KRAKOV – Polonya’nın Tarih ve Kültür Hazinesi

Tek başıma çıktığım her geziden önce içimi bir hüzün kaplar. “Ne yapıyorum ben, niçin bu süreyi İstanbul’da ailem ve değerli arkadaşlarımla geçirmiyorum?” diye sorarım kendime. Yanıtım ise kısa: Yolda olmanın heyecanı, bir de elbette fotoğraf tutkusu. Belki biraz da “macera” arayışı… Bu sefer hedefim Polonya’nın Krakov kenti. Budapeşte’ye indiğimde sebepsiz bir başağrım vardı. Krakov treninin kalkış saatine kadar, istasyona yakın bir parkta, biraz uyumak üzere kendimi çimlerin üzerine attım. Tam olarak ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama uyandığımda hain baş ağrısından kurtulmuştum. Tranin kalkış saati 21.00 idi. Kalan süreyi değerlendirmek ve biraz açılmak üzere sempatik bir lokale girip kendime  bir kahve ısmarladım. Trenin kalkmasına az bir süre kalmıştı ki, bir gezginin başına gelebilecek en kötü olaylardan biriyle burun buruna geldim. Bana yıllardır vefalı bir yol arkadaşı, üçüncü bir göz olmuş, o çok sevdiğim fotoğraf makinemin yerinde yeller esiyordu. Bir süre, sanki bir faydası olacakmış gibi ne zaman çalınmış olabileceğini düşündüm…

KONICA MINOLTA DIGITAL CAMERA

Bu haksızlıktı! Üstelik geziye çıkmamın esas amacı Krakov’da fotoğraf çekmekti. Neyse, olan olmuştu, yolun bundan sonrasına onsuz devam etmek zorundaydım, bir an önce trene yetişmeliydim. Üç günlük ömrü kalmış bir adamın yüz ifadesiyle trene bindim. “Hiç olmazsa kompartımanım rahat”, gibi bir avuntum vardı. Güzel bir gece geçirdim. Gece boyunca sadece iki kez uyandırıldım, Slovakya ve Polonya sınırlarını geçerken!

            Sabah dokuz civarında, anıt kent Krakov’un kasvetli ve karanlık yüzlü tren istasyonuna girdik. Krakov, Polonya kentlerinin en şatafatlı ve görkemlisi olarak kabul edilir. Hatta, “Krakov olmasaydı, Polonya tarih ve kültür bakımından kim bilir ne kadar yoksullaşırdı”, bile derler.

Krakov’un tarihi, 1000 yılında, Kral Cessur Boleslaw‘ın, “Wawel Şatosu ile Katedrali”ni inşa ettirmesi ile başlıyor. 1241 yılında Orta Avrupa’yı sarsan Moğol saldırılarından Krakov da nasibini alıyor. Kentin yeniden inşaasında orta çağın klasik yapısı, satranç tahtası biçimi benimseniyor: Kral III. Sigismund tarafından başkentin Varşova’ya taşınması, Krakov için bir gerileme döneminin de başlangıcı oluyor. 1655 ve 1702 yıllarında bu tarihi kent Kuzeyden gelen İsveçlilerin saldırısına uğruyor…

            Her şeye rağmen Krakov, 500 yıl boyunca Polonya’nın başkenti olmuş. Dünyanın ilk üniversitelerinden biri de 1364 yılında bu kentte kurulmuş. Ayrıca burası Avrupa’nın ve Polonya’nın en eski sanat ve mimari yapıtları hazinesi. Krakov, II. Dünya Savaşı’ndan zarar görmeden çıkmayı başarabilen nadir kentlerden biri. Aslında nazi genel valisi Hans Frank, kenti yerle bir edebilecek güçte bir mayınlama hazırlığı yaptırmış, ama sonra nedense vazgeçmiş. Belki de kentte yaşanan bu kadar vahşetten sonra insafa gelmiş olmalı…

            Şaşırtıcı dönüşlerle kenti dolaşan, bizim “Vistul” dediğimiz “Wisla Nehri”, inişli çıkışlı yollar; koca meydanların ve caddelerin yanı sıra daracık sokaklar ve köşeler, Krakov’u daha bir güzelleştiriyor. “Krakov Pazar Meydanı” (Market Place), 200 çarpı 200 metrekare boyutunda dev bir meydan. Söylenenlere göre, Avrupa’nın en büyük kent meydanıymış.

Meydanın bir köşesinde durup etrafa baktıkça, şaşırıyor ve yoruluyor insan. Belki de boyutları ve mesafeleri daha az göstermek için meydanın ortasına “Kumaşçılar Binası” denilen sarı bir bina kondurulmuş. İçinde birbirine benzeyen çok sayıda turistik mağaza bulunuyor. Vitrinlerde çoğunlukla kehribardan yapılmış kolye, bilezik, ve yüzükler göze çarpıyor. Bu büyük meydanın ortasından bir de kule fırlamış. Bu, yıkılan belediye binasının kulesi. Kulenin bodrum katının kiracısı ise bir şarapçı… Bu koca meydan bu kadarla da bitmiyor: Sevimli kahveler, gezgin gençler,  sergilenen gösteriler ve konserler, uçuşan güvercinler, seyyar satıcılar, cıvıl cıvıl ve oldukça hareketli bir görünüm…

            Pazar Meydanı’nın kenarında bir kilise var. Her saat başı, çan yerine trompet sesleri geliyor bu kiliseden. Trompet, bir ortaçağ şarkısı çalıyor: “Hejnal marjacki”. Ama bu şarkı tam ortasında kesiliyor. Çünkü zamanında, bir Tatar savaşçı şarkının tam ortasında trompetçiyi oku ile öldürmüş… Krakov’un Florianska adlı caddesinin bitiminde bir kale burcu var. 12 metre yarıçaplı burçta, dışarıya ateş edebilmek için yapılmış adet 130 tane mazgal aralığı bulunuyor.

            Polonyalılar “Wawel Şatosu” ile gurur duyar. Bu anıt grubu bir tepe üzerinde inşa edilmiş. Tepeye tırmanırken bir “mağara” görüyorsunuz. Bu aslında bir canavar ini imiş. Hani hain bir canavar tüm çevreye korku ve dehşet salar ya, işte o aynı hikaye. Günün birinde Krak adlı kahraman bir prens çıkar ve bu canavarı öldürür. Bundan dolayıdır ki kent “Krakov” adını alır… Wawel Şatosu veya Sarayı, Avrupa’nın en önemli yapıları arasında yer alıyor. Şato, XVI. yüzyıl başında italyan mimarlarının katkısı ile yapılmış ve Rönesans mimarisini yansıtıyor. Eğer kalenin çevresinde bir tur atarsanız, Wisla Nehri’ni de tüm güzelliği ile seyredebilirsiniz. Şatonun içinde, Kara Mustafa Paşa’nın Viyana bozgununu anlatan büyük bir resimli halı bulunuyor. Ne de olsa, Leh kralı Viyana’nın yardımına koşmuştu…

            Hitler rejiminin kurduğu en büyük, en insafsız toplama kampları da Krakov yakınlarında, Osviecim‘de bulunuyor: Yıllar önce Spielberg’in “Schindler’in Listesi” adlı filmi ile gündeme gelen Auschwitz ve Birkenau. Dünya tarihinin en kanlı, en alçakça, en iğrenç sayfalarının yazıldığı kampın kapısında şunlar yazılı: “1940 – 1945 yılları arasında, Hitler döneminin kurbanı olan dört milyon kişinin kahramanlık yeridir”. Diğer bir levhada ise, “Çalışmak özgürleştirir”, yazıyor. Ama gerçek bildiğiniz gibi hiç de böyle olmadı. Yeni bir yaşam umudu ve bavullar dolusu eşyayla buraya doğru yola çıkan binlerce Musevi, Çingene (Roman) ve bazı Polonya vatandaşları, tıkıldıkları vagonlarda açlık ve havasızlıktan yolda öldü. “Ölüm Platformu” denilen Birkenau İstasyonuna ulaşmayı başarabilenler ise burada bir seçime alındılar. Çalışabilecek gücü olanları bir kenara ayırıp, diğerlerini kayda bile geçirilmeden hemen yok ettiler. Bazıları ise, “Ölüm Duvarı” denilen,  bu gün çiçeklerle donatılmış olan duvarın dibinde kurşuna dizildi, bazıları asıldı, büyük bir bölümü ise yıkanmak ümidiyle girdikleri odalara püskürtülen “Cylon B” gazı altında can verdiler. Krakov’da bulunan 65 bin Musevi, bu acımasız ve iğrenç katliamlar sonucu tarihten silindi. Bazı esirler, -sözde- insanlığa hizmet etmek için tıp bilgilerini geliştirmek isteyen (!) Alman doktorların kobayı olarak kullanıldı. Bu amaç için de özellikle de maalesef çocuklar seçilmiş…

            Günümüzde Auschwitz ve Birkenau, Polonya Parlamentosu kararıyla Devlet Müzesi olarak korunuyor. Gelen ziyaretçiler, önce bir sinema salonuna alınıyor, Rus subaylarının kamplara girdiği zaman çektikleri filmler gösteriliyor. Ekranda bir çocuk görünüyor; ayağının üzerinde, yapılan aşılardan dolayı bölge bölge, değişik renklerde enfeksiyonlar oluşmuş. Bu filmleri seyrettikçe, fotoğraflara baktıkça, müzeyi gezdikçe insanlık adına utanç duymamak mümkün değil. İnsanların yan yana, saman üzerinde yattıkları barakalar, gaz odaları, işkence tezgahları, elektrikli tel örgüler, ölüm duvarı, ceset yakma fırınları, toplu mezarlar, hepsi birer “utanç abidesi” olarak duruyor!

            Bir barakaya giriyorum. Binlerce ayakkabı, binlerce bavul, binlerce gözlük, binlerce saç fırçası, bir köşede altın dişlerin söküldüğü dişçi odası… Doğrusu Almanlar her şeyi değerlendirmişler, bunları toplayıp Berlin’e göndermişler. Ben bunları düşünürken, önümde İsrailli bir öğrenci grubu yürüyor. Ellerindeki İsrail bayraklarını sallayarak marş söylüyorlar. Kim bilir kaçının büyük annesi, büyük babası burada bir hiç uğruna öldürüldü. Barakaların duvarları baştan başa bu insanların vesikalık fotoğraflarla örtülmüş…

            Krakov yakınlarında Wieliczka adlı bir kasaba var. “Kraliyet kasabası” olarak tanınıyor. Bu kasabanın özelliği, dünyanın en eski tuz madenine sahip olması, bu tuz ocağı artık bir “müze”. Maden mühendisi olduğum için dünyada ender görülebilecek bu tarihi ocak özel olarak ilgimi çekti. Tam dört yüz yıldır burada kaya tuzu çıkarılıyor.  Üretime artık ara vermişler. Devlete ait olan bu tuz ocağı yıllar boyunca tüm dünyanın dikkatini çekmiş. Kopernik gibi bilim adamları, birçok kral ve kraliçe bu ocak içinde gezmiş. Hatta önemli ziyaretçiler için, kral ve kraliçenin süslü tahtırevanlarına benzeyen özel bir vagonet bile yapılmış. Zamanında, Polonya Krallığı’nın gelirinin üçte biri bu ocaklardan çıkarılan tuzlardan sağlanırmış. Ocakların sahibi de “kralmış” elbette. İşçiler, doğal havalandırmalı bu ocaklarda çok kötü şartlar altında çalışırmış. Kesilen tuz bloklarının rahat taşınması için köşeleri yuvarlatılırmış.

            Bu zor şartlarda ölümler de kaçınılmaz elbette. Bu nedenle ocak içinde çok sayıda kilise inşa edilmiş. Kiliselerdeki heykeller ise hep tuz kayasından yapılmış. Hele bir büyük kilise var ki, insan yer altında olduğuna inanamıyor. Sadece İsa’nın doğumunu simgeleyen tuz heykelde potasyumklorür tuzu kullanılmış, çünkü rengi “pembe”. Bu tuz, Polonya’nın başka bir bölgesinden buraya getirilmiş. İşin ilginç yanı, bu eserleri yapan ressamlar, heykeltraşlar da hep ocakta çalışan işçiler.

            Ocağın havası sağlık açısından çok faydalı imiş. Civardaki senatoryumda yatan hastalar, özellikle astımlılar her gün iki saat bu ocağa indiriliyor. Tevekkeli değil, burada çalışan -ve herhangi bir kazaya uğramayan- madencilerin yaş ortalaması çok yüksek. Ziyaretçiler ocakta yaklaşık iki buçuk saat süren sağlıklı bir yürüyüş yapabiliyorlar. Ocak içinde üç farklı kata iniliyordu ama bu süre içinde gezdiğimiz bölüm, toplam ocağın sadece ufak bölümü idi.. Madenin büyüklüğünü siz tahmin edin artık. Tavan, taban, sağ, sol, her taraf bembeyaz tuz. Öyle ki, mola sırasında içtiğim kahve bile tuzlu (!) geldi bana…!

Bozulmamış Avrupalı: Letonya

     Letonya, Baltıklar’ın İsviçre’si olarak anılıyor. Yer yer deniz seviyesinin altında bulunan topraklara da sahip. Tüketim hırsımızla paralel olarak artan küresel ısınma sonucu denizler yükselince bu ülkede de ciddi sorunlar yaşanacak gibi görünüyor.

     Teton Şövalyeleri, Letonya’da tam 300 yıl kalmış. Tarih bilgimizi tazeleyelim: Haçlı seferleri sırasında yaralılara yardım etmek üzere kurulan “Şövalyeler Birliği”,  sefer sonrası hem zengin ve ünlü olmuşlar hem de savaş sanatını iyice öğrenmişler. Şövalyeler Kıbrıs’a, daha sonra Rodos’a ve nihayet Malta’ya yerleşerek Osmanlı ordusuna kök söktürüp Avrupa’da isim yaptılar. Büyük Türk deniz kahramanı Turgut Reis de Malta kuşatması sırasında vuruldu.

     Şövalyelerin bir bölümü ise Polonya’da Marienburg Kenti’ne yerleşirler. Onlara Kuzey Avrupa’da Hristiyanlığı yayma görevi verildi. Beyaz pelerin üzerine siyah haçlı kıyafetleri ile tanınan Teton Şövalyeleri gittikçe daha acımasız olmuşlar. Sonunda komşu ülke orduları güçlerini birleştirip bu sınır tanımayan şövalyelere “Artık Yeter!” demişler!..

     Letonlar 1201 yılından itibaren 400 yıl Alman, 100 yıl İsveç, 1944’ten itibaren de 50 yıl Sovyet ve 40 yıl Polonya işgalinde kalmışlar. Nüfusun yüzde 40’ı Protestan, yüzde 20’si Katolik, yüzde 20’si ise Ortodoks’tur.

     Letonya, İsveç ve Almanya’nın yıllar süren yardımları ve yatırımları sayesinde ekonomisini ayakta tuttu. Ülkede toplam nüfusun içinde Rusların oranı yüzde 34’e ulaşıyor bu yüzden de Rusça yaygın olarak kullanılıyor. Ancak bugün Letonlar çocuklarına Rusça, Ruslar da çocuklarına Letonca öğretilmesini istemiyorlar!

Canlı Bir Ortaçağ Kenti: Riga

     Riga hemen hemen her Avrupa kenti bir nehir kenarında kurulmuştur. Bu başkentin sevgilisi ise Dougava Nehri. Beyaz Rusya’da doğup 1000 kilometre sonra Letonya’da Baltık Denizi’ne dökülüyor.

     Riga, kentle aynı adı taşıyan Riga Körfezi’nden 15 kilometre içeride kurulmuş, Baltık Denizi’nin en önemli limanı olmasından dolayı da hızla gelişmiş. Riga Limanı’ndan bir feribota binip 5 saat sonra kendinizi Stockholm’da bulabilirsiniz.

     Stalin’in “Doğum Günü Pastası” olarak anılan, beşi Moskova’da ve bir tanesi Varşova’da olan o meşhur taş binalarından biri de Riga’da. Bu bina “Bilim Akademisi”ne ev sahipliği yapıyor.

     Riga’nın eski kentinde dolaşıyorum. Önümde elinde üç yıldız taşıyan özgürlüğü temsil eden ünlü “Bayan Milda Heykeli” duruyor. Üç yıldız Letonya’nın o dönemdeki üç bölgesini temsil ediyor. Kurzeme, Vidzeme ve Latgale.

     1211 yapımı Dome Katedrali ise Roma, Gotik, Barok ve Klasik stillerin bir karışımı. Rengârenk vitrayları ve büyük orgu ile tanınıyor.

     Bir kahvede oturup gelip geçen insanları dikkatle inceliyorum. Uzun saçlı, kuzeyli yüz hatları önümden sıra ile geçiyor, kırmızı file eldivenli, sedef düğmeli, sarı şapkalı bir kadın teypten yükselen müzik ile bebek gibi dans ediyor. Genç bir çocuk kararsız, şaşkın bir ifade ile etrafına bakıyor. Gözlerinde heyecanın derinliği var. Sanki zamanı yavaşlatıyor.

Bremenli bir papazın kurduğu kilisenin önüne Bremen’in üst üste sıralanmış dört kafadarının o ünlü heykelini koymuşlar. St. Peters Kilisesi, Riga Sinagogu, Aldenis Binası, Üç Biraderlerin Evi, Pazar Meydanı Riga’da sizi bekliyor.

     Riga’nın yüzde 40’ı Arnuva (Jugendstil) mimarî tarzında inşa edilmiş. Pencere altlarındaki bitki ve çiçek motifleri, süslü merdiven sahanlıkları, çatılarında gizli hayvan figürleri ve süslemeli kolonlar dikkati çekiyor.

     St. Petersburg Kilisesi, Riga Kalesi ve eski İsveç kışlası ile tipik evleri de görülmeye değer. Hele Alberta ve Elizabates Sokakları’nda yan yana dizilmiş, birbirinden güzel Arnuva Binaları! Bunların mimarı da oldukça ünlü bir isim. Bütün zamanların en iyi filmi seçilen “Potemkin Zırhlısı” filminin yönetmeni, Rus Sergey M. Eisenstein’in babası “Mikail.”

     Ulusal içkisi bitkisel kökenli bir likör, adı: Black Balsam. 24 farklı baharat içeriyor. Bira veya votka ile karıştırıp da yudumlamak mümkünmüş. Rus Çariçesi Katherina’nın Black Balsam sayesinde iyileştiği söylenir. Gezgin, aslında farklı tatları sever!

     Riga, gece hayatını nefes nefese yaşayan bir şehir. Gece kulüpleri, kafejinicas’lar (kahveler), barları, gazinoları, oyun salonları, internet kafeleri, İtalyan Lokantaları, İrlanda Pubları, hatta seks şovları ve eşcinsel kulüpleri ile…

     Riga sokaklarında Aldanis Birası’nı yudumlarken, bir elini de kız arkadaşının omzuna atmış çok sayıda kafası dumanlı sarışın öğrenci görebilirsiniz.

     Riga’nın ana bulvarı sık sık ad değiştirmiş. Gezginler şehirlerin, sokakların, barların isim değiştirmesinden pek hoşlanmazlar. On sene sonra da o kente geldiğinde anılarını yeniden bulmak, hatırlamak ister. Evet, bu caddenin de başına gelmedik kalmamış. Önce Alexandre (Bir Rus Çarı) Bulvarı, sonra “Hitler Bulvarı” ve daha sonra “Stalin Bulvarı” olmuş. Bugün ise adı “Hürriyet Bulvarı”!

     Riga’da çok sayıda kilise ve katedral kulesi görüyoruz. Önce Katolik olan Letonya, Almanya ve İsveç’in etkisi ile daha sonra Protestan mezhebini kabul etmiş.

     Riga’da bir kilisenin kulesini bitiren mimar, elinde bir şampanya şişesi ile kulenin en üstüne çıkar ve şişeyi aşağıya bırakırmış. Şişe kaç parçaya ayrılırsa, kule o kadar yıl ayakta kalacak anlamına gelirmiş. Bir defasında mimarın şişesi hiç kırılmamış ve kule gerçekten ertesi yıl depremde yıkılıvermiş!

     Şehir turunda Letonya Üniversitesi’nin kapısının önünden geçiyoruz. İri rehberimiz habire anlatıyor: Öğrenciler daima yan basamaklardan çıkarlarmış; çünkü ön cephedeki basamakları kullanırlarsa kötü not alacaklarına inanırlarmış. Ön yüzdeki basamak ne hikmetse hep hocalara kalıyor olmalı !

     Baltık Kıyısı’nın en kozmopolitik, en kalabalık kenti Riga’nın merkezinde, gotik stilinde, süslü püslü bir bina var, adı da bir tuhaf: “Kara Kafalının Evi”. Bu malikâne, bekâr yabancı tüccarların konukevi olarak 1344 yılında yapılmış. Peki “Kara Kafa” nereden çıktı, diyeceksiniz. Efendim, bekâr yabancı tüccarların azizi, bir zenci imiş. Bu bina Riga’nın 800. kuruluş yıl dönümünde, yani 2001 yılında restore edilerek tekrar açılmış. Zaten binanın içinde “Yıkılırsam, beni bir daha yapın.” diye bir ibare yer alıyormuş.

     Hansa Alman Ticaret Birliği’nin, Riga’da da bir merkezi var. Estonyalı zengin bir hanım da bu birliğe ısrarla üye olmak ister. Hansa üyeleri önce “Zengin olduğunu ispatla!” derler. Kadıncağız tam Hansa Binası’nın karşısına, aynı büyüklükte güzel bir bina yaptırır,  ardından tekrar Hansa’nın kapısını çalar. Ancak, yeni bir “bahane” bulup kadıncağızı bir türlü bu birliğe almak istemezler. O da evinin çatısına, Hansa Binası’na bakan kızgın bir kedi heykeli koydurur. “Damdaki Kızgın Kedi”!

Kısa Kısa Letonya

  • Letonya Avrupa Birliği’ne 2004 yılında girdi. Genç Letonlar hemen çalışmak için İngiltere ve İrlanda’yı seçti.
  • Bu coğrafyada nem olmadığı için kışın soğuk hissedilmiyor.
  • Riga eski şehri 1997 yılında Dünya Miras Listesi’ne katıldı.
  • Leton dilinde erkek isimleri hep “S” harfi ile biter.
  • “Opera Binası’nın” başkentliler için özel bir önemi vardır. Halk savaş sonrası para          toplayıp ilk önce opera binalarını tamamladılar.
  • Noel için çam ağacı süsleme geleneğinin 1510 yılında Riga’da başladığı iddia ediliyor.   Bekar Tüccarlar Birliği’nin binasından çıkan sarhoş gençler ellerinde ne varsa bahçedeki çam ağacı üzerine fırlatmaya başlamış. Daha sonra Martin Luther bu süslü   çam ağacını evlere kurdurtmuş.
  • Letonya parası Lats, Avro’dan bile kıymetli. 100 Avro = 70 Lats ediyordu. (2012 Mayıs)
  • Sovyetler Dönemi’nde de Riga zengin Rusların mekân edindiği bir kenttir. Elbette Sovyet Dönemi’nin tembelliğini bugün bile zaman zaman hissediyorsunuz. Riga daima kanalların, göllerin ve Baltık Denizi’nin en büyük, en iddialı kenti olmuştur!
  • Balet Baryshnikov Letonya’nın uluslar arası ünlü bir sanatçısıdır. Tanınmış Alman besteci Richard Wagner de iki yıl boyunca çalışmalarını Riga’da sürdürmüş.
  • Bir dönem vergi tespitinde pencere sayısı esas alındığından Riga’da bazı evlerin pencereleri sahte!
  • Riga’da Kronoulda Parkı içindeki Tejnica Çay Bahçesi’nde keyifli bir çay içebilirsiniz.
  • Estonya gibi Letonya da 1873 yılından beri her 5 yılda bir Dans ve Müzik Festivali yapılıyor. Ortalama 45 koro geleneksel kıyafetlerle bu festivale katılıyor.
  • Riga Açık Hava Müzesi, Yugla Gölü kıyısında yer alıyor. Seksen hektar alan içinde 118 farklı yapı sergileniyor. Ayrıca burada bu coğrafyanın farklı etnik gruplar kültürleri hakkında bilgi aktarıyor.

WROCLAW

CÜCELER SİZİ HER YERDE İZLİYOR, WROCLAW

Avrupa’nın çiçeği, Polonya’nın Venedik’i olarak anılan Aşağı Silezya eyaletinin başkenti Polonya’nın dördüncü büyük kenti Wroclaw’ı ziyaret için tam üç günümü ayırdım. Ama doğrusu değdi. Sessiz, şirin ama sonra anlıyorsunuz ki bu kent güzelliğini gizliyor. Kendini tanıtmamış. Unutmayın bu şehrin yüzde 70’i II. Dünya Savaşı’nda tamamen yıkıldı:küllerinden kent tekrar doğdu. Hele ekimin sonunda yaprakların turuncu, kahverengi, kırmızı karışımının doğadaki olağanüstü ahengini saatlerce seyretseniz yeridir.

Wroclaw’da eski ile modern yan yana, bir yanda tapınak şövalyelerinin izlerini takip ederken, Oder Nehri üzerindeki 127 köprünün tadını çıkarıyorsunuz. Tumski Köprüsü’nde âşıkların kilitleyip anahtarlarını nehre attığı yüzlerce irili ufaklı kilit artık ağırlıkları ile köprüde tehlike yaratıyor. Kilitleri sökmeyi düşünüyorlar.

Ünlü Mavi Köprü Most Grunwaldzki’nin mimarı köprünün açılmasına az bir süre kala statik hesaplarını yanlış yapmış olduğunu fark eder, köprü açılır açılmaz hemen yıkılacak diye bunalıma düşüp kendisini köprüsünde asar. Ancak daha sonları hesapların aslında doğru olduğu ortaya çıkar. Köprü bugün bile faal.

Wroclaw’u Almanlar “Breslau” olarak isimlendiriyor. Kentin kuruluşu Prusya Kralı Friedrich II tarafından 1741 yılında gerçekleşmiş. Alman, Prusya ve Çek güçleri sıra ile bu coğrafyaya hâkim olmuş.

Cüceleri var Wroclaw’ın, sayıları belki 150 belki 200, tam olarak kimse bilmiyor. Cüceler her yerde olabilir, direklerde, kaldırımlarda, banklarda, ağaçlarda, pencerelerde, parklarda. Söylentilere göre Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’in hikâyesi gerçekte bu coğrafyada yaşanmış.

Wroclaw beş katedrali ile tam bir dinler mozaiği, tüm dinlerin (Katolik, Protestan, Musevi, Ortodoks, Dominik Kilisesi) kesişim noktası. Wroclaw Katedrali’nin kulesinden hava açıksa kentin manzarasını keyifle seyredebilirsiniz. Katedral Adası’nda bulunan 71 gaz lambasını geleneklere sahip çıkan yerel kıyafetli bir görevli, her akşam 1.5 saat içinde tek tek yakıyor. Birkaç kiliseye girdim, bir köşeye oturdum, uzun uzun etrafı seyrettim.

Cemaatinin hemen hemen tamamı yaşlılar. Peki, 15 yıl sonra buradaki onlarca gösterişli mabedi meraklı gezginlerin dışında acaba kim ziyaret edecek?

Raclawice Panorama Müzesi İstanbul’daki Panorama 1453 gibi yuvarlak tek dev bir resim. 1974 yılında Raclawice’de yaşanan Leh – Rus savaşını anlatıyor. Bir anda kendinizi dumanı, tüfek ve top sesleri ile savaşın tam içinde buluyorsunuz.

Szczytnicki Parkı’na kadar uzanmanız gerekir. Burada 500 yıllık meşe ağacı ile 350 çeşit ağaç dışında 1913 yılında kurulan Japon bahçesi de bulunuyor. Suni gölleri, tahtadan köprüleri, kaya parçaları, ağaç çeşitlerinin kompozisyonu ile farklı bir atmosfer oluşturulmuş. Ayrıca park içinde su ile renk ve ses gösterilerinin yapıldığı bir dev havuzun arkasında Max Berg’in bir teknoloji harikası olarak kabul edilip, 20 ayda tamamlanan dönemin en büyük kubbesini taşıyan “Hala Ludowa” (Halk Salonu) da görülmeli. Ama dev binanın önünde dikilen upuzun teneke kuleyi doğrusu çok anlamsız ve çirkin buldum.

Pazar Meydanı’nın (Market Square) ortasına oturtulan bol camlı modern havuz onlarca anıt bina ile sarılmış. Tarihi meydana bu havuz ne kadar yakışmış bilemem! Ama meydanda mezarlığa açılan kapının üstünde aynen şöyle yazıyor. Mors Lanuna Vitaz (Ölüm Hayatın Kapısıdır.)

Wroclaw’da bir yargıç tanık olarak mahkemeye getirilen bir hanıma

–“Hanımefendi, doğru söyleyeceğinize dair İncil üzerine yemin ettiniz. Şimdi söyleyin bakalım kaç yaşındasınız ?”.

-Otuz yaşımı birkaç ay geçtim.

– Tam olarak kaç ay

– Doksan altı.

Kısa Kısa Wroclaw

· Wroclaw, 2002 yılında İzmir ile kardeş şehir ilan edilmiş.

· Bu kentin her evinin mutfağında bir çeşit patatesli mantı olan Pierogi pişer ve genellikle de Vodka ile ikram edilir.

· Kentin halkı Slask Wroclaw futbol takımına sahip çıkar. Ama futbola ayrılan bütçe ve futbolculara verilen değer bakımından hiçbir ülke bizimle yarışamaz, maşallah!

· Her yıl, 1 Kasım tarihinde tüm Wroclaw halkı ellerinde çiçek ve mumlarla mezarlıklara koşar. O gün ölülere saygı gösterilir. Mezarlık bir anda festival alanına, bir çiçek ve mum bahçesine dönüşür. Görülesi bir manzaradır. Aralarda tek tek belki de akrabası ve tanıdığı kalmadığı için süslenmemiş, bakımsız mezarları da komşuları sahiplenir. Hele gece mezarlık mum ışıkları ve ilahiler altında ayrı bir atmosfere bürünür.

· İllaki burada da ben AVM isterim onsuz yapamam derseniz, Galeria Dominikanska sizi bekliyor.

· Bu kentin çarşısında da elbette bir kebap dükkânımız var. Burada adı, “KabapKing”.

· Bir gününüzü çevre gezisine ayırabilirseniz, Klodzko Vadisi’ni tavsiye ederim. Bu yöre ortaçağ şatoları, ilginç kaya formasyonları, masa şeklinde dağları ve duvarları 30 yıl Savaşları sırasında (1618 – 1648) ölenlerin kemikleri ile kaplı Kudowa Zdroj Şapeli’ni ziyaret etmeninizi öneririm.

· Wroclaw Teknoloji Üniversitesi, bugün 32 bin öğrencisi ile aralarında kuantum fiziği dalında buluşları ile tanıdığımız Max Berg dâhil 8 Nobel ödülüne imzasını koymuş. XVIII. yüzyılda Avusturya imparatoru I. Leopold’un kurduğu bu saygın eğitim kurumu Avrupa’nın en eskilerinden. Kampüsünü gezdim, bahçesindeki taş anıta tüm profesörlerinin isimleri yıl bazında işlenmiş. Ayrıca bir binanın duvarında çok ilginç bir elektronik saat var. Zaman ikinin kuvvetleri ile hesaplanıyormuş ama doğrusu ben bu işi çözemedim. Belki de çalışma prensibini bana doğru dürüst anlatamadılar.

· Wroclaw aynı zamanda diyalog, tiyatro, opera gibi dallarda bir festivaller coğrafyası.

· Üniversitelerin civarında daha çok öğrencilere hitap eden ve bol geleneksel çeşit içeren açık büfe lokantalar var. Tabağı tartıp ücretlendiriyorlar. Gayet ucuz, bunlardan birisinin adı Bazylia. Ama sadece hafta içi saat 17’ye kadar açıklar. Tavsiye ederim.

· Wroclaw tam anlamı ile bir öğrenci kenti. Nüfusun yarısı nerede ise öğrenci. Tabii gençler çoğunlukta olunca kentte“gençlik ruhuna” sahip oluyor. Her tür müzik, eğlence, konserler, barlar, sergiler, sanat galerileri birbirini takip ediyor. Gençler yemyeşil Malt Adası’nı çok seviyor. Her fırsatta hava güneşli ise oraya koşup ellerinde kahveleri ile kendilerini hemen çimlerin üstlerine atıyorlar.

· Elbette masum hayvanların tutuk evi olan Wroclaw Hayvanat Bahçesi’ne gitmedim.

· Kapalı pazar yeri Targowa’yıda şöyle bir turlayın, yöresel meyve, sebze ve tatları tanıyacaksınız. Ama doğrusu tezgâhlarda sergilenenler ülkemizden pek farklı değil.

· Tarihi bir mekânda 1815 yılında kurulan Ulusal Müzesi, Silisya yöresinin sanatını, heykeli, resmi, grafiği, karikatürü animasyon ile tanıtıyor.

· Perdesini açan çok sayıda tiyatro ve operası Wroclaw halkının sanata olan ilgisinin bir işareti. Operanın Ludowa Salonu’nda ünlü bir operayı izlemeye ne dersiniz?

· Bu kentten alınabilecek en anlamlı hediye bence ufak bir “cüce heykeli”. Ayrıca çok da ucuz. Aslında bu coğrafya sahiden ucuz.

· Hava müsaade ediyorsa Oder Nehri üzerinde bir nehir turu yapmanızı da öneririm.

Uzaktan Polonyalıların sohbetleri bana Türkçe’yi andırdı. Polonya televizyonunda yabancı dildeki tüm film ve programlar anında Lehçe’ye çevrildiğinden anlamıyorsunuz. Alt yazı kavramı pek yok. Elbette böylece halkın İngilizce öğrenmesini de bir bakıma engelliyorlar.