PARİS: HER KADININ RÜYASI…

Bu güne kadar  33 ülke, 100’den fazla şehir gezdim. Her birinin tadı farklı, hatıraları değişiktir aklımda. Ancak içlerinde bir iki tanesi var ki, kalbimdeki yerleri bambaşkadır. Belki de oralara daha sık gittiğim, sokaklarını, meydanlarını, Metrosunu daha iyi tanıdığım, lisanına yabancı olmadığım içindir. Bunlardan biri: PARİS’tir. Her şehre bir slogan yakıştırırım. Bana göre bu şehrin sloganı da “Paris, her kadının rüyası…” gelin birlikte gezelim.

Varsayalım sabah uçağı ile Paris’e uçtunuz. Yerel saatle 11.30 gibi uçak iner, pasaport kontrolü, valizler derken çıkıp, otele yerleşmeniz saat 13.00’ü bulur. Yapılacak ilk iş doğruca Champs Elysees Caddesi üzerindeki Arc de Triomphe’ a (Zafer Takı) gitmek (Charles de Gaulle-Etoile Metro istasyonu, hat1). Zira şehri baştanbaşa gezebileceğiniz çift katlı otobüsler bu noktadan belli saatlerde hareket eder. Şayet yolculuğa bir turla değil de tek başınıza çıkmışsanız, yaklaşık iki saat süren bu tur, Paris’i genel anlamda tanımak için güzel bir fırsattır. Bunun gibi dokuz ayrı biniş noktası vardır. Ancak ben bu parkura Zafer Takı’ndan başlamayı tercih ederim. Tur bitiminde, Zafer Takı’nın terasına çıkabilir ve o meşhur caddeyi bir kez de yukarıdan seyretmenin keyfine varabilirsiniz.

Cadde boyunca Planet Hollywood Mağazası’na  uğrayıp hediyelik ve hatıralık eşyalar satın alabilir, dünyaca ünlü müzik mağazası Virgin’den en yeni CD’leri seçebilirsiniz. Fransızların ünlü araba markası Renault’un teşhir mağazasında dolaşabilir, Pub Renault adlı kafeteryasında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Konu yemekten açılmışken, Champs Elysees üzerinde gerek Fransız, gerekse dünya mutfaklarından örnekler sunan sayısız kafeterya, restoran, pub ve pastane bulabilirsiniz.

Caddenin sonu Concorde Meydanı’na çıkar. Burada Mısır firavunu ile kraliçesi tarafından hediye edilmiş bir dikilitaş vardır – tıpkı bizim Sultanahmet Meydanı’ndaki gibi. Çevresinde oteller ve sinemalar bulunur. Yola devam ettiğinizde karşınıza Jardin des Tuileries çıkar. Bu bahçelerde kimisi ağaçların altında yürüyüşler yapar, kimisi de banklarda oturup kitap okur. Çocuklar oyun oynayıp koşuştururken emeklilik yaşına gelmiş büyükler –onlara ihtiyar demeye dilim varmıyor, çünkü yaşları büyük ama ruhları genç- Fransızlara özgü, Petang denilen bir oyun oynarlar. Gülle büyüklüğünde demir toplarla oynanan ve misket oyununu andıran bir oyundur bu.

Bahçenin sonuna geldiğinizde karşınıza dünyaca meşhur Louvre Müzesi çıkar. Burasını birkaç saatte gezmek mümkün olmadığından, sabahın erken saatlerinde gelip rahatça dolaşmanızda yarar var. Büyük heykeltıraş, ressam, mimar Leonardo da Vinci’nin meşhur tablosu La Jaconde’u (Mona Lisa) görmeden olmaz. Müzenin avlusunda yer alan cam piramidin, gündüz-gece ışıklar altındaki görüntüsünü, yine aynı avludaki rengarenk mozaiklerle kaplı havuzlardan akan suların güzelliğini size anlatmakla bitiremem. İsterseniz havuzun çevresindeki sette oturup dinlenebilir ya da müzenin. Rue de Rivoli kapısına açılan pasajın içindeki cafe’lerden birinde oturup kısa bir kahve molası verebilirsiniz.

İçinden Louvre-Rivoli Metro istasyonuna da geçebileceğiniz bu pasaj, hediyelik eşya dükkanlarıyla doludur. Metrodan çıkar çıkmaz karşınız Benelux Mağazası çıkar. Free shop’lardan satın alabileceğiniz her türlü parfüm ve kozmetik ürününü buradan da aynı fiyata bulmanız mümkündür. Bu tarz eşyalar satan bir diğer mağaza da Rue Saint Honore’de (Louvre Metro istasyonu, hat 1) bulunur.

Akşam yemeği için tekrar Champs Elysees’ye dönebilirsiniz (Franklin D. Roosevelt Metro istasyonu, hat 1)Zafer Takı’na doğru ilerlerken, sol kolda tipik bir İtalyan Lokantası olan Pizza Pino’yu görürsünüz. Farklı yemekler denemek isteyenler, gerek burada, gerekse caddeyi kesen sokaklarda pek çok alternatif bulabilirler.

Paris’teki üç yıldızlı otellerin kahvaltılıklar öyle ahım şahım sayılmaz. Genellikle kruvasan, sandviç ekmeği, reçel ve tereyağından oluşur. Dört yıldız ve üzerindeki otellerdeyse kahvaltı açık büfe şeklindedir. Üç yıldızlı oteller biraz küçük olmakla birlikte çok rahat ve konforludurlar.

Kahvaltı sonrası turunuzun ikinci gününe başlarsınız. İlk hedef, Paris’in simgesi sayılan Eiffel Kulesi’dir (Trocadero Metro istasyonu, hat 6) Eiffel Kulesi bir anda tüm ihtişamıyla karşınıza çıkınca içinizi bir heyecan kaplar, artık gerçekten Paris’te olduğunuza inanır, fotoğraf makinenizin deklanşörüne asılırsınız. Palais de Chaillet’nin terasından uzun uzun etrafı seyredersiniz. Aşağıdaki geniş avluda paten kayanları, bisiklete binenleri, uçurtma uçuran çocukları görürsünüz. Yanınıza hatıra eşyası satıcıları yanaşır ya da siz merakla tezgahlarına doğru gidersiniz. Turist otobüsleri peş peşe otoparka dizilir. Artık bu demir yığınına daha yakından bakma zamanı gelmiştir. Üst katlarına çıkmak için gişenin önünde uzun kuyruklar oluşmuştur bile. Aslında yukarıda, panoramik bir manzara dışında enteresan bir şey yoktur. Bu kadar para verip çıkmaya değmediğini sonradan anlarsınız. Bir görevli sizi asansörle yukarı çıkarır. Sizi ister birinci, ister ikinci kata bırakır ve siz de şaşkın ördek misali sağa sola bakıp Paris’i kuşbakışı seyretmeye çalışırsınız.

En iyisi Seine Nehri kıyısına gidip Bateaux-Mouches (bir tür dilenci vapuru) ile nehri gezmek.  Saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkan bu tekneler İle de la Cite adacığının etrafından dolanıp Hürriyet  Heykeli’nin önünden dönüş yaparak ilk kalktığı iskeleye yanaşıyor. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Son sefer saat 22.30’da. Öğlen 12.00 ile akşam 21.00’deki gezintiler yemekli.

Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu yaya dolaşmaktır. Sıkı bir yürüyüşe hazır mısınız? Eiffel Kulesi Parkı’ndan geçip Ecole Militaire’in (askeri okul) önünden sola sapıp, Hotel des Invalides’e gelirsiniz. Aynı zamanda Napolyon’un mezarının da bulunduğu bu mekan çok görkemlidir. Buradan ister yürüyerek, ister Metro ile Jardin du Luxembourg Parkı’na gidebilirsiz (Luxembourg Metro istasyonu, hat RER-B). Palais du Luxembourg diye bilinen saray ile kocaman havuzu burada  bulunur. Biraz soluklanıp yorgunluk attıktan sonra, Saint Michel Caddesi boyunca yürüyüp Saint Germain’e gelirsiniz. Dünyaca ünlü markaların mağazalarının bulunduğu bu semt, kilisesi ve kafeteryaları (Cafe  Flore birçok film karesine girmiştir) ile de meşhurdur. Bir sıcak çikolata içmeden buradan ayrılmayın. Şansınız vara, bir yandan yorgunluk kahvenizi yudumlarken, bir yandan da oturduğunuz yerden akşamüzeri sokaklara dökülen şarkıcıları ve göstericilerinin şovlarını izleyebilirsiniz. Buraları aynı zamanda akşam yemeği için de çok nezihtir. Balık restoranlarından, Yunan meyhanelerine, Kore usulü barbekü’lerden, İtalyan mutfağına kadar çeşit çeşit mekanlar mevcuttur.

Akşam karanlığı çökmeye başlarken, hem gündüz hem de gece ışıkları altında çok keyifli bir yer olan Sacre-Coeur’e (Anvers metro istasyonu, hat 2) gitmenin tam zamanıdır. Burası da tıpkı Eiffel Kulesi gibi Paris’i tepeden seyredebileceğiniz bir yerdir. Metro istasyonundan çıkınca gördüğünüz daracık yokuştan yukarı doğru elli metre kadar ilerlerseniz, tam karşınıza bir tepenin üzerindeki heybetli katedral çıkar. Buraya ister basamakları tırmanarak, ister yokuşun başındaki teleferikle çıkabilirsiniz. Kilise çıkışında, sağa doğru kıvrılıp dar yoldan sola saparsanız ressamların, padomimcilerin, müzisyenlerin bulunduğu Montmartre meydanına çıkarsınız. Yemek yenilebilecek, kahve içilebilecek onlarca yer vardır burada. Ayrıca Montmartre’ın çevresini petit train denilen küçük bir vagon katarıyla da gezebilirsiniz.

Paris’te üçüncü gününüz. İlk işiniz Metroya atlayıp La Defense’a gitmek (Grande Arche de la Defense Metro istasyonu, hat RER-1). Önemli şirketlerin holding binalarının sıralı olduğu bu mahalleye, Paris’in Amerika’sı da denilebilir. Binaların girişlerindeki meydanda resim galerileri, sanat merkezleri vardır. Sanat ve kültüre düşkünseniz eğer, George Pompidou Kültür Sanat Merkezi’ni gezmenizi tavsiye ederim.

Daha sonra La Fayette’e (Montparnase-Bienvenue Metrosu, hat 4, 12,13) ve Opera Meydanı’na (Opera Metrosu, hat 3, 7, 8) gidebilirsiniz. Operayı gezebilir, hatta bilet bulabilirseniz beğendiğiniz bir oyunu izleyebilirsiniz (tavsiyem gitmeden önce internet’ten yerlerinizi ayırtmanız). Boulevard Haussman’ı gezdikten sonra Galleries La Fayette’e mutlaka uğrayın. Burada iğneden ipliğe her şey mevcut…

Paris’in en işlek tren istasyonu Gare du Nord’dur. Avrupa’nın diğer ülkelerine seyahat etmeniz gerekirse eğer, hızlı trenle Brüksel bir buçuk, Amsterdam üç saat. Hazır Paris’teyken, çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgisini çeken ve Amerika’dan sonra Avrupa’da da açılan ilk masal parkı Euro Disney’ i ziyaret edebilirsiniz (Chatlet-Les Halles Metro istasyonu, hat RER A, B, D).

O kadar gezmişken, müzikallere, şarkılara konu olmuş Notre Dame Kilisesi’ni mutlaka görün demek isterdim ama maalesef talihsiz bir yangın sonrası şu an ziyarete kapalı. (metro St. Michel Notre Dame hat RER B, RER C).

Gece hayatına meraklıysanız revüler, şovlar seyredebileceğiniz gece kulüplerinin arasında Lido, Follies Bergeres, Moulin Rouge ve Budha Bar  en mükemmelleri ve dünyaca meşhur olanlarıdır. Disco Club 79 Champs-Elysees’nin, hatta Paris’in en güzel diskolarındandır. Zamanında Ajda Pekkan’ın konser verdiği Olympia Müzikholü’nde beğendiğiniz bir sanatçının konseri varsa sakın kaçırmayın.

Aklıma gelenler bunlar, ancak kısacık satırlara sığdırabildiğim Paris yalnızca bunlardan ibaret değil tabii. En iyisi gidin ve kendi gözlerinizle görün.

Nice coğrafyalar dileğimle.

Bir Tutkudur Seyahat…

Tiyatronun Tepesine Türk Bayrağı Diktik

Turgut çok yakışıklı, çok hoş, çok başarılı, etkileyici bir Türk aktörüdür. Kadın-erkek, herkes ona bayılıyor. Ekibiyle birlikte sergilediği oyunlar çok beğeniliyor; tiyatroda çok zor olan bir şeyi de gerçekleştiriyor, rahat geçinecek kadar para kazanıyor. Turgut‘un herkese müthiş çekici gelen bir özelliği var; çok muntazam kafasında fazla saç yok, Turgut kel; bu yüzden de her ne kadar yüzüne Baba Turgut dense de, piyasada Kel Turgut olarak biliniyor. Yaşı da biraz geçkince, orta yaşın hayli üzerinde, olsun ne gam!.. Seviliyor, beğeniliyor. Günlerden bir gün, İstanbul‘a eski anılarının peşinde dolaşmaya gelen, İstanbul‘da doğmuş büyümüş, zengin bir kontla evlenip -nedense kontlar hep zengin oluyor- Fransa‘ya göçmüş Kontes Mona Lisa gelir. Oyununu seyrettiği Kel Turgut‘a âşık olur. Turgut‘u Fransa‘ya götürüp, orada yıldız yapmaya karar verir. Kontes‘in üstü açık arabasıyla, ayın beşlik simit gibi parladığı bir gece Boğaz‘da dolaşırlarken, Kontes iç gıcıklayıcı sesiyle Kel  Turgut‘un  kulağına  fısıldar:  ―Turgut,  Paris‘te  sana  en büyük tiyatroyu tutacağım, hangi oyunu oynamak istersin?‖ Turgut   bir   an   düşünür,   yanıtlar:   ―Musahipzade   Celal‘in İstanbul Efendisi‘ni.‖ Turgut iyi bir seçim yapmıştır; çünkü Turgut gerçek bir İstanbul efendisidir.

Hemen Paris, acele tiyatro, derhâl provalar. Kadro muhteşem, Kontes‘te çevre geniş. Muhteşem bir açılış… İlk gece Kontes, Paris‘in biraz dışındaki malikânesinde büyük bir davet veriyor. O gece, lapa lapa kar yağmakta. Her yer bembeyaz kesilmiş. Tiyatronun yöneticisi gazetelerde o sabah çıkacak eleştirileri beklemek için Paris‘te kalmış. Gün doğarken Kontes‘in geniş arazisinde, ufuktan karların içinde hızla gelen bir cenaze arabası beliriyor. İçinden tiyatronun yöneticisi iniyor, arabanın arkası açılıyor, siyah bir tabut indiriliyor karların üstüne. Herkes Kontes‘in verandasından olayı izliyor. Kontes bembeyaz tuvaletiyle pırlantalar içinde. Turgut siyah frağı çekmiş, yüzü asık. Bu tabut ne demek ola ki… Hayra alamet bir durum değil. Kontes bir işaret çakıyor, uşaklar yerlere kadar uzanan beyaz bir kürk koyuyor omzuna. İki beyaz tazı getiriliyor. Karların üstünde, bembeyaz kürk, iki beyaz tazı, resim müthiş. Kontes öyle istiyor hep, resim müthiş olsun, müthiş… Yönetici siyahlar içinde tabutun başında. Simsiyah tabut, cenaze arabası, mezarlıkçı kılığında tiyatro yöneticisi… Belli ki piyes iki seksen yatmış. Durum aynasız! Kontes tabuta doğru yürüyor. Herkes nefesini tutmuş   ardından   bakıyor.   Kel   Turgut,   ―Ulan   İstanbul‘da fiyakamız yerindeydi, ne halt etmeye bu karının peşine takılıp buralara geldik. Hayvan Fransızlar, ne anlar Musahipzade Celal‘den!…‖ diyor. Bembeyaz bir sessizlik. Kontes eğiliyor, tabutun kapağını açıyor. Tabutun içinden binlerce rengârenk kelebek fırlıyor doğan güne karşı. Şaka, şaka! Oyun çok beğenilmiş; gelsin şampanyalar, gelsin havyarlar. Turgut coşuyor, Fransızlara karlar üstünde İstanbul çiftetellisi öğretiyor.

Evet, bir vardı bir yok şimdi. Evvel zaman içindeydi kalbur saman. Bir zamanlar biz Şişli‘deki Ümit Tiyatrosu‘nda, seyircinin beşiğini tıngır mıngır sallar idik. Ben, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Aydemir Akbaş, Erden Alkan, Suzan Ustan, Celile Toyon, Bilge Şen. Ha bir de

Turgut Boralı‘yla Bülent Erbaşar her gece çıkar oynar, insanlara masallar anlatır, sonra da arkamıza döner bakardık ki bir arpa boyu yol gitmişiz. Şimdi konfeksiyoncular çarşısı olan Ümit Tiyatrosu‘nda her akşam oyundan önce yaptığımız kulis gırgırlarının başında Kontes‘le Turgut‘un maceraları gelirdi. Bitmez tükenmez bir sözel tefrika… Kontes, Bülent Erbaşar;   ―Düşenin   Dostu‖   oyunundaki   Mona   Liza   adlı karakteri çok büyük bir başarıyla oynadığı, yüzü de Mona Lisa kadar güzel olduğu için. Ünlü Türk aktörü Kel Turgut da Turgut Boralı; ünlü aktör, Türk ve kel olduğu için.

O   ara   ―Anjelik‖   filmleri   çok   moda.   Anjelik   ve sevgilisi topal Geofrey de Peyrac yani Robert Hüseyin Efendi tefrikaları İstanbul‘u kırıp geçiriyor. Hemen bir kontes ve topal bulamadığımız için, kel sevgili geyiği üretildi. Her akşam oyundan önce maceraları anlatılıyor. Nur içinde yatsınlar Bülent Erbaşar da, Turgut Boralı da kelebekleri özgür bırakıp kendilerine yer açtılar.

Geçen gün, burada prova arasında Amerikalı aktör arkadaşlar,  ―Siz  kuliste  oyundan  önce  ne  yaparsınız?‖  diye sordular. ―Biz hayal gücümüzü genişleten, kurgulama ustalığı kazandıran, gerçekle hayal, ölümle oyun arasındaki noktada durmamıza yardımcı olan tefrikalar üretir, onların peşine takılır havaya gireriz‖ dedim. İstanbul‘da kalıp beni buraya kimin getirdiğini, Ali Poyrazoğlu‘nun Broadway‘deki bir oyunda neden oynadığını merak edenleri rahatlatayım. Oyun; Sinan Ünel adlı Amerika‘da yaşayan, oyun yazarlığı yapan, İngilizce yazan bir yazarın yirminci oyunu. Birçok yarışmada birincilik kazanınca dikkati çekmiş, Broadway‘de sahnelenmesi için prodüktörler ilgilenmişler. 1918 yılından 1994 yılına Türkiye‘yi ve Türk insanını anlatan, önemli, ağırbaşlı, yeni bir tiyatro dili arayan ―Pera Palas‖ adlı oyunu temmuza kadar 30 temsil oynayıp ara vereceğiz; eylülde daha büyük bir tiyatroya geçip devam edeceğiz. Oyunda hayalleri yıkılmış, ülkülerinin çöküşünü izlemiş, alkolik bir mühendisi ve onun Amerikalı bir kadınla evlenmesini engellemeye çalışan annesini oynuyorum. Oyunda Defne Halman da önemli rollerden birini oynuyor. Ah, üç Türk, Tiyatronun Everest‘i diye bilinen Broadway‘de ayın 8‘inde, yani yarın akşam The McGinn/Cazale Theater‘da bir Türk bayrağı dikeceğiz. Beni buraya çok zengin bir Amerikalı Barones özel uçağıyla getirdi. Ben saçlarımı kazıttım ve Kel Ali oldum; Central Park‘a bakan çok lüks Trump Tower‘da muhteşem bir dairede kalıyorum. Tiyatroya özel helikopterle gidip, yürüyerek dönüyorum. Barones yarın akşam New York dışındaki şatosunda büyük bir davet verecek. Bu oyundan sonra     Broadway‘de     Musahipzade     Celal‘in     ―Aynaroz Kadısı‖nı sahnelemeyi düşünüyorum. New York‘ta kar yağıyor. Yarın akşam oyun başlıyor. Bakalım tabuttan ne çıkacak?

Ah Ulan Paris!

Dehey, sen ne bilirsin toz toprak oğlu gâvurun treni erkân üzere şöyle bir yol çan vurmadan, düdük çekmeden yola revan olurmuş; on iki bin mermer basamaklı -Destur Allah!- Marsilya Garı‘na tekmeyi teper, çeker başını gidermiş. Selamı cıvıl cıvıl olsun; yollar aydın, gözler aydın. De bakalım, bu şehirden de kırlangıçlar gibi siyah, beyaz ve hançerleyin çıkıyoruz. Gönlümüz efendimiz bir karadan estiriyor; haddeden çekilmiş teller misali incecik bir ayaz gözlerimize çivi kestiriyor. Gökyüzü kazasının ötelerinde betelerinde yıldız yıldız çakıntılar. Kompartıman sekiz kişiliktir, rahattır; sağ omzuna bir sendikacı düşmüştür, sol omuzun çarkı felektir; misafiri kim olsa beğenirsin: Olsa olsa bir çalgıcı Ferhad‘dır: Cigarası dudağında konak tutmuş, kemanı koltuğunda, aklı gözlüğünde… Pruvamda gençten bir çocuk, burnunu kitabına sokmuş, satırların aracığında çift sürer: Okur Allah okur, ha bre okur, de bre okur; Peter Cheyney‘den kan kızılca cinayet okur. Kimse kimseyle iki satır kelam eylemez. Tren tespih çeker ve ben şimşek gibi birden Konya bozkırlarını hatırlarım. Bozkırın yabanî engininde lokomotifin ezelî türküsünü: Gide gele canım çıktı, gide gele canım çıktı!.. Pencereden delimsirek ışıklar geçer. Herhâl, küçümen taşra istasyonlarıdır. Ve lâkin, şol bizim tren ekâbir trenidir, Paris‘i künyede vuruncaya dek, galiba üç istasyonda duracak; Lyon‘da, Dijon‘da ve bir de hani o adını

unuttuğumda. Ve sabah cennetmekân olup maviş bulutların maviş eteklerinden sarkıp dökülünce on senenin, yüz senenin, üç yüz senenin, on yüz senenin prensesi Paris‘tesin.

Sendikacı bayrak gibi açmış gazetesini okuyor. Ne gazetesi okuduğu lâzım değil, okuyor işte. Delikanlı – kestirmeden gitmek suretiyle- Peter Cheyney‘i hakladı haklayacak. Çalgıcı Ferhad, gözlüklerinin arkasından çipil çipil gözleriyle uykuya bağdaş kurdu. Yorulmuş olacak; garda, cıgarası burnunda yarım porsiyon bir adamla çene dalaşı yaptılardı. Birbirlerine on kere mösyü, on bir kere yine mösyö diyerek çatıştılar. Küfür müfür hak getire! Güldüydük. Benim aklıma, Adana Garı‘ındaki kamalı hançerli cıngar geldiydi. Çalgıcı Ferhad gelip yerine yıkıldıydı. Dediğim diyeceğim, kemanının telleri, gözlükleri, ince uzun parmaklarıyla kat‘i yorulmuş, uykudan yana yay çekiyor. Görüşülüp konuşulması mümkün olmadı. Olmasın. Sancağımdaki, işçi oğlu işçi babasına bir cıgara peşkeş çekiyor, heyecanla fikrini bekliyoruz: ―Bu cıgara‖ diyor, ―çok hafif, hafif. Cıgara bile değil.‖ Bak sen, sonra kalkıp bize Marsilya grevini anlatıyor. Gözleri dehşet adamın. Teker teker, akı, karası, mavisi ile gözleri velfecri okuyor. Konuşuyor ademoğlu, konuşsun konuştuğunca, söylesin söylediğince; onu söylediği kelamda koyup biz dönelim kendi hâlimize: Trenimiz istasyonları bakla eker gibi bir bir yol boylarına ekerek yol alıp yol veriyor.

Yâd ele çıkmış garibin içinde, deli huylu bir karanfil kuşu çığrışır. Adam, bir Fransız treninde, yarı uyur, yarı uyanık camlardan mazlum geceyi seyran ederken şol garip kurşun çığlıkları adam boyu devleşiyor. Hiç kelamın adamı

alıp gittiği görülmüş müdür? İlle ben, günler günü, yarasa kanatlarıyla yolda olmanın bizzat kelamı ve aklı alıp gittiğini görmüşüm. Sen, gayrı iki elini cebine sokuyor, dudaklarını bir ıslığa terk ediyorsun: Beş duyguyla yaşamaktasın.  Hareket hâlinde olmak seni beş duyunun beşinden kavrıyor ve çekip götürüyor. Yaşıyor ve yaşadığını biliyorsun sağdıç! Raylar yılansı gözleriyle soğuk ve hain yaşıyorlar. Sen de yaşıyorsun. Gâvurun Hasret-Kavuşturan‘ı basmıyor çığlığı! Benim, Paris şehrinin, yabancı diyarların aşkına çığlığı basmıyor ve utangaç ufukların arkasından lokma lokma yankılar çevrilmiyor. Bu gidişin vücudumu ılık bir akarsu hovardalığı ile sarıp sarmaladığını, şiirlerimi peksimetler gibi mısra mısra ufaladığını hayal meyal seziyorum. Sezerim ya sezmesem de vız gelir!

Ortalık ağarmıştı. Kirli bir gümüş beyazlığı. Başka bir gök ki efendi, bildiğin gibi değil. Sanki başka bir tren, başka yolcular. Bir devler gecesinden, peygamber yüreklerimiz karanlığı döve döve, kanter içinde çıkmışız. Vagonun penceresinden dış mahalleler geçiyor: Çarşıcıklar, kahvecikler, kadıncıklar, erkekçikler. Bir fabrika bacası. Bir atölye. Bir garaj. Duvar boyunca bir ilan: ―Dubonnet‖. İlânlar boyunca Fransızca amatörü gözlerimiz. Hep kirli gümüş beyazlığı. Hep serpim serpim ayaz. Hep o Kerem‘in damarlarında bıngıldak bıngıldak dolaşan eski macera mısraları. Bir gara yaklaşıyoruz: Raylar, ömrümde görmediğim bir kargaşa içinde: Tek ray. Çift ray. Üç çift ray. Ray oğlu ray. Makasçı kulübeleri. makasçı kulübeleri. Lokomotifler. Şeytan karşıma çıktı, muratsız gözleriyle destur çekiyor: Bu gelen göklerin biraderi şair, bu gelen Gare de Lyon‘dur. Bu gardan, şu delisi olduğun deli devranın levent ufuklarına sencileyin garipler gider gelir. Avuçlarını

sımsıkı yummuşlardır. Ve şarkılar ve o seni calvados gibi çarpacak şarkılar, oldum olasıya mahzun, valizi ve bagajı olmadan yollara düşmüş adamdan bahseder durur.

Gâvurun treni durur. Gâvurun treninin böğründe adamcıklar kaynaşır durur. Efendi kılıklı hamallar selamünaleyküm çeker. Abbas, Gare de Lyon‘da güzel veya çirkin, dokunaklı veya hafif, kandan veya ateşten bir şeyler aranır durur. Abbas‘ın ateşi delikanlı kor olmuştur. Yalnızdır. Yalnızlardır. Yolcular çıkıyorlar. Ve çıkacaklardır. Ehlen sehlen çehreli doktorcuğum çıkar gider. Peter Cheyney ölüleri ve sessiz tabancaları ile sırra kadem basar. Ve sen de ansızın gardan taşra dökülüp kendini, utanmaz ve mağrur ve tahammül edilmeyecek kadar muhteşem olan Paris şehrinin karşısında bulursun: Yüksek yüksek, esmer çehreli evler. Eski püskü taksiler. Ve sözle tarife sığmaz bir değişik hava. Durukana, ciğerinde bir türkü gerinir, varır bir taksiye duhul edersin.   Taksi   yola   revan   olur.   Şoföre:   ―Biz‖   dersin

―valizlerimiz ve kirpiklerimizle hazza yabancıyız. Kerem kıl, cümlemizi şu adrese döküver.‖ Şoför tığ bıyıklarıyla yârenlik çıkartır: ―Buralıkta yabancılık mühim bir şey değildir. Sizler de neredensiniz?‖ Mırç, desturunu doğrultur: ―Türk‘üz baba‖ eyirtir. ―Yok hele! Benim üvey kızım var: O da Türktür. Adı: Aicha!‖ İptida benim daktilo kıs kıs gülmeye başlamıştır. Bunu gözümle gördüm. Vallahi deyu beşlik lüver gibi yemin bile sıkabilirim: Çiğ yemedim başım ağrımaz. Daktilonun ardınca biz fıkırdadık. Tığ bıyıklıya ayaküstü Türkçe ders verdik: ―O senin Aicha dediğin esasında Ayşe‘dir, çorbacı.‖ Çorbacı‘nın Renault arabası, aldı bizi caddelerin ortası, Paris‘in beşinci mahallesi St-Jacques sokağında, yüz  bilmem

kaç numaralı hanenin kapısına çekti, yükümüzü yıktı. Geçmiş gün galiba iki yüz Frank çözüldük. Sen sağ, ben selamet!

Abbas: Kalem tutan elini göz bebeğinin üstüne koy, Abbas! Metrolar, otobüsler şahid-i sadıkın olsun. Champs- Elysee‘ye, Condorde Meydanı‘na Pigalle‘e ve ve Quartier Latin‘e sığınarak eyit kim: – Bunca yıldır dillere destan Paris şehri şimdi başlamıştır. St-Jacques‘dan Luxemburg Parkı‘na doğru çıktığın, yetmiş bin milletin otuz iki bin miktarındaki süt beyaz, kirli sarı, abanoz karası, buğday esmeri mozalarına baktığın şu anda. Saat sabahın 10:00‘u. Paris, Boul-Mich. Kitap sergileri. Kahveler dolusu gençlik. Pantolonları, kesik saçları, her dakika yeni aşkların tesiriyle zil zurna dudakları pırıl pırıl ufacık tefecik kız milleti. Kadın milleti. Az buçuk kendini beğenmiş çok buçuk yine kendini beğenmiş oğlan milleti, erkek milleti. Ölüm toprağın başladığı yer, dünya ölümün kol gezdiği bahçe, yeter bre evlere şenlik, hayırlı bir rüyanın eteklerine tutunmuş seyran eylemekteyim, bu seyran seyran-ı devrandır, bu Seine Nehri‘dir, eyvahlar biraderim, hâlim dumandır: Bu Chatelet‘de Sarah Bernard tiyatrosu, şuysa ―Beyaz Beygir Hanı‖ temsilinin üçüncü senesi. Sen ne kelam konuşursun efendi? Ben gayrı kelamdan taşra çıktım. Ben konuşmam gayrı. Ben bulutum. Ne bulutu? Ben ateşim, ateş! Sebastabol Bulvarı boyunca sekerim. Dumanım hincilik sehr-i dil-ârâ-yı Paris‘ten çıkar. Yarın nereden çıkacak? Onu ne ben bilirim, ne masaldaki Emine bilir, ne de gıppin can glimin can!

Senin için ne usturuplu laflar kurdum, hepsini unuttum Paris! Sen önüm sıra, şimdi, başında berenle yürüyorsun. Daha ışıklar yanmıyor. Önce oturacak bir yer
bulmalı. Oteller. Sıra sıra oteller. Ve bütün suallere verilen tek cevap: ―Pas de tout monsier, rien de tout!‖ Le Grand Midi Oteli. Hotel des Mines. Grand Hotel, Mrand Otel, konforlu otel, konforsuz otel, saat saat. Dakika dakika. Paris Paris. Ulaaaaaaan! Ulan ulan ulan! Hele şükür şuralık Rue de Vaugirard‘dır. Şu da Lisbonne Oteli. Bu otelde yatak vardır. Işıklar yanar ve yağmur başlar. Hafif, kedi ronronu gibi utanmaz bir yağmur. Gece nasıl gelir, nereden gelir: Başı açık Eiffel‘den gelir. İhvanlar, Türklerin toplaştığı bir kahveye düşerler. Orada, üç dakikada beş on dâhi ile tanışırım. Gece sinemadayız. İçim sımsıcak. Yorgunum galiba. Gece yarısı otele dönüyoruz. Paris tenha ve işveli. Yatmadan evvel pencereden bakıyorum: Hilafsız karanlık. Bir yerlerde birisi ıslıkla bir türkü çalıyor. Camlar benek benek.Yukarıda yabancı bulutlar. Gözlerimin arkasında ince bir duman: Ha burası İstanbul‘dur, baştan çıkma işi boldur. Atina‘nın önünden gelip geçersin. Napoli‘nin ufak tefek taşları. Marsilya‘nın kadifeden kesesi. Gare de Lyon ve Paris! Anlı Paris şanlı Paris! İhtiyar dünyanın ortası Paris! Kız oğlan kız! Apaş! Orospu! Komünist! De Gaulle‘cü, XX‘nci asırlı ve kahraman Paris! Ulaaaaaan Paris!..