Afganistan’da Bir Gün Bir Aya Bedeldir

            Sıkılmış bir yumruğa benzeyen Afganistan’dayım. Bu kabile devleti sahiden yumruğunu sıkıp hep savaşıyor. Bu coğrafyanın diğer bir  adı “Kohistan”  yani “Dağlar Ülkesi.”

            Peştunlar’ın, Tacikler’in, Özbekler’in, Hazaranlar’ın Türkmenler’in, Sihler’in, Hindular’ın toprağı burası. Uçaktan iner inmez bir şamar gibi yoksulluk yüzünüze çarpıyor. Kışın etrafı karla, yazın ise toz bulutları ile çevrili başkent  Kabil acaba kötü kaderinden sıyrılamayacak kadar yorgun mu ?

            Savaşları, ölümleri, mayınları, kalaşnikofları, yoksulları, susuzluğu, anıları, koskoca reklam panoları, yük taşıyan el arabaları, yıkılmış evleri, toz bulutu, tank gövdeleri, un olmuş duvarları, sarı yeşil karışımı lağım suyu, at arabaları, çökmüş çatıları ile işte  Kabil karşımda. 

            Eğer yoğun bir toz bulutu yoksa, Kabil’i en güzel Vezir Ekber Han ve Televizyon Tepesinden seyredebilirsiniz. Kenti ikiye bölen Kabil Nehri artık kurumuş ve yatağı pis. Kentin büyük bölümü tek katlı kerpiç evlerden oluşmuş. Terlikli bir Afgan askeri yaka bağır açık, tüfeğini yere bırakmış, bacak bacak üstüne atmış, şapkası devrik, son derece laubali bir tavırla burnunu karıştırıyordu.

            Kabil’de trafik tam anlamı ile bir “kabus” idi,   bazen yarım saat öyle durup bekliyorsunuz. Trafik işaretleri yok, zaman zaman bazı yollar nedense  tamamen trafiğe kapatılıyor. Kim daha önce arabasının burnunu cesaretle araya sokarsa o araç biraz ilerliyor. Kavşaklarda bile yavaşlamıyorlar. Hele askeri ve polis araçları hiçbir trafik kaidesini dinlemiyor. Dere tepe ilerliyorlar.  Tam bir kaos. Hava kirliliği ise had safhada. Artık Afganlar  maske ile ağzını ve yüzünü örtmek zorunda kalıyor.

            Ama artık Afganistan güzel günlere doğru ümitle ilerlemek istiyor. Eski evler yıkılarak yenileri yapılıyor. Okur-yazarlık hızla artıyor. Öğrenciler yurtdışında eğitimlerini tamamlayıp hizmet için  ülkesine dönüyor. 

Afganistan’ın Kısa Bir Tarihçesi

            Bu büyük oyun arenasından  Gazneliler, Selçuklular, Moğollar, Harzemşahlar, Babürler, Safaviler, Cengiz Han, Şah Cihan, Timur, İngilizler, Ruslar ve  Amerikalılar geçti.

            1929 – 1933 Nadirşah,  değerli Atatürk’ümüzü örnek alan Emanullah Hanın karma eğitime geçme gibi  çağdaşlaşma çabalarına son verdi.

            1933 Muhammed Zahir Şah 40 yıl boyunca ülkenin tek hakimi olarak bu coğrafyaya  hükmetti.  

            1973 Afganistan’da  krallık dönemi biter ve  Muhammet Davut başa geçer.

            1978 Solcu subayların gerçekleştirdiği kanlı darbe ile sol hükümet başa gelip Sovyetlerle iyi ilişkiler başlatıldı ve Babrak Karmel döneminde Ruslar davet üzerine 115 bin kişilik bir ordu ile Afganistan’a girdi ve Afganistan mücahitleri ile uzun soluklu bir savaş başladı.

            1987 Çok kayıp veren Ruslar Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldı, Pençşir Aslanı Ahmed Şah Mesud bu mücadelede önemli bir rol oynadı

            1990 Farklı etnik gruplar arasında iç savaş çıktı, çok kan döküldü. Ülkedeki mülteci sayısı 6,2 milyona ulaştı.

1992 ve Sonrası  

            Taliban bu mücadelede ön plana çıktı ve  Kuzeydeki Özbek kökenli General Raşit Dostum ve Tacik General Tanay  güçlerine karşı başarı sağladı, Afganistan’ın büyük bölümü Taliban’ın denetimine girdi. Taliban mücahitleri ile bölgesel diktatör ve silahlı çetelerin hakimiyetine sona erdirdi. Barışı sağladı. Usame Bin Laden, El Kaide ve başka ülkelerden gelen radikal İslamcı gruplar da  Taliban’a destek verdi.

Taliban şeriat rejimi ile birlikte basında da gündeme sık sık gelen bir çok yeni yasaklar getirdi.

·         Kızları okula göndermedi.

·         Erkeklerde sakalı zorunlu kıldı

·         Kadınların tek başına ve örtünmeden sokağa çıkmalarını engelledi.

·         Futbolu, müzik kasetleri, uçurtmayı ve hatta hanımların topuklu ayakkabı giymelerini yasakladı.

            2001 Kuzey İttifakının lideri Ahmed Şah Mesud Taliban güçlerine karşı mücadeleye başladı ancak gazeteci kimliği ile kendisine yaklaşan iki Arap genci tarafından 9 Eylül 2001’de öldürüldü. Bugün kendisine ulusal  bir kahraman olarak Afgan halkı bağrına  basıyor. Sık sık sokaklarda portrelerine rastlıyorsunuz.

            ABD, Afganistan’a yerleşti. On yıldır da sürekli kayıplar vermesine rağmen bu coğrafyadan çekilmiyor. Karzai önderliğinde bütün etnik grupların dahil olduğu bir mutabakat hükümeti kuruldu.

Afganistan Kısa Kısa

  • Bu coğrafyada 2011 yılında 100 bin Amerikan olduğu sanılıyor. İran, Pakistan, Rusya, Çin gibi ilginç ve güçlü  komşuları ile bu ülke önemli bir stratejik bir konuma sahip.
  • Afganistan nüfusu tam belli değil ancak 30 milyon olarak tahmin ediliyor. Bazı yörelerde kadın ve kızların nüfusa dahil edilmediği söyleniyor.
  • Kabil ile Ankara kardeş şehir olduğundan Kabil’de Ankara Caddesi var.
  • Afganistan esrar ve eroin trafiğinin önemli bir başlangıç noktası. Özellikle ülkenin güneyinde dünya piyasasına sürülen uyuşturucunun % 70’inin yetiştirildiği söyleniyor.
  • Bu ülkede zaman zaman toplanan Büyük Halk Meclisi (Loya Cirga)  ülke adına önemli kararlar alıyor. Özellikle aşiret reisleri bu meclise katılıyor. Biz Kabil’de iken bu meclis toplanmış idi.
  • Afganistan’ın zengin maden rezervleri olduğu iddia ediliyor. Lityum ve Niyobyum yanı sıra demir, bakır, altın, kobalt yatakları bulunduğu yazılıyor. Doğal gaz ise bu coğrafyada halen  üretilmekte.   
  • İstanbul’un Zeytinburnu ilçesinde çok sayıda Afgan Kökenli aile bulunmakta.
  • Afganistan’da askerlerimiz, inşaat sektöründe çalışan işçilerimiz, Türk okullarının personeli başta olmak üzere toplam 3 bin kadar  Türk olduğu tahmin ediliyor.
  •  Afganların en önemli geçim kaynakları  tarım ve hayvancılık olarak belirtiliyor.
  • TİKA bu coğrafyada sürekli yol ve köprü inşaatları gerçekleştiriyor. TİKA’nın yaptırdığı köprünün  başında Türk bayrağı  dalgalanıyor.
  • Haftada beş defa Kabil’e uçan THY uçakları devamlı dolu. THY Avrupa’dan bu ülkeye uçan tek havayolu. Ücreti de öyle pek ucuz değil.
  • Kabil’den Dubai’ye günde en az 3 uçak seferi var. İki kentin ticari ilişkileri  çok güçlü.
  • Kabil Havaalanında helikopterlerin çokluğu dikkati çekiyor. Yoğun askeri trafik yüzünden yolcu uçakları bazen saatlerce kalkış izni bekliyor.  
  • Mevlana,  Afgan sınırlarlarında yer alan Mezar-ı Şerif’e çok yakın Belh şehrinde 1207 yılında doğdu. Babası Bahaeddin Veled bu coğrafyanın alimi idi.
  • Buzkaşi,  Afganistan’ın en popüler sporu sayılıyor. Oyuncular ortaya bırakılan ve 24 saat soğuk su ve tuzda bekletilen “ölü” bir “buzağı” ya da “keçiyi” rakiplerinden kurtulup bayraklarla  belirtilen bir alana bırakmaya çalışıyor. Aslında bu bir “güç”  ve “at hâkimiyeti” gösterisi. Oyuncular genelde ağızlarında taşıdıkları kamçıyı rakip atı ve biniciyi uzaklaştırmak için kullanıyor. Alanı dolduran yüzlerce insan atların ve binicilerin bu amansız mücadelesine  alkış tutuyor.
  • Gaznelilerden kalan XII. yüzyıl eseri, Jam Minare 2002 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine alındı. Minarenin kuşağında Meryem suresinden ayetler bulunuyor.
  • Bu topraklarda Düğün Salonları göz kamaştırıyor. Binlerce ışıkla süslenmiş düğün evleri  sanki Las Vegas’ı andırıyor.
  • Afganistan’da 4 milyon dul ve yetim gıda bağışına muhtaç durumda.
  • En yaygın olarak  Farsça’ nın bir lehçesi olan  Dari Dili kullanılıyor.
  • Afganistan’ın dört bir yanına saçılmış milyonlarca mayın yerli halk için ciddi bir tehlike.
  • Bu coğrafyada ortalama yaşam süresi tahmin edeceğiniz  gibi oldukça kısa.
  • Afganistan’ın bence en önemli sorunu Eğitim Eksikliği. Birçok büyük hatanın kaynağında cehalet yatıyor.
  • Afgan-Türk Okullarının sayısı dokuza ulaştı. Zaman zaman stadyumda sınava giren 3 bin öğrenciden sadece birkaç yüzü bu okullara kayıt yaptırabiliyor. Tüm Afganistan’a yayılan bu okullar her yönden çok başarılı.
  • Herat 3 bin yıllık tarihi ile Kandahar ise konumu ile Afganistan’ın iki önemli kenti.
  • Afgan hanımı “Burka” denilen bir giysiyi kullanıyor, ama artık hanımların burka giymesi Taliban döneminde olduğu gibi zorunlu değil.
  • Hindikuş Dağları’nı aşmak için Ruslar tarafından 60 bin Rus askerinin emeği ile dünyanın en uzun tünellerinden birisi olan Salang Geçidi inşa edildi. Bu arada 4 bin Rus askeri hayatını kaybetti. Bu geçidi arkanızda bırakınca beyaz güvercinlerin uçuştuğu Hz. Ali’nin mezarının bulunduğu kabul edilen Kutsal Mezar-ı Şerif kentine ulaşabilirsiniz.

İsrail’de Duygu Yüklü Bir Anıt

Bu satırların yazarı, 70 yaşında cerrah, bir anıtın içinde hüngür hüngür ağladı.

Dünyanın en büyük, en çirkin, en iğrenç ölüm kampını, Polonya‘da Auschwitz‘i ve Birkenau‘ı gezdiğim zaman yıkılmıştım.

Ama Kudüs‘te Yad Vashem‘i gördüğüm zaman, çöktüm, dilim tutuldu, ağladım.

Dünyanın hiçbir yerinde, kıyılmış çocuklar için dikilmiş bu derece anlamlı bir anıt görmedim.

Nedense anıtlar hep yetişkin insanlar için yapılmış.

Ya çocuklar, o masum çocuklar?

İlk kez çocuk soykırımını hedef tutmuş, çarpıcı bir anıt gördüm.

Şimdi size bunu anlatmaya çalışacağım.

Adı: Yad Vashem Children‘s Holocaust Memorial. Holocaust, bildiğiniz gibi, özellikle Yahudileri hedef tutan soykırımı ifade eder.

Bu anıt, öldürülmüş 1,5 milyon çocuk için yapılmış. Bir kaya oyulmuş, yerin altında kocaman bir mahzen açılmış.

Giriş yolu kısa, geniş, kesik.

Bu  yolu  açmak  için  önce  bir  kayayı  ―U‖  şeklinde yontmuşlar, sonra üstüne kaya kemerler koymuşlar.

Çıkmaz yolun dibi, sarı-beyaz bir taş duvar.

Bu duvarın yüzü yukarıdan gelen gün ışığı ile aydınlatılmış. Duvarın ortasına tatlı bir çocuğun yüzü oyulmuş. Çocuk size gülümseyerek bakıyor, içinizi ısıtıyor.

Durup onu doya doya seyrediyorum, resmini çekiyorum, onu gönlümün derinliklerine gömüyorum.

Şimdi sola dönüyorum, bir mahzenin içine giriyorum. Burası sekizgen, zifirî karanlık, sanki mezar içi. Ağır aksak yürürken, karşıma birden yüzleri ustaca aydınlatılmış 10–15 çocuğun vesikalık resimleri çıktı.

Çocuklar bitkin, üzgün, yorgun, aç, susuz, hasta; ölümü bekliyorlar.

Sonra bu karanlık yol, beni binlerce yıldızın parladığı bir kubbenin altına götürdü.

Burada yıldızlar irili ufaklı, tek tek, ya da küme küme. Aslında sekizgenin ortasında bir mum var, aynalar onu milyon odak yapıyor, gökyüzü yıldızlarla parlıyor.

Her bir yıldız, bir çocuğun ruhunu aydınlatıyor.

Bu sırada kulağıma ağır, kasvetli bir matem müziği geliyor. Tok bir ses düzenli aralıklarla müziği bastırıyor, bir ismi ve bir memleketi söylüyor.

Adam, öldürülmüş olan çocukların önce adlarını, sonra ülkelerini tek tek okuyor. Bu anma sonsuza dek sürüyor. Ağlamamak mümkün değil.

Birkaç adım daha atıyorum, birden ışığa kavuşuyorum, karşımda Judea Dağı!

Yeraltındaki sekizgen odanın üstünde, yeryüzünde, yine sekizgen bir amfi var Bunun 7 kenarı üstüne servi ağaçları dikilmiş, kuzeyde sekizinci kenarı açık bırakılmış.

Bunun üstüne, öldürülmüş olan çocukların değişik yaşta ve değişik boyda olduklarını anlatabilmek için boy boy taş sütunlar konmuş.

Yad Vashem, 1987 yılında açılmış.

Bu anıtı, Beverly Hills California‘da yaşamış ve çocukları Uziel‘i 1944 yılında Auschwitz toplama kampında kaybetmiş olan Abraham ve Edita Spiegel yaptırmış.

Onları alkışlıyorum ve yıldızlarla temsil edilmiş, kıyılmış çocukların canlanarak yeniden dünyaya gelmeleri için kalben dua ediyorum.

Suçlu Ayağa Kalk!

Uluğbey (asıl adı Muhammed Turugay); İmparator Timur‘un torunu, Şahrut‘un oğludur. 22 Mart 1394‘te doğmuştur.

Uluğbey çok iyi bir gök bilimciymiş. Semerkant‘ta, tepe olmadığı için, bir tümseği kazdırmış, içine sekstea (açıklığı yukarıya bakan hilal gibi) şeklinde bir çukur yaptırmış. Bu çukurun boyu 63 metre, radiusu (iki uç noktanın arası) 40 metre, genişliği 2 metre olup hâlen ziyarete açıktır. Çukurun üstü taşlarla yarım ay şeklinde örülmüş, kubbesi birkaç yerden delinmiş.

Uluğbey çukurun içine girer oturur, kubbedeki deliklerden gökyüzünü gözetlermiş.

On yıl içinde 1008 yıldızın koordinatlarını belirlemiş ve dünyanın döndüğünü fark etmiş. Dünyanın güneşin etrafında dönüş süresini hesap etmiş. Lütfen sıkı durun: 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniye demiş.

Zamanımızda bu süre modern aletlerle binlerce kez ölçüldü ve şu bulundu: 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniye.

Yani arada sadece 60 saniyeden az bir fark ortaya çıktı. Semerkant‘ta Uluğbey‘in adını taşıyan bir medrese gördüm, giriş kapısının üstünde şu yazılıydı: “Kadın, erkek tüm Müslümanlar için ilim tahsil etmek farzdır.”

Günü gelmiş Uluğbey imparator olmuş.

Hayırlı(!) oğlu Abdüllatif, babasını tahttan indirmiş, mahzene hapsetmiş. Sonra mollaları kışkırtmış, onu 27 Ekim 1449 tarihinde boğdurmuş. (1940 yılında Rus arkeologlar Uluğbey‟in kemiklerini tetkik ettiler, boyun kemiklerini kırılmış buldular.)

Oğlu, babasını neden boğdurmuş? Mollaları tahrik etmiş, onları kışkırtmış.

Kur‘an-ı Kerim‘de bir ayet varmış, Neml suresinin

65. ayeti: ―Dedi ki: Göklerde ve yerde, Allah‟tan başka kimse gaybı bilmez…‖

Hâlbuki gök bilimci Uluğbey, gelecek hakkında konuşmaya başlamıştı.

Galilei, 1564 yılında doğmuş, yani Uluğbey‘den 122 yıl sonra. Galilei, Uluğbey‘in keşfıni öğrenmiş miydi, bilemiyorum;   ama   tıpkı   onun   gibi   iddia   etmiş:   ―Dünya Güneş‘in etrafında dönüyor‖ demiş.

Papa VII. Urban onu aforoz etmiş, yani ―Sen bundan sonra, kilisenin meşru çocuğu değilsin‖ demiş.

Galilei, Engizisyon Mahkemesi tarafından hapse mahkûm edilmiş ve daha sonra öldürülmüş.

Büyük âlim, 1633 yılında son nefesini verirken bile inancından   vazgeçmemiş,   ―Dünya   hâlâ   güneşin   etrafında dönüyor‖ demiş.

İz‘anlı ve vicdanlı Papa II. Jean Paul, 349 yıl sonra, Galilei‘nin dosyasını yeniden inceletmiş, 10 yıllık bir emekten  sonra  sonucu  açıkladı:  ―Galilei,  kilisenin  meşru evladıdır‖ dedi, yani özür diledi ve aforozu kaldırdı; koca âlimin ruhunu temize çıkardı, serbest bıraktı. Yüz yıl önce Fransız ordusunda görev yapmış olan bir Yahudi subay,

Yüzbaşı Alfred Dreyfus, haksız yere casuslukla itham edilmiş, askerî sırları Almanlara sattığı söylenmişti.

Dreyfus, 7 yıl prangaya mahkûm edilmişti.

Emile Zola, Dreyfus‘un suçsuz olduğuna inanmış ve onu    korumuştu.    J‘accuse    ―İtham    Ediyorum‖    ya    da

―Suçluyorum‖ adında bir kitap yazmıştı. Emile Zola, Fransız ordusuna hakaret ettiği için hapse mahkûm edilmişti. Zola bu kararın yanlış olduğunu düşünerek İngiltere‘ye kaçmıştı.

Bir süre sonra Emile Zola, Fransız hükûmeti aleyhine açmış olduğu davayı kazandı. Dreyfus affedildi; asıl casus olan Albay Esterhazy yakalandı ve hapsedildi.

Fransız Cumhurbaşkanı Chirac, 12 Ocak 1998 günü, olayın 100. yıldönümü nedeniyle ayağa kalktı, Dreyfus‘un ailesinden Fransız hükümeti adına alenen özür diledi. Şimdi ben sabırla bekliyorum ve soruyorum: Uluğbey‘in ruhunu kim temize çıkaracak? Onun asil ruhundan kim, ne zaman özür dileyecek?

Kahire: Terk Edilmiş Güzel

Mısırlılar, paha biçilmez hazinelerin üzerine bağdaş kurmuş, yorgun, yoksul, bezgin, pis ve tozlu bir yaşamı sürdürüyorlar sanki… Kahire‘yi gezerken yönetmen Nisa Akman,  ―Bu  kenti  ve  bu  kentlileri,  tonlarca  su  getirip  iyice yıkayacaksın‖ diyordu. ―Kahire‘yi yıkamak…‖

Tanrının bile başaramadığı bu işi hayal etmektense, çölün önlenemez tozu ve çöl rüzgârının sürekli taşıdığı kum nedeniyle sanki aşıboyası rengi bir tül takmış, hazinelerini bu toprak rengi tozun ardında gizleyen bu gizemli kenti olduğu gibi kabul edip değerlendirmek daha doğru değil mi?

Evet, Kahire de tüm Mısır gibi benzersiz hazinelerin üzerinde duruyor. Firavunların kalıntıları (Giza ve Sakkara‟nın 5 bin yılın ötesinden gelen piramitleri veya müzenin hazineleri), kentin Kıptî (Mısır-Hristiyan) uygarlığının oldukça eski tarihli kilise, müze gibi zenginliklerine en son olarak da yine benzersiz güzellikteki İslam anıtları da karışıyor. Firavunların uygarlığı, yalnız yapıtlarının inanılmaz boyutları ve canlılıklarıyla değil, sünnetten mevlide, çeşitli uygulamalarıyla da sanki binlerce yıl ötesinden İslam‘a doğru uzanan bir köprü… Bugünün Kahire‘sinde ve Mısır‘ında firavunlardan, o eşsiz uygarlıktan ne kalmış diye tartışmak ve araştırmak boşuna… Kalan bir şeyler var; ama derinde… Bugün Kahire kuşkusuz sayısız cami, minareleri, inançları ve ezan sesleri ve yaşam biçimleriyle öncelikle bir İslam kenti… Ama kentin ortasında kurulan renkli çadırlarda, yeni ölen bir kişiye ağıt yakılmasından, piramitlerin bekçisi Sfenks‘te  başlayan onarım eyleminin aydınlar katında uyandırdığı tepkinin büyüklüğüne, birçok şey Firavunların uygarlığına sürekli gönderme yapıyor.

Tarihe Bir Bakış

Firavunlardan sonra Romalılar bu çevrede bir kale kurmuşlar. 639 yılında Halife Ömer‘in komutanı İbn-el Aş Mısır‘ı fethetmiş. Bir efsaneye göre İskenderiye üzerine yürümek için çadırını söktürmek üzere olan komutan, çadır direğine konan iki güvercin nedeniyle bundan vazgeçmiş, çadır olduğu yerde kalmış. Bu nedenle, çevrede oluşan kente (bugünkü   Eski   Kahire)   ―Fustat‖   yani   çadır   adı   verilmiş. Bugün, Maşr-el Atika denen Eski Kahire‘nin bir adı da Fustat. Abbasilerin komutanı, Türk kökenli Ahmed İbnî Tülûn, 870 yılında sarayını buraya taşımış, ve bugün hâlâ tüm görkemiyle ayakta olan şahane bir cami yaptırmış.

Ama Kahire‘nin asıl kuruluşu, Fatimîler dönemine rastlıyor. Fatimîler adına Mısır‘ı fetheden ―Cevher‖ komutan, bugünkü  kentin  asıl  nüvesini  kuruyor:  ―El  Kahira  –  Zafer Kazanan Kadın‖… Başkent buraya taşınıyor ve yıl 970‘lerde ünlü El Ezher Cami yapılıyor. Sonra Selahaddin Eyyûbî geliyor, görkemli bir kale yaptırıyor. Bugün bu kale, Kahire üzerinde baş döndürücü bir panaroma ile birlikte, çok daha sonra,  Hidiv  Mehmet  Ali  Paşa  tarafından  yaptırılmış  ünlü

―Albatr   Cami‖nin   ve   çevredeki   çeşitli   cami,   müze   ve kalıntıların da gezildiği önemli bir ziyaret yeri olmuş… Sonra Memlûkların parlak dönemi, Yavuz Sultan Selim ile birlikte

Osmanlı egemenliğine geçiş, Türk mimarîsinden esinlenmiş sayısız cami, mescit, medrese, türbe… Hidiv İsmail Paşa ile birlikte  kentin  Batı  etkilerine  açılması,  ―Avrupalılaşması‖ unutulmamalı… Kahire, 1900‘lerden itibaren Nil‘in öbür yakasına ve adalara da sıçrayan ve günümüze dek süregelen inanılmaz gelişmesini sürdürecektir.

Kahire‘de göze çarpan önemli bir detayda, tüm yapıları kaplayan toprak rengi toz ve bunun altından yine de belli olan, süslü, zengin, barok cepheli yapıların güzelliği… Güzel; ama terk edilmiş, bakımsız…

1956 İsrail Savaşı öncesi nüfusu 1 milyonu ancak aşan bu kent, bugün 14–15 milyon insanı barındırmaya çalışıyor. İnsanlar, tüm ülkeden iş bulmak için başkente akın ediyor, sonra burada da işsiz kalınca, başta Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış ülkelere gidiyorlar. Sokaklarda inanılmaz renklilikte bir kalabalık. Çoğu zaman örtülü, kapalı; ama hep boyalı ve bakımlı yüzleri ve özellikle gözleri ile dikkati çeken, çocuklarından alışveriş sepetlerine, her şeyi inanılmaz bir dengeyle başlarının üzerinde taşıyan kadınlar…

Sokaklardan cami avlularına, her yeri işgal etmiş, yoksul, kirli ama sağlıklı ve güler yüzlü çocuklar… Derilerinin koyu rengi kadar, ırklarına özgü güzellikleriyle de göze çarpan Nubyalılar… Şaşkın Fellahlar, yaşlı Yahudîler, çılgın şoförler, trafiği umutsuz hareketlerle bir nebze yönlendirmeye çalışan

―çavuşlar‖…    Memurlar,    medrese    öğrencileri,    hocalar, papazlar, yol arayan turistler…

Bütün bunlar, Eski Kahire‘nin El Tahrir veya Han-el- Halili meydanlarını, müze önlerini veya cami avlularını dolduruyor, kente inanılmaz bir hayat veriyorlar.

Kahire’de İslam

İslam‘ın etkisi elbette duyumsanıyor. Kentin binlerce minaresinden yükselen ezan sesiyle birlikte yaşam bir ölçüde duruyor, hemen her yerde namaza duruluyor, malını satmak üzere boğazınıza yapışmış satıcılar bile namaz vakti ortadan yok  oluyor.  Giysi  çeşitliliği  içinde  ―İslamî  kıyafetler‖  ağır basıyor. Din, sanki çağdaş atılımlarını bir türlü gerektiği gibi yapamamış bu toplumda, sığınılan son çare, zor bir yaşamı kabullenmek olmuş…

Namaz vakti camilere girmek için Müslüman olduğumuzu söylemek gereği doğuyor. Kadınlar, kimi zaman erkekler, resimlerinin çekilmesinden memnun  kalmıyorlar; bu arada fotoğraf makinem bir yumruk bile yiyor. Kaldırımda sergilenen dinsel kitapların resmini çekmek istediğim bir yerde, serginin başındaki gençler, buna şiddetle karşı çıkıyor. Yoksullukların, geri kalmışlığın resmini çeken ―turiste‖ karşı çıkan gururlu Mısırlıyı çok iyi anlıyorum; ama bunun bir

―kültür  olayı‖nı  resimlemek  olduğunu  anlatmaya  çalışıyor, itirazlarına itiraz ediyorum. Ancak tartışmak boşuna!.. Vazgeçiyorum.

Firavunlardan Kıptîlere

Kahire, gezmekle bitip tükenmeyen bir kent. Tarihe, arkeolojiye merakı olan biri için bir cennet. Giza piramitlerini bir kez daha geziyor, gizemli ve görkemli Sfenks‘te başlatılan haşin onarıma biraz üzüntüyle bakıyor, geçen seferde göremediğimiz    ünlü    ―kayığı‖    görüyoruz:    1954    yılında bulunan, 1224 sedir ağacı parçasının bir araya getirilmesi ile 25 yılda tamamlanan, 45 metre boyunda ve özel bir müzede

sergilenmekte olan firavunların kayığı… Başka bir günde  Eski Kahire diye adlandırılan semte gidiyor, buradaki Roma kalıntılarını, Doğu Hristiyanlığı‘nın ilk mabedleri arasında yer alan Aziz Serj, Aziz Yorgi, Azize Barbara ve bir Roma mahzeni üzerine inşa edilmiş olan gizemli El-Muallaka‘yı (Asılı Kilise) geziyoruz.

Geniş bir mezarlık alanın ortasında yer alan bu çok eski semtin göbeğinde, gerçekten çok etkileyici bir Kıptî (Kopt) sanatı müzesi var. Mısır tarihinde önemli bir rol oynamış olan Kıptîler (Mısır Hristiyanları), Firavunların uygarlığı ve Grek- Roma uygarlığı ile daha sonraki İslam uygarlığı arasında çok ilginç bir geçiş dönemi oluşturmuşlar. Özellikle ahşap, maden, kumaş işçilikleri olağanüstü… Kıptî sanatı, mimarîsi ve el işleriyle, Kahire‘de keşfedilmesi ve ayrıca değerlendirilmesi gereken bir alan…

―Müslüman   Kahire‖yi   gezmek   ise   kuşkusuz   günler istiyor. İbn-i Tülûn Cami‘den adını alan semt, tarih kaynıyor.

IX. yüzyıldan kalma İbn-i Tülûn Cami, şimdiye dek görebildiğim en güzel İslam yapılarından biri. Hemen yanı başındaki küçük İslam evi (diğer adıyla, Gayer Anderson Müzesi), biri XVI. yüzyıl, diğeri XVII. yüzyıldan kalma içi bir müze zenginliğinde iki eski tipik Kahire evinin birleştirilmesiyle oluşmuş.

Bu evde kentin ünlü sıcağından tümü korunmuş, gölgeli balkonlarda oturup, aşağıdaki havuzlu bahçeyi seyrederek ömür geçirmiş olan eski aileleri düşündükçe, insanoğlunun hemen her uygarlıkta doğaya karşı olabilecek en iyi yaşam koşullarını gerçekleştirmedeki becerisine hayran olmamak elde değil… Daracık Bab-el Vezir Sokağı boyunca yer alan cami ve medreselerinde Kahire‘nin gerçek yaşamını soluyorum.

Kahire‘nin  de  bir  ―Mavi  Cami‖  var:  XIV.   yüzyıldan kalma Aksungur Cami, masmavi İran çinileriyle kaplanmış… Aynı yüzyıldan kalma ünlü Hasan Medrese-Türbesi, yine İslam   sanatının   erişilmez   örneklerinden   biri   olan   ―Bab-ı Zuwayla‖ denen eski kapının hemen yanı başında, onarım hâlindeki El Muayyed Cami‘nin şerefelerine çıkıyor ve Müslüman Kahire‘ye panoramik bir bakış atıyoruz. Eğer insan bütün bu camileri, medreseleri ve türbeleri gezmeye kalksa, bu kentte aylar geçirmesi gerekir.

İslam dünyasının en büyük üniversitesi, öğrencileri arasında birçok Türk de bulunan El-Ezher kompleksi Memlûk Sultanı El Guri‘nin adını taşıyan külliye ve Ahmed Maher meydanındaki ünlü İslam Müzesi (Ahşap işçiliğinden, İznik Çinileri‟ne, fildişinden cam işlerine, İslam sanatının şimdiye dek gördüğümüz en zengin koleksiyonları var burada), gezebildiğimiz diğer yerler oluyor.

Fethiye Muhammed, yaşı belli olmayan bir Arap kadını. Kocasını yitirmiş, iki oğluyla yaşıyor. Oğullarından Ragıp‘la birlikte yaşadığı oldukça yoksul odada ziyaret ediyoruz onu… Şoförümüz  Muhammed  bizi  buraya  getirdi…  ―Mezarlıklarda yaşayan‖ birilerini görüp konuşmak istemiştik. Şoförümüzün oldukça sınırlı İngilizcesi (Buna kimi zaman Türkçe sözcükler de karışıyor.

Birçok Mısırlı gibi Muhammed de “Türk asıllı” olduğunu söylüyor.) aracılığıyla Fethiye Hanım, bize yaşamını anlatıyor. Mezarlıklarla iç içe bu kulübeyi iki oğlu ile birlikte yapmış. Mezarlığın sahibinin izniyle ve ona düşük bir kira ödeyerek… Kentte başlarını sokacak bir yerleri olduğu için sevinçli   gözüküyorlar.   ―Ölülerle‖   başbaşa   yaşamak   ise anlaşılan onları hiç de rahatsız etmiyor.

Kahire‘de bu durumda sayısız insan var. (Tam bir sayı edinemedik, kimse söylemiyor.) Bu, ilk ağızdan sanıldığı gibi kovuklarda ve mezar içlerinde sefil, ürkünç bir yaşam biçimi değil. Mısır mezarları, bizimkilerinin tersine insanların çok aralıklı olarak gömüldüğü, türbelerin bol olduğu yerler. Türbelerin içine sığınmışlar, mezar taşlarının yanı başına evcikler kondurmuşlar.

Ölülerle çevrili ve iç içe yaşıyorlar. Kim bilir, belki bu da ölümü; yaşamın doğal bir uzantısı, başka bir dünyada sürmesi olarak gören, değerli eşyaları, hizmetçileri, uşakları, kedileri- köpekleri ile birlikte gömülen, ölümü; sanat yapıtını  oluşturan başlıca itici güç olarak kabul etmiş, Firavunlar uygarlığının kalıntılarından kaynaklansa gerek.

Bu mezarlar ve türbeler, zaten içlerinde yaşanmasından gelen ilginçlik olmasa bile görülmeye değer yerler. Biri kentin    doğusunda,    öbürü    güneyinde    uzanan    iki   dev

―nekropol‖,  diğer  adıyla  ölüler  kenti.  Kayıtbay  Nekropolü

denen doğu mezarlarını geziyoruz.

Yaşlı (ve bahşişe doymaz) bir bekçi, bize özellikle

―Halifelerin  Mezarlığı‖  denen,  aslında  Memlûklülerin  son döneminin büyüklerine ait türbeleri gezdiriyor. XIV. yüzyıl sonlarından başlayarak günümüze dek gelen bu yapılar içinde, dokuz cami, beş sultan türbesi ve sayısız mezar var. Gezebildiğimiz türbelerin iç zenginliğini, görkemini anlatmaya sözcükler yetersiz kalıyor.

İnal, Barsbey, Kayıt Bey, Barkuk, Kurkumaz artık tarihin malı oldular. Türbeleri ise duruyor. Kâh yaşlı bir bekçi tarafından turistlere gezdirilmek kâh günümüzün yoksul Kahireli göçmenleri için geçici veya sürekli barınaklar oluşturulmak üzere…

Bu insanlar görebildiğimiz kadarıyla içinde barındıkları bu tarihsel mekânları tahrip etmiyorlar. Tersine, onlara belki bakım bile yapıyorlar. Yine de görkemli mermer oyma kapıların ardındaki peçeli kadın profilleri, izbe yataklar serilmiş türbelerdeki yaşlılar veya mezar taşlarının üstünde oynayıp duran çocukları ile bu ―ölüler kenti‖, bir yabancının Kahire denen gizemli kentten edinebileceği en ―egzotik‖, en çarpıcı, en farklı izlenimlerin bir bölümünü de sinesinde barındırıyor.

Kırbaçlı Terbiye: Afganistan

Afganistan‘ı anlatmak kolay değil; fukaranın fukarası bir memleket burası. Temiz pak giyimli kimse yok gibi… Kimi görsen üstü başı dökülüyor, üstelik de pislik içinde… Hele çocuklar, hele çocuklar… Saçları yapışmış, ayakları çıplak, paçavralar içinde… İran‘da olduğu gibi bu fakirliğin üzerine tünemiş bir şaşaalı zenginlik de yok. Belki sarayın çevresindeki iki yüz, üç yüz kişi biraz lüks içinde yaşıyor, o kadar…

Afganistan, tarafsız bir devlet. Japonya‘dan İsveç‘e kadar dünyanın kalkınmış memleketleri ellerinden gelen yardımı yapmak istiyorlar buraya… Teknisyen gönderiyorlar, profesör gönderiyorlar, doktor gönderiyorlar… Tabii yardımda başa güreşenler Ruslarla Amerikalılar… Amerikan sigarasıyla Rus kibriti yan yana satılıyor dükkânlarda…

Kasaba azmanı şehirlerin, ufacık tefecik fukara dükkânları üstünde Amerikan sigaralarının reklamları bir tuhaf görünüyor.

Ne bir gece lokali, ne bir gazino, ne bir pastane… Zaten her türlü içki yasak Afganistan‘da… Karanlık kahvehanelerde ciddi ciddi çay içen Afganlılar… Bunların çoğu gizlice afyon çekermiş. Bazıları da kendilerine mahsus kaçak bir içki yapıyorlar. Sokakta pek az kadın göze çarpıyor, onlar da göz kısmında iki parmak kalın tül bulunan, her tarafı kapalı çadıriler içinde… Bol bisiklet, iki tekerlekli atlı araba ve insanların bir taraftan çekip, bir taraftan iterek götürdüğü yük arabaları…

Sarıklarının kuyruğu sırtlarında sallanan, frenk gömlekleri pantolonlarının üstüne çıkarılmış, beyaz şalvarlı Afganları bisiklet tepesinde görmek, karikatür seyretmek gibi bir şey… İnsan ister istemez gülüyor. Çok da sert huylu bu adamlar, şakaya falan kolay gelmiyorlar…

Bu fukara memleketin en fukara şehirlerinden biri de Kandehar… Bizim bildiğimiz şehirlerin, sönük, döküntülü yerleri şehrin dışına doğrudur… Burada şehirlerin içi de öyle. Yangın yerleri gibi yerlerde tamirci dükkânları… Arabanın etrafına toplanan siyah gözlü çocuklar, sakatlar, biçare adamlar… Dünyanın en geri bölgesi diyorlar Afganistan için, memleketleri hiçbir şey vermiyor bu insanlara… Onlar da tabiatı zorlayacak bir seviyede değiller. Onun için hep birlikte sürünüyorlar…

Kalorifersiz Başkent…

Kâbil koca başşehir. Bütün konforu ve medeniyeti Çeklerin yaptığı otelin içindeki kadar. Bütün şehirde topu topu kaloriferli üç ev varmış, onların da kaloriferi çalışmazmış. Afganistan‘ın Dışişleri Bakanlığının binası bile yıkık dökük. Bizim köşe bucaktaki evkaf dairelerine yahut malmüdürlüklerine benziyor. Neyse ki, yanına bir tane yenisini dikmişler. İnşaat henüz bitmiş. İçinin döşenmesi kalmış yalnız. Ne yapacaksınız, ayıp değil fakir olmak. Ve Afganistan dünyanın en fakir memleketi. Ancak duyduğumuza göre rüşvet biraz fazlaymış. Yabancı olarak Dışişleri Bakanlığına başvurur da bir şey öğrenmek isterseniz, memleketinizdeki kendi elçiliklerine çekecekleri telgrafın parasını sizden alıyorlar.

Kâbil‘in caddelerini Ruslar yapmış. Yalnız bu caddeleri zengin gösterecek büyük binalar ve mağazalar pek yok.

Şehrin ortasından bir nehir akıyor. Nehrin üzerinde köprüler. Benzetmek gibi olmasın ama Roma ile Paris‘in de ortalarından birer nehir geçer. Oraları öyle, burası böyle…

Kâbil‘de toplam sekiz gün kaldım. Üç gün üç gece otelde, beş gece bizim Büyükelçiliğin misafirhanesinde.

Kâbil’in Pazarı

Kâbil‘in en ilgi çeken tarafı pazarı. Küçük küçük dükkânlarla kalpak satanlar, kaya tuzu satanlar, leblebi satanlar, pabuç satanlar, çadırî satanlar. Satıcılar kuyruklu sarıkları, beyaz şalvarlarıyla dükkânların içinde bağdaş kurmuş oturuyorlar. Ne müşteri çekmek için ufak bir faaliyet ne müşteri geldiği zaman bir hareket… Beğendiğin malı sen elinle alıyorsun ve veriyorsun parasını… Afganlı satıcı ne malının propagandasını yapıyor ne pazarlığa yanaşıyor. Ağzını bile açmadan öyle put gibi duruyor. Hepsi de mübareklerin çıkık elmacık kemikli, üst kapağı şiş, kısık gözlü, seyrek sakallı… Tam Moğol, Özbek, Türkmen tipleri… Bizim aileden gelen bir kanat o taraflara yakın olduğu için, ikiz kardeşmişiz gibi yüzüm yüzlerine benziyor.

Satıcılardan bir tanesine Türkçe sordum:

— Afganlı mısın sen?

— Özbek‘im, dedi.

İran‘da olduğu gibi burada da Türkçe konuşanlara bayılıyorum. Lehçe değişik de olsa bir güzel anlaşıyoruz ki… Ne çare fazla konuşmasını, fazla kıpırdamasını ve gülüp şaka etmesini sevmiyorlar. Ne kadar sempati yaratmaya çalışırsanız çalışın, öyle ciddi duruyorlar ki bayağı bozum oluyorsunuz.

Küçücük dükkânların ikinci katlarının çoğu imalathane… Aşağıda satılanlar orada yapılıyor. İkinci kat pencerelerinde de put gibi oturmuş adamlar… Altta oturan satıcıyla şakuli bir simetri teşkil ediyorlar. Beyaz şalvar, kuyruklu sarık, kalpak ve beyaz şalvar sergisi…

Özbekli satıcı baharatçıydı. Lafı uzatmak için kâseler içindeki renkli renkli nesnelerden bir tanesini gösterdim

— Safran mı?

Ağzını açmadan başıyla hayır dedi.

— Peki, safran yok mu?

Yine ağzını açmadan parmağıyla gösterdi. Neyi gösterdiğini anlayamadım. Bir hayli öfkelendi. Önünde sarkan zincirin tutamağından tuttu, dibini kaldırarak azıcık doğruldu. Safran kâsesini alıp verdi elime. Sonra, tekrar olduğu yere oturdu. Bu kadarcık bir hareket bile ağır geliyor onlara. Ağır gelmesinin sebebi tembellikten çok, başkasına hizmet ediyormuş duygusu… Hizmet etmeyi yediremiyorlar kendilerine… Onun için ne müşteriye dil döküyor ne pazarlık kabul ediyorlar…

Orta Asya Yollarında

Pazardaki dondurmacı dükkânları bir âlem. Renkli renkli resimler duvarlarda… Sedirlerin önünde mermer masalar.. Masalarda kalpaklı, sarıklı gençler, orta yaşlılar… Dükkânın ön tarafında bir köşede bir çocuk boyuna dondurma kutusunu, bir başka çocuk da bir gramofon kolunu çeviriyor. Gramofonun iğne başlığına pikap iğnesi başlığı takmışlar ve radyoya bağlamışlar… Alaturkamsı bir plak cırcır ötüyor radyoda… Tavanda kadırga biçimi bir ejderha… Onu da arada sırada sallıyorlar; ejderha sallandıkça sinekler uçuşup kaçıyor.

Dükkânın sahibi yüksekçe bir yere bağdaş kurmuş, kasaya bakıyor.

Kadınlar pek giremiyorlar buralara… Gelip geçerken çadırîlerinin içinden hafifçe bir göz atıyorlar…

Bu kadınlardan birini uzaktan takip ettim… Küçük adımlarla tıpış tıpış yürüyor, dondurmacı dükkânlarına başını azıcık çevirip şöyle bir bakıyordu. Yürüdü yürüdü gitti bir ayakkabıcı dükkânına girdi… İskemleye oturdu. Bacakları göründü ama örtmek için titizlik göstermedi. Ayakkabıcı çömeldi, kadına bir o ayakkabıyı giydiriyor, bir bu ayakkabıyı! Kadın ayağını bir erkek elinin okşamasından memnun, işi uzattıkça uzattı, bir türlü ayakkabı beğenmedi. Hafif sıyrılmış çarşafından görülen bacakları, sallanan ayaklar ve çömelmiş sarıklının bıkmadan usanmadan bu ayaklara ayakkabı giydirip çıkartması…

Acıdım kadına.

Pazarda da yük arabalarını insanlar çekiyor. Araba boşsa, çekenlerden biri arabanın içine oturuyor, kendini ötekilere çektiriyor.

Omuzlarına halı atmış, satmak için dolaşanlar. Bisikletliler… Ve yırtık pırtık sefil çocuklar… Basık, karanlık bahçelerde çay içenler… Sonra yamru yumru kaldırım taşları, kurumuş çamurlu çukurlar…

Bazı dükkânlarda bol ithal malı var. Bol Amerikan sigarası, bol Rus kibriti, bol Avrupa konservesi…

Bir de Afgan sosyetesiyle yabancı azınlığın uğradığı kulüp özentisi bir yere gittik… Tümsekli bir çayır, beş on ağaç, ortada bir havuz, bir tenis kordu… Bir de teras… Kimi terasa oturmuş, kimi bahçeye… Kulüpte içki satışı da serbest… Kaymak tabaka buraya geliyor. Kralın yakınlarından iki kadın gösterdiler. Giyimleri İstanbul‘daki orta hâlli bir kadının giyiminden pek farklı değildi:

— Haydi, yahu bunların neresi prenses, dedim.

Lüks yer olarak iki lokal daha var; biri hava meydanında Kralın kardeşinin işlettiği lokanta, öteki Kâbil‘den bir hayli uzak, bir baraj üzerindeki lokanta… İkisine de Afganlıların girmesi yasak… Ve ikisinde de içki yok… İçkini kendin götürürsen içiyorsun, ses çıkarmıyorlar…

Binlerce kilometre aşarak geldiğimiz Kâbil bu işte.

Fas

Bilinmeyen Masalların Ülkesi : Fas

Bir gezgin için Fas seyahatinin başlangıç noktası olan Casablanca, elbette her şeyden önce Humphrey Bogart ile Ingrid Bergman’ın bir sinema klasiği olarak adlandırılan filmi demekti. Atatürk Havalimanı’nda uçağı beklerken Frank Sinatra’dan “As Time Goes Bye”ı dinlemeye ve içimden söylemeye başlamıştım bile.

Filmin en önemli sahnesinin geçtiği ve dillere bir zamanlar pelesenk olmuş “Bir Daha Çal Sam” repliğinin geçtiği Rick’s Bara, Casablanca’ya iner inmez gittim ve aynı repliği ben de piyaniste söylediğimde aldığın yanıt “tamam abi” şeklinde olmuştu. Rick’s Bar’da sahneye çıkan genç piyanistin Adanalı olduğunu da orada öğrenmiş oldum ve çok güzel bir anı oldu.

Sırtını Atlas dağlarına dayamış ve Afrika Kıtasının kuzeybatı ucunda yer alan Fas, her yönü ile bir bilinmeyen masallar ülkesi olarak adlandırılabilir. Kraliyet şehirleri olarak bilinen, Casablanca, Fez, Meknes, Rabat ve Marakeş ise ülkenin en önemli şehirleridir. Zaten ben de seyahatimi işte bu şehirlere yaparak bir baştan bir başa Afrika’nın en büyük beşinci, Cezayir’den sonra Mağrip’in ikinci büyük ekonomisi olan tüm Fas’ı gezdim.

Tam Arapça ismi El-Memleke El-Mağribiyye (Batı Krallığı)’dır. Genellikle El-Mağrip (Batı) ismi kullanılır. Tarihi referanslarda, ortaçağ Arap tarihçileri ve coğrafyacılar, Fas’ı,  El-Mağrip el Aqşa (En Uzak Batı) olarak anmışlardır. Aynı şekilde Cezayir için El-Mağrib al Awsat (Orta Batı) ve Tunus için de El-Mağrip al Adna (Yakın Batı) denmiştir.

“Morocco” kelimesi, Latince’deki “Morroch” kelimesinden gelir. Morroch, Latince’de,  bugünkü İspanya ve Fas topraklarında, Orta Çağ sırasında önemli bir siyasi güç olmuş Murabıtlar ve Muhavvidler’in başkentleri olan Marakeş’e verilen isimdir. İranlılar “Marrakech” ve Türkler de antik İdrisi ve Marini başkent Fes’ten dolayı bu ülkeye Fas demişlerdir.

Marakeş ismi Berberice’de “Tanrının Toprakları” anlamına gelen Mur-Akush “Kızıl Şehir” sözcüğünden gelmektedir.

Adını İspanyolca Casa ve Blanca sözcüklerinden alan ve “Beyaz Ev” anlamına gelen Casablanca ise bayağı büyük bir kent ve kent beyazdan daha çok gri bir görünüme sahip. Kentin Arapça ismi ise “Dar el Beida”.Onun anlamı da “Beyaz Ev”.

Fas’ın resmi başkenti Rabat olmasına rağmen aslında ülkenin fiili başkenti Casablanca gibi. Tüm finans ve sanayi merkezleri burada konuşlanmış ve Afrika Kıtasının nerede ise en büyük limanı da burada konuşlanmış. Tertemiz ve muhteşem bir sahile de ev sahipliği yapan kentin sahil düzenlemeleri büyük bir özen ile inşa edilmiş ve her yer tertemiz. Yaya ve bisiklet yollarının ayrıldığı, birçok kafe ve restoranın da yan yana sıralandığı Casablanca sahilinde esen okyanus rüzgârının iyi gelmeyeceği hiç kimse sanırım yoktur!

Şehrin merkezinden limana doğru giden Hasan Ali Bulvarı üzerinde ise kentin en önemli alışveriş merkezleri, turistik mağazalar tek tek sıralanmış. Uluslararası birçok kurum ve kuruluşun şehirde mutlaka birer ofisi bulunuyor. Hem ticari anlamda hem de ekonomik anlamda Fas’ın en gelişmiş şehri olan Casablanca’da yer alan iki büyük bulvar, V.Muhammed ve II. Hasan adlarını taşıyor. Fas’ın hemen hemen tüm kentlerinde en önemli iki bulvar mutlaka bu adları taşıyor.

Devlet Eski Başkanı Kral II.Hasan’ın ülkede etkisi gerçekten büyük ve görülmeye değer. Kentin her yerinden görülebilen Kral Hasan Cami, denizin doldurulması ile elde edilen alan üzerinde yapılmış. Caminin mimarı ise bir Fransız: Michel Pinseau. Cami, Fas’ın ve aynı zamanda tüm İslam ülkelerinin bir gurur abidesi niteliğinde.  Kral II.Hasan’a göre ise dünyanın sekizinci harikası olarak tayin edilmiş.

Mekke Camisi’nden sonra dünyanın en büyük camisi olarak bilinen ve yapımına 1988 yılında başlanmış olan Caminin inşaatı 5 yıl sürmüş. İki bin beş yüz işçi ve bin tane sanatkârın inşasında rol aldığı yapının tamamı 500 milyon dolara mal olmuş. Minaresinin yüksekliği tam 210 metre. Minareden yayılan 35 kilometre uzunluğundaki lazer ışını, söylediklerine göre Mekke’ye kadar uzanıyormuş. Yüz bin kişi kapasiteli caminin 3700 metre karelik tavanı açılabiliyor. Tavan kapalı olduğunda, caminin içi her biri 1200 kilogramlık 50 kristal avize ile aydınlatılıyor. Cami, Müslüman olmayan turistlere ücret karşılığı gezdiriliyor. Müslüman hanımlar ise sadece namaz vakitlerinde oldukça sıkı bir giyim kontrolünden sonra içeriye girebiliyorlar.

Osmanlıların Kuzey Afrika’da ulaşamadıkları tek ülke olan Fas’ın asıl yerlileri Berberiler, bugün toplam nüfusun %65’ini oluşturuyor. Ama Fas’ta her dilden, her dinden, her kültürden insana rastlıyorsunuz. Kozmopolit bir ülke olan Fas, özellikle Orta Afrika ülkelerinden yoğun göç almaya devam ediyor.

Paul Bowles’in “Çölde Çay” adıyla bildiğimiz ünlü romanı da yazarın buraya yerleşmesi ile burada edindiği deneyimlerinden ortaya çıkan bir eser. Aynı zamanda sinemaya da uyarlanan bu eseri de Fas’a gitmeden önce izlemenizi öneririm.

Ana fikri “Hayattaki mutluluğumuz bazen bize uzak gibi görünse de çok yakınımızda olabilir. Bunu geç de olsa anlamak bize hayatın tadına varmamızı sağlayacaktır.” olan, Brezilyalı yazar Paulo Coelho, ünlü romanı “Simyacı”da, romanın kahramanı Çoban Santigo’nun bakış açısı ile anlatır o dönemim Mağribi’ni. Sanırım o günden bugüne bir şey değişmemiş Mağrip Ülkelerinden biri olan Fas’ta. Özellikle bazı kentlerinde zaman durmuş ve insanlar hala eski zamanları yaşıyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Yarım asra yakın Fransa’nın egemenliğinde kalmış olan Fas’ın resmi dillerinden biri de Fransızca. Ülkede Arapça ve Berberice de resmi dil olarak kullanılıyor.

Deniz kıyılarından uzaklaştıkça görülen fakirlik ve sefalet ve eğitimsizlik Fas’ta da gözle görülür bir gerçek. Deniz kenarlarında Avrupa’ya daha yakın bir giyim kuşam ve modernlik söz konusu ise de içeri bölgelerde bu durum yerini daha bir tutuculuğa ve ilkelliğe bırakmış durumda. Özellikle Fez ve Meknes son derece tutucu iki şehir. Burada Faslı kadınların giyindikleri “Cellabe” adı verilen ve çarpıcı renklerden oluşan uzun elbiseleri de bol miktarda görebiliyorsunuz.

Fas’ın Atlas Dağları’ndan doğup Atlantik Okyanusu’na dökülen en önemli nehri Ummür Baba, Casablanca-Marakeş arasındaki 250 kilometrelik tüm yol boyunca yolun bir sağında bir solunda akarak, unutulmaz bir yolculukta seyahate eşlik ediyor.

Tüm yol boyunca dünyanın en önemli fosfat madenlerine ev sahipliği yapan Fas’ın yer altı zenginliklerine tanık olmak ve bunu bilmek insana iyi geliyor. Üniversite sınavına girdiğimde karşıma çıkan bir bilgi sorusu idi: Dünyada fosfat madenleri en çok nerede çıkarılır? sorusu…

Marakeş, Fas Krallığının ilk başkenti. Bu kentte binalarından yollarına, duvarlarından toprağına kadar her yer kızıl renkte. 15 kilometre uzunluğundaki 1126 yılı yapımı şehir surlarından dolayı “Kızıl Şehir” olarak adlandırılan Marakeş’in “Eski Kent” Medina bölgesi ise tam “Bin Bir Gece Masalları”na ev sahipliği yapan bir alan.

Marakeş’in en önemli meydanı olan Cemü’l Fena’yı, yabancılar “Zamanda Asılı Kalmış Yer” olarak tanımlıyorlar. Her akşam kurulan açık hava pazarında tam bir panayır havasının hâkim olduğu meydanda yılan oynatıcılarından Marakeş büyücülerine, şifalı ot satıcılarından, sirk cambazlarından, Sinbad tarzı uçan halılarla gösteri yapanlara,  kaval çalarak vahşi hayvanları dans ettirenlerden, sokakta bir sandalye üzerinde dişçilik yapanlardan sokak lezzetlerini satanlara kadar, aklınıza ne geliyorsa her çeşit insan, burada bir keşmekeş içerisinde yaşıyor.

“Chez Ali adlı meşhur Fas lokantası ise kesinlikle uğramadan dönülmemesi gereken bir yer. Her ne kadar artık çok turistik olsa da hiç değilse bir Fas gecesinin ne olduğunu anlamak açısından görülmeyi hak ediyor. Kapıda atlıların beklediği şatafatlı bir meydandan geçerek ulaşılarak girilen alanda kendi gösterisini yapan grup gidiyor ve yerine başka bir grup çıkıyor. Fas mutfağının vazgeçilmez yemeği olan Tajin’i ise burada deneyebilirsiniz. Fas mutfağı Batı’da dünyanın en büyük mutfaklarından biri olarak takdim edilen bir ekoldür. Fas mutfağı öylesine saygı ve ilgi görür ki bazı Fransızların yalnızca kısık ateşte uzun süre pişen nefis bir Tajin yemek için Fas’a geldiğini de orada öğrenmiş bulunuyorum.

Dünyanın ilk üniversitesi olan Teoloji Medresesi de Medina’da. 1341 yılında Merinid Sultan Ebu el Hassan tarafından kurulmuş. Camül – Fena meydanının başında yer alan Sultan Yakup’un yaptırdığı 1190 yıllık Fas’ın ilk camisi Kutubiye’nin 27 metre uzunluğundaki minaresi Marakeş’in ilk girişinden itibaren görülebiliyor.

Marakeş’in Medina’sında yer alan Kapalı Çarşısı, her türlü baharatçı, halı ve seramik dükkânlarıyla bizim Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı’nı andırıyor. Özellikle Berberilerin geleneksel el sanatlarını sergiledikleri, tuhafiye, mefruşat ve halı, kilim mağazalarının sayısı oldukça fazla. Fiyatları son derece ekonomik olarak satılan bu ürünleri alırken her şeye rağmen pazarlık yapılması ise olmazsa olmazlardan. Gerçekten söyledikleri fiyatların yarısına anılan ürünleri alabilme imkânınız olduğunu unutmayın!

Marakeş’in Medina’sının iç kısımları ise tam bir kâbusa dönüşebilir gezginler için. Şöyle ki; bir sokağın başında kesilen kocaman bir devenin tüm parçalarının hemen oracıkta nasıl parçalanarak satıldığını gözlemlemek sanırım pek iç acıcı değil.

Moğol ve Berberi mimarisinin tüm izlerini göreceğiniz Bahia Sarayı ’da Medina bölgesinde. Ali Baba ve Kırk Haramiler, Harem, Şehrazat gibi filmlerde film seti olarak kullanılan bu sarayı mutlaka görmelisiniz.

Günümüzde Bin Bir Gece Masallarına yolculuk yapmayı arzu ediyorsanız tek seçeneğiniz var. O da Fas’ın gizem ve büyüsüne yapılacak olan yolculuktur.

İsrail

İlk Yurt dışı seyahatimi 14 yaşında İsrail’e yapmıştım. Gezginliğe ilk attığım adımlar olduğundan olsa gerek buranın gönlümdeki yeri ayrıdır. Sonra yıllar içinde 5-6 kez daha gittim. Bir çok şehrini gezdim,ancak  her gittiğimde mutlaka Tel Aviv ve Yeruşalayim’i (Kudüs) gezmek için fırsatlar yarattım. Profesyonel olarak Turizim ile uğraştığım dönemlerde defalarca tur yolladım. Bu tecrübelerimden dolayı halen İsrail’e gitmek isteyen arkadaşlarım beni arar ve program yapmamı isterler. Bu kez de sizlere bir program yapıp birlikte bir İsrail turu yapalım isterseniz.

Pegasus hava yollarından erken rezervasyon yapıldığı taktirde daha ekonomik bilet bulmak mümkün. İsrail’de oteller çok ucuz olmasa da Tel Aviv de Hayarkon caddesi üzerinde ya da ona ve sahile paralel Sfat Hayam caddesinde otel ayırtıp hareket gününü Cumartesi olarak başlatıp yola çıkalım.

Cumartesi Saat 16.00 gibi Tel Aviv Ben Gurion Hava alnından kalınacak otele varış. Yamit, Metropolitan ya da Cinema otel öncelikli tavsiye edebileceğim otellerdir.Otel yerine son zamanlarda yeni trend ev kiralama için internet sitesi airbnb.com dan istenilen bütçe ve konumda yukarıda yazdığım caddelerde otellerden daha ucuza  kiralık evler bulunabilir.Biraz dinlenip valizleri odaya bırakıldıktan sonra Rehov Dizengof caddesinden geçerek Tayelet’te sahil boyu gezdikten sonra, Yafo’nun bir semti olan Neve Tzedek’e yürünebilir. Mesafe çok kısa olmasa da gerek sahil ve deniz manzarası gerekse hafta sonu oluşundan bir şehir romantiği gibi insanların arasına karışmak yolu kısaltacaktır.

(1887 yılında aşırı kalabalıklaşan Yafo şehrinden kaçanların kurduğu bu semt. Tel Aviv şehrinin bir parçası olmasına rağmen, şehrin kendisinden daha eski. İçinde birbirinden farklı orantıya sahip rengârenk binaları bulunduran bu semt, küçük görünmesine rağmen, kafesinden butiğine kadar her şeyi bulunduruyor. Çoğu bina, mağaza işlevini gördüğü alışveriş için ideal bir mekân. Tarih severlerin ve alışveriş tutkunlarının bir arayı geldiği bu güzel semti her yaştan gezgine tavsiye ederim.)

Buradan Yafo’ya gidip yol yorgunluğunu atıp dinlenmek için kafelerde bir şeyler bir şeyler içilebilir. Otantik lokantalarında akşam yemeği yenebilir.

Yafo, çok eski yıllardan beri içinde insanları bulunduran eski bir şehir, Tel Aviv’in güneyinde bulunuyor. Şehirde bulunan en önemli mimari eserlerden biri ise Sultan Abdülhamid tarafından yaptırılan görkemli saat kulesi. Bu tarih kokan şehrin tepesi ise muazzam bir Tel Aviv manzarasına ev sahipliği yapıyor.)

Pazar günü yani yolculuğun ikinci günü, kahvaltı sonrası Rh. Alenby gezilerek vitrin ve mağazalara göz atılıp, o cadde üzerindeki Tel Aviv’in en büyük Sinagogu ziyaret edildikten sonra, bu caddeye çok yakın Pazar olan Şuk Ha’karmel gezilebilir. Tüm gittiğim ülke ve şehirlerde çarşı, pazar gezmeye bayılırım. İnsanları ne yer ne içer, araştırıp inceler, buraya özgü sebze ve meyveleri varsa alıp tatmaya çalışırım.

Ya da yine bir başka Pazar olan Sarona Market gezilebilir. Sarona Market (Pazarı), Yafo tarafında İsrail’in ve genel olarak dünyanın en önemli pazarlarından biri. İçinde çeşitli yemek seçeneği bulunduran pazarda yerli ve yabancı her türden insan ve yemek bulabilmek mümkün. Peynirden ete, tatlıdan ekmeğe, sebzeye ve daha pek çok yemek seçeneği ile insanları cezbetmeyi başaran pazarlardan biri. İsrail’in ve daha pek çok ülkenin yemek kültürünün tek bir yerde toplanmış olmasını diliyorsanız, bu market sizin gibi gezgin ziyaretçiler için ideal.

Pazar ve Market gezmelerinden sonra Tel Aviv Üniversitesi kampüsündeki Diaspora Müzesi  (Beth Hakvutsot) ziyaret edilebilir. Tüm dünyaya yayılmış Yahudilerin yani Diaspora Yahudilerinin yaşam ve kültürü hakkında bilgiler edinebileceğiniz bir müze. Müze ziyareti sonrası Tel Aviv’den 17 nolu otobüs ile Bat Yam sahil kentine gidilebilir. 1970’li yıllarda İstanbul’dan göç eden Türkiyeli Musevilerinin büyük bir çoğunluğunun yerleştiği şehirdir Batyam. Evlerde kafelerde, lokallerde, Türk bayrakları, Atatürk posterleri, Fenerbahçe, Galatasaray bayrakları görürseniz şaşırmayın. Buradaki kafelerde öğlen denize nazır bir şeyler yenebilir. Daha sonra bir başka sahil kenti Hertzeliya’ya geçilip akşam üstü keyfi buradaki sahil kafelerinde yapılıp güneşin batışı izlenebilir.

Akşam Tel Aviv’in Kikar Hamedina meydanında marka mağazaların vitrinlerine göz atıp, Dizengof’un kafelerinde oturup dondurma yiyerek gece sonlandırılabilir.

Pazartesi sabah erkenden Tel Aviv otobüs terminalinden ülkenin başşehri, üç Semavi dinin kalbinin attığı yer, İbranice Yeruşalayim, Türkçe Kudüs, İngilizce Jerusalem, olan şehre doğru yol alınır.

Yolculuk yaklaşık 1,5 saat sürer. Kudüs otobüs terminaline vardıktan sonra bir başka otobüs ile Ağlama duvarı denen Kotel’e gidilir. Burayı pazartesi sabahına bırakmamın sebebi, Yahudi dini ritüellerine göre 13 yaşına giren her erkek dinen reşit sayılır. Bu tören burada sadece Pazartesi veya Perşembe sabah saatleri yapılır. İşte bu yüzden programda Pazartesi sabahını Kudüs turuna ayırdım. Bu tören izlenip ve çevresi gezildikten sonra Kudüs’te mutlaka yapılması ve gezilmesi gereken yerler programa alınabilir.

Holokost MüzesiYad Vashem. 2. Dünya savaşında ki Soykırımı gözler önene seren bir Müzedir. Trafiğe kapalı cadde Rh. BenYehuda, Parlamento Binası, Mini İsrail (Minya Türk gibi) Arap Mahallesi, İsa’nın çarmıha gerilmeden önce geçtiği acılı yol denen Via Dolorosa, Hz. Muhammed’in Miraç’a yükseldiği Altın kubbeli Kubbet-ül Sahra, Gümüş kubbeli El Aksa Cami görülmeli. Yıkılmış ve toprak altında kalmış Kral Süleyman’ın Mabed’i için ayrıca daha evvelden randevu alınmalı.

Yahudilerin olduğu kadar, Hristiyan ve Müslümanlar için de çok özel bir şehir Yeruşalayim (Kudüs). Buradaki birkaç Rus Ortodoks soğan başlı Kilise, birkaç Katolik Şapel ya da Cami ve avlusu gezilebilir.

Kudüs yani Yeruşalayim de yukarıda belirtilen yerlerden başka; Scopus tepesinden panoramik Kudüs, Kanuni Sultan Süleyman Tarafında restore edilen eski şehir surları, İsa’nın naaşının konduğu ve mezarının bulunduğu yere Bizanslarca inşa edilen ve tüm Hristiyanlarca kutsal Holy Spulchre Kilisesi, Yahudi, Hristiyan, Müslüman Mahalleleri ziyaretinden sonra, Cardo veya Yafa kapısından eski şehirden çıkıp daha sonra yeni şehre gidilebilir. Ayrıca isterseniz 1 nolu otobüs ya da çift katlı şehir turu yapan turist otobüsü ile de şehri gezebilirsiniz.

Sabahın 7 sinden beri yollardasınız. Biraz kültürel, biraz mistik, biraz turistik bir o kadarda yorucu bir Kudüs turu sonrası akşam tekrar Tel Aviv’e döndünüz.

Rehov Şenkin caddesindeki kafe ya da bistroların birinde bir şeyler yiyip içerken İsrail’in özellikle gençlerini ve halkını yakından izleme şansınız olacak. İsraillileri tanıdıktan sonra kaktüs çiçeğinin meyvesi Sabra gibi olduklarına kanaat getireceksiniz. İlk bakışta dışı dikenli ve sert ama içini açıp yediğinizde müthiş lezzetli ve tatlı.

Salı günü Kuzey İsrail gezilebilir. Yine Tahana Markazit yani Tel Aviv otobüs terminali yada Tren İstasyonundan Haifa’ya gidilebilir. Şehre vardıktan sonra Carmel tepesine otobüs ile çıkılıp şehri kuş bakışı adeta Çamlıca tepesinden İstanbul’u izler gibi buradan Haifa panoramik olarak izlenebilir. Daha sonra Bahailerin Altın Kubbeli tapınağı ve bahçeleri gezilmeli.

Öğlen vakti bir başka Osmanlı şehri Akko’ya gidilebilir. Akka, Cezzar Ahmet Paşa Camii, Akka Kalesi, görüldükten sonra Denize sıfır harika manzaralı restoranı Abu Kristo’da öğlen yemeği yenebilir. Dönüşte isteğinize ve zamana göre bir başka sahil şehri Natanya’da şehir merkezindeki bulvardan sahile yürüyüş yapıp sahilde bir kafe de Happy Hour yapabilirsiniz.

Akşam Rishon şehrinde Dünyaca ünlü Carmel Şarap Fabrikası bünyesinde bulunan Yekev Restaurant’ta İsrail Folk Müziği eşliğinde akşam yemeği ve show izleyebilirsiniz rezervasyon yaptırmanız gerekli.

Çarşamba günü, 4 gece 5 günlük bir tur ise planladığınız, bu gün dönüş günüdür. Otelinize yakın olan sahilde, yine etraftaki yakın olan Alenby, Dizengof ya da Ben Yehuda caddelerinde gezinebilir bir kaç hatıra hediyelik eşya alıp havaalanına yollanabilirsiniz.

Yok gezinizi bir haftalık planlıyorsanız o halde bu günü yani Çarşamba gününü Rh. Benyehuda’daki Turizm acentelerinden birinden DOĞU İSRAİL TURU alabilirsiniz.(Arava Çölü üzerinden dünyanın en alçak noktası olan Ölü Deniz/Tuz Gölü bölgesine gidebilirsiniz.)Yam Ha’melah yani Tuz gölünde yüzme ve dinlenme olanağı bulabilirisiniz

Daha sonra buradan Roma/Herod Krallığı egemenliğinde bulunan Yahudilerin Romalılara karşı direndikleri ve daha sonra topluca intihar ettikleri Masada  Tepesi’ne teleferikle çıkabilir, burada arkeolojik kazılar, Herod Sarayı, Sinagog ve hamamlar görebilirsiniz. Ölü denizde bulunan minerallerden elde edilen ve dünyaca ünlü Ahava Kozmetik Ürünleri’nin bulunduğu Oasis’i bu dağın eteklerindeki kozmetik dükkanında satılmaktadır. Bazı turlar Tevrat rulolarının bulunduğu Qumran Mağaralarına da götürebilirler.

Perşembe günü ise yine aynı caddedeki yani Rh .Benyehuda’daki turizm acentelerinin birinden KUZEY DOĞU İSRAİL TURU alabilirsiniz.  Hz. İsa’nın gençliğinin geçtiği Nazareth/Nasıra Şehri, burada Church of Annunciation Müjde Kilisesi ziyareti, panoramik Nazareth Şehri gezisi sonrası Tiberias Şehrine geçiş panoramik Tiberias, Galillee Denizi/Taberya Gölü, Şeria Nehri/Jordan River, Hz. İsa’nın vaftizci Yahya tarafından vaftiz edildiği Yardenit gezildikten sonra daha sonra buradan 1967 yılındaki 6 günlük İsrail/Arap savaşı sonrası Suriye’den ilhak edilen stratejik Golan Tepeleri ziyaret edilebilir.

Tur sonrası Tiberias şehrine 30 kilometre uzaklıktaki İsrail’in kolektif yaşamını sergileyen ve ilk yerleşim birimleri olarak kabul edilen Kibbutz Ein Gev ziyaret edilip Kibbutzlar hakkında bilgi alınabilir.

Cuma günü dönüş programı yaptıysanız, yukarıda da belirtiğim gibi Tel Aviv deki son bir kaç saatinizi alış veriş ile geçirip zamanınızı değerlendirebilirsiniz.

Zaman ve bütçeniz el veriyor ve pazara kadar kalır tatilimi biraz daha uzatır bir kaç yer daha görüp öyle dönerim derseniz, o zaman programınıza İsrail’in en güney noktası, Kızıl Deniz’e sahili olan otelleri, lagünü, vahşi batıyı anımsatan Westworld’u, Dolfinaryumu ile harika tatil şehri Eilat’a gitmenizi tavsiye ederim. Otobüs ile yaklaşık 4 saat uçak ile yarım saatte varabileceğiniz hele Scuba yani tüple dalışa meraklı iseniz, burası harika bulunmaz bir cennet.

Eilat’ta ki otellerde geçireceğiniz zaman dinlemenize de vesile olacaktır.

Dilim döndüğünce, tecrübe ve deneyimlerimi sizlerle paylaşarak, Ortadoğu’nun bu gizemli ülkesini tanıtıp gezdirmeğe çalıştım. En yakın zamanda bir başka coğrafyanın başka ülke ve şehirlerinde buluşmak ümidi ile Mustafa Balbay’ın dediği gibi “Geze Kalın”

Bir Tutkudur Seyahat…

Nebatiler Yurdu: Petra

NEBATİLER YURDU: PETRA

Petra 7 Temmuz 2007’de ‘dünyanın yedi harikasından biri’ seçildi. Bu yedi harikayı belirleyenlerin akılları şimdiye kadar neredeydi demekten kendimi alamıyorum. Bana göre bundan önceki yedi harikanın yarısı fasa fiso şeylerden oluşuyordu. Zeus heykeli, Rodos heykeli falan filan… Üstelik gidip bir görelim desen yoklar, ‘farz edelim cinsinden’ harikalar bunlar, ‘Fi tarihinde bir Zeus heykeli varmış, o biçimmiş yani’ gibi şeyler. Nebatiler Yurdu Petra orada ve ihtişamı halen dudak uçuklatan cinsten. Orada derken Ürdün’de Lut Gölü’nü az geçince, Akabe’ye varmadan…

Kişisel geyiklerime başlamadan Nebatileri bir ele alalım. Nebatiler göçebe bir kavim. Orası senin burası benim göçüp dururlarken, ‘göç göç nereye kadar’ demişler ve bugünkü Musa Vadisi’ne geldiklerinde vadinin kayalıklı yapısı, bölgeye tek girişinin bulunması onları cezbetmiş ve yerleşmeye karar vermişler. Çıkış noktaları olan Suudi Arabistan’ın güney bölgesinden buralara kadar gelip yerleşmişler. M.Ö. 400’lü yıllara rastlayan bu yerleşme M.S. 106 yılına, Romalıların Nebatilerin rahatını bozana kadar sürmüş. Bu süre içinde Nebatiler o kadar zengin ve sanatçı bir kavim haline gelmişler ki, uzun süren bu saltanat ve şatafatın sonunda azgınlığa düşmüşler ve helak edilmişler. Güçlü rivayet ve delillere göre bu kavim Salih peygamberin kavmi Semud’dur. Güney Suudi Arabistan topraklarından bu bölgeye gelen Ad kavminin torunları olan Semudlar, taş işçiliğinde dünyanın en iyisi olmalarıyla tanınıyor ve Kur’an’da bu özellikleri ile de bahsediliyorlar. Nebatilerin tarihten nasıl silindiği halen gizemini koruyor. Nebatilere yani diğer bir adlarıyla Ambatlar’a ne oldu bilinmez, ama bugün Petra gözlerimizi kamaştırmaya ve bizi hayrete düşürmeye devam ediyor.

Nebatiler tarihten buhar olup uçmuşlar, Petra şehri yaklaşık 2000 yıl boyunca kimsenin bilmediği bir yer olarak kalmış. Ta ki 19. yüzyılda İsviçreli Ludwing yeniden keşfedene kadar.

Petra’ya gece geç saatlerde ulaşıyorum. Rezervasyonunu Türkiyeden yaptığım otelim Golden Tulip’e yerleşiyorum. Otel rezervasyonunu önceden yaptırmış olmanın avantajını yaşıyorum. Vakit kaybetmeden yatıyorum, yarın başka bir coğrafyada uyanacak olmanın düşüncesiyle uykuya dalıyorum.

Ügürü! Üü Üüüüüüü! Sesiyle gün doğarken uyanıyorum. Musa Vadisi’nde Patra’nın yanı sıra Musa’nın Gözü olarak da bilinen, Bakara Suresi 59. ayette bahsedilen olayın yaşandığı pınarda bulunuyor. İlk iş oraya gidiyorum. Burada Hz Musa’ya Allah (cc) tarafından asasını kayaya vurması emrediliyor. Hz Musa asasını kayaya vuruyor ve su çıkıyor. İşte o su, o gün bugündür akmaya devam ediyor. Bir dönem Petra şehrinin suyu bu kaynaktan kullanılıyormuş. Şimdi ise bağ bahçe sulamada kullanılıyor. Hediyelik eşya satıcıları pınar suyundan çay demliyorlar, içiyorum. Sonra da “Petra ne tarafa düşüyor usta?” sorusuyla müsaade alıyorum.

Petra yaklaşık 25 km çapında bir alana kurulmuş. Buraya dağlar arasından tek bir yerden girilebiliyor. O da Sig Boğazı. Kişi başı 40 dolar ödeyerek giriyorsunuz.

Sig Boğazı’na kadar açık alanda 1 km kadar yürüyorum. Bu süre içerisinde deve, at, eşek gibi hayvanlarla turist taşıyan köylülerin “Gel ille de seni biz taşıyalım, yürüme yorulma” türünden pikelerine maruz kalıyorum. Burada yürümeyeceğim de nerede yürüyeceğim, etrafın tadını çıkararak Sig Boğazı girişine ulaşıyorum? Yüzlerce metre yüksekliğinde, iki kumtaşı kayasının arasından bir tünele girer gibi giriliyor Sig’e. İşte o dakikadan sonrasında dünyadan kopuyorum, hava değişiyor, sesler, renkler başkalaşıyor; her adımda farklı bir atmosferle karşılaşıyorum. Yer yer güneşin bile girmekte zorlandığı geçitlerden geçip, güneşin turuncu kayalardan yansıdığı bir alana çıkıyorum. İlerledikçe güneşin kayalar üzerindeki renk oyunları değişiyor. Pembe, kahverengi, siyah, kızıl, sarı kayalar beni bir cümbüşün ortasına çekiyor.

Tamamen doğal oluşumlu kayaların arasından ilerlerken, Hz Musa’nın asasını vurarak su çıkarttığı kaynaktan Petra şehrine su taşımak için yapılmış su kanalları dikkatimi çekiyor. Zaman zaman da kayalara oyulmuş yapılar, ama asıl sürpriz Sig Boğazı sonunda beni bekliyor. El Hazne binası, 1,5 Metrelik kaya aralığından pembe ve nazlı yüzünü şöyle bir parça gösteriyor. Yani tüm haşmetiyle bir anda karşıma çıkmıyor ki aklım başımda kalsın… El Haznenin bu görüntüsü hafızama kazınıyor. Aslında Petra ile ilgili gördüğüm birçok fotoğrafta da El hazneyi böyle görmüştüm. Durup biraz seyrettim. Vaktim olsa saatlerimi orada geçireceğim. Birkaç adım sonrasında El Hazne 45 metrelik pembe, yekpare dantel gibi işlenmiş yüzü ile karşımda duruyor. Bu arada El Hazne hazine binası demek. Nebatiler zamanında hazine binası olarak kullanılmamasına rağmen buranın isminin El Hazne olarak anılma sebebi, haramilerin çaldıklarını burada saklamalarından dolayıymış. Tüm dünyada Petra denince ilk akla gelen görüntü de El Hazne’ninkidir zaten. Oysa 25 km çaplı bu alanda El Hazne gibi nice muhteşem yapı vardır ki El Hazne başlangıçtır sadece ve bitişte El Deyr yani manastır binasıdır. El Hazne pembe yüzü ile ‘hoş geldin’ der, El Deyr sarı yüzüyle güle güle… İkisi arasında muhteşem adliye binası, kütüphane, tiyatro, mezarlık ve bir şehirde bulunması gereken yapıların tamamı bulunur. Hem de tek parça kayaya oyulmuş ve birbirine hiç benzemeyen.

Petra için bir gün asla yetmez. Ben akşam saatlerine kadar ancak yolun yarısındaydım. Bir satıcı tezgahının önünde soluklanıp su içerken, satıcı “Pişşt baksana, ister misin?” diyerek elindeki bir şeyleri göstermeye çalışıyor. Dikkatlice bakıyorum üç beş eski para, Nebatilerden kalmaymış. Bazıları gerçekmiş ki bunları bulundurmak ve satmak yasakmış. O nedenle ‘uyuşturucu satar modu’nda hareket ediyormuş. Bir de bu paraların sahteleri varmış onlar ucuz ve yasalmış. Teşekkür ediyor birkaç başka hediyelik eşya alarak yoluma devam ediyorum. Hava kararmak üzere, bir de bu yolun dönüşü var.

Bir müddet daha ilerledikten sonra katırına Ferrari, eşeğine Mercedes diyen Muhammed ile tanışıyorum. Müslüman ve Türk olduğumu öğrenince beni köyüne yemeğe davet ediyor. Eşekle 20 dakika sürer diyor. Kabul ediyorum ve yola koyuluyoruz.

Yolda Muhammed Petra mağaralarında doğduğunu anlatıyor. Petra turizme açılınca devlet kendilerine bir köy kurup yerleştirmiş ve kimisine rehberlik kimisine de eşekle deve ile turist taşıma işi verilmiş. Köylerinin ismi Umseyhun ve neredeyse tüm köy halkı Petra’dan geçiniyor.

Yolu yarıladık, hava da iyice karardı. Onlarca deve, eşek katır ve at kervana eklendi ve toz duman arasında uzaktan ışıkları görülen köye doğru ilerliyoruz. Yolun sonunda develer, eşekler, atlar park ediliyor. Muhammed’in evine giriyorum. Çocuklarının zemzem kadar saf gülüşleri ile karşılaşıyorum. Buyur ediliyor ağırlanıyor ve ikramlara maruz kalıyorum. Muhammed’in akrabaları ve komşuları da geliyor. Sohbetler ediyoruz. Bir ara Ebu Hasan Rababa’sını (Araplara özgü bir müzik aleti) alıp bir ağıt yakıyor, uzun bir ağıt…

Geç saatlerde ayrılma vakti geldiğinde senelerdir tanıdığımız bir dosttan ayrılır gibi zor ayrılıyoruz. Bu arada beni Petra girişinde bekleyen taksici Sadık, kendisini Umseyhun Köyüne çağırınca “Sen ne yapıyorsun, sana bir zarar verirlerse, gitme!” demişti. Israr edince de ‘sen bilirsin’ demiş ve gelmişti. Hakikaten ya , ya bir şey olsaydı, ya kötü çıksalardı?..

Petra’da başka bir sır var, sanki dünyada değil orası. Petra’nın bana hissettirdiklerini anlatsam bitmez. Tarihin de öyle… Gördüğüm, yaşadığım her şeyi aktarmaya kalksam da bitiremem. O yüzden Allah (cc) nasip etsin de gidin, kendiniz görün. Ben şu kadarını söyleyeyim ki Mekke’den sonra beni etkileyen ikinci yerdir Petra…

NASIL GİDİLİR NELERE DİKKAT EDİLİR?

· En kestirme yolu Ürdün turlarına katılmak. Petra’nın yanı sıra Amman’ı ve Lut Gölünü turla sorunsuz gezebilirsiniz.

· İlle de kendim gideceğim diyorsanız, Ürdün’e Suriye üzerinden kara yolu ile gidebileceğiniz gibi İstanbul ve Ankara’dan uçakla da gidilebilir.

· Petra başkent Amman’a 200 km uzaklıkta. Şehir içinden çok sık otobüs olmamasına rağmen bulunabilir. Bazen haftada birkaç kez düzenlenen Amman Petra turlarına rastlamanız olası…

· Petra’da her şey çok pahalı, onun içindir ki yiyecek bir şeylerle su yanınızda mutlaka bulunsun. Öyle ki 1 lt su 2 dinar. Bu da 4 TL yapıyor. Petra dışında aynı su 50 Kr.

· Deve, at ve eşeklerle ilerlemek isteyebilirsiniz. Kişi başı yaklaşık 50 ile 120 TL ödemeniz gerekebilir. Pazarlık edin. El Hazne’den El Deyr’e yaklaşık 5 saat sürüyor.

· Petra, ışığı en güzel sabah saat 07:00 ile 09:30 arası bir de akşam güneş batımında alıyor. Yani El Hazne’nin cephesine ışığın vurduğu saatler.

· Petra’ya kesinlikle 2 gün ayırın aceleye getirmeyin, aksi halde doyamayacağınız ve birçok yerini göremeyeceğiniz kesin…