyormuş.

Kenti dolaşırken Bolşoy Tiyatrosu’nu, Çocuk Tiyatrosu’nu, Lenin Kütüphanesi’ni (170 dilde 30 milyon kitapla dünyada kitap sayısı bakımından dünyada birinci.), Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’ni, Moskova Üniversitesi’ni (191 ülkeden 30 bin öğrenci öğrenim görüyormuş.) gezdik. Kentin bir başka güzel yanı da, kentin içinin bile ormanlar, korular ve parklarla kaplı oluşu. ,

Moskova Sokakları Bedii Faik’in ifadesi ile “İnsanın elindeki izmaritleri yere atamayacağı kadar temiz.” Moskova’da yaşayan insanların 70 bininin soyadı “Cmirnov”, 80 bininin de “Kuznetzov”. 3 bin kişi de “Puşkin” soyadını taşıyor; ama yalnızca 200 kişinin adı “Aleksandr”…

Anlatmaya değer bir “Bina Kaydırma Müdürlüğü” var Moskova’da. Bu müdürlük, anıtları, binaları, yani taşınmaz gibi görünen şeyleri kaydırıyor. Örneğin; Puşkin Anıtı’nı 100 metre, Şehir Belediye Binası’nı da 13 metre kaydırmış.

Moskova ve tüm Rusya’da en fazla satılan elbette de  tüketilen “içki ve sigara”, en fazla da votka. Tüm mağazaların büyük bölümü içki çeşitlerine ayrılmış. Rusya’nın ünlü sahne sanatçıları bile maalesef  sigara içiyordu.

Bir akşam üstü idi. Bir kahvenin yeşillikleri içindeki bir  bahçesinde Moskovalılar votka, çay ve bira eşliğinde sohbet ediyorlardı. Birden hoş bir melodi yükseldi. O sese, o müziğe birden aşık oldum. İnsan şarkıya aşık olur mu? Oldu işte… İçeri koştum ve şarkının kime ait olduğunu öğrenmek istedim. Olmadı…. Anlatamadım ve belki de  onlarda bilmiyordu. Ümidimi kestim. Hep bekledim ki bir yerde bir daha duyayım diye. Olmadı!

Üç Adet “K” Cumhuriyeti: Karelya – Komi – Kalmukya

Bu özerk cumhuriyetleri hiç duydunuz mu? Üçü de “K” ile başlıyor. Bunlar benim Rusya Federasyonu içinde yer alan 21 özerk cumhuriyetten görmediğim son üç tanesiydi. Gezginler Kulübü yönetim kurulu üyemiz, değerli arkadaşım Selman Arınç ile bir kez daha bir Cumartesi sabahı Saint Petersburg uçağı ile alışılmamış bir yeni geziye başlıyoruz. Tabii böyle kimsenin gitmediği coğrafyalar için Rusya vizesi almak hiç de kolay olmuyor. Saint Petersburg’u defalarca ziyaret ettiğimiz için bu büyüleyici şehirde hiç kalmadan kendimizi Karelya Cumhuriyeti’nin başkenti Petrozavadsk’a hareket edecek olan trene atıyoruz. Rusya’da trenler genellikle akşam vakitleri kalkıp sabah 07:00 sularında sizi gideceğiniz yere ulaştırıyor. “Kuşi” denilen kompartımanlarda seyahat bence otelden bile rahat. Gerçi otel parası kadar bir ücret ödüyorsunuz  (ortalama 80 dolar) ama hem yolculuk edip hem de rahat ve temiz bir yatakta uyuyorsunuz. Bana trenin sarsıntısı ninni gibi geliyor. Sabah vagon görevlisi o meşhur gümüş görünümlü dev cam bardaklarda limonlu çayınızı size servis ediyor.

Karelya, Finlandiya Körfezi ile Beyaz Deniz arasında yer alan, Avrupa’nın en büyük iki gölü Ladago ve Onega dâhil 62 bin gölü ile yemyeşil bir tatil ve sayfiye beldesi. Baltık kalkanı içinde yer alan Karelya topraklarının % 85’i orman, geriye kalanı da bataklık ve düz ova. Petrozavadsk’un kelime anlamı “Petro’nun Fabrikaları”,  yani o meşhur ve becerikli Büyük Petro (nedense biz ona deli Petro diyoruz). Petro buraya çok sayıda fabrika kurdurmuş. Lenin’in Kızıl Meydan’da yer alan ve önünde kuyruklar oluşan mozolesinin siyah mermerleri bu bölgeden getirilmiş. Karelya, İsveç, Novgrad Cumhuriyeti, Finlandiya ve Rusya arasında nice savaşlara neden olmuş. Zaman zaman Karelya toprakları bu ülkeler arasında pay edilmiş. Sınır son şeklini ancak 1947 yılında almış. Orman ürünlerinin en önemli geçim kaynağı olduğu Petrozavadsk’a gelen her gezgin muhakkak Kizhi Adasına gider. Bu ada, Moskova – St. Petersburg – Moskova arasındaki ünlü Volga gemi gezisinde en can alıcı noktadır.

Baltık Kanalı’nın Marmara Denizi kadar geniş olan Onega Gölü ile birleştiği coğrafyada yer alan Kızhi Adası’nda 1714 yılında bölge halkının katkısı ve emeği ile kurulan 22 kubbeli Potkov Kilisesi, 1990 yılında Kremlin Sarayı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Bu güzel kilise çam ağaçlarından, çivi kullanılmadan 75 marangoz tarafından dört yaz döneminde tamamlanmıştır. Elli yıl sonra da yanına gemi şeklinde daha ufak olan kışlık kilise inşa edilmiştir. Görüntüsü sahiden etkileyici.

1951 yılında Kızhi Adası “açık müze” hâline çevrilince saat kulesi, değirmen, sauna, ambar, mutfak, ev gibi Kareli bölgesine has özel yapı örnekleri buraya taşınmış.

Sıcaklığın kışın -30oC’ye kadar düştüğü bu bölgede yaşam elbette zor olmakta. Evlerde en itibarlı yer ısınma amaçlı kullanılan ocağın üstüne konan şilte. Ayrıca yazlık ve kışlık kızaklar, keten dokuma tezgâhları, beşikler, kayıklar, boyunduruklar, yağ lambaları, semaverler ve oyuncaklar atölyede kendileri tarafından imal edilmiş. Kalabalık ailenin fertlerinin tamamı ve hayvanlar aynı çatı altında yaşamak zorundalar.

Göl kenarında dizilmiş ve genellikle mangalda “şaşlık” sunan yeşil tenteli lokantalardan birinde otururken Azeri Hüseyin ile tanışıyoruz. Bir dönem buraya gelen Türkler Karelya’yı Finlandiya’ya uzanan kaçak göçün merkezi olarak kullanmakla kalmayıp, vaatlerle buradaki iş adamlarından orman ürünleri işleyen tesisler inşa etmek amacıyla para alıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Elbette bu ülkemiz adına çok üzücü. Hüseyin son model arabası ile bizi gezdirip ardından evinde ağırlıyor.

Artık bir bakıma “yatak odamız” olan trene dönme vakti geldi. Sabah 07:00’de St. Petersburg’un modern Ladozhky garına geri geliyoruz. Rus Çarlığı’nın ilk başkentlerinden Novgorad’a doğru hareket ediyoruz. Novgorad 1125. yılını Kremlin olarak adlandırılan surların içinde kutlama telaşında. Nehir kıyısındaki plajları, yeşil alanları, güzel tarihî binaları, başta Ayasofya olmak üzere kiliseleri,  saat kulesi ile bu şehir çok hoşunuza gidecektir. Rusya’ya gelen turlar Moskova ve St Petersburg yanında Novgorad’ı da programlarına alıyorlar. 

Akşam uçak ile yepyeni bir Cumhuriyet’e doğru kanat açıyoruz. Komi Cumhuriyeti’nin başkenti Sıktıvkar’a uçuş iki saat sürüyor. Petrol ve doğal gaz zengini Sıktıvkar sahiden kıpır kıpır ve neşeli bir yerleşim merkezi. Geniş parklarında, nehir kıyısında ve meydanlarda yüzlerce genç ellerinde büyükçe bira şişeleri ile gülüyor, bağırıyor. Yirmi dört saat açık olan marketler, alışveriş yapan gençlerle dolup taşıyor. Acaba niye bu kadar içerler ki diye kendi kendime soruyorum. Muhabbetler derinleşsin diye mi? Yoksa soğuktan mı? Yaşam koşullarının zorluğundan mı? Hiçbir mantıklı “neden” bulamıyorum. Kırık şişe parçaları arasında yürüyerek gece saat 24:00 olmasına rağmen batmayan kızıl güneşi seyrediyorum.

Avalon Oteli’ne dönerken akşam yemeğimiz olarak bakkaldan ekmek, peynir ve meyve suyu alıyorum. Kemer ile kardeş şehir olan Sıktıvkar’da süremiz çok sınırlı. Çünkü sabah erkenden Moskova’ya geçiyoruz. Havaalanında Rusya Cumhuriyeti’nin değişmez kadın memur profillerini inceliyorum. Gülmeyen, mutsuz, konuşmayı bir azap kabul eden bir insan tipi. Komünizm bu topraklarda sona ereli çok zaman geçti ama insanların davranış biçimini değiştirmek kolay olmuyor. Sabah havaalanının koyu renkli kalın perdelerle çevrili ufak lokantasında otuz yıl önceki geleneksel Sovyet “tatlarını” buluyorum. Bu kez Ahıska Türk’ü şoförümüz Bahadır ile bir kez daha Moskova’nın ünlü Kızıl Meydan’ını turluyoruz. Turisti bol. Moskova’nın pahalılığı Kuzey Amerika’nın iki katını bile aşmış. Yenilenen, modernleşen ve kimliğini tedrici olarak kaybeden ama gene de yeşil kalabilen bir başkent buluyorum.

Rus hanımların gayet çirkin altın dişleri ile terlik üzerine giydikleri kısa naylon çorapları bence çok çirkin. Maalesef bu coğrafyada sigara içenlerin sayısı hiç de az değil. Aşırı “tüketim” çılgınlığı yaşanıyor. Rusya’da yeni arabalar, yeni kıyafetler, ünlü markalar kısacası hep daha fazla tüketim var. Her fert kısa zamanda zengin olma hevesinde. Örneğin bir aile evini lokantaya çevirmiş; ama fiyatlar uçmuş. Beceriksizlikten ve alışkanlıklarından dolayı muntazam ve güler yüzlü bir servis de yok.

Bir kez daha Moskova’nın karışık olduğu sevimsiz havaalanındayız. Bu kez Nazi ordusuna karşı iki yıl direnişi ile dünyaca ünlenen, 1,5 milyon insanın direnişte hayatını kaybettiği, bir ara “Stalingrad” olarak da adlandırılan Volgagrad’dayız. Amacımız Kalmukya Cumhuriyeti’nin başkenti Elista’yı ziyaret edip Rostov’dan ertesi sabah uçakla İstanbul’a dönmek; ama kısa sürede bu uzun yolculuğun mümkün olamayacağını anlıyoruz. Büyük zorlukla Volgagrad’da Rostov trenini yakalayıp tam 13 saat süren bir yolculuk sonrası kompartımanımızdaki sarhoşları bir şekilde başka yerlere uzaklaştırarak sonunda Rostov’a varıyoruz. Şimdi mesele Kalmukya’ya gidebilmek. Burası aslında bizim için yepyeni bir ülke. Aslında Rostov’a gelerek bu cumhuriyetin sınırlarından bayağı uzaklaştık. İmdadımıza gene bir inşaat şirketi yetişiyor. Bize bir araç ve Kemal adlı gene Ahıskalı bir şoför veriliyor. Yola çıkıyoruz, bu bölge Rusya’nın tahıl deposu. Buğday ve ayçiçeği tarlalarının ucu bucağı görünmüyor.

Kalmukya sınırına kadar beş saatlik yolumuz var. Tam sınır noktasına  40 kilometre kala otomobilin triger kayışı kopmaz mı! Kötü haber, yolun ortasında kalıyoruz. Dışarıda cehennem sıcağı var.  Şans eseri Kemal’in Kalmukya’nın Altay köyünde yaşayan kız kardeşi varmış. Damat Bahadır arabası ile imdadımıza yetişip arabamızı çekiyor. İki de bir ya ip kopuyor ya da Bahadır’ın eski otomobili tıkanıp duruyor. Sonunda Kalmukya sınırını aşıyoruz. Triger kayışını değiştirecek usta bulunamıyor. Sonuçta damadın köy evine misafir oluyoruz. Bahçesi, avlusu,  ahırı ile geniş bir köy evi. Önce çaya davetliyiz. O arada yemek pişiyor. Ahıska Türklerinin Türkçesi belki de katıksız hakiki Türkçe. Örneğin “elma”ya “alma” diyorlar. Bu arada köydeki bir usta arabayı tamir ediyor. İşte, iyi bir haber, aksi takdirde uçağı kaçıracaktık.

Kalmukya Volga Nehri, Çeçenistan,  Dağıstan ve Rusya’nın Stavrapol bölgesi arasında yer alıyor. Burası da Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet. Aynı zamanda  Kalmuklar Moğol kökenlidir. Kendilerini “oyrat” diye isimlendirir. Kalmuklar,  “Çungarlar” ve “Ölatlar” olarak da bilinir. Çungarlar en parlak dönemini Esen Tayşi döneminde 1439 – 1455 yılları arasında yaşadı. Sonra parçalanıp küçük beylikler oluşturdular. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Kalmuklar Stalin döneminde diğer Ahıska ve Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürüldüler. Kalmukya 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca Rusya’ya bağlı özerk bir Cumhuriyet olarak kaldı. Başkent Elista 1944 – 1957 yılları arasında “Stepnoy” olarak anıldı. Yüz bin nüfuslu başkentin ekonomisi tarım ağırlıklıdır. Son yıllarda millî kimlik oluşturma çabaları hız kazandı ve Elista’da Hurul diye adlandırılan Budist tapınağı ve Uzakdoğu mimarisini yansıtan çok sayıda bina inşa edildi. Ülkede Tibetçe konuşulur. Dinî lider Dalay Lama da bu küçük cumhuriyeti ziyaret etmiş.

Yarım milyon nüfuslu Kalmukya 1998 yılında uluslar arası satranç olimpiyatlarına ev sahipliği yaptı. Bu olay hem Kalmukya’nın dünyada tanıtımına, hem de dolayısı ile ülke ekonomisine yararlı olmuş. Ünlü bir satranç oyuncusu olan devlet başkanları İlyumahinov 1995 yılından beri Dünya Satranç Federasyonu’nun da başkanıdır. Kısa bir not: Avrupa’da Budist insanların çoğunlukta olduğu tek cumhuriyet gene Kalmukya’dır. Bu sorunun doğru yanıtı İngiltere’de bir yarışma programında bir hanıma 1,5 milyon Avro kazandırdı. 

            Sovyetlerin çöküşünü hazırlayan esas neden Kalmukya ile Ukrayna’da yetişen buğdayın Sovyet halkına ulaşmamasıydı. Eski vagonlarda taşınan tahılların üçte biri yollarda ziyan oluyordu. Bu olayı yerinde inceleyen ve yörenin tarım sorumlusu olan Gorbaçov sistemin yürümeyeceğini anlamıştı. Sovyetler sadece kendi halkına değil, ayrıca Moğolistan, Benin, Küba, Angola, Mozambik, Güney Yemen, Irak, Mısır ve Suriye gibi ülkelere de ekonomik yardım göndermekteydi. 

            Rostov büyük ama bence büyük olduğu kadar ruhsuz bir şehir. Hiç hoşuma gitmedi. Sabah erkenden Rostov’un askerî bir kamp havasındaki havaalanındayız. Tüm memurlar bizi potansiyel bir tehlike olarak kabul ediyor olmalılar. Çok sertler. Kısa bir zaman diliminde Rusya’nın beş büyük şehrini ve “K” ile başlayan farklı coğrafyalara yayılmış üç cumhuriyetini ziyaret ettik. Üç gecemiz trende, bir gecemiz otelde,  son gecemizin bir bölümü de misafirhanede geçti.

Ama “farklı” olmanın, alışılmışın dışında ve yolda bulunmanın heyecanını yaşadık.

Başka bir mutlu coğrafyada buluşmak dileği ile…

Voronezh’i Niye Duymadınız?

Selman ile Rusya platosunda yer alan ve Güney Batı Rusya’nın en önemli şehirlerinden 2 milyon nüfuslu Voronezh’i ziyaret etmeye karar verdik. Burası aynı zamanda aynı adlı Oblast’ın (eyalet) başkenti.

Stand’daki THY yetkilisi bizim böyle bir şehre uçuşumuz var mı ki diye bana soruyor,  iyi mi ?

 “Voronezh’i” hatırlayamadı veya uçağının nereye gideceğini henüz bilmiyor !

Uçağın çoğunluğunu Ruslar teşkil ediyor. Birkaç da Mısırlı delikanlı var. Arap gençler Voronezh’de tıp okuyormuş. Rus hanımlar genelde kırmızı kıyafeti tercih ediyor. Yanımdaki hanımın yüzünün yarısını gözlük kapamış. Belli ki en büyük korkusu “yaşlanmak.” !

Voronezh Havalimanına sessizce iniyoruz. Elbette polisten geçerken bazı klasik sorulara yanıt vermemiz gerekiyor. “Niye geldiniz, kaç gün kalacaksınız” gibi.

Bantta dönen bavulları dikkatle inceliyorum, bazıları kurdeleli, bazılarının üstünde ise çıkartma var. Parlak siyah gösterişli bavulun sahibi “zengin” olmalı diye düşünüyorum. Bazı bavullar ise naylonlarla sıkıca sarılmış. Herhalde zavallı bavul nefes alamıyordur.  Aslında her bavulun bir hikayesi olmalı. Kimbilir sahipleri ile ne kadar farklı coğrafyaları gezdiler.

Saat sabahın 2.30’u oldu, pazarlık sonucu bir taksi ile anlaşıp 10 dolara Airbnb kanalı ile kiraladığımız daireye gidiyoruz. Airbnb genelde otellerin yarı fiyatına. Apartman Sovyet dönemi eski suratlı, merdivenleri dar ve dik  ama daire ev sahibi genç mimar Anna yönetiminde baştan başa titizlikle yenilenmiş.

Hemen uyuyoruz, böyle gece uçuşları yolcunun ertesi gününü sersem geçirtiyor.

Moskova’ya 500 kilometre uzaklıktaki Voronezh, Don’a dökülen Voronezh Nehri boyunca 1586 yılında kurulmuş. Rusya’da nüfusu bir milyonun üstünde olan 15 kentten birisi. En başta Voronezh State University olmak üzere dört üniversitesi ile ciddi bir öğrenci ve dolayısıyla genç bir nüfusa sahip. Sahiden özellikle geceleri cıvıl cıvıl hareketli bir kent. Gerek Havaalanı gerekse tren garı Avrupa Rusyasını Güneydoğu Urallara bağlıyor.

Bu coğrafyanın en dikkat çeken yanı  bizim nedense “deli” diye isimlendirdiğimiz Birinci Petro’nun 23 yaşında ilk Rus donanmasının gemilerini Voronezh Nehri’nin üstündeki bir adada inşa ettirmesi. Bence Büyük Petro, Rusya’nın bir bakıma Atatürk’ü. Başardığı nice yeniliklerle ülkesini “güçlü Rusya” yaptı.

Hollanda ve Polonya’da işçi kimliğinde çalışıp gemi yapımını öğrenen genç Çar, suyun derin ve  ayrıca gemi yapımına uygun değişik cins ağaç bulunduran, halkı sanatta yetenekli bu sessiz yörede 1802 yılında sıra ile toplam 38 gemi inşa ettirir. Böylece ilk Rus filosu yapılanır. Ayrıca Don Nehri kanalı ile Azak Denizine ulaşmak mümkündür. Petro, kuzeyde İsveç güneyde ise Osmanlı ile savaşıp büyük başarılar elde eder.

Bugün ilk yaptırdığı geminin (Goto Preddestinasia) bir benzeri nehir kıyısında sergileniyor. Ayrıca o dönemde adada Petro’nun yaşadığı evinin bir kopyasını da yakında müze olarak açacaklarmış. Elbette kentle özdeşleşen Çar Petro’nun kentte çok sayıda bronz heykel ile büstü de bulunuyor.

Divnogorye Bölgesi – Voronezh kenti 100 kilometre uzaklıkta ! Burada 20 bin yıl  öncesine ait mamut kemikleri iki köylü tarafından 1949 yılında tesadüfen bulunmuş. O dönemin insanları barınak inşa etmek için mamut kemiklerini toplamış. Divnogorye  Köyünde inşa edilen müzede sergilenen bu kemiklerin hikayesi tüm dünyadan ziyaretçileri buraya çekiyor.    

Selman ile UNESCO kültür listesine giren Interlingua Lisan okullarını ziyaret ediyoruz. Sahibi bizim “Çariçe” olarak nitelendirdiğimiz 71 yaşındaki havalı zarif Hanım Dr. Elena Kikteva. Voronezh’deki okullarının sayısı “yedi”. Ama ana okul binası başlangıçta bir kale olarak inşa edilmiş. Tuğlaların içine savunma amaçla özel demir yerleştirilmiş. İkinci Dünya Savaşında Voronezh’in yüzde doksanı yıkılırken bu bina ayakta kalmış.

Kentin en büyük katedrali Rus-Bizans tarzında ve  “Annunciation” adını taşıyor. Yüksek tavanı ve tüm hacmi kaplayan rengarenk duvar resimleri ile dünyanın en büyük Ortodoks Kiliseleri arasında sayılıyor.   

Daha fazla kilise görmek isterseniz listede St. Alexey – Akatov Manastırı ile Ilyinskaya Kiliseleri var. Bu coğrafyada kışlar soğuk ve uzun yazlar ise kısa sürer.

Koltsouskiy ile Petrovskiy Bahçelerinde yazın huzur içinde dolaşabilirsiniz. Bölgenin en önemli ağacı “meşe”. Hele sonbaharda çimleri örten yaprak halıya kimse dokunmaz. Bu yapraklar ağaçları soğuk ile kuraklıktan korur, her cins böceğe ev sahipliği yapar, kuşların ve diğer canlıların yiyecek bulmasını sağlar, ayrıca toprağın pH ile porozitesini de ayarlar.

Ağaç yaprakları ülkemizde toplanıp birde yakılınca adeta çıldırıyorum !

Çocukların her hafta sonu koştuğu kukla tiyatrosu “Puppet Theater”,  tarihi Dram Tiyatrosu ile Opera Binası da dikkatimizi çekiyor.

Voronezh ayrıca çok sayıda önemli Rus yazar ile şairin anavatanıdır. Örneğin Platanov, Koltsov, Bunin, Nikitin, Marshak, Troyepolsky ile Suvorin. Bu coğrafyanın ünlü ressamları ise Kramskou, Ge ve Kuprin.

Bu tanınmış isimlerin heykelleri ile  kent gezintisinde sık sık karşılacaksınız.

Özellikle Barankin adlı geleneksel lokantaya uğramanızı öneririm. Hem ucuz, hem de tipik. Yemeğinizi kendiniz seçip alıyorsunuz.  

İkinci Dünya Savaşında Voronezh halkının % 66’sı 212 gün ve gece süren savaş sonunda hayatlarını kaybetti. Toplu mezarlarda 10 bin Sovyet askeri yatmakta. Diğer taraftan yine 1942 yılında Malishevo Köyü yakınında 500 sivili Naziler işkence ile öldürmüş.

Bir festivali kutlamak için 13 Haziran 1942’de Pioneers Bahçesine otobüslerle getirilen çocukların yakınına düşen Nazi bombaları maalesef 300 çocuğun ölümüne neden olmuş.

Bu coğrafyanın şairi bol !

Voronezh’li şair Mandelstam ile Akhmatova’nın mısraları ile bitirelim mi ?

Voronezh beni serbest bırak, bana geri gel,

Yıkım, katliam, bıçak ve silahlar sona ersin !

Biz Kimlerden İndik?

Seksenli yılların ortalarında, dünyaya yeni yeni açılmaya başlayan ve turist çekmek için turlara gezi kolaylıkları sağlayan ilginç ve gizemli bir ülkeydi Rusya. Elli küsur yıllık bir yalnızlıktan sonra üzerindeki esrar perdesini azıcık aralamıştı. Eteğinin ucundan kaldırılmış, dikkatleri o anda sadece bacağına çekmek isteyen; ama daha nice tatlar sunmaya hazır olduğunu da belli eden çapkın bir kadın gibiydi. Biz orta sınıfın Türkleri de bize çağ atlatan yeni yönetimin     rüzgârında,     ―turistik     gezi     manyakları‖na dönüşmüştük. Her bir bayram ve yılbaşı, ne pahasına olursa olsun, illa bir başka ülkede kutlanmalıydı. Yurt dışına çıkışların, çok zor yetmişli yıllardan sonra (o yıllarda hapishanelerden toplu kaçış oranları, yurt dışına tedavi amaçlı çıkışlardan daha yüksekti) insanlara bir vatan klostrofobisi gelmiş olmalıydı. Yurt dışı yasağı kalktığından beri, önüne gelen bir tura yazılıyor, Uzak Doğu ve Orta Avrupa ülkelerine parası çıkışmayanlar da Avrupa‘nın varoşlarında, Bulgaristan‘da, Romanya‘da dolanıp duruyorlardı.

Ben 1987 yılını 1988 yılına bağlayan geceyi Moskova‘da geçirmeyi programlamıştım. Yılbaşında sabaha kadar havyar yiyecek, votka ve şampanya içecek ve balalaykalar eşliğinde kazaskalar yapacaktım.

Yılbaşından iki gün önce, sabahın çok erken saatlerinde kalkmış, Yeşilköy‘e varmış, bizi Moskova‘ya

götürecek olan uçağımızın bilet gişesinin önünde toplanmaya başlamıştık. Biz ilk gelenler, beş vizon mantolu hanım ve eşlerimizle birlikte on kişilik bir gruptuk. Dakikalar ilerledikçe diğer yolcular da ikişer üçer geliyorlardı.

Bir vizon, bir vizon daha, üç vizon, beş vizon, on, on iki, on altı vizon. Yirmi, yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş vizon! Tanrı‘m, bu şehirde başka kürk bulunmaz mıydı? Grubumuz tamamlandı. Bir kişi dışında tam yirmi yedi baş vizonduk!

Biz vizonlar aramızda üç gruba ayrılıyorduk. Mantolarının omuzları çok yüksek vatkalı olup, etek boyları topuklarını dövenler (1987 yılının modasıydı), yurt içinden alınmış parlak kısa tüylüler ve yurt dışından alındıkları besbelli, parlak uzun tüylüler. Vizonlar olarak, bir alt kimliğimiz daha vardı ki o da renklerimizdi. Açık kahve, koyu kahve ya da çok koyu kahverengiydik hepimiz. O anda kılıf değiştiremeyeceğimize göre, kuplarımızın ve renklerimizin belirlediği sınıflarımıza boyun eğmişliğimizi hazmetmeye çalışıyorduk çaktırmadan.

Yüksek vatkalı olanlar ve etekleri topuklarını dövenler, son modayı yansıtmanın gururuyla hafiften kasılıyorlardı. Benim gibi, diz altı vizonlular, eksik etek olmanın utancını, eskinin soyluluğunu taşımanın kibriyle dengelemeye çalışıyorlardı.

Uçağa çağrılınca itiş kakışla, yumuş yumuş, vizon vizon merdivenleri tırmanmış; ancak kürklerimizi çıkartıp tepedeki raflara tıkıştırınca gerçek kimliklerimize kavuşabilmiştik.

Moskova‘da götürüldüğümüz otelin lobisi Türk, Japon, İtalyan, Fransız ve Amerikalı turistlerle doluydu.

Amerikalıları       kocaman      ayaklarından,      Türkleri       de vizonlarından şıp diye ayırt edebiliyordum.

Alık alık etrafıma bakınırken birden, o kafasında kırmızı damalı örtüsüyle bembeyaz uzun entarisiyle dolanan Arap‘ı gördüm. Bir gözü eski zaman korsanları gibi bandajla kapanmıştı. (Şimdikiler Rayban ya da Armani gözlük takıyor.) Adam döndü dolaştı, gelip sağ yanıma oturdu. Gözüm ha bire Arabın bandajına kayıyordu. Ayıp olmasın diye öte tarafıma kaykılıp, sol tarafa çevirdim başımı. Aaa! Oda nesi? Sağ tarafımdaki Arap kaşla göz arasında soluma geçmiş. Sağa baktım, gözü bandajlı Arap sağda. Sola döndüm, gözü bandajlı Arap solda. Gözlerimi sımsıkı yumup açtım, tam karşıya baktım, bandajlı Arap asansöre giriyor. Yok yok, asansörden çıkıyor. Bir giriyor, diğeri çıkıyor. Yine sağıma baktım, Arap sağımda. Soluma döndüm, Arap solumda. Asansörün önündekiler üçlemişler. Her taraf gözü bandajlı, beyaz elbiseli, başları kırmızı damalı örtülere sarılmış bu Araplarla dolu.

Ya benim uçak düştü, ben öldüm ve suçlarımın cezasını çekmek üzere tek gözlü Araplarla, vizonlu kadınlarının bulunduğu bir mekâna bırakıldım ya da bu otelde kör Arapların yıllık toplantısı var.

Ölmemişim, tek gözlü Arapların yıllık toplantısı da yokmuş. Sadece otelin beşinci katında, bir klinik varmış ve çok ünlü bir Rus doktor bu klinikte katarakt ameliyatları yapıyormuş.

Ertesi sabah, grubumuzla Moskova‘nın ruhsuz ve muntazam binalarının yer aldığı geniş caddelerinde, en açık kahveden en koyu kahveye ton farkları atarak dalgalana dalgalana yürüdük. Sanki vizonların bulunduğu taraflarda yangın çıkmıştı da, topluca kaçmıştık ormandan. Ruslar bu muhteşem sürüyü ibretle izliyorlardı. Önce o çok ünlü metroya binecek, sonra müzeleri ve kiliseleri ziyaret edecektik. Programımızda ―sirk‖ ziyareti de vardı. Sirkin kapısına vardığımızda, bilet almak için biz vizonlar önde, beyler arkada sıralandık. Biletleri kesen genç, eliyle bizi göstererek rehberimize bir şeyler söyledi:

―Vizon, Türklerin millî kıyafeti midir?‖ diye sormuş.

―Ergenekon   efsanesine   göre,   Türklerin   kurtlardan indiğini sanıyordum; ama anlaşılan yanılmışım. Herhâlde vizonlardan iniyorlar‖ dedi rehberimiz. Doğru, yanılmış bizim rehber! Biz ne kurtlardan, ne de vizonlardan iniyoruz. Son bir iki seneden beri, Nişantaşı caddelerinde dolaşan Türkler‘den kolaylıkla anlaşılacağı gibi, ―Louis Vuitton‖dan iniyoruz biz.

Köklere Seyahat

Bugün, 17 Ağustos sabahı… Eşim Pamir‘le beraber havaalanına doğru yol alırken, yüreğim anlatılmaz bir heyecan ve ―Neler olacak? Neleri, kimleri bulacağım?‖soruları ile çarpıyor.

Uçağımız havalandığı an, tarifi imkânsız bir duyguyla suskunluğa giriyorum. Yavaş yavaş etrafımdaki sesler ve penceremin ardındaki bulutların dışında bütün görüntüler yok oluyor. Bulutlar, benim hayal oyunlarımın perdesi oluyorlar. Ve onların ardında, sür‘atle değişen sahnelerde sevgili dedemin hayatını izlemeye başlıyorum. Hiç karşılaşamadığım ama romanını yazdığım müddet zarfında, onu yakından bilenlerden daha iyi tanıdığım sevgili dedem, ―Kurt Seyit‖, sanki canlı imişcesine, görüntülerde sürüklenmeye başlıyor. Ve yazdıkça sevdiğim, sevdikçe yazdığım güzel ―Shura‖, tül bulutlarla örtülü bir hayal gibi, bizimle beraber yol alıyor. Etrafımdaki dünyadan kopmuş, sanki iki sevgili hayalle seyahat ediyorum.

Bir ara, çantamdan fotoğraflarını çıkarıp bakıyorum. Benim heyecanım, kalp çarpıntım, sanki fotoğrafların sepya yüzlerinden bana geri yansıyor. Öyle hissediyorum ki, sanki onları da içimde beraber taşımaktayım Rusya‘ya.

Aşağıda, köpük köpük dalgaları ile gökyüzü maviliğinden ayrılan Karadeniz uzanmakta. Buruk bir gülümseme ile düşünüyorum. Dedemin yetmiş dört sene evvel, bin bir mücadele ile ıztırap ve hüzünle, yüklü bir taka ile geçtiği Karadeniz‘i, ben şimdi uçakla aşıyorum. Onun gönülsüz bir sürgün olarak ayrıldığı Yalta kıyılarına, ben şimdi, arzulu bir turist olarak gidiyorum. Yetmiş dört sene… Az sene değil, terk edilen bir yere geri dönmek için.

Simferopol‘e ayak bastığım an, bildiğim bir yere geri dönmüş olduğum hissi ile sarılıyorum. Ne kadar isterdim, dedemin yaşamış olmasını ve şu an yanımda olmasını.

Ucu Yanık Mektup, “Acı Haber” Demek

Yalta‘da sabah uyandığımda, bir gece evvelki çılgınca heyecanım durulmuş. Yine de sürpriz beklentiler içindeyim. Orman içindeki Litho Oteli‘nden, deniz kıyısındaki büyük Yalta Oteli‘ne geçiyoruz. Asırlardır dağları denize birleştiren yeşil örtü, son zamanlarda büyük bir sür‘atle yapılaşmaya yönelmiş. Servilerin gölgesinde kaybolan güzelim eski evler, katliamdan korkup da gizlenmiş gibiler.

Ailemin izlerini araştırmak üzere, Pamir‘le beraber yollara dökülüyoruz. Kırım Tatarı olan Ali Emirhüseinov bizimle beraber. Eskiden, İngilizce hocalığı yaparmış. Şimdi bir turizm şirketinde grup rehberi olarak görevli. Ayda 10 Amerikan Doları karşılığı ruble geliri var. Şoför Mikhail Florinsky‘nin ördek başı yeşili Lada taksisine yerleşiyoruz. Kitabım, aile fotoğrafları, kameralarımız ile dedemin baba topraklarının olduğu Aluşta‘ya doğru yol alıyoruz.

Defterimde bir adres var: ―Gort Aluşta, Sadovi Ulitsa.‖ 1928 yılında, dedemin baba evine yapılan en son yazışma adresi. Kısa bir aradan sonrada ucu yanık bir mektup gelmiş. ―Acı haber‖ demekmiş. Kurt Seyit‘in erkek kardeşini yatağından alıp götürmüşler. Gelin Havva mecnun olmuş. Küçük kız kardeş Havva, götürüldüğü bir soruşturmadan dönmemiş ve öldüğü tahmin ediliyormuş. Anne Zahide acıdan yatağa düşüp ölmüş. Daha sonra Mirza Eminof, sahibi olduğu topraklardaki bağ evine kapatılmış ve Bolşevikler‘in katlettikleri soydaşlarını gömmekle görevlendirilmiş. Kolunda görevli olduğunu gösteren kırmızı bir bant, yüreğinde taşıyamayacağı kadar acı, gözleri akamayan yaşlarla hep nemli, bir gün kazıdığı çukurlardan birine düşmüş kalmış. Kalbi mi bütün bunlara dayanamamıştı yoksa bir Bolşevik‘in çizmesi ucunda mı itilmişti? Bunu hiç kimse bilemiyor.

Acılar Yığını ve Bir Fotoğraf

Bu acılar yığınından başka, bir de, aile evi önünde yakın bir akrabanın çekilmiş fotoğrafı var elimde.

İhtilalin, harbin Bolşevikler‘in kana doymaz cinayetlerinin, Stalin‘in insanlık havsalasına sığmayacak soykırımının, geçmişle ilgili her anıyı, her izi yok etmek üzere yaşayan bir rejim ardından, elimde bir adres ve bir iki fotoğrafla neler bulabilecektim? Hayal gücüm ve geçmişi yakalamaktaki inadım, artık beni hiç olmayacak, gerçekleşmeyecek serüvenlere mi itmeye başlamıştı yoksa? Yalta‘dan çıktığımızdan yarım saat sonra, ―Aluşta‖ levhasını 84 görüyoruz. Tepeden aşağıya, yüksek ağaçların ve denize doğru uzanan bağların arasından inmeye başladığımızda, kitabımda anlattığım yerlerden geçiyor olduğumu fark ediyorum. Daha evvel hiç görmeme rağmen, çok iyi bildiğim yerler buraları. Adım adım tarif ettiğim yol kıvrımlarından ana caddeye giriyoruz. Gözlerim, yerinde bulacağını bilir gibi, eski binaları, bahçelerin ardında kaybolmuş, unutulmuş mermer kolonlu, sarmaşıklara sarılı evleri görüyor. Ama evi bulamıyoruz.

Adresi kendi başımıza bulamayacağımızı anlayınca, Aluşta Kütüphanesi‘ne giriyoruz. Tercümanımızın aktardığı bilgileri dinleyip fotoğraflara göz atan kütüphane müdiresi Tatyana Şekşiyova odadan çıkıyor. Az sonra geri döndüğünde, kızıl saçlarına yerleştirdiği hasır şapkası ile ışıl ışıl mavi gözleri ile, neredeyse bizler kadar heyecanlı, önümüze düşüyor. Bizim ―Sadovi‖ Caddesi, 1944 sürgününden sonra yıkılıp genişletilmiş ve iki ana caddeye ayrılmış.

―Bağlikova ― ve ―Gorki‖ caddeleri. Tatyana önce bizi bu caddeler üzerinde, en eski yerleşimi olan evlere götürüyor. Onu takip ederken, ayağımın altında geride kalan her taşta dedemin ayak izi olduğunu düşünüyorum. Bağlikova‘yı Gorki‘ye bağlayan asırlık taş merdivenler, belki de şehrin eskisini hatırlayan en yaşlı şahitler. Bakımsız kalmış yabanî otların, sarmaşıkların sarmış olduğu bir bahçeden içerilere girince, 1800 yıllarından kalma bir evle karşılaşıyoruz. Çatıdan inen dantel gibi gölgelikleri, âdeta porselen titizliği ile şekillendirilmiş baca ağızları, insanların ellerinin ulaşamayacağı kadar yüksekte olmalarından şanslı sayılırlar. Zira o güzelim zarif masal 85 evinin bütün balkonları, girişleri derme çatma ahşap, demir, ne bulunursa onunla garip, in gibi odacıklarla çevrilmiş. Bir musluktan oluşan mutfak ve eski kırık bir yataktan ibaret odanın bir arada yer aldığı bu kutu odalardan birinin kapısında duran yaşlı kadına doğru ilerliyoruz.

Beş basamaklı merdivenin başında, trabzana bağladığı çamaşır ipine tutunmuş, birilerini bekler gibi bakıyor. O kadar yaşlı ki, hayata onu bağlayan tek şey, sanki sıkı sıkı avuçladığı şu ince ip. Kalın camlı gözlüklerine rağmen, fotoğrafları seçemiyor. Dikkatle dinlemesine rağmen, denilenleri pek net anlamıyor. Yalnız, bu evde onun çocukluğunda Türk asıllı bir ailenin oturduğunu mırıldanıyor. Daha fazla bir şey hatırlamıyor. Yüz yaşını geçmiş. Tatyana‘nın sabırlı ısrarlarına en son şu yanıtı veriyor:

―Ben, artık hiçbir şey bilmiyorum. Bildiklerimin üzerinden çok şeyler geçti. Benim şimdi tek bildiğim, ölümü beklemek…‖

Bir Kadeh “Şampanskaya” İçin

Kont Woronitsov‘ın XIX. yüzyılın ilk yarısında, Elhamra Sarayı‘ndan esintilerle inşa ettirdiği Alupka Sarayı son durağımız. Dönüş yolumuzda, ―Güvercin Yuvası‖nın bir masal şatosu gibi Karadeniz‘in üzerindeki kayalarda yükselişini izliyoruz.

Akşam, otelimizin lokantalarının birinde revü seyrederek son yemeğimizi yiyoruz. Revünün birbirinden güzel kızları, usta balerin vücutları ile, Amerikan veya 86 Fransız kaynaklı müzik eşliğinde sahneyi dolduruyorlar. Masalardaki otel müşterilerine bakıyorum. Büyük çoğunluğu genç kuşaktan. Dağılan Rusya‘nın para harcayabilen şanslılarının onlar olması acaba bir tesadüf mü? Sadece iyi yaşamayı özledikleri için çok mu çabalıyorlar? Yoksa değişen dünyaları içinde, eski kuşak yeni çarka ayak uydurmadığı için, para getirecek işler gençlere mi kalıyor?

Masalarda sadece otelin lokantasında yemek yiyebilmek için beylere eşlik eden alımlı, zarif genç kızları izliyorum. Yaptıkları işin son derece tabii kabul edildiği belli. Otelde de zaten bu tip girişler için bir yasak yok. Yeter ki, bir otel müşterisi bu misafirleri sahiplensin. Ondan sonraki rölasyon otelin parasını ödeyen adamın insafına kalmış. Bu taptaze, pırıl pırıl kızlara güzel bir yemek ikram etmek keyfi için davet yapan centilmenler de var. ―Şampanskaya‖ içmekle lüks bir kadın olunacağını sanan zavallıları, gecenin karanlık saatine kadar götürenler de var. O da bazen ayrıca pazarlığa tabi, bazen ise yemek fiyatının içinde…

Ecdadımın Ödediği Fiyat

St. Petersburg Üniversitesi‘nde ekonomi tahsil eden üç genç kızın, oturdukları masadan bir görevli tarafından kaldırılışlarını üzüntüyle izliyorum. O kadar güzel, o kadar kibar ve zarifler ki… Ve biraz füme balık, birkaç kadeh şampanskaya için sofralarına oturmaya hazır oldukları erkeklerin birçoğundan daha zeki, daha tahsilli ve asiller. Düştükleri durumu önce insan, özellikle de bir kadın olarak, son derece ağırıma giderek izliyorum.

Klasik bale, İspanyol dansı, Amerikan kabaresi esintileri ile dolu, çıplaklı, sihirbazlı, şansonlu bir geceyi, harika siyah havyar, nefis bir votka, füme balıklar, söğüş etler ve finalde nefis bir somon tava ile noktaladığımızda, karıkoca ikimize gelen hesap, bahşiş dâhil, yedi dolar.

―Ne kadar ucuz, bedava‖ diyeceğiniz geliyor, değil mi? Benim için öyle değil. Cedlerim bu topraklarda öyle fiyatlar ödemişler ki, kendimi hiç de bedava yemek yiyor gibi hissetmiyorum.

Günlerden 24 Ağustos pazartesi… Saat sabahın beş buçuğu… Bizi Simferopol‘e, havaalanına götürecek otobüsteyiz. Yalta Oteli‘nden yılankavi yoldan tırmanarak ana yola çıktığımızda, mehtabı fark ediyorum. Sağımızda, aşağıda Karadeniz uçsuz bucaksız uzanıyor. Öylesine uzağa gidiyor ki, gecenin karanlığı ile birleşiyor, bir yerden sonra.

Tepeden denize doğru inen ağaç yığınları ve ardında üzüm bağları, ileride suyun içinde uzanan küçük kayacıklar… Bütün bunları ben daha evvel yaşamış gibiyim. Havada bildiğim bir koku var. İçimde çok iyi hatırladığım bir eziklik… Mehtap bir şeyleri hatırlatmak istercesine, aynı gölge oyunlarını yapıyor.

―Aluşta‖ levhasını gördüğüm an, yüreğim daha bir hızlı çarpıyor. Yine hayal perdem canlanmaya başlıyor. Bir an için, tepenin ucundaki evde dedemi görüyorum Shura ile beraber. Sessiz, tepenin eteklerinde uzanan denizi seyrediyorlar. Ama kısa bir an… Karadeniz, hiç bitmeyecek gibi gidiyor, gidiyor.

Aluşta’ya Veda

Süratle geçiyoruz Aluşta kıyılarını. Ama, burada daha yaşayacaklarım var, biliyorum. Gecenin karanlığı içimde sanki. Öylesine huzursuzum. Mehtap, bulutların arasında kayboluyor. Hayal gücüm bana oyun mu yapıyor, diye silkiniyorum; ama değil. Sanki yetmiş altı sene öncesini yaşamam için, tabiat ilk günden beri bana oyun yapıyor.

Uzaklaşıyoruz, uzaklaşıyoruz… Dalgalara karşı ilerlemeye çalışan takayı görüyorum. Silah sesleri kesildi. Dedemi görüyorum. Onun gözlerinden ne görüntüler geçtiğini biliyorum. Seyit Eminof‘un gözlerinde Aluşta kıyıları, yavaş yavaş tül perde ardına saklanır gibi, uzaklaşmaya başlıyor. Bir daha asla göremeyeceği memleketinin son resmini gözbebeklerine nakşedip saklamak ister gibi bakıyor.

Kocaman bir dalganın kıç tarafa çarpışı ile suya varışı arasındaki daracık zamanda, kıyının hayali tamamen gözden kayboluyor. Mehtabın bulutlar arasında bir dalıp çıkmasıyla, ben de denizdeki hayalimi kaybediyorum. Gördüklerim hayal miydi, yoksa dedem benim de onun gerçeklerini yaşamamı mı istemişti?

Ona yine yetişemedim. Ama şu an biliyorum, Karadeniz‘deki takanın üzerinde artık göremediği Aluşta kıyılarına bakıp, sessiz ağlamakta.

Otobüsümüz ―Aluşta‖ levhasını geride bıraktı: Ben de ağlıyorum…

Transsibirya

Rus Çarının Özel Altın Treniyle Transsibirya Yolculuğu

17 Temmuz-1 Ağustos 2011

Altaylara özlem… Tanrı dağları, Altay dağları, Torugart geçidi, Isıg gölü, Göktürk Yazıtları, Altay vadilerinde bulunan mezar yazıtlarının bildirdiği gibi Hunların zorunlu olarak başlattıkları göçler hep hayallerimde ulaşmak istediğim yerlerdi.

Altaylara özlem büyük bir aşk ve tutku halinde tüm hayatımı etkiledi.

Bu yüzden mezuniyet tezim olan Altaylara Özlem’i belirten hiçbir yerde bulunmayan Türkçü şiirleri bir araya topladım, inceledim ve tahlil ettim.

17 temmuz- 1 ağustos 2011 yılında Rus çarının özel altın treniyle Transsibirya yolculuğuna çıktım.

Bu gezide Çin-Moğolistan-Rusya; üç farklı ülkede yedi zaman diliminden geçerek Çar 2. Nikolas’ın altın treninde Moskova Pekin arasında birçok köyleri şehirleri birbirine bağlayan dünyanın en uzun demiryolu Transsibirya’da yaptığımız bu yolculukta 9000 km ve dünyanın üçte birini trenle, Sibirya’nın hiç bitmeyecekmiş gibi görünen steplerini, o sevdalı Baykal gölünü, Kültigin anıtını, Gobi çölünü, sevgiyle ve ilgiyle yaşadık.

(1.Gün)

17 Temmuz 2011

Uzun bir uçak yolculuğundan sonra Pekin havalimanına iniyoruz. Otelimize giriş yapmadan önce panoramik şehir turumuzda tarihi ve turistik yerleri görüyoruz ve dünyanın en büyük meydanı olan Tian-an-Men’i görüyoruz, aynı anda 1 milyon kişiyi içine alan bu meydan Ebedi Barış anlamına gelmektedir. Dünyada 2. Büyük meydan Uganda’da, 3. Büyük meydan ise İran’da Nahş-i Cihan meydanıdır.

(2.Gün)

Bugün dünyanın 8. Harikası olan Çin Seddi’ne gideceğiz. Çin Seddi’ne bu ikinci gelişim, ilk gelişimde teleferik henüz yapılmamıştı. Şimdi teleferik var hava yağmurlu olmasına rağmen herkes akın akın Çin Seddi’ne gidiyor. Çin Seddi Pekin’den 70 km uzaklıkta ve Çin Denizi’nden Gobi Çölü’ne kadar 7000 km uzunluğunda olan bu sed, kuzeyden ve batıdan gelen saldırıları (Moğol kavimlerini) durdurmak için İmparator Yinzhen tarafından yapılmıştır. Daha sonra her gelen imparator sedde ilaveler yaparak seddi uzatmışlardır.

(3.Gün)

Gezimizi Ming mezarları, yasak şehir gibi yerleri gezerek sonlandırıyoruz.

(4.Gün)

Pekin gezimizi bitirdikten sonra Moğolistan’a geçmek için modern bir trenle uzun bir yolculuk yapıyoruz ve Çin’in kırlarını, doğasını ve Gobi Çölü’nü kompartımanımızın penceresinden seyrederek güzel bir yolculukla Moğolistan’a doğru ilerliyoruz.

(5.Gün)

Erlian’da Çarın altın trenine geçiyoruz buradaki tren rayları farklı büyüklüktedir. Şimdi Çarın altın trenindeyiz, Moğolistan’ın, yemyeşil doğanın ruhunu hissederek gidiyoruz, gidiyoruz, öğle ve akşam yemekleri vagon restaurantta…

(6.Gün)

Tahminimce Moğolistan’ın ortalarına geldik. Sabahın ilk ışıkları bin bir güzelliklerle canım ata yurdunda bizi sevgiyle karşıladı ve Moğolistan’ın baş şehri Ulan Batur’a geldik. Antalya’da orta okuldayken İngilizce öğretmenimizin soyadı Batur’du. Ben hep Batur’un anlamının ne olduğunu merak ederdim, yıllar sonra buralara gelince Batur’un anlamının kahraman olduğunu öğrendim. Ulan kelimesi ise kızıl, Ulan Batur kızıl kahraman, Ulan Ude kızıl eşik anlamındaydı. İngilizce öğretmenim Osman Batur nur içinde yatsın.

Bir gece otelde kalarak Ulan Batur’u geziyoruz. Budist mimarinin en güzel örneği olan tapınağı gördük. Akşam yemeğinden sonra Moğol gecesinde gırtlak şarkılarını, at başından yapılan kemanlarla müzikli geleneksel oyunları seyrettik.

(7.Gün)

Ertesi gün Budist manastırını ve ayinini izledik. Ulan Batur’dan epeyce uzak olan Moğol Alpleri’ni, vadilerini geziyoruz, yurt çadırlarında piknik yapıyoruz. At oyunlarını ve güreşleri seyrediyoruz, sütte pişmiş kuzu ve kımız ikram ediliyor, ben et yemediğim için almadım ve doğruyu söylemek gerekirse kımızın tadını da hiç sevmedim. Daha sonra Unesco Dünya Kültür Listesi’nde yer alan Göktürk Yazıtları’na gidiyoruz. Bu yazıtlar Orhun ve Selenga ırmaklarına çok yakın bulunmaktadır. Bu yazıtların hepsi Göktürk Yazıtları adı altında toplanmıştır. Göktürk yazıtları 6. yüzyılda yazılmıştır, Orhun Yazıtları 8. yüzyılda, Vezir Tonyukuk 720 yılında, Gültigin Yazıtları 731 yılında, Bilge Kağan ise 734 yılında yazılmıştır.

Biz 731 yılında yazılmış olan Gültigin Yazıtları’na gittik, yazıtlara sarıldım ve göz yaşları içinde Allah’a teşekkürlerimi bildirdim. Bir de ne göreyim, önümde bir otobüs dolusu bizim Selçuk Üniversitesi’nden konuklar indi, bu olay biz ve onlar için büyük bir sürprizdi, uzaklarda insanın kendi vatandaşını görmesi ne büyük bir mutluluktu. Selçuk üniversiteliler 70 yıl islamiyetten uzak kalmış Türklere islamiyeti ve inceliklerini öğretmek için yetenekli gençleri toplayıp Türkiye’ye götürüyor, onları yetiştirdikten sonra ülkelerine geri gönderiyorlardı.

Akşama doğru Ulan Batur’a geri dönüyor, trenimize biniyoruz, trenimiz aynı bir ana kucağı gibi bizi sevgi ve şefkatle kucaklıyor, gele geceleri söylemiş olduğu o güzelim ninnilerle mevsimlerde, aydınlık sabahlarda Hüma kuşları gibi özlemlerin en sevdalısına götürüyordu.

(8.Gün)

Trenimiz Moğolistan’ı geride bırakırken Baykal Gölü’nü besleyen Moğolistan’ın en uzun nehri Selenga’nın vadilerini geçip Ulan Ude’ye varıyor. Ulan Ude, Buryat Cumhuriyeti’nin baş şehridir. Ulan Ude’yi gezdikten sonra trenimize binip Doğu Sibirya dağlarını, harika dağ eteklerini geçerek Baykal Gölü’ne doğru koşuyoruz.

(9.Gün)

Nihayet güzeller güzeli Baykal Gölü’ne geldik. Bu göl, dünyanın en büyük tatlı su gölüdür, kendi kendine bir ekosistem yaratmıştır, 22 tane adaya sahiptir, %20 içme suyu rezervine sahiptir, en derin yeri 1592 m. olup en güzel tablolara taş çıkartan bir güzelliğe sahiptir. Tekne ile göle yaptığımız gezi aynı Vietnam’daki Holong Körfezi’nde yaptığım tekne turu kadar güzeldi, özellikle bu turlarda içtiğim çayların tadını hiçbir zaman unutamam. Tekne turumuzun sonunda göl kıyısında çok güzel bir piknik bizi bekliyordu, Ruslar dev mangallar yakmıştı, İstanbul’da sipariş ettiğimiz yemekler aynen önümüze geldi. Tren yolculuğumuz çok güzel organize edilmişti. Çar’ın altın treninde; Almanlar, Kanadalılar, Amerikalılar ve biz 13 Türk vardık. Gezimizin sonunda trenimize geri dönüyoruz. Bütün gece trenin raylarda çıkardığı melodiler beni Yusuf Nalkesen’in, İrfan Özbakır’ın, Şekip Ayhan Özışık’ın, Suat Sayın’ın, Teoman Alpay’ın bestelerinde gezdiriyorlar ve onların hayal dünyalarına gidiyorum.

(10.Gün)

Doğu Sibirya’nın başkenti İrkutsk’a geliyoruz, pijamalarımızı alarak otelimize gidiyoruz, şehrin tarihi yerlerini geziyoruz, Okhlopkova Tiyatro Salonu’nu, ağaç evleri ziyaret ediyoruz. Geceleme otelimizde.

(11.Gün)

Kahvaltıdan sonra trenimize geri dönüyoruz, trenimiz bizi harikulade manzaralara götürüyor. Ata yurdunun ne kadar güzel olduğunu düşünüyorum. Birden Antalya Gazi Mustafa Kemal İlkokulu 4. Sınıfta olduğum zamanı hatırladım. Tahtada kocaman bir harita asılıydı, merkez Orta Asya’ydı, oklarda Türklerin batıya göçleri gösteriliyordu. İşte o zaman; o göçler, batıya yöneliş, Ata yurduna duyduğum ayrılık hasreti… O zamandan beri tarih kitaplarında okuduğumuz o güzelim Uygurlar, Hunlar, Göktürkler, Altaylar,Torugart Geçidi, Taklamakan Çölleri, Siriderya, Amuderya, Isıg Gölü… Şimdi hayallerimin ötesinde yüreğimde bir acı olarak kaldı. Trende votka ve havyar ikramı yapılıyor, öğle ve akşam yemekleri Vagon Restarurant’ta…

(12.Gün)

Bugün öğle üzeri Novosibirsk’e geldik, burası Sibirya’nın Paris’i sayılıyordu. Trenden iner inmez bizi Rus geleneklerine uygun olarak Balalayka müziği ile karşıladılar, ekmek ve tuz ikramında bulundular. Şehir turunda Opera binasını ve pazar yerini gezdik. ‘’Evvelim sen oldun, ahirim sensin’’ diyen Obi Nehri’nin vefasız sevgilisi Kuzey Buz Denizi’ne çılgın gibi koşarak gidişini seyrettik. (Nur içinde yat sevgili Neşet Ertaş, senin duyguların Obi Nehri’ne bile tercüman oldu.) Yemekten sonra trenimiz batıya doğru ilerlemeye başladı.

(13.Gün)

Öğle zamanı trenimiz Avrupa ile Asya arasında köprü vazifesi gören Ural Dağları’na ve Ural’ın baş şehri olan Yekaterinburg’a geliyor, ne yazık ki Çar 2. Nikola ve ailesinin 1918 yılında burada öldürülmesi şehre hem acı ve hem büyük bir ün kazandırmıştır. Çar ailesinin acı ölümlerinin anısına 2003 yılında inşa edilen şanlı katedrali ziyaret ettikten sonra, şehrin tarihi ve turistik yerlerini gezdik ve trenimize geri döndük. Trenimiz artık Avrupa kıtasına koşmaktadır.

(14.Gün)

Volga’nın 2 yakasında yer alan eski bir Tatar şehri olan Kazan şehrine geldik. Bir söz vardır; Kazan’ı kazsan altından Tatar çıkar, gerçekten de öyle. Biz oraya vardığımız zaman Kul Şerif Camii’nde bir evlenme töreni vardı, tören dini vecibelere uygun olarak yapılmıştı.

Kul Şerif Camii 1996 yılında restore edilmiş ve ibadete açılmıştı, caminin çok güzel bir görünüşü vardı, biblosunu alıp evde duvarıma astım. Hazin bir hikayesi olan Tatar Kraliçesi Süyüm, Rus Çarı’nın bütün ısrarlarına rağmen Çar’ın evlenme teklifini kabul etmemiş ve baskılara dayanamayarak şehrin ortasında bulunan yüksek kuleden kendini aşağılara atmıştır. Şehir turumuzda Tatar camilerini ve Ortodoks Katedrali’ni gezdik.

(15.Gün)

Daha sonra büyük ve güzel bir şehir olan Rusya’nın baş şehri Moskova’ya geldik, böylece 9000 km.lik yolcuğumuz sona ermiş oldu. Bu yolculuk keşke hiç bitmemiş olsaydı. Moskova’ya ikinci gelişim oldu, ilk seyahatim 1983 yılında olmuştu, 28 yıl sonra Moskova’nın hayli değişmiş ve çok güzelleşmiş olduğunu gördüm.

Kremlin ve Kızıl meydan Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’nde. Kremlin’de altın kaplamalı soğan kubbeli katedraller görülmeye değerdi. Gece turunda Kızıl Meydan ve metro istasyonlarını gezdik.

(16.Gün)

Artık yarım turluk bir zamanımız kaldı, Kurtarıcı İsa Katedrali, Rahibeler Manastırı, KGB Binası ve Novadevici Mezarlığı’nda Nazım Hikmet’in mezarına geldik. 1902 yılında doğan Nazım 1963 yılında ölmüştür, şiirleri ve yazıları yüzünden 1951 yılında vatandaşlıktan çıkarılmış ve 12 sene tutuklu kalmış.

Ulucanlar Cezaevi’nde; Necip Fazıl, Ahmed Arif, Metin Toker, Bülent Ecevit gibi şair ve fikir adamlarıyla birlikte o acı günleri paylaşmıştır ve 1950 yılında Rusya’ya gitmiştir. Novodevici Mezarlığı’nın girişinin tam karşısında siyah mermerden yapılmış çok güzel bir mezar. Bizden önce gelen sevenleri tarafından demetler dolusu kırmızı karanfiller serpiştirilmişti mezarın her yanına…

Birden hatırıma ‘’Baki o Enis-i Dilden eyvah! Beyrut’ta bir mezar kaldı’’ diye haykıran Abdülhak Hamit Tarhan geldi.

Hamid’in gönül arkadaşım dediği eşi Fatıma Hanım’dan geriye sadece Beyrut’ta bir mezar kalmıştı, ama kısa bir zaman sonra Lüsyen Hanım’ı görünce Fatıma Hanım’ı unutup Varol Lüsyen! ihtiyar ömrümü genç ettin demiştir.(Sevgili vefasız Hamid)

Novodevici Mezarlığı’nda siyah mermerden yapılmış bir mezar ve kırmızı karanfiller…

Nazım’ın vatan hasretiyle kor gibi yanan gözleri, yüreğimi, bütün varlığımı sararken taşıyamayacağım kadar ağır sitemleri sırtıma yükledi.

‘’Ah Nazım! Mezarın, kırmızı karanfiller burada kalsa da,sen hep bizimlesin’’ diyerek yüreğimdeki bitmez tükenmez acıyı haykırmak ve bağırmak istedim.

Geri dönüş için havalimanına gidiyoruz, bilet ve pasaport işlemlerimizi hallediyoruz, 3 saat 15 dakikalık bir uçak yolculuğu…

Ve sevgili İstanbul…

Moskova

Avrupa’nın Şaheser Kenti: Moskova

Merkezi New York’ta bulunan “Mercer Human Resource Consulting” şirketi tarafından yürütülen ve yıllık geliri 100 bin dolar olan bir üst düzey yöneticinin farklı şehirlerdeki tüketim harcamaları dikkate alınarak yapılan araştırmaya göre Moskova, yabancı bir üst düzey yönetici için dünyada yaşamın en pahalı olduğu kent. Gerisini artık siz takdir ederek yola koyulun!

Dünyada yaşamın en pahalı olduğu şehirler, Londra, Seul, Tokyo, Hong Kong, Kopenhag, Cenevre, Osaka, Zürih, Oslo, Milan, St.Petersburg, Paris, Singapur, New York olarak sıralanırken birinciliği kimselere kaptırmayan Moskova ise sanırım bu kategoride sırasını kimseye kaptırmayacak gibi görünüyor. Zaten Amerikan dergisi “Forbes” tarafından her yıl yayımlanan “Dünya Milyarderleri Listesi”nde Moskova, New York’un ardından ikinci sırada yer alıyor. Araştırmaya göre, dünyadaki 53 Rus milyarderden 25’i Moskova’da yaşıyor. Bu manada hakkını veren bir şehir!

Rus şehirlerinin açık hava müzesi görünümündeki şehirleşme tekniği bence incelenmeye değer ve kesinlikle bir bilim dalı konusuna dâhil edilmelidir. Deli Petro diye bildiğimiz Rus Çarı Petro’nun dâhiyane fikirleri ile kurulmuş bulunan ve Rusya’nın ikinci büyük kenti olan Saint Petersburg kadar belki değilse de Moskova’nın da Avrupa’nın sayılı şehirlerinden hiç de azımsanacak bir yönü yoktur.

İnsanı Orta Çağ Masallarının sihirli dünyasına götüren tarihi yapıları, karşıdan karşıya geçmek için nerede ise taksi tutmak! isteyeceğiniz geniş bulvarları ve birçoğu Orta Çağ dönemi zamanında inşa edilmiş katedralleri ve müzeleri ile Moskova, keşfetmeyenler için merak uyandırırken, bir kez görenlerin ise bir daha gitmek için sabırsızlandıkları bir kent.

Her şehrin mutlaka bir “gidince görülecek listesi” vardır. Fakat söz konusu Moskova olunca bu liste uzar gider. Listenin başındaki yerler ise sadece mimari özellikleriyle değil Rusya tarihindeki önemleriyle de dikkat çekiyor.

Bizans İmparatorluğu’nun çöküşüyle Ortodoks Kilisesi’nin de merkez haline gelen Moskova, III. Roma olarak anılmaya başlanmıştı.1917’de kurulan Sovyet Rusya’nın merkezi haline gelen şehir, zamanla modern Rusya’nın kalbinin attığı yer haline gelmiş. 1992’de dağılan Sovyetler Birliği ise Moskova’nın öneminden bir şey kaybettirmemiş aksine o dönemin özelliklerini hem mimarisinden hem de sosyal yaşantısından hissettirmesine neden olmuş.

Günümüzde ise tarihin ve modernitenin, doğu ile batının özelliklerini bir arada görebileceğiniz Moskova, ihtişamı ile dünyanın en çok turist çeken başkentlerinden biri. İçinden geçen Moskova Nehrinden adını alan ve 11 milyon nüfusa ev sahipliği yapan, dünyada en fazla milyarderi barındıran Rusya’nın başkenti Moskova!

Şehrin en ünlü ve bilinen yeri olan Kızıl Meydan, birçok tarihi olaya da sahne olmuş. 15. Yüzyıldan bu yana Çarlık Rusya döneminin de 1917’deki Ekim Devriminin ve 1990’daki Glasnost Politikasının sonucu olarak dağılan SSCB’nin de her zaman en önemli meydanı olarak bilinen alanda, Lenin’in Anıt Mezarı, Korkunç İvan tarafından 16. Yüzyılda yaptırılan Aziz Vasili Katedrali, Devlet Tarih Müzesi, GUM Alışveriş Merkezi ve Kremlin Sarayı’nın giriş kapısı bulunuyor.

Rusya’nın ilk devlet kütüphanesi ve ilk üniversitesi de Kızıl Meydan’da açılmıştır. 12. yüzyılda projesini Konstantin Tan’ın çizdiği büyük Kremlin Sarayı’nın, inşasına 15.yüzyılda başlanmış ve İtalyan, Hollandalı, Alman mimarların katkısı ile 20. yüzyıla kadar yapımı devam etmiş.

Kremlin Sarayı tek bir sarayı çağrıştırsa da Rusça ’da kale, şato gibi anlamlara gelen Kremlin, birçok yapıyı içinde barındıran bir yapılar bütününe karşılık geliyor. Aynı zamanda Rus Devlet Başkanlığının ikametgâhını da kapsayan sarayın içinde imparatorluk ailesine ait odalar, göz alıcı mobilyalarla döşeli kabul salonları, kristal ve porselen ev eşyaları bulunuyor.

Kremlin’deki dini yapılar Bizans ve İtalyan etkisi taşıyor. Bu özelliğiyle Moskova Kremlin’i gezdiğinizde, sanki Orta Çağ Avrupası’na yolculuk etmişsiniz hissini uyandırıyor. Yüksek duvarlarla çevrili Borovitsky Tepesi’ne kurulmuş bu kalenin güneyinden Moskova Nehri, doğusundan Kızıl Meydan, batısından St. Basil’s Katedrali ve Alexander Bahçesi görülüyor.Kızıl Meydan      

Kızıl meydan, Moskova Kremlini’nin duvarlarının inşasının ardından 17. Yüzyılda yapılmış. Yapıldığı günden beride hem Rusya hem de eski SSCB için toplumsal ve siyasi bir öneme sahip olmuş. Dünyanın en ünlü meydanlarından biri olan Kızıl Meydan, tarih boyunca idamlara, gösterilere, geçit törenlerine ve mitinglere sahip olmuş. Yaklaşık 500 metre genişliğindeki Kızıl Meydan’ın ortasında Kremlin duvarlarının hemen önündeki kızıl ve siyah granitlerden oluşan piramit seklindeki Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Lenin’in anıt mezarı bulunuyor.

Mozoleden çıkıldığında arkada kremlinin duvarlarının dibinde diğer ünlü kişilerin mezarları görülebilir. Stalin, Brejnev ve Yuri Andropov, uzaydaki ilk insan Yuri Gagarin, Amerikalı yazar John Reed ile Lenin’in eşi ve kız kardeşi bunlardan sadece bir kaçı. Ayrıca meydanda Lenin Mozalesi’nin hemen karşısında sadece tarihe değil alışverişe de düşkün turistlerin özellikle dikkatini çeken Moskova’nın en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan GUM bulunur. Özellikle kış aylarında ışıklandırmalarıyla gözleri kamaştıran GUM’un ön Neo-Rus tarzı ön cephesi Kızıl Meydan’ın neredeyse tüm doğu kanadını kaplıyor.Katedraller şehri          

Moskova denilince akla her biri birer sanat eseri sayılabilecek katedraller geliyor. Bu katedrallerin çoğu Bizans mimarisi örnek alınarak yapıldığında Moskova Sovyet Rusya’sının soğuk beton yapılarında farklı olarak bir Avrupa kentinde geziyormuş hissi veriyor. Moskova’nın Kızıl Meydan’da bulunan yarım asırlık Aziz Vasili Katedrali’nin saymazsak en önemli katedralleri Kremlin içindeki Katedraller Meydan’ındadır. Rusya’nın bir dönem en yüksek yapısı olan 81 metre uzunluğundaki Büyük Ivan Kulesi de buradadır.

Bu kulenin yanında 200 ton ağırlığında bir çan vardır. “çanların çanı” olarak adlandırılan ve yapımı iki yıl süren bu çanın, ait olduğu yerde yani kulede değil de zeminde olmasının nedeniyse 200 ton ağırlığında olmasıdır. Çan” kilosu” nedeniyle yerinden kaldırılamamış ve hiçbir zaman kuleye yerleştirilememiş. Yine Baş Melek Katedrali, Meryem’e Müjde Katedrali, Çarların ve İmparatorların taç giyme töreninin yapıldığı meşhur Uspenski Katedrali’de bu meydanda yer alır.

1872 yılında Rusların Napolyon’a karşı kazandığı zaferin anısına, Bizans mimarisinin etkisinde kalarak tasarladığı Kurtarıcı İsa Katedrali’nin hikâyesi ise oldukça ilginç. Katedralin tarihi 1883 yılına dayanıyor. O zamanlar bu baş yapı, hem halka bağışlanan ilk katedral hem de dünyanın en büyük Ortodoks ibadethanesiymiş. Som altından kubbeler, altın freskler ve ikonlarla bezeli bu katedralin şansızlığı Stalin’in din karşıtı politikası olmuş.

Stalin, katedralin altın yapılarını devlet hazinesine aktarırken, katedral için de yıkım kararı vermiş. Katedralin yıkılması yetmiyormuş gibi bir de yıkımdan sonra ortaya çıkan çukura havuz yaptırılması, dönemin Ortodokslarının asla affetmeyecekleri bir hareket olmuş. Yıllar sonra, tarih 1997’yi gösterdiğinde bu katedral, aslına uygun olarak tekrar inşa edilmeye başlanmış ve 2000 yılında halka açılmış.Moskova’nın İstiklal Caddesi: Arbat    

Arbat Caddesi, özellikle son yıllarda en az Kızıl Meydan kadar dikkat çeken yerlerden biri haline gelmiş. 1980’li yıllardan beri sadece yaya trafiğine açık olan cadde için bir nevi İstiklal Caddesi denilebilir. Arnavut kaldırımlı Arbat Caddesi’nde sokak müzisyenleri, Rus el sanatını yansıtan hediyelik ürün stantları, ressamlar, antikacılar, butikler, açık hava kafeleri ve Rus tarzı publar kendilerine yer bulmuş ve ortaya çok samimi, her adımda başka bir etkinlikle karşılaşabileceğiniz bir sokak çıkmış. Arbat’ta tarihin farklı dönemlerinde birçok ünlü yazar, ressam ve tiyatrocu da yaşamış. Arbat şehir merkezine yakınlığıyla da hem yerli halkın hem de yabancı turistlerin uğrak yeri haline dönüşmüş.Dünyanın En Renkli Metrosu    

Dünyanın en muhteşem metro istasyonlarının Moskova’da olduğunu söylersek abartmış olmayız. Artan yolcu trafiği ile Çin’in Şangay şehrinden sonra en yüksek yolcu taşıma kapasite sahip olan Moskova Metrosunu, 2014 yılında 2.5 milyar yolcu taşımış. Şehrin merkezinde ulaşım, birbirini bağlayan yüzlerce metro hattıyla sağlanıyor. Metro kavramını değiştiren sanatın, zarafetin ve bir o kadar da kültürün bir parçası haline gelmiş Moskova Metrosu ile şehir baştan sona yer altından birbirine bağlanmış durumdadır.

Metro denince aklımıza başka şehirlerdeki gibi yer altındaki rutubet kokuları, fareler, burnu yakan bir maden kokusu, soğuk duvarlı ve boğucu bir ulaşım şekli gelmesin. Avizeler, heykeller, resimler ve afişlerle süslenmiş bir metro, kulağa garip geliyor olsa da, Moskova metrosu adeta bunlar sıradan. Hiç yer altı müzesi görmedim diye üzülmeyin! Moskova Metrosunu kullanın demek istediğim anlaşılacaktır.Moskova Nehri

Moskova’ya gelip de yapılmadan dönülmemesi gereken aktivitelerden biri de  şehrin ortasında menderesler çizerek  akan ve şehre adını veren Moskova Nehri’nde yapılan nehir turlarıdır. Ukrayna Oteli’nin önünden kalkan bu turlar için tekneler, otelini önünde uzanan nehir yolu üzerindeki iskeleden kalkıyor. Moskova’da yaşanan dondurucu kış mevsiminde ise nehir turu yapmanın imkânı yoktur. Nehrin yer yer donması sebebi ile nehir kenarındaki restoran ve kafelerden birinde bu eşsiz manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.Rus Edebiyatından Kalanlar

Söz konusu Rusya olunca akla Rus Edebiyatı’nın gelmemesi düşünülemez. Elbette Moskova da bu büyük edebiyatçılardan izler taşıyor. Bunlardan biri de Puşkin Devlet Güzel Sanatlar Müzesi.1912 yılında açılan bu müzede yer alan eserler, ağırlıklı olarak 19. ve 20. yüzyıl Avrupa ve Amerika sanatını yansıtıyor. Bina girişindeki Robin’in kült olmuş “Düşünen Adam “mutlaka görülmeli. Gerçek edebiyat düşkünleri ise Puşkin’in adı verilen müzeden ziyade yazarların yaşadıkları evleri görmeyi tercih edebilir. Puşkin’in bir süre eşi ile birlikte yaşadığı evi Arbat caddesi’ndedir. Gorki ise ölümünden önce kıymeti bilinen nadir yazarlardan olduğundan Pushkinskaya’daki evi oldukça ihtişamlıdır ve müze haline getirilmiştir. Gorki’nin evinde kendine ait bir şapeli bile vardır.  

St. Petersburg

Kuzeyin Venedik’i : St. Petersburg

Madem günü de geldi! Neden Beyaz Gecelere tanık olmayalım deyip, bir anda alınan kararla Kuzey’in Venedik’i St.Petersburg’a yolculuk aslında hayallerin ötesine yapılan bir yolculuk imiş. Bu yüzden ne kadar anlatılırsa anlatılsın bu şehir, dünyada 127 ülkeyi görme fırsatı elde eden benim için bir rüyanın ötesinde idi. Samimi söylüyorum St.Petersburg’dan daha güzel bir şehirde ne bulundum, ne böyle bir şehri gezdim, ne de gördüm. Buraya şehir demek yanlış olur: Aslında bir açık hava müzesi!

Genelde birçok Avrupa şehrine aşk şehri denilse de St.Petersburg, bir aşkın bir hayalin bir rüyanın çok ama çok ötesinde inşa edilmiş nefes kesici bir kent.   Baltık Denizi kıyısında, Neva Nehri üzerinde 42 adaya oturtulmuş, Finlandiya Körfezine açılan yüzü ile beş milyon nüfusa sahip Rusya’nın ikinci, Avrupa’nın ise dördüncü büyük şehri olan St. Petersburg, 1703’te Çar Büyük Petro tarafından kurulduğu günden bu yana Rusya’nın batıya açılan penceresi olmuş.

200 yıl boyunca Çarlık Rusya’sının da başkentliğini yapan kent, İkinci Dünya Savaşı sırasında 900 gün Alman kuşatmasına direnç göstermiş. St. Petersburg dünya üzerindeki en nefes kesici, en güzel şehirlerden biridir ve hemen hemen her bina büyük barok köprüler ve kanallar ile şehrin tarihi merkezine bağlanır. Şehir, genel yerleşim alanıyla UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer almaktadır.

Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından bir kez daha, yeniden adlandırılmış çoğu Rus tarafından Saint Petersburg olarak bilinen şehrin ilk adı, kurucusu olan Çar Petro’ya ithafla Petrograd’dır. St. Petersburg, Lenin’in, Büyük Rus Devriminin zaferini deklare ettiği kent olması nedeni ile de Rusya tarihinde özel bir öneme sahiptir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağıldığı 1990 yılına kadar şehrin adı Leningrad olarak söylenegelmiş ve şu anda St. Petersburg olarak adlandırılmaktadır.

Her köşesi her sokağı bir müzeye çıkan müzelerin kenti St. Petersburg aynı zamanda dünyanın en geniş alana yayılmış olan Hermitaj müzesine de ev sahipliği yapmaktadır. Çarın kışlık sarayı olarak da bilinen Hermitaj, taş devrinden 20. yüzyıla dek Rembrandt, Picasso, Gaugin, Matisse, Renoir gibi sanatçıların eserlerinin bulunduğu yaklaşık üç milyon parçalık koleksiyona sahiptir.

Bir müzeseverin, içerisinde aylarca dolaşabileceği, gezmeye doyamayacağı bu nadide müzenin bulunduğu Saray Meydanı dünyanın en büyük meydanlarından biridir. Müzenin bir yanı ulaşıma son derece elverişli olan ve Finlandiya Körfezine dökülen Neva Nehrine, bir yanı Saray Meydanına, bir yanı da St.Isaac Katedrali’ne bakar. Her yıl Mayıs ayının sonlarından başlayarak Ağustos ayı ortalarına kadar devam eden Beyaz Gecelere de ev sahipliği yapan kentte de yaşayan ünlü Rus yazar Dostoyevski’nin ünlü romanı “Beyaz Geceler” işte böyle bir zaman diliminde geçer.

St. Petersburg’un dört beyaz gecesinde yaşanmış sade ve derin bir aşkın öyküsü, bu romanda nakış gibi işlenir. Yine dünyaca ünlü “Suç ve Ceza” ve “Ezilenler” adlı romanlarını da yazar bu şehirde yazmıştır. Hâlihazırda yaşadığı ev bir müze olarak kullanılmaktadır.

Şehrin en önemli caddesi, tam 4.5 km uzunluğundaki Nevski Caddesidir. St. Petersburg’un kurulmasından kısa bir süre sonra, Rusya’nın ilk tersanesinin bulunduğu sanayi bölgesini, “Aleksandro-Nevskaya Lavra” manastırıyla bağlamak amacıyla inşa edilir. Adını da büyük Rus savaşçı ve Novgorod prensi Aleksandr Nevski anısına yaptırılan bu manastırdan alır. Nevski Caddesi’nin yapımına iki zıt uçtan başlanır; ancak yolun iki kolu birbirine tam denk getirilemez. Bu sebeple şu anki Vosstaniya Meydanı’nda keskin bir virajla eski ve yeni Nevski caddeleri birbirine bağlanır.

Caddenin yapımı 1720 yılında tamamlanır ve daha sonra yolu düzleştirmek amacıyla Yeni Nevski Caddesi’nin yapımına geçilir. Böylelikle St. Petersburg’ta kısa süre içinde iki yeni cadde ortaya çıkar. Zaman içinde Nevski güzelleştirilir; cadde önce taş yola dönüştürülür ve her iki tarafına Rusya’nın sembollerinden huş ağaçları dikilir. Ardından cadde boyunca önce gazyağı fenerleri ve ilerleyen zamanlarda da elektrikli fenerler yerleştirilir.

Bu arada Nevski’nin iki yanında hızlı bir şekilde yeni ve gösterişli yapılar yükselmeye başlar. Nevski Caddesi, St. Petersburg’un en eski ve önemli mimari yapılarıyla doludur. Nesvki’de yer alan birbirinden görkemli yapılarda, Alman Georg Johann Mattarnovi ve İsviçre’de doğmuş olan İtalyan Domenico Trezzini gibi dünyaca ünlü mimarların imzası vardır. Nevski Caddesi birkaç nehirle kesişir ve her kesişme noktasında da köprüler vardır.

Genel olarak her bir köprünün farklı özellikler taşıyan bir “sanat eseri” olduğunu belirtmek gerek. Moyka Nehri’nin üzerindeki köprüler serisi de son derece ilgi çekici. Fakat diğerlerinin arasında en öne çıkanı, Fontanka Nehri üzerinde inşa edilen ve Nevski Caddesi’nin de bir parçası olan Aniçkov Köprüsü’dür. Bu köprüde bir ata gem vuran dört gencin tasvir edildiği bir heykel bulunur. Heykel, Rusya’nın 1812’de Napolyon ordusuna karşı kazandığı zaferin anısına yapılmıştır.

Nevski Caddesi’nin Fontanka nehri ile kesiştiği köşede, yani tam Aniçkov Köprüsü’nün bulunduğu bölgede, Beloselski-Belozerski Sarayı da bulunur. 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bu muhteşem saray, Bolşevik Devrimi’nden önce kendilerine saray görünümlü bir malikâne yaptırmaya karar veren ve devrime kadar burada yaşayan Beloselski-Belozerski ailesine aitti. Sarayda artık Rus halk ve klasik müziği konserleri veriliyor. Marshall Berman, “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı kitabının en önemli bölümü olan St. Petersburg’u anlatan bölümünde Rus edebiyatı referanslarıyla Nevsky Bulvarı hakkında muhteşem analizler yapmıştır. Gogol, bu caddenin öyküsünü yazmış ve öve öve bitirememiştir. Bu caddenin her iki ucu da Neva ile bir şekilde kavuşur.

St. Petersburg’da ulaşım çok kolaydır. Otobüs, metro, tramvay, taksi, kanal teknesi gibi pek çok seçenek mevcut. Kanalları ve köprüleriyle “Kuzey’in Venedik’i” olarak anılan kentte hala Kril alfabesi ile cadde ve sokak isimleri yazıldığından ve alternatif olarak Latin harfleri kullanılmadığından Rusça bilmeyenler ilk başta biraz zorlukla karşılaşılabilir. Ancak kısa bir süre sonra göz aşinalığı ile bu zorluğu aşmak mümkün. Gece hayatı, ünlü restoranları, kulüpleri, spor alanları, parkları, bisiklet yolları, engelliler için ayrılmış yaşam alanları ile toplumun her kesimine hitap eden, Kuzey’in büyüleyici bu açık hava müzesine yolculuk inanın sizi hiç mahcup etmeyecek.

Yepyeni Kuzey Yolculuklarımızda görüşmek dileğiyle.

Canlar Ülkesi Abhazya

Dar bir şerit olarak uzanan Abhazya, beş asırlık tarihî, yarı tropikal bitki örtüsü, dağlardan süzülen suları, parıldayan nehirleri, berrak gölleri, hırçın denizi, sahil şeridinden yükselen heybetli Kafkas Dağları, Karadeniz Çayı, Ege Tütünü, Akdeniz Narenciyesi, fındık tarlaları, palmiye ve okaliptüs ağaçları, geleneklerine bağlı çalışkan dürüst halkı ile sanki bir masal ülkesi, bir yeşil cennettir. Ünlü yazar  Anton Çehov bu coğrafyayı görünce “masallar dışında insanın gözlerini böylece kamaştıran bir başka yer yoktur”” demiş, haklı. Abhaz halkı için ister Şaman, ister Hristiyan, ister Müslüman olsun, dininden önce gelenekleri ve kültürü gelir. Abhaz halkını birbirine kenetleyen, günümüze ulaştıran Bizans, Rus, Gürcü, Şaman, Ermeni kültürlerinin bir mozaiği olma özellikleridir. Yıkım ve acılardan payını alan bu coğrafyada tarihin sayfalarını şöyle bir aralayalım.

Önce IV Yüzyılda Bizanslılara bağlı bir eyalettir ve Hristiyanlık bu coğrafyada hızla yayılır.  Çarlık Rusyası genişleyince bu mümbit toprakları da sınırına katmakta gecikmedi.

1851 – 1864 yılları arasında Çarlık Rusya’sına başkaldıran Abhazlar başarılı olamadılar.

Lenin’in 1917 Bolşevik  ihtilali ile birlikte 1918 – 1921 arası Abhazya bağımsız bir devlet olur.

1921 yılında Sovyetler Birliği’ne 16. Cumhuriyeti olarak katılır.

Stalin,  1931 yılında Abhazya’nın statüsünü “otonom bölgeye” indirerek Gürcistan’a bağladı ve bu tarihten sonra Abhazya’nın bağımsızlık mücadelesi tekrar başlamış olur.

1941 – 1945 yılları arasında II. Dünya Savaşının tüm acısı dünyanın bir çok coğrafyasında olduğu gibi Abhazya topraklarında da yaşandı.

1991 yılında, Gürcistan dağılan Sovyetlerden ayrılıp ayrı bir devlet olunca Abhazya da kendi bağımsızlığını ilan etmekte gecikmedi.

14 Ağustos 1992’de Gürcistan ordusu Abhazya’ya girer ve ordusunun başkomutanı Gargaraşuili şöyle der. “Yüzbin Abazayı yok etmek için yüz bin Gürcü’yü feda ederim. Neticede, on üç bin Gürcü ve 5 bin 300 Abaza hayatını kaybetti. 1993 yılının Eylül ayı sonunda Gürcü ordusu Abhazya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Binaların en üst katları harabe haline geldi. Çünkü Gürcüler buralara aralarında göğüssüz hanımlarda bulunduğu  keskin nişancılar yerleştirmişti.  

Abhazya topraklarına  bir sene içinde  50 bin mayın döşenmiş ve bundan  2 bin hektar verimli arazi  olumsuz etkilenmiştir.

Abhazya’nın bağımsızlığını bugüne kadar sadece dört ülke tanımıştır: Rusya Federasyonu, Venezuella, Nikaragua ve Naura Adası.

Aynı zamanda bir liman olan başkent Sohum’a  Ruslar “Suhum”, Gürcüler “Suhkani”,  Abazalar “Akua”,  Osmanlılar ise “Sohum Kale” diye isimlendirmişler.  Sohum botanik bahçesi çok zengin bir yelpaze içinde ağaç, rengârenk bitki ve çiçekleri gezginlere sunuyor. Başkentte 1947 yılında açılan maymun parkında bulaşıcı hastalıklar ile terapi üzerine  çok sayıda deneyler yapıldı. Burası dünyanın en gelişmiş Maymun Araştırma Merkezi idi. Hatta uzaya gönderilen Baker isimli zeki maymun bu zorlu yolculuğa burada hazırlandı, sonra bu merkez kapatıldı. Bu parkta bugün sadece Muray isimli bir maymunun heykeli bulunmaktadır.

Sadece üç yüz bin nüfusa sahip canlar ülkesi Abhazyayı hep merak ederdim. On beş yıl önce sınırına kadar gelmiştim. Ama yaşanan politik sıkıntılar yüzünden sınırı bir türlü aşamayıp  geri dönmek zorunda kaldım. Soçi sahil boyunca genişlemiş Rusya’nın  önemli bir sayfiye kentidir. Bu yüzden yoğun bir araba trafiğine sahip. Soçi’nin komşusu Adler Yerleşim Merkezi henüz sona ermeden  Psou nehrinin öbür yakasında Abhazya Sınırına varıyorsunuz.

Sınırda uzun bir kuyrukla karşılaşıyorsunuz. Gerçi Rus vatandaşları vizesiz geçiyor ama yolcuları da  tek tek bilgisayara kaydediyorlar. Rusya’dan sorunsuz çıkıyorum ama Abhazya polisi beni çeviriyor. Vizem yok! İşte size yeni bir sorun! Bana eşlik eden iki Rus gencinin taa Suhum’a gidip  benim için vize alıp geri gelmeleri gerekiyormuş. Bu en az  dört saat demek. Yoğun bir telefon trafiği sonrası bu yeni coğrafyaya geçmeme müsaade ediyorlar.

Ayrıca şunu belirtmek isterim ki Abhazya’nın Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesi üzerinden vize formunda pasaport bilgilerini doldurup çift girişli Rus vizesinin numarasını yazdıktan sonra beş iş günü içerisinde size yanıt geliyor. Doldurmuş olduğunuz formla birlikte Abhazya sınırından rahat bir şekilde geçebilirsiniz.

Yemyeşil sahil boyunca yol alıyoruz. Zaman zaman da  mola veriyoruz. Gagra’da fındıklı bir poğaça alıyorum. Yaşlı bir  teyze kendi bahçesinde yetiştirdiği mandalinanın suyundan ikram ediyor. Belki kuşkulular, belki yalnızlar ama nazikler, paylaşmaya da  hazırlar. Hem Çarlık hem de Sovyetler döneminde Abhazya  devasa bir  coğrafyanın Fransız Rivierasıydı. Yine de  öyle.

Sahilde, damadan santranca bin bir çeşit oyuna kendini kaptırmış ihtiyarları bir süre izliyorum. Yeni modern binalar inşa ediliyor. Savaşın yaraları  tek tek siliniyor. Kahvede tanıştığım Abhaz gençler hayran oldukları müzisyenleri tek tek  sayıyor. Khibla, Mukba, Ranata, Bakatelia ve  Cimi Sumenia.

Lokantanın penceresinden bakıyorum. Ağaç, çayır ve yemyeşil Kafkas dağlarını, arka bahçede sallanan rengârenk çamaşırları görüyorum. İnsanların ileride bir köşede  sohbet ettiklerini duyuyorum. Oysaki İstanbul’daki evimin penceresinden  sadece betonarme  binaları koca koca çelik vücutlu vinçleri, bitişik düzen sevimsiz   site evlerini ve soluk ışıklarını görebiliyorum.

Kısa Kısa Abhazya

  • Abhazya lisanı oldukça zor bir gramer yapısına sahip.
  • Soçi’den elektrikli trenle Sohum’a ulaşmak mümkün. Ama Rusya Abhazya’yı bağımsız bir devlet olarak tanıdığı için Rusya – Abhaz sınırında bazen iki veya  üç saat bekleniyor.
  • Abhazya’nın tarihi geçmişi ile bütünleşmiş başarılı bir halk oyunlarıekibi bulunmaktadır.
  • Türkiye’de ortalama 300 bin Abhaz kökenli vatandaş yaşamaktadır. ABD ve Avrupa Birliği’inde ülkelerinde yaşayan Abhazlarla birlikte yurtdışında yaşayanların sayısı 500 bine ulaşmakta.
  • Yurtdışında yaşayan Abhazları ülkelerine geri çağırıyorlar. Geri dönenlere destek olup, hemen  arazi tahsis ediliyor.
  • Abhaz inancına göre tanrı Ança dişidir, doğurgandır ve yüksek tepelerdeki Nika denen ağaçlarda temsil edilir. Kadehler, cenazede 3 defa, düğünlerde ise  8 defa, vatan, kardeşlik ve tanrı  Ança adına kaldırılır.
  • Yüzde yetmişbeşi dağlık olan bu ufak ülkenin Rus sınırından Gürcü sınırına, 240 kilometre olan  mesafeyi bir otomobille  4 saatte alırsınız. Abhazya’nın altı şehrinden dördü sahilde yer alır.
  • Abhazların Atatürk’ü kabul edilen, devlet başkanları  Sergey Bagapçaynı zamanda Sivas kökenli   Yazıcıoğlu ailesinin de akrabası oluyor.
  • İşte bir de  Abaz fıkrası: Bir zamanlar başkent Suhumi’de sadece iki otomobil mevcutmuş ve bu iki otomobilin her gün iki defa çarpışma hakkı varmış.
  • Abhazya’nın dünya çapında  ünlü şairleri  Fazıl İskender,  opera sanatçıları  ise  Hibya Gerzmoa.
  • Kafkas dağlarının sert kuzey  rüzgârlarından koruduğu yarı tropikal botanik bahçesi olarak üne kavuşan Abhazya’da Sovyet döneminde Lenin, Stalin ve Yazar Alexander Soljenitsin’in yazlık evleri varmış. Ve dönemin ünlü futbol takımları da  burada kamp yaparmış. Hatta ünlü Harlem basket takımını bile  misafir etmişler.
  • Nuh’un üçüncü oğlu Yapet’in çocukları  olarak tanınan Lazlar ve Mingrelleruzun yıllar birlikte yaşamışlar. Zaten lisanları da benziyor. Yaşam ve ölümün ay tarafından düzenlendiğine inanırlar. 1939 yılında Abhazya Gürcistan’a bağlanınca Mingrelleri acele Abhazya’ya  sürdüler ve kısa zamanda onlar için Bania – Stalin evlerini kuruldu. Bu evler çok basit planlanmıştı. 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Trabzonu alınca Lazlar Müslümanlığı kabul etti. Mingreller de Lazlar gibi inatçı karakteri ile tanınırlar. Laz ve Mingrellerin ortak bir geleneği olarak, yeni yılın ilk günü evden  dışarıya hiçbir şey verilmez. Çünkü böyle bir eylem bereketi yok eder. Laz ve Mingreller cenazeye gidiyorum demez “ağlamaya gidiyorum” der.
  • Rus grupları sabahın 5’inde Soçi’den  yola çıkarak  günlük Abhazya Turu yapıyorlar. Bu turda 1875 yılında Rus Çarı III. Aleksander tarafından yaptırılan ve Karadeniz kıyısında bir güç sembolü olarak düşünülen Novi Manastırı ziyareti var. Hâlen faal olan bu manastırda 700 rahip bulunmaktadır. Ayrıca Novi Afon’da trenle ancak 1,5 saatte gezilebilen ilginç  bir mağarayı da  programlara dâhil ediyorlar.
  • Dileğimiz yakında politik sorunları hal edip tüm dünyaya ulaşan THY’nin direkt Suhum seferlerini de başlatması. Trabzon’dan deniz yolu ile veya Soçi’den sıkıntılı kara sınırını geçerek Abhazya’ya ulaşmak bu can ülkesi ile yakınlaşmayı  zorlaştırıyor.
  • Abhazya bayrağındaki beyaz el, düşmana “dur, sakın  bana sataşma diyor” ama dostuna da  aynı anda “selam” diyor.
  • Abhazya’da zengin kömür ve mermer yatakları bulunmakta.
  • AnıhaAbhazya coğrafyasında bir inanç. Bu coğrafyada her birinden bir ailenin sorumlu olduğu 7 adet “anıha” var. Anıhalar mucizevi olarak kaybolup arada sırada görünen kutsal kişilerin adına hazırlanmış.
  • Cenazelerde ölünün yatağının üstüne sevdiği giysisi, çorabı, ayakkabısı, şapkası dizilir. Cenaze  töreni üç hatta beş gün sürer. Cenaze sırasında  tüm toplantılar, randevular iptal olur. Ölünün doğum günleri her yıl mezarının başında kutlanır. Her ailenin genellikle arazisinin civarında özel  bir mezarlığı vardır. Mezar taşında resmi, bir şiir ve biyografisi bulunur. Hatta mezarının çatısındaki verandada ziyaretçilere meyve ve şarap sunulur. Ayrıca kaybettikleri aile ferdi için onun sevdiği yemekler hazırlanır.
  • Bu mümbit topraklarda mandalina, sebze, meyva, peynir, fındık ve ceviz yetişmektedir.
  • Abazyanın  mutfağıda çok  zengindir. Mısır ununda yapılan “abista”, fasülye ezmesi, “akudersisi”, Abaza peyniri, bir çeşit peynirli ekmek olan “açaharç” ile  acılı eriksiz balı olan  “acıkayı” hemen sayabilirim.
  • Türkçe’de argo  bir deyim var “Abaza olmak” bunun anlamı uzun süre “kadınsız kalmak” demektir.  Bu sözün nasıl doğduğunu bilmiyorum ama Abaza halkını çok üzdüğü kesin.
  • Bu dertli coğrafyanın şu  duasına katılmamak mümkün değil: “Tanrı bütün dünya halklarına bağımsız ve mutlu etsin ama Abazaları da unutmasın.”