Lizbon / Portekiz Seyahatim

Portekiz‘i görmeyi çok istiyordum, okyanus kıyılarında kurulmuş şehirlerdeki hayatı hep merak ederim. Yılbaşında kısa bir seyahat yapmak istedim, hem görmediğim bir şehir olsun, hem yılbaşını geçirelim hem de ucuz olsun diye araştırdık ve Lizbon‘a gitmeğe karar verdik.

İçinde 167 yolcu olan uçağımız tam zamanında kalktı. Biz üç kişiyiz, diğerleri gittiğimiz seyahat şirketinin yolcuları. Otelimize gidiyoruz, rehber de bu arada bilgiler veriyor. Portekiz‘in nüfusu 11 milyon, Lizbon‘un nüfusu 2 milyon, metrosu 28 yıl önce yapılmış, enflasyon yüzde 3,2 imiş. Portekiz‘de Nobel Ödülü almış olan iki kişiden biri ilk beyin  ameliyatını  yapan  doktor  diğeri  ise  edebiyatçı  ―Jose Saramago‖. (İsa‟yı normal bir insan gibi gösterdiği için kilise tarafından aforoz edilmiş.)

Lizbon‘ un iki çember denilen yerinden geçiyoruz, sağda gecekondu bölgesi, solda apartmanlar var. En pahalı alışveriş merkezi ise Colombo.

Belem bölgesine geldik, 1415 yılından itibaren keşiflerden alınan ganimetlerle yapılmış, turistik bir yer. Jeromi manastırı var. Vasko da Gama‘nın ilk denize açıldığı yer. Türkler İstanbul‘u fethedince İpek Yolu kapandığı için, Portekizliler okyanusa açılıyor. İlk sefere çıkışın hatırası için bir heykel grubu yapmışlar. Salazar tarafından yapılmış,

1975 yılında bitmiş. Bonsantu parkından geçiyoruz, çam ağaçları var. Lizbon‘nun akciğeri deniyor. Park, atlı polisler eşliğinde devlet koruması altında.

Şehri ikiye bölen Tagus Nehri var, üzerinde Salazar köprüsü var, 1965 yılında yapılmış, iki katlı, üstü araba yolu, altı tren yolu.

Eskiden, şehre elektrik sağlayan santral şimdi bilim müzesi olmuş, önünden geçiyoruz, karşı adaya giden feribot da buradan geçiyor. Cumhurbaşkanlığı ufak bir bina, koruması yok. Sahilde bir uçak maketi var, Portekiz‘den Brezilya‘ya bu model uçak ile ilk defa gidenin resmi var.

Lizbon‘un önemli bölgeleri; Dokas bölgesi, barlar ve kafeler, Expo Meydanı (Sony Meydanı da deniyor), Praça da Commersia, bu meydanda yılbaşında halk toplanıyor.

24 Temmuz Avenue‘den geçiyoruz. Soldaki bina balık ve sebze hali, sabah üçte açılıyormuş.

Meydan önce pazarmış, Cizvitler dua etmek için mumları yakarken yangın çıkmış, her yer yanmış. Marques de Pompal dine sıcak bakmadığı için bu yangını bahane ederek Cizvitleri öldürmüş. Bu olay, 1755 yılında oluyor.

Meydanın etrafında Bakanlıklar var, meydanı çevreleyen sütunlar Mason işaretleri imiş, yöneticilerin hepsi Mason‘muş. Portekiz‘de isteyen herkes Mason olabilirmiş, Mason okulu varmış.

Nehir yatağından geçiyoruz, altı meşe kütüğünden asansör var, Eyfel Kulesi‘ni yapan mimarın talebesi yapmış. Praça de Figueiro‘den (incir pazarı) geçiyoruz. Rossio bölgesindeyiz. Bu bölge Lizbon‘un kalbi sayılıyor. Yangından kalan tek kilise burada.

Özgürlük meydanından geçiyoruz, iskelet şekli verilmiş, yuvarlak kısımlar var, enerji merkezleri olduğunu söylüyorlar, meditasyon yapılabilirmiş. Yolun sonunda Marki De Pompal‘ın heykeli var. Caddeye yakın eski bir binadaki otele geldik, herkes odalarına yerleşti.

Günlük turla Quel uz ve Ericerirax üzerinden Sintre‘ye gidiyoruz. Estoril, Kaskal ve Roka‘dan (Avrupa‟nın en batı ucu) geçeceğiz. Sintre‘de öğle yemeği yiyeceğiz, burada Müslümanların yaptığı cami var, 20 kilometre uzunluğunda su kemeri var. 1755 yılındaki depremde dahi yıkılmamış, 230 yıldır kullanılıyormuş.

Lizbon‘da yaşayanlar için iki kelime kullanılıyor. Paisante ve Calme; yavaş ve sakin insanlar demekmiş. Hiç aceleleri yok. Lizbon‘un merkezi 20 kilometre, banliyöleri ile büyük. Salazar‘dan sonra kolonilere özgürlük verilmiş ve zenciler gelmiş, dolayısıyla nüfus artmış. Nüfusun yaklaşık yüzde 40‘ı Lizbon ve Porto‘da yaşıyor. Porto ikinci büyük kenti, günümüz yetmediği için gidemedik. 12 eyalet var, İspanya sınırı 1200 kilometre. 1245 yılından bugüne kadar sınır aynı imiş, hiç değişmemiş. Asgari ücret 300 dolar, ortalama kazanç 800 dolar. Tekstil, deri ve ayakkabı sanayi var. Tarım ürünleri ithal ediliyor. Kendi çiftçisi malını satamıyor, bu yüzden çiftçiler arasında huzursuzluk varmış.

Lizbon – Kaskal arası 30 kilometrelik bir sahil şeridi, eski adı Costa del Sol, İspanya‘daki sahil şeridi ile aynı adı taşıyor diye, İspanya‘nın baskısı ile ismi Costa del Lizbon olarak değiştirilmiş. Şehir Romalıların ve Arapların kontrolünde kalmış, 1747 yılında Portekizliler başa geçmiş, sahilde kale ve kuleleri var. İngiltere Portekiz‘e yardım eder diye, İspanya kendini korumak için savunma kuleleri yapmış.

Tagus Nehri‘nin okyanusla birleştiği yeri gördük. Estoril‘den geçiyoruz, zengin bölge imiş, Avrupa‘da da tanınıyor ve Monte Carlo‘dan sonra en büyük kumarhane burada bulunuyor.

Sintre‘ye geldik; ismi Kelt‘lerden geliyor, ay tanrılarının ismi. Şehri VIII ve XII. yüzyılda Araplar işgal ediyor ve sur yapıyorlar, şehir bu surların içinde. Kral I. John‘un sarayı var. Sarayın yerinde eskiden cami varmış. Saray; eski, taş bir bina, odalar ufak. Kral 1. Manuel sarayı büyütüyor. Vasko da Gama onun zamanında seferler yapmış,

  • yüzyılda  sanatçılar  gelmiş.     Lord Byron da gelmiş, Sintre‘ye ―Benim cennetim‖ dermiş.

Dışarıda ufak bir bahçe var, Vasko da Gama seferden gelince bu bahçede kralla buluşuyor ve Hindistan‘ı krala armağan ediyor. Tarihî bir bahçe.

Öğle yemeği yedik. Önce ekmek, zeytin, tereyağı, çok ufak kaplarda yoğurt geldi. Sonra da balık köftesi, sarımsak soslu karides ve kavun verildi. Sonra lahana çorbası (millî çorbaları), şiş balık, üç uzun şiş bir arada masalara getirip servis yapıyorlar, yanına karnabahar ve patates servisi de yapıldı. Kırmızı ve beyaz şarap serbest. Yemek sonunda dondurma servisi yapıldı. Lokantanın içi; tavanda soğan sarımsak, su kabakları ve filelerde ufak domatesler, duvarlarda doldurulmuş hayvan başları ile değişik bir tarzda dekore edilmiş.

Lizbon‘un Tejyada (peynirli) ve Tredosoydo dedikleri yastık gibi (içinde krema varmış) iki meşhur keki varmış ama ikisinden de bulup yiyemedik.

Portekiz‘de boğa güreşlerinde, İspanya‘nın aksine boğalar öldürülmüyor.

―Al‖ ile başlayan isimler Arap kökenli. Ülkede zeytin ve mantar yetişiyor, güneyde mermercilik, tarım ve balıkçılık yapılıyor. Bir kişinin yıllık balık tüketimi 60 kilogram.

İlk, orta ve lise mecburi, 12 yıl mecburi eğitim var. Üniversite beş yıl. Evlilik az, beraber yaşamak daha fazla, boşanma oranı yüzde 40. Kadınların ekonomik özgürlüğü varmış.

Obidus‘ta mola verdik. Orta Çağ‘dan kalma, kale içinde yaşanılan bir yerleşim bölgesi, yeni yapı yok. Önce Romalılar sonra Araplar işgal etmiş, Araplardan sonra 1147 yılında Portekizliler gelmiş. Vişne likörü meşhur. Jinja Oteli var, dokuz odalı, beş yıldızlı. Etraftaki seramikler XV. yüzyıldan kalma, XVIII. yüzyılda Çin‘den etkilenmişler. Mavi, beyaz mozaik yapımına başlamışlar, Expo akvaryumunda ise 57000 parça seramik kullanılmış.

Nazaret‘e geldik. Okyanus kenarında bir sahil kasabası, Fenikeliler kurmuş, fakir insanların oturduğu bir şehir. Kadınların söz hakkı var, erkekler balıkçılık yapıyor. 110 metre yüksekliğindeki dağlık bölgedeki kısımlar en eski bölge. Kocası balık avcılığı sırasında ölen kadınlar, yas tutup ömür boyu siyah giyiyorlar. İlk gelen turistler, 1970 yılında Fransızlar oluyor. Turizmden biraz zengin olmuşlar, eskiden bir elbisesi olanın şimdi yedi elbisesi varmış, bu insanlar kendilerini zengin sayıyorlarmış. Nüfus kışın 15000, yazın 100000.

Herkes sahilde toplanıp okyanusu seyrediyor, çok dalgalı, nefis bir görüntü.

Fatima bölgesine geldik. Hristiyanlar için kutsal bir bölge. Eskiden Fatima isimli Müslüman bir kız esir kampında yaşıyor, kampın yetkilisi kıza âşık oluyor, evlenebilmek için kraldan izin istiyor. Kral, kızı Hristiyan yaparsa

evlenebileceğini söylüyor, kız katolik oluyor, Oryan adını alıyor. Evleniyorlar, daha sonra Fatima ölüyor; gömülü olduğu yere, eski ismi olan Fatima deniyor.

1917 yılında bir mucize gerçekleşiyor. Portekiz, Katolik bir ülke idi. I. Dünya savaşı sırasında ülke çok fakirdi. 7–10 yaşlarında ikisi kız, biri erkek üç çocuk her gün ormanda oyun oynuyorlarmış. Mayıs ayında karanlık bir günde çocuklar ormanda oyun oynarken şimşekler çakıyor, çocuklar korkarak eve gitmeğe karar veriyorlar, arka arkaya üç şimşek çakıyor ve önlerindeki ağacın içinde beyazlı bir kadın silüeti beliriyor, çocuklar korkup duaya başlıyor. Kadın (Hz. Meryem olduğu kabul ediliyor) çocuklara, ―Ekim ayına kadar her gün saat 12:00‘de buraya gelip dünyanın kötülüklerden korunması için dua etmelerini‖ söylüyor ve çocuklara üç sır veriyor: 1-) Dünya savaşı kısa zamanda bitecek, 2-) Bir savaş çıkmaması için dua edin ve 3-) Bu sırrı kimse bilmiyor! (Daha sonra Papa‟nın vurulması ile ilgili olduğu Vatikan tarafından açıklandı.) Bu olaydan sonra çocuklar köye dönerek, gördüklerini herkese anlatıyorlar, kimse inanmıyor. O zamanki hükûmet dine karşı olduğu için çocukları bir müddet hapsedip daha sonra serbest bırakıyorlar. Bir gün bütün halk, köy meydanında toplanıyor ve çok kötü bir yağmur yağıyor. Herkes korkunç derecede ıslanıyor, iki dakika sonra güneş çıkıyor ve herkesin üstü başı kuruyor. Bu olaylar mucize olarak kabul ediliyor. Üç çocuktan ikisi ölüyor, kız çocuklardan birisi hâlâ hayatta, Azize Lucia, 80 yaşında ve Lizbon‘da yaşıyor. Hayatı boyunca sadece beş kere evinden çıkmış. Papa yeni seçildiği zaman ilk önce Azize Lucia‘ya gelerek feyz alırmış. Papa II. John‘un ziyareti sırasında Azize Lucia‘nın, ―3. Sırrı‖ Papa‘ya söylediğine inanılıyor.

Adağı olan insanlar, tekrar buraya geldiklerinde yürüyerek gelip meydandan kiliseye kadar dizlerinin üstünde yürürlermiş.

Kilisedeki Meryem Ana‘nın başında bir taç var. II. Dünya savaşı sırasında Portekizli kadınlar, ülkelerinin savaşa girmemesi için aralarında para toplayarak bu tacı yaptırıp takmışlar. Hz. Meryem çocuklara 13 Mayıs‘ta görünmüş, Papa da 13 Mayıs‘ta vuruldu. Papanın vücudundan çıkarılan kurşun bu tacın içine konmuş. Her yıl 13 Mayıs‘ta herkes buraya geliyor, kalacak yerler dolduğunda, gelenler yerlerde yatarmış. Hac yeri olarak Katolik ve Protestanlar için kutsal bir yer. ‗Matalya‘ isimli XIII. yüzyıla ait, gotik tarzda, 150 yılda tamamlanmış bir kilise gördük.

Bu bölge, dinen çok kutsal, kilisede her saat başı ayin var, kilisenin önünde çok geniş bir alan var. İnsanlar her yerde dua ediyor, mumlar yakıyor. İnsan boyunda! İlk defa bu kadar büyük mum görüyorum. Sağlık ve dünya seyahati dileyerek… Tabii ben de hemen bir tane mum yakıyorum!

Hava karardı, civardaki dükkânlara kısa bir tur yapıp Lizbon‘a döndük.

Yılbaşı gecesini herkes kendi arzusuna göre organize etti. Biz halkın toplandığı meydana gitmek istedik, ancak çok fazla yağan yağmurdan ıslandık, kurumak ve dinlenmek için Hotel Tivoli‘ye girdik. Otelin resepsiyonuna bir rezervasyon yapmalarını rica ettik. Bizi Maxim Night Clup‘a gönderdiler. Yemek güzeldi, bize çok itibar ettiler, gece yarısı yaklaşırken herkese folyo kâğıt içinde siyah kuru üzüm ve her masaya şampanya dağıttılar. Saat 24:00‘de şampanyalar açıldı ve dans başladı. Gösteri ve striptizi seyrettik, ıslaklığın ve yemeğin verdiği rehavetle saat 02:30‘da uyuklamağa

başladık, büyük şovun 03:30‘da başlayacağını öğrenmemize rağmen bekleyecek hâlimiz kalmadı ve otele döndük.

Son gün… Grup serbest. Kahvaltıdan sonra Expo 98‘deki akvaryumu görmeğe gittik. Her çeşit balık, okyanus bitkileri var, bir koridoru takip ederek geziyoruz.

Çıkışta kestane aldık, kestaneleri altı delik ters huni şeklinde bir kapla ateşin üstünde kavuruyorlar, kavururken içine kalın tuz atıyorlar, kestanelerin üstü beyaz oluyor, tadı aynı.

15 numaralı otobüs ile araba müzesine geldik. Burada, eski saltanat arabaları sergileniyor. Barok ve Rokoko tarzı; Avusturya prensesinin çeyizi olarak gelen, elçi olan Papa‘nın kullandığı, ön ve arkalarında heykeller olan, içleri kadife, tabanı abanoz olan arabalar eski fakat görülmeye değer.

Çıktıktan sonra 27 numaralı otobüse binip Avenue Libertade‘ye geldik. Bir marketten son alışverişler yapıldı. Otele döndük, saat 17:25‘te otobüs geldi, alana ulaştık ve dönüş yolculuğumuz başladı.

Lizbon turu dört günlük olduğu ve iki günde ekstra tur yapıldığı için şehri fazla dolaşamadım. Müzelere ve Vasgo da Gama‘nın mezarına gidemedim. Bana, şehir dağınık gibi geldi, bölgeler arası uzak, şehir yedi tepe üzerine kurulmuş bu yüzden İstanbul‘a benzetirlermiş. Nüfus az olduğu için sokaklar tenha. Dükkânlar erken kapanıyor. Şehir çok temiz, dört hatlı metrosu güzel, metronun duvarları renkli fayans ve resimli, insan figürleri var. Evlerin ön yüzlerinde mavi desenli fayanslar kullanılmış. Metroya ilk girişte bir bilet aldık, bir daha hiç bilet almadık; ne metro da ne otobüste soran olmadı. Güzel bir seyahat oldu, genelde memnun kaldık.

Azor Takımadaları

Çocukluk-gençlik, hayallerin kaynaştığı dönem… Coğrafya  öğrendikçe,  

―Ah  bir  görsem  dediğimiz  ülkeler, yerler, insanlar var. Yıllar geçtikçe, buraları gördükçe, yüreğe sevinç doluyor, İşte Azor Adaları‟nı da göreceğim. Atlantik Okyanusunun göbeğinde, kenarında, kıyılar, dağlar, vadiler ve göller harmanlayacağım. Buraları görmeyi hayal etmenin, hiç de boşuna olmadığını anladıkça büsbütün sevineceğim. Hele hoş insanlarıyla kaynaştıkça…

Lizbon‘dan kalkan uçak, hemen Atlantik Okyanusu üzerinde uçmaya başladı. Dağınık, kaz tüyleri gibi, seyrek bulutların üzerindeyiz. Batıya doğru uçuyoruz. Güneşi kovalıyoruz. Böylece güneş bir türlü batmıyor ama zaman ilerliyor. İnce yüzlü güzel hostes, önce içki, sonra akşam yemeği ve şarapları getirdi. İkramın hepsini kabule takatim yok… ―Ah, eski günler‖ diye yakınıp duruyorum.

Uçağımız, deniz kıyısına paralel bir piste indi. Beni Azorlar turizm kuruluşundan bir yetkili karşıladı. Ayrıldığım dakikaya kadar da yalnız bırakmadı, sürekli ilgilendi. Yakışıklı, güler yüzlü bir genç adam: Manuel Silva Oliveira… Arabasına bindik, 25 bin nüfuslu başkente hareket ettik.

Birkaç dakika sonra, trafik tıkanmasından durduk. Kademimle mi geldim ne? Zar zor şehre yaklaştık, arabayı  bir yerde bırakıp yürüdük. İnanılır gibi değil… Şehir meydanında, 50 bin kişilik bir kalabalık… Ağaçlardan hevenk

hevenk insanlar sarkıyor… Birkaç tane bando-mızıka, ortalığı inletiyor. Kimi Amerika‘dan, kimi Kanada‘dan gelmiş… Yerler, bir karış yükseklikte çiçekten halı kaplı…

Hava karardı. Binlerce renkli ampul, binaları ve ortalığı aydınlattı. Oliveira‘nın koluna yapıştım. Bir kaybetsem bir daha bulamam… Otelimi bile bilmiyorum. Kafa dinlemek ha? Şaşkınlık içinde soruyorum: ―Beni tenha bir adaya götüremez misiniz?‖ Oliveira kahkahayı basıyor.

Anlatıyor:     ―Azor     Adaları‘nın,     yılda     bir     gün olağanüstü ve en büyük bir bayramı var. Santo Cristo Festivali… Ponta Delgada‘da kutlanıyor. Adalardan, dünyadan insanlar geliyor.‖ Benim gelişim de, tam o geceye rastlamış…

Sonunda bir restorana gittik. O gün ikinci akşam yemeği olacak bu! Balık çeşidinin zenginliği, akıl almaz. Şaraplar, anlatılamaz nefasette… Hepsi bu adadan… Bir de baktım, barbunya var. Lezzetli pişirdiler. Ya midyeli pilav? Bu gezide ne hâle geleceğimi, daha o akşam anladım.

Yemek bitti. Oliveira beni, 40 kilometre ötedeki otelime götürüp iyi geceler diledi. Bahia Palace, mükemmel bir yapı. Her yer ferah… Sabah olunca gördüm. Kumu altın rengi bir plajımız var. Elbet ayrıca yüzme havuzları da… Deniz kıyısında, her türlü lüksü olan, tek ve yalnız bir büyük otel bu… Evet, tam kafa dinlenecek gibi.

Birinci sabah uyanışımda, dinlenmiş gibiyim. Geziye çıkınca yeme-içme ayarımı kaçırıyorum. Bol ananas, kivi ve kahve ile bir kahvaltı yaptım. Oliveira geldi. Bindik arabaya, gezi programlarımıza başladık. Çevreyi gözümle sindirmeye çalışıyorum. Böylesi iyi oluyor. Her ilginç yerde durup, rahatça seyrediyor ve fotoğraf çekebiliyorum.

Villa Franca denen mahalleyi geçtikten sonra kıyı yolunu bırakıp, kuzeye yöneldik, dağlara vurduk.

Bu adalar buruşuk mu buruşuk. Dağlar ve vadiler, onlarca mı desem, yüzlerce mi… Düzinelerce de göl… Bunların güzelliği anlatılacak gibi değil ama beni kıskançlıktan çıldırtan: çiçekler… Ortancalar, Japon gülleri, dağlar dolusu… Her bir kökte, yüz-ikiyüz çiçek… Koca ağaçlarda açan her renkten manolyalar, gül gibi katmerli… Açelya grupları, tarlalar kadar… Koyu kırmızı, sarı, beyaz, turuncu, her renkte…

Furnas Vadisi‟ndeyiz… Burası insanı, hayretlere boğuyor. Yerden sıcak sular (gayserler) fışkırıyor. 90-95 derece su.. Anında yumurta haşlamaya, pamuk gibi mısır pişirmeye birebir… Her yirmi adımda, başka bir kaynak… Bazısı maden suyu, bazısı değil.. Hepsinin lezzeti başka…

Yetmedi… Bu suların her biri, bir başka çeşit şifa dağıtıyor. Göze mi iyi gelen istenir, romatizmaya mı yoksa kelliğe mi? Hepsi bulunur. Hatta padişah macunu gibi işe yarayanı bile var. Öksürüğe iyi gelen su yok ama bunun için de bir kuyu başına götürüp, ciğerlere yanardağ havası çektiriyorlar, iyi geliyor (denedim).

Furnas volkanik arazisinde yeraltı sıcaklığı yer-yer, zemin yüzeyine çok yaklaşıyor. Yere, çıplak ayakla bile basılamıyor. Böyle yerlerde, toprak biraz deşilince, bir fırın inşa edilmiş oluyor. Bu çukura, alüminyum folyoya sararak bir kap içinde, et mi, balık mı, deniz mahsulleri mi, ne istenirse gömüp, üstü toprakla kapatılıyor. Uygun süre sonra çıkarılan bu yiyeceklerin lezzeti, bir başka oluyor. Kömür- odun ateşi değil pişiren, yanardağ ateşi… Pişirdiğimiz zengin meze ve et çeşidi, Fumas‘daki zevkli otel sofrasında servis yapıldı.

İstanbul‘a     dönünce,     ―Yanardağ     ateşinde     balık pişirdim‖ dediğim zaman, neler düşünen olmadı ki… Kimisi de sandı ki; yanardağ patladı da, kızgın lavlar dereler gibi akarken, ben elimde ızgara, ateş geldikçe geri çekilerek, balıkları nar gibi kızarttım… Ben böyle düşünenlerin kimler olduğunu not ettim. Günü gelirse açıklarım.

Bir mağara var. Ağzına yaklaşır yaklaşmaz, hemen uçurum peydahlanıyor. Dibi görünmüyor. Giden olmamış, olduysa bile dönmemiş. Bu mağara içindeki uçuruma biraz yaklaşınca, insanı sıcak rüzgârlar yalıyor. Bu hiçbir şey değil… Ama günün 24 saati içeriden, durmak, dinlenmek bilmeden öyle sesler geliyor ki, insanın tüyleri diken diken oluyor.

Bu sesler tarif edilemez, notası yazılamaz. Gümbürtü, zırıltı, siren, vızlama, ıslık, dizi patlama, çıngıraklar, davullar, düdükler, homurtular… Yok yok, benim dilim bunları anlatmaya yetmiyor. İnsanın kanı donuyor.

Oliveira‘ya  soruyorum:  ―Bre  bu  nasıl  iş?  Bu  sesler nereden geliyor?‖ Gözlerini kısıp, hınzır bir gülümseme ile anlatıyor:  ―Elbet  cehennemden…  Yani  biraz  önce  yediğimiz mezeleri, hangi ateşte pişirdik sanıyorsun? Cennette ateş ne gezer? Elbet cehennem ateşinde…‖

―Yapma yahu! Desene ki orada da ya hey!…‖

Azor Adaları, Atlantik Okyanusu‘nun ortasında, bir takımada grubu… Koca okyanus içinde, ufacık denebilecek kara parçaları… Dizilerle yanardağ patlaması sonunda, deniz üzerine çıkmış değil de, fırlamış adalar… Hepsi buruşuk mu

buruşuk. Ufacık adalarda, ikibin metreyi aşan dağlar var. Dokuzunda oturuluyor, ötekiler insansız.

Şimdi bir masal anlatacağım. Eskiden masal, vakit geçsin diye anlatılırmış. Onun için de, uzun olurmuş. Ne yapsınlar; elektrik yok, okunamıyor, televizyon yok. Gece mum ışığında, vakit nasıl geçecek? Çeneye kuvvet masal anlatılacak, efsaneler ballandıra ballandıra aktarılacak… Ama korkmayın, ben masalımı uzatıp macunlaştırmadan, kısacık anlatacağım.

―Bir    gün,    sonsuz    mavilikler    içindeki    Atlantik Okyanusu göbeğinden yarıldı… Denizin tükürdüğü ateş ve alev göklere yükseldi. Sonra da her zamanki görkemli sessizlik, boyutları sonsuz büyüklükteki okyanusun üzerine yine çöktü. Ateş; ziyaretinin anısı olan dokuz küçük adaya, sonsuz maviliklerin koruyucu nöbetçisi olmak görevini verdi.‖

İşte Azor Takımadaları‘nın, kısa doğuş efsanesi…

Ya sonra ne olmuş?… Bütün yanardağ kalıntısı topraklar gibi, cömert verimli vadiler ve yamaçlar biçimlenmiş. Toprak bitkileri, fıskiyeler gibi fışkırtmış. Derecikler akmış, göller oluşmuş.

Doğa, kımıldamayagörsün… Durmaz… Başlamış tepe ve yamaçlarda; eğrelti otları, latinçiçekleri, ödağacı ve gülhatmi ağaçları büyümeye… Renk eksikleri, orkidelerle tamamlanmış. Bazı tepeler, ortanca çiçeği paltolara sarınmış. Japon gülleri, kamelyalar, Alp gülleri, ötekileri itip araya sıkışmışlar. Açelyaların, o sessiz ama derinden kokusu, ortalığı sarmış.

Eh… Yeryüzü cenneti kuruldu ya! Ne eksiği var?.. İnsan elbet… İlk göçmenler Portekiz‘den…

Başlarında Diegode Silves (1427). Cennet falan ama çalışılmayan yerden, çiçekler bile kaçar. İnsanlar başlamışlar, deli gibi çalışmaya… Toprağı setlemişler, ekmişler. Hayvan  beslemeye başlamışlar. Barınaklarını yapmışlar. ‗Toprak Ana‖nın, çalışkan ve iyi çocukları olmuşlar.

Başlamış yaban tavşanları, karıncalar gibi üremeye… Karatavuk, üveyik, bıldırcın sürüleri, yerini almış. Yabansı kuşlar, gökleri sarmış. Av başlamış. Balıkçılar denize inerek, bir başka hazinenin kapısını açmışlar. Kahraman yeni Azorlular, Pico Adası kıyılarında, balina bile avlamaya başlamışlar.

Ama bir de halt yemişler: İmbikten, alkollü içki çekmeye ve şarap üretmeye başlamışlar. Deniyor ki: Ateş taşını uyandırdılar.

Yanardağlar bugün bile uykuya yatmamış. Azorlar‘da, depremler oluyor. Adaların 2345 metrelik en yüksek dağının bulunduğu Pico tepesinden hâlâ yeraltından gelen dumanlar tütüyor. Aşağıda ne hazırlık var, bilinmez.

Uzun yıllardır duyarım, okurum. ―Atlantis‖ adında bir efsane anlatılır. Burası, eşi bulunmadık bir uygarlık, rüya kentlerden örülü bir ülkeymiş denir. Sonra: Bir varmış, bir yok olmuş… Yeryüzünden silinivermiş… Şimdi bazılarının dediğine göre, Atlantis düş ülkesi daha önceleri Azor Takımadaları‘nın bulunduğu yerdeymiş… Yani bir masal daha…

Azor Takımadaları‘nın 9 adası, öyle birbirine fazla sokulmuş değil… Üç grupta toplanmış. Koca okyanusa serpilmiş bu adaların en batıdakisi Flores ile en doğudaki Santa Maria arasında 600 kilometre mesafe var.

Christoph Colomb, bilmeden bulduğu Amerika dönüşü (1493) gemileriyle Azor Takımadaları‘ndan Santa Maria‘ya gelmiş, kilisede ayin yapılmış. Bu seferden sonra Colomb‘un, başka insanlar arasına karıştığı ilk yer Azorlar.

Azor Takımadaları‘nda iklim yumuşak, sürekli bir bahar havası var. Bu bahar, bazan ılıklaşıyor, bazan serinleşiyor ama ne üşütüyor ne de bunaltıyor. Don yok. Yıllık ortalama ısısı, 17 derece. Deniz suyu sıcaklığı, 17-24 dereceler arasında… Ne daha aşağı ne daha yukarı.

Dünyadaki hava durumu anlatımlarında vazgeçilemeyen  bir  deyim:  ―Azor‘lardaki  yüksek  basınç‖tır. Burası, subtropik yüksek basınç kuşağının, en canlı yeridir. Sanki Avrupa‘ya da, iyi hava paylaştırma merkezidir.

Bazı köşeleri döner dönmez, Atlantik rüzgârları sırnaşıveriyor. Böyledir bu hınzır okyanusun esintileri… Bizim İstanbul lodosuna benzer. Sanki iter-dürter. Esintilerin bazan sertleştiği olurmuş ama Azor Takımadaları, kasırga bölgelerinden iyice uzakta.

Yüksek bir yerden Sao Miguel Adası‘ndaki başkent Ponta Delgada‘yı seyrediyorum. Şehir, yüzyıllar önceki yüzünü koruyor. İmar hevesleriyle çehresi değiştirilip başka bir yer olmamış. Dilerim ki korunur.

Azor Takımadaları‘na Portekizliler‘den sonra yüzyıllar süresince Fransızlar, İskoçlar, Kuzey Amerikalılar ve İngilizler de göçmen olarak yerleşmiş. Bugünkü Azor halkının barışçı ve soğukkanlı huyları, bu kan karışımından kaynaklanmış.

Bizim bir Anadolu geleneği vardır. Komşular toplaşıp, elbirliğiyle birisinin önemli bir işini bitirirler. Adına

―imece‖     denir.    Aynı    gelenek,    Azor    Adaları‘nda    da uygulanıyor.

Azor Takımadaları‘nda yaşayan insanları övmek için, çok önemli bir neden var. Küçük büyük her türlü tekne ile okyanusta balık avına çıkma cesaretini bir kenara bıraksak bile, tarım için gösterdikleri çabalar, hayranlık verir. O müthiş eğimli araziyi, daracık şeritler biçiminde setlemişler. Bir tarafı kazıp, öbür taralı kuru duvar yaparak… Koca dağların yamaçları, bir avuç insan tarafından bütünüyle setlenmiş.

Günün programında, adanın batısındaki göller bölgesini gezmek var. Amerikalı hanım gazeteci Marianne Black ile yola çıktık. Bu sevimli küçük şehir, festival kala- balığı gidince yine kabuğuna çekilmiş. Kenti geçip, dağlara vurduk. Oliveira güzel yolları seçiyor. Yedi göller bölgesini geçiyoruz. Sonra birden ikiye bölünmüş ünlü Sete Cidades Gölü‘nü, çok yükseklerden görüyoruz. Dinlendiren bir manzara bu…

Göl kıyıları çok tenha, ama imar edilmiş. Çok seyrek küçük evler, yollar, göz kamaştıran çiçek bahçeleri… Birdenbire fazla yağmur yağınca sular yükselmesin diye, çevresindeki dağlarda bir tünel açılmış, fazla su Atlantik Okyanusu‘na akıtılıyor. Tepelerden göle iniş, sürekli değişen güzel manzaralarıyla şaşırtıcı bir zevk veriyor.

Gölün tepesinde bir güzel otel… Yıldızı bol cinsten… Hem Atlantik Okyanusu‘na manzarası var hem göle… Öğle vakti, beyaz smokinli bir alay garson, bizi karşılıyor. Yemek listesi zengin ve mükemmel… Ama Marianne ile ben, böyle yerleri merakımız kalmayacak kadar görmüşüz. Oliveira‘dan, bizi bir köy restoranına götürmesini istiyoruz. Tam

hoşlanacağımız gibi bir yeri, Santa Barbara‘da, Okyanus kıyısında buluyoruz.

Bu balıkçı restoranı, ev gibi bir yer. Masaya önce, salata ile malagetta (biber sosu) ve nefis bir peynir getirttik (işte artık bizde bulunmayan bir şey). Bir binlik de, beyaz açık şarap… Çok iyi… Köyün üretimi… Sonra kıyısında bulunduğumuz Atlantik balıklarından, iki cins seçtik. Birincisi; tavada bir küçük balık, ikincisi ise yumurta gövdeli koca kafalı çirkin bir balık… Temizlenmemiş beş kilo gelir. Eti sakız gibi ve beyaz. Bitmedi: Sonra bir büyük tabak fırınlanmış et ve kırmızı şarap…

Ya bu balıkların adları ne? Bilmek mümkün değil ki… Her dış gezide, gideceğim ülkenin balıkları için bir sözlük hazırlar, öyle yola çıkarım. Çünkü insan, en çok balıktan şaşırır. Bu sefer 30 cins balık sözlüğüyle gittiysem de, bir işe yaramadı… En az 300 cins, görmediğim, bilmediğim balık gördüm. Okyanus burası… İnsanlar daha kirletememiş.

Bir sabah erken, Ponta Delgada‘nın balık halini gezdik. Olağanüstü canlı bir yer. Balık çeşidinin bolluğu, akıl karıştırıyor. Buradan yalnız halk ve lokantacılar balık almıyor. Yabancı turistler de satın alıp kaldıkları pansiyonlarda pişiriyorlar.

Oliveira dostum, Ponta Delgada kentinin hemen yanında  eliyle  göstererek  diyor  ki:  ―Bizim  bu  dağ  yenidir.‖ Dalga mı geçiyor ne? Soruyorum: ―Yeni yanardağ patlaması mı  oldu?‖  Açıklıyor:  ―Hayır.  Havaalanımızı  inşa  ederken çıkan toprakları yığdık, dağ oldu…‖

―Bütün  antikalıklar  sizde…  Demek  ki,  bir  de  ‗dağ‘ ürettiniz.‖

Azor kentlerinin sokakları daracık… Sokak isimleri uzun mu uzun. Evler bitişik yapılmış. Anlaşılan, korsanların bol olduğu zamanlarda alışılmış bir yerleşme biçimi… Ama binalar, bembeyaz, tertemiz badanalı… Arazidekiler de…

Oliveira‘ya  soruyorum:  ―Portakal  ve  limon  ağaçları niye  seyrek?‖  Anlatıyor:  ―Bu  işte,  İspanyol  ve  İtalyanlarla rekabet etmekten bıktık, değmiyor. Şimdi ananas yetiştiriyoruz. Zahmeti fazla, daha çok dikkat ve sabır istiyor ama, değiyor…‖

Vaktiyle Furnas‘da, bir yerüstü cehennemi varmış:

―Kumarhane‖…    Zaman    geçtikçe,    Azor    halkının    ahlâkı üzerindeki pek kötü tesirlerin farkına varmışlar, kapatılmış. O zamanı, karabasan gibi anımsıyorlar.

Akşama doğru Santa Cruz Lagoa‘dan geçiyoruz. Bir şirin balıkçı köyü… Marianne ile Oliveira, seramik atölyesini gezmek istiyorlar. Ben gördüm, girmiyorum, sokakta dolaşıyorum. Bir de baktım ki, küçük bir şarapçıda, dört balıkçı kafa çekiyor. Uzak kalır mıyım hiç? Hemen içeri daldım.  ―Boa  tarde‖  deyip  onların  içtiği  şaraptan  bir  şişe ısmarladım. Onlara da ikram ettim.

Demciler arası dostluk, dinamit gibidir. Bir anda patlar…  Geçmiş  gerektirmez.  Hemen  cıvıdık.  Bana:  ―Biraz önce ‗merhaba‘ dedin, sen Portekizce biliyorsun ya, konuşsana!‖ diyorlar (tabii Portekizce). Ben de onlara ―Yok elinizin körü! Benim bildiğim o kadar, fazla konuşamam‖ diyorum (tabii Türkçe). Sonra böylece konuşmaya devam ediyoruz…  Anlaşıyoruz…  Nasıl  oluyor?  ―Lisan‖  ile  değil,

―Lisanı hâl‖ ile anlaşıyoruz.

Tezgâh arkası raflara bakıyorum. İçki çeşidi bol… Birden gözüm, ―Anis‖ (anason) yazılı bir şişeye ilişiyor. Rakı

burada da karşıma çıktı diye, şaşırıyorum. Şarapçıdan, bize birer duble anis vermesini istiyorum. Şerefe içiyoruz.

Yudum alır almaz, şaşkına dönüyorum. Tüh bre! Bu rakı değil, anason likörü… Bizim rakının reçeli bu mendebur… İçmesem, balıkçı dostlarıma ayıp olacak. Çaresiz bitiriyorum. Tam bu sırada işlerini bitirmiş olup bir saattir sokakta beni arayan Oliveira ile Marianne, şarapçıya geliyorlar. Beni buradan zor söküyorlar. Balıkçı dostlarımla içtenlikle vedalaşıyoruz.

Soruyorum: ―Yahu bu adamlar, bu kadar içkiye nasıl dayanıyor? Şarapçı saat kaçta kapanır?‖ Oliveira açıklıyor:

―Dayanır  bu  adamlar…  Hem  saati  gelince  kapıyı  içeriden kilitler, içeri polis sokmazlar…‖

Günün sonunda, beni otelime bırakıp gidecekler. Barda bir içki ikram ediyorum. Marianne soruyor: ―Niçin bu barlara ‗Amerikan Bar‘ derler?‖ İşe bakın! Bana bunu bir Amerikalı gazeteci soruyor. Ama ben yine de yanıt veriyorum:

―Siz  bütün  dünya  zevklerini,  ‗ayaküstü‘  alırsınız  da ondan…‖

Azorlar‘dan ayrılış günü geldi.  Oliveira‘ya ısınmıştım. Sıcakkanlı adam. Açık yürekli de… Ayrılırken saklamadan  söyledi:  ―Seni  ilk  karşıladığım  akşam,  festival kalabalığını görünce sinirlenmiştin. Ben de seni, aksi mizaçlı birisi sanmıştım. Hiç de öyle değilmişsin…‖ Kısa sürede iyi ilişkiler kurmuştuk. Üzüntüler içinde vedalaştık. Selam sana Oliveira.