Küba

İNSANIN KENDİNE YAPACAĞI EN GÜZEL İYİLİK! HAVANA/KÜBA

Yıllardır rüyalarıma giren ancak bir türlü gitmek fırsatı bulamadığım ama en sonunda ziyaret etme olanağı bulduğum Küba seyahatimizi “yediğimiz içtiğimiz bizim olsun!” sadece gördüklerimi anlatarak sizlerle paylaşacağım.

Modern ve teknolojik hayatın aksine, zamanın inanılmaz yavaş aktığı, yoksul ama güzel ve mutlu insanların başka türlü yaşadığı Küba, puronun, mojitonun, dansın, Fidel, Camillo ve Che’nin, aynı zamanda isyanın ülkesidir.

Ünlü kâşif Kristof Kolomb, “İnsan gözünün görebileceği en güzel yer” demiş Küba için…

Mutlu ve gülen insanların ülkesi Küba’yı üç sözcükle özetleyecek olursak; egzotik, tropik ve sosyalist!… Ülkenin artık ruhuna kadar işlemiş olan Che, Fidel, Camillo üçlüsü Küba tarihinin en öne çıkan isimleri. Tabi bir de Küba’nın felsefesini yaratan ve Küba’yı Küba yapan en büyük değer, şair, devlet adamı ve sanatçı Jose Marti’yi asla unutmamak gerekir. Jose Marti, Küba’da çok seviliyor. Havana Havalimanının ismi de bu ünlü lidere adanmış. Küba’nın ilk Cumhurbaşkanı olan ve bayındırlık, sağlık ve tarım gibi konularda büyük devrimlere imza atmış olan bu felsefe adamı, 1895’te bir İspanyol saldırısında yaşamını yitirmiştir.

Jose Marti yaşamını, Küba’da İspanyol koloni yönetimini sona erdirilmesi ve Küba’nın, ABD dâhil başka ülkelerin egemenliği altına girmemesi için savaşıma adamıştır. Bütün öğretisi kişi özgürlüklerine saygılı olmayan ve yalnızca zenginliklerini büyütmeyi gözeten yönetimleri uyarmaya dayanmaktadır. Yapıtlarında bütün despot yönetim düzenlerini ve insan haklarına karşı uygulamaları kınamıştır. Onun yazıları demokratik gelişmeye yol göstericidir. Hatta çok kıymetli bir Kübalı dostumun şu sözü kulaklarımda çınlıyor! “Sizin için Atatürk ne ise Küba için Jose Marti’de O’dur!” Şairin en ünlü şiiri olan:

“GUANTANAMERA

Dürüst bir insanım ben,

Palmiyeler ülkesinden.

Ölmeden önce, paylaşmak isterim

Ruhumdan akıp gelen bu şiirleri.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Şiirlerim parlak yeşildir,

Ama yine de kızıl alevler gibidir.

Şiirlerim yaralı bir ceylana benzer,

Dağda kurtarılmayı bekler.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Dikiyorum bir ak gül fidanı

Haziran’da ve Temmuz’da

Çünkü samimi dost

Elini vermiştin bana.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Ve zalimin biri parçaladığı için

Beni yaşatan yüreğimi.

Dikmem ne bir ayrıkotu ne de çakır dikeni

Dikerim bir ak gül fidanı.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Dünyanın yoksul insanlarıyla,

Neyim varsa paylaşmak isterim.

Dağların cılız dereleri

Denizlerden daha mutlu eder beni.” adlı şarkıya da güfte olmuştur.

Küba’ya gitmeden evvel kanımca iki güzel film tavsiye etmem gerekir ki izlemeden gitmek olmaz diye düşünüyorum. Özgürlük ve devrim mücadelesini çok ağır şartlarda vermiş bu ülkeye, oradan bakıldığında saygı duyulmaması bence mümkün değil!

Steven Soderbergh’in yönettiği ve Benicio del Toro’nun başrolünde oynadığı, Ernesto Che Guevara’yı konu alan 2008 yapımı biyografik sinema filmi: Che!

Film, standart bir kronolojik sırayı izlemekten ziyade genel zaman çizelgesi boyunca serpiştirilmiş anları seriler halinde sunuyor. Arjantinli adlı birinci bölüm Fidel Castro, Guevara ve diğer devrimcilerin Küba’ya ulaşmalarından iki yıl sonra Fulgencio Batista diktatörlüğünü başarıyla devirmeleri ve Küba Devrimi üzerine odaklanıyor. Gerilla adlı ikinci bölümde, Guevara’nın devrimi Bolivya’ya getirme girişimleri ve hazin sonu üzerinde duruluyor.

Ernesto Guevara, İspanyol ve İrlanda asıllı bir ailenin beş çocuğunun en büyüğü olarak Arjantin’in Rosario şehrinde dünyaya gelmiş ve Arjantinlilere özgü, “hey”, “dostum”,“birader” anlamına gelen “che” ünlemini çok sık kullanması nedeniyle ünlü “Che” takma adını kullanmaya başlamış. Hayatı filmlere, romanlara konu olan bu ünlü devrimci liderin Küba’nın hemen her yerinde heykellerine ve resimlerine rastlamak mümkün.

Diğer film ise Lost City. Küba kökenli Oscar’lı aktör Andy Garcia ilk yönetmenlik denemesini bu filmle yapıyor. Kübalı romancı Guillermo Cabrera Infante’nin yazdığı senaryo Küba devrimi öncesinde Havana’daki yaşamı ve devrim sırasında yaşananları anlatıyor.

110 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle, 11 milyonun üzerinde insanın yaşadığı Küba, ABD’nin Florida Eyaletinden sadece 180 kilometre uzakta. Dünyanın son dört sosyalist devletinden biri olarak, süper güç Amerika’ya hâlâ direnmekte… Türkiye’den artık direkt uçuşla başkent La Habana’ya (Havana) 13 saatlik bir yolculuk ile ulaşmak mümkün. Para birimi olarak Euro’ya denkleştirilen CUC (Konvertible Peso) kullanan Küba, tarihi ve kültürü ile kesinlikle görülmesi gereken bir ülkedir. Dünyada bütün ülkelere örnek teşkil etmiş olan halk devriminin gerçekleştiği, günümüzde de sosyalist cumhuriyet ile yönetilen ülkedeki vatandaşların her türlü sağlık, eğitim hizmetleri devlet garantisi altında olup; bu rahatlığı yaşayan halk, salsa, müzik ve eğlence ile yaşıyor. Yerel halkın maddi durumları iyi olmasa bile bu şekildeki yaşamları ile dünya üzerinde en uzun ömürlü insanlar. Küba kültür olarak köken bakımından İspanyol ve Afrika etkisinin en belirgin izlerini taşıyor. Gerek balayı, gerek turistik, gerekse kültürel anlamda her seyahat anlayışına cevap verebilen bu ülke turistlerin gezi listesinde her zaman en üst sıralarda yer almış. Havana, Varadero, Trinidad, Vinales Valley, Pınar Del Rio ve Santa Clara ülkenin görülmesi gereken bölgeleri.

Küba genel olarak yıl boyunca iyi bir havaya sahip. Hava sıcaklığı yıl içinde çok fazla değişiklik göstermiyor ve seyahat için en uygun zamanlar hava sıcaklığına bağlı olarak Aralık-Nisan arası. Bu dönem Küba için yüksek sezon olarak adlandırılıyor.

Voleybol, atletizm, basketbol, boks ve beysbol gibi sporlar burada çok yaygın ve özellikle başkent Havana’da devasa bir beysbol sahası da bulunuyor.

Başkent Havana, ismini San Cristobal de La Habana’dan dört asır önce 1519 yılında almış ve İspanyollar tarafından kurulmuş. Modern Havana’dan başlayarak, Atlantik Kıyısındaki Miramar Bölgesi ve Atlantik’e paralel uzanan Melacon üzerinden hareketle art deko ve modern mimari ile karışık Vedado Bölgesi geçilerek dünyaca ünlü Devrim Meydanı’na ulaştığınızda sizi karşınızda ilk önce Kolonyal bir sütun, Jose Marti’nin heykeli ve diğer yanda iki aynı tarz ama farklı bina dış cephesine silüetleri yansıtılmış Che Guevara ve Camillo Cienfiegos’un portreleri karşılıyor. Halen bu iki binada bakanlık olarak hizmet veriyor. Devrim Meydanı’nda bulunan ve Che’nin portresinin bulunduğu Küba Adalet Bakanlığı’nın ön cephesinde “Hasta la Victoria Siempre” yazıyor. Ernesto Che Guevara’nın Fidel Castro’ya yazdığı bir mektubun parçası olan bu söz “ Zafere Kadar Daima!” anlamına geliyor.

Adalet Bakanlığı’nın hemen yanında yer alan Bilgi ve İletişim Bakanlığının ön cephesinde ise Kübalıların, sıralamada Fidel Castro’dan sonra Che Guevara’dan önce saydıkları Camillo Cienfuegos’un portresinin altında yer alan “Vas Bien, Fidel!” sözü yazıyor.

27 yaşında hayatını kaybetmiş olan Camilo’nun bu sözü, bir askeri kışlanın okula döndürülmesi kararından hemen sonra kendisine “Nasıl gidiyorum” diye soran Fidel’e yanıt olarak verdiği ifade edilir. Tercümesi “İyi gidiyorsun, Fidel’dir.”

Çok büyük bir alana sahip bu meydanın bir köşesinde ise 1959 yılında son girişlerini yaptıkları için sonraki modellerine rastlayamayacağınız Amerikan arabalarını görüyoruz. Özellikle Chevrolet marka aracın 1955, 1956 ve hele bir de yeşil ise 1957 modelleri burada tüm cazibesi ile sizi büyülemeye yetiyor. Bu araçlar ile bir saatlik bir şehir turu yapılması ise Havana’nın vazgeçilmezleri arasında yer alıyor.

Kolonyal mimari tarzı meydanlar ve binaların her an karşınıza çıkacağı Eski Havana’da, Plaza de Armas, Plaza de la Catedral, Plaza Vieja ve Plaza de San Francisco de Asis gibi alanlarda görkemli binaların görülmesi için özellikle yürüyerek gezmek ve Havana sokaklarında kaybolmak bir gezginin yapacağı ilk iş olmalıdır. Bu sokaklarda çamaşır asılı,kırık dökük balkonlardan, sizi izleyen purolu yaşlıların size el salladığını görüyorsunuz. Sömürge döneminden kalma yapıtları, tarihsel anıtları, binlerce konakları ise şehir planlaması ile birlikte Havana’nın, Antillerin en önemli başkenti olduğunu anlamak için yetiyor. Özellikle Old Havana’nın ara sokaklarındaki mistik yolculuğu yapmak şarttır. Bu esnada kendinizi zamanda yolculuk yapmış gibi hissediyorsunuz.

La Bodeguita del Medio ve Floridita Bar, ünlü yazar Ernest Hemingway’i anlamak ve yaşamak için birebir! La Bodeguita del Medio’da, tıpkı Hemingway’in yaptığı gibi kısa bir mola vererek Mojito içmek inanın insana iyi geliyor. Unesco’nun koruma altına aldığı bölgelerden biri olan Eski Kent, tam bir müzik cenneti. Hemen hemen her kafede, sokakta, barda, otelde ve restoranda, canlı müzik gruplarına rastlayabiliyorsunuz. Havana’dan 20 dakika uzaklıkta Ernest Hemingway’in 30 yıl yaşadığı bugün müze olan evi var. Evin çok yakınında Cojimar isimli küçük bir balıkçı kasabası bulunuyor. Hemingway’in bu kasabada gittiği La Terraza isimli restoranda İhtiyar Balıkçı ve Deniz kitabına esin kaynağı olan yaşlı balıkçı Don Gregorio’nun da resmi bulunuyor.

Tarihi, kültürü, ticareti, dinleri ve bunlarla ilgili mekânları, yaşam tarzı olan sosyalizmi ve özellikle sıcakkanlı Küba halkını ve 58 yıldan beri bağımsızlığını koruyan özgür Küba’yı, özellikle de Havana’yı bu yürüyüş anında yaşamak müthiş bir deneyim. Plaza de Armas’tan başlayarak El Floridita Bar’ın bulunduğu noktaya kadar aşağı yukarı iki kilometre uzunluğundaki Obispo Caddesi ise başkent Havana’nın en hareketli caddesi.

Malecon üzerinde Morro Kalesi’nin hemen karşısında konuşlandırılmış Atatürk Büstünün ise bir Türk olarak Küba’ya ziyaretinizde ilk uğradığınız yer olması hiç de şaşırtıcı değil! Şöyle ki; “Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı. Ve anti-empeɾyalist bir savaş verdi ve zafere erişti. Biz, Atatürk’ün bu devrimci savaşından etkilendik-esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi’yle Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik. Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli alfabeyi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli abece’ye geçilen harf devrimi başta olmak üzere, bir dizi çağdaş ve aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık.” Fidel Castro

National Hotel Havana’nın en çok bilinen ve tercih edilen oteli. Bu otel, God Father II filmine mekân olduğu için çok ünlü. Babaların toplantı yaptığı otel olarak bilinen National Hotel her yere ulaşım için ideal noktada. Beş yıldızlı ve devletin işletmekte olduğu otelin çok güzel ve geniş bir bahçesi bulunuyor. Malecon sahilinden Atlantik’e palmiye ağaçları arasından bakarak bir kahve içmek sanırım herkese iyi geliyordur.

Küba mutfağı ise hemen hemen tamamı ile İspanyol ve Karayip karışımı olarak betimlenebilir. Domuz eti, siyah fasulye, deniz mahsulleri çok tüketiliyor. En çok tüketilen içecek ise kahve. Keskin bir tadı olan Küba kahvesinin dünyada ikinci kaliteli kahve olduğunu da burada öğreniyorum. Kentin restoranlarında ülke mutfağının en güzel örnekleriyle tanışmak mümkün. Yağda kızartılarak püre haline getirilmiş yeşil muz, hindistan cevizi ve ananas karışımı mofongo tadılması gereken yemekler. İçkilerden de rom kokteyli Pina Collado’yu denemek gerekir.

Puro ise Küba’nın vazgeçilmezi! Envai çeşit de puronun imal edildiği ülkede en güzel tütünlerin, Pınar del Rio Bölgesinde yer alan Vinales kasabasında üretildiği biliniyor. Bizde bunu bilerek Vinales kasabasında yer alan Benito’nun Yerini ziyaret ettik ve burada 45 gün nemli ortamda dinlendirilerek el emeği göz nuru puroların yapılış hikâyesini dinledik ve tattık. Fakat puronun güzel kızların bacaklarında sarılmadığını öğrenmek küçük bir hayal kırıklığı yaratsa da müthiş bir deneyim. Küba bu arada marka değeri çok yüksek dünyaca ünlü puroların da merkezi konumunda. Küba dışına elli adet purodan fazla çıkarılması ise kesinlikle yasak! Puro alacaksanız, ya puro fabrikalarından ya da dükkânlardan almakta fayda var. Sokaklarda size puro satmaya çalışacak birçok kişi olacak, ucuzluğuyla sizi cezbedecek ama aynı kalite değil. Puro diye muz yaprağından imal edilmiş sözde purolar alabilirsiniz!

Küba çok güvenli bir ülke, hatta özellikle taşrada evlerin kapılarını kapatmıyorlar bile. O yüzden hırsızlık, gasp ya da kapkaç gibi bir korkuya burada yer yok!

Küba ve müziği ayrı düşünmek mümkün değil… “Hasta Siempre, Guantanamera, Quizas Quizas Quizas” şarkılarını ya da “Buena Vista Social Club” grubunu duymayan, dinlemeyen varsa, Havana’da bol bol dinleyeceği kesin. Küba’da müzik her yerde!

Sokaklarda, kumsalda, evlerde, hiç bitmeyen partilerde, karnavallarda, Rumba, Mambo, Salsa, Cha Cha, Bolero dansları hayatın tam anlamıyla içinde. Müzik dinlemek için Küba’da bir yere gitmenize gerek yok. Müzik her yerde sizi buluyor. Küba’ya gidip salsa yapmadan dönülmez… Salsa yapmayı bilmiyorsanız üzülmeyin! Hemen “La Casa del Son”‘a uğrayın. Pratik bir dersin ardından kendinizi müziğin ritmine bırakın. Üstelik Küba’da müzik olan bir ortamda hiç tanımadığınız birinin sizi dansa kaldırması son derece normal. Müziğin ritmine uygun hareket etmek ve sizi dansa kaldıran kadının ayağına basmamak birinci kural!!! Haftanın son günü olan Cuma, Kübalılar için parti günü. ‘Fiesta’ dedikleri bu partiler, evlerde ya da barlarda düzenlenebiliyor.

Malecon Partileri de farklı bir alternatif… Malecon, uzun bir duvarın tüm Havana boyunca Atlantik kıyılarına yaslandığı bölgenin adı. New York Manhattan Bölgesi’nin imarı ile nerede ise birebir aynı olan Havana’da bütün yollar nerede ise Malecon’a çıkıyor. Küba’da her restoranda, kafede, barda bulunan amatör müzik grupları Malecon’da da sahne alıyor.

Küba’da ressamların eserlerini sattığı geniş bir alışveriş alanı mevcut. Limanın yakınında, Malecon isimli, hem sanat eserleri, hem de hediyelikler satılan büyük bir ambarı andıran bu merkezden alışveriş yapmak sizi bekleyenleri de sevindirebilir!

Havana’nın Miramar Bölgesi eskiden zenginlerin oturduğu bugün büyükelçiliklerin yer aldığı bir semt. Semtteki Emilano Zapata Parkı’nda köke dönüşen dallarıyla ünlü bir tür ficus ağacı bulunuyor. Havana 5.Cadde’nin devamı niteliğindeki bu bölgede de son derece güzel pub, club, casa del musica olarak adlandırılan yerel halkın gittiği birçok mekân bulunmakta.

Mojito, Cuba libre, Pina Colada veya karışımına Ernest Hemingway’in de katkıda bulunduğu Daiquiri’yi denemeden Küba’dan dönmek ise asla olmaz. Hemen her kafeteryada bulunabilen bu kokteyller tropik ama bir o kadar da egzotik Küba’nın vazgeçilmez içecekleri.

Yanında seni ısıtacak biri varsa üşümek gerçekten güzeldir!

Havana’da üşümek üzere! Vas Bien Anchiano!

Karayip Korsanları´na karşı BTS Gezginleri

Mavinin her tonundaki denizin bembeyaz kumlarla buluştuğu, tarihin kalıntılarının hâlâ kendini gösterdiği tropik cennet Karayip Adalarına kısa bir gezinti yapalım


15. yüzyılda, Amerika’yı keşfettiğinden habersiz, buralara geldiğinde bu adalara ayak basmayı bile düşünmeyen Kristof Kolomb’dan sonra, buraların kıymetini anlayıp zenginliklerini yağmalamak isteyen Karayip Korsanlarının ardından, 21. yüzyılda bir kez de kendi gözüyle görüp gezmeyi planlayan bir grup arkadaşımızla birlikte Karayip Adalarına gitmeye karar verdik. Öncelikle Karayip Adalarının nerede olduğunu anlatmakla başlayayım. ABD’nin güney eyaletlerinden Florida’nın Miami sahillerinden başlayıp Meksika kıyılarını yalayarak geçen bir parantez açın. Güney Amerika’nın kuzeyindeki Venezuela’ya kadar bu parantezi devam ettirin. Daha sonra tekrar Florida’dan başlayıp Atlantik kıyıları boyunca Küba’yı da içine alacak şekilde çizerek parantezi kapatın. İşte bu bölge içinde kalan yaklaşık yedi bin adacık ve kayalıklardan oluşan bölgeye Karayip Adaları deniyor. Bu parantezin solunu takip edip gezerseniz Batı Karayipler, sağını takip edip gezerseniz Doğu Karayipleri görme şansınız olur.

BAHAMALAR / NASSAU

Her zaman olduğu gibi gezi planımızı iki yıldan fazla bir süre önce hayal edip programlamaya başladık. Altı kişi ile yola çıkmaya karar vermiştik; hareket günü 32 kişiye ulaştık. Bu zaman zarfında seyahat arkadaşlarımızla toplantılar yapıp, bu bağlamda yazışmalar, rezervasyonlar gerçekleştirdik. Uzun ve heyecanlı bekleyişin ardından, nihayet bizleri bu geziye götürecek uçağın içinde bulduk kendimizi. Frankfurt aktarmalı uçuş ile önce Miami’ye vardık. Burada iki gece konakladıktan sonra bizleri bu geziye götürecek Royal Caribbean firmasının Allure of the Seas gemisine bindik. Geceyi gemide ve sefer halinde geçirdikten sonra sabahın erken saatlerinde Bahamaların başkenti Nassau’ya yanaştık. Fotoğraf ve kartpostallarda görüp iç çektiğimiz, sahillerindeki hafif yan yatmış palmiyelerini, bembeyaz kumları ile turkuazdan başlayıp daha sonra cam göbeği rengine ve laciverte dönen plaj ve sahillerini bu kez kendi gözlerimizle görecektik. Gemiden iner inmez sahildeki kayalıkların üzerinde adeta poz verir gibi duran iguanalar tropik bir adaya gelişimizi müjdeler gibiydiler. Gezi öncesi, yanaşacağımız tüm ada ve şehirlerin bilgilerini içeren bir kitapçığı sevgili kızım Melis ile eşim Diana adeta bir turizm acentesinin broşürü gibi titizlikle hazırladıklarından tur programımız ve gezeceğimiz yerler belli idi. Onların hazırladığı bu kitapçıktan bazı bilgilerle dolaştığımız bu yerleri bir kez de ben gezdireyim size.

Sıcak ve tropikal iklime sahip, tropik bitki ve meyvelerin bulunduğu 207 kilometrekare yüzölçümüne sahip bu adada yaklaşık 250 bin kişi yaşıyor. Nüfusun yüzde onu kadar misafir hemen hemen her gün bu adaya iniyor. Trafik soldan işlerken cadde ve sokaklardaki beyaz ceketli, kırmızı şeritli, siyah pantolonlu kadın ve erkek polisleri izlemek çok keyifli. Adeta bir orkestra şefi gibi trafiği ve insanları yönlendiriyorlar. Adanın en bilindik içkisi rom. Mohitolar, kokteyller rom ile hazırlanırken, kek ve pastalar bile rom katılıp yapılıyor. Adanın en popüler ve aranan yiyeceği deniz kabuklusu ‘conch’. Ada su altına dalış yapmak isteyenler için adeta bir deniz altı cenneti. Şnorkel ile bile dalış yapıp mercan kayalıkları ve değişik deniz bitkilerini izleme fırsatını bulabilirsiniz.


Gemiden iner inmez yürüme mesafesindeki şehir merkezine vardık. Çarşıda, hediyelik eşya satan turistik dükkânların yanı sıra en çok dikkatimizi çeken, pırlanta taşlarının bezediği kolye, yüzük ve bileziklerin satıldığı dükkânların kapısında yer alan, her biri en az 30 cm boyutundaki mezuzalardı. Dünyanın bu uzak ucunda da Yahudilerin olacağını hiç düşünmemiştim. Elimizdeki haritayı izleyip önce Queen’s Staircase’e yöneldik.

Bahamalarda köleliğin kaldırılmasına destek veren, 66 yıl tahtta kalmış İngiltere Kraliçesi Victoria’yı onurlandırmak için bu merdivenlere onun ismi verilmiş. 66 basamaktan oluşan bu merdivenleri kayaları, balta ve kesici aletlerle keserek yapmışlar. Buradan korsan ve yağmacıların saldırılarını gözetlemek için yapılan kule olan Fort Fincastle’a yöneldik. Kule ile su deposu The Water Tower arasından liman ve şehri panoramik olarak izledik. Buradan Straw Market diye bilinen, el yapımı hediyelik eşyaların satıldığı kapalı bir çarşıyı gezdik. Yürüme mesafesi dışında olduğundan Fish Market’a gitmek için bir dolmuş minibüs ile anlaştık. Yol üzerindeki rom imalatı yapılan fabrikayı gezme fırsatı elde ettik.


Romun yapılışı, fermantasyon süreci, tahta fıçılarda dinlendirilmesi, kokusu ve lezzeti hakkında bilgi alıp tadım yaptık. Buradan Fish Market’a geldik. Restoran ve kafelerde mola vererek buranın meşhur deniz mahsulleri ve mezelerini denedik. Sahil boyu yan yana dizilmiş, rengarenk, salaş görünümlü, üstü sazlık ve ağaçlarla kaplı lokantaların görüntüsü çok sempatikti. Dönüş yolunda Rom Cake Factory’ye uğradık. Sade, hindistan cevizli, bademli, çikolatalı çeşitlerden hem tattık hem de ikişer, üçer hediye amaçlı satın aldık.

Bir sonraki durağımız dünyanın ilk 7 yıldızlı oteli olan Atlantis Paradise Island Hotel idi. Ana adaya paralel, başka bir küçük ada üzerinde olan ve köprü ile geçilen yoldan, bu dünyaca ünlü otele ulaştık. Vardığımız yer adeta bir başka dünyaydı. Bahamas Fast Ferryle Paradise Island adası üzerindeki bu kompleks, 5-6 tane beş yıldızlı otelin birleşmiş hali gibiydi. Aralarda da lagün, akvaryum, dolphinaryum, casino, hastane, Maya tapınakları farklı binalar yer alıyor. Bahçesinde biraz dolaştıysak da, zamansızlıktan otelin içini gezmeye pek fırsat bulamadık. Yedi saatlik bir zaman diliminde Bahamaların başşehri Nassau’yu dolu dolu ancak bu kadar gezebildik.

SAINT THOMAS ADASI / CHARLOTTE AMALIE

Ertesi gün gemimiz St.Thomas Adasına yanaştı. US.Virgin Island’ın başşehri Charlotte Amalie; nüfusu 18.500 kişi. Önce yürüme mesafesindeki Black Beard Castle’a yöneldik.1679 yılında Danimarkalılar tarafından limanı gözetlemek amaçlı yapılan bu kule Government Hill’in en yüksek tepesinde yer alıyor. Kalenin girişindeki büyükçe avluda Kara Sakallı Korsanın heykelini görebiliyorsunuz.10 dolar karşılığında bu kaleyi gezebilmek mümkün. Panoramik olarak ada ve limanı izleyip fotoğrafladıktan sonra 99 Steps denilen merdivenlere yöneldik. Bu merdivenlerin basamakları 1700’li yılların ortasında inşa edilmiş olup basamakların tuğlaları Danimarka’dan getirilmiş. Adanın dik tepelerine iniş ve çıkışları kolaylaştırmak amacıyla yapılmış bu merdivenler. Aslında 103 basamaktan oluşsa da bu merdivenlerin 99. basamağında kaleye ulaşılabiliyor.

Merdivenleri inip çarşının içinden geçip daha evvel tespit ettiğimiz St.Thomas Sinagogu’nu bulduk. Batı yarımkürenin en eski 2. Sefarad sinagoguymuş.1796 yılında inşa edilmiş sinagogun asıl adı Beraha Ve Şalom Ve Gemilut Hasadim. Avrupa ile yenidünya arasında ticaret yapmak için gelen Yahudiler tarafından yapılmış.

Sinagoga girer girmez ilk dikkatimizi çeken şey zeminin kum kaplı oluşuydu. Bu alışılmadık durumun iki sebebi olduğu söyleniyor: Birincisi Yahudilerin Mısır çıkışında çölde yaptığı yolculuğu unutmamak ve daima hatırlamak için. Diğer bir sebep ise Katolikliğe zorlanan Conversoların mahzenlerde dua ederken, çıkan sesleri kamufle etmesi için zemine döktükleri kumu hatırlatmak için.

Sinagogdaki sıralar, teva ve ehal, maun ağacından yapılmış. Menoranın 11.yüzyıla ait İspanya kökenli olduğu ve sinagog içindeki dört sütunun Sara, Rahel, Rifka ve Lea’yı simgelendiği belirtildi. Reformist sinagogun kadın hahamının, bizden önce gelen Amerikalı ve Kanadalı bir gruba bilgi verdiğini, ehali açıp Sefer Toralar hakkında bilgi verdikten sonra haftanın peraşasından bir bölümü Aşkenaz tarzında okuduğunu duyduk. Biz de aramızda olan Hazan Natan Siliki’den aynı bölümü Sefarad tarzında okumasını istedik. Ziyaretçilerin hepsi değişik makamda okuduğumuz bu kısmı çok beğendiler.


Atlas Okyanusu üzerindeki Karayip Adaların birinde sinagog bulmanın ve ziyaret etmenin keyif ve sarhoşluğu ile buradan ayrılıp Market Square’e yöneldik. Hediyelik eşyaların, meyve ve sebzelerin satıldığı, sokaktan biraz büyük bu cadde üzerindeki Gallery Camille Pissarro’ya girdik. Fransız Empresyonizminin babası olarak sayılan Pissarro’nun yaşadığı bu ev günümüzde resim galerisi olarak hizmet veriyor. Daha önce Amsterdam’da gittiğimiz Ice Bar’ın bir benzerinin burada da olduğunu görünce girmeye karar verdiler. Masalarından oturulacak yerlerine, barından bardaklarına her şeyin ve her tarafın buzdan olduğu, içeri girerken mutlaka verdikleri özel giysileri giydikten sonra en fazla 15-20 dakika durabileceğiniz buz dünyası… Daha önce görmeyenler için değişik ve hoş bir deneyim oldu.

SAINT MARTIN ADASI / MARIGOT – PHILIPSBURG

Geminin uğradığı üçüncü ve son ada St. Martin Adasıydı. Bölgenin yüzölçümü bakımından en ufak olan bu adası Fransa ile Hollanda arasında ikiye bölünmüş. İki bölge arasında belirgin bir sınır yok. Border Obelisk, sadece hayali, sembolik bir sınır. Bir tarafında Hollanda diğer tarafında Fransız bayrağı olan bu sınır efsaneye göre bir koşu yarışı sonunda belirlenmiş. Fransızlar adanın kuzeyinde yer alan 3’te 2’lik kısmını, Hollandalılar ise kalan güney bölümü almışlar. Fransız kısmının başşehri Marigot, Hollanda Antillerine bağlı kısmının başşehri Philipsburg. Bir tarafın şeker fabrikaları, diğer tarafın tuz fabrikaları ile meşhur olması enteresan. Gezip gördüğümüz kadarı ile Fransız bölümü biraz daha zengin ve görkemli, Hollanda bölümü ise daha mütevazı. 11 Kasım 1493 tarihinde Kristof Kolomb Aziz Martin anısına adaya bu ismi vermiş.

Adanın her iki bölümünün de plajları meşhur. Fransız bölümünün plajı olan Orient Beach ile turumuza başladık. Göz alabildiğine, uçsuz bucaksız bir kıyı üzerinde, çeşitli plajları bulunan sahilin Bikini Beach kısmından giriş yaptık kumsala. Bu sahilin en önemli özelliği çıplaklar kampının da bulunması. Mavinin birkaç tonunun, bembeyaz kumlarla öpüştüğü bu sahillerde özgürce güneşlenip denize girenleri izlemek çok değişik bir deneyim yaşattı. Plaj dönüşü yolda adeta malikâne denilebilecek villa ve yalıları izleyerek bu bölümün başşehrinin çarşısı olan Marigot Market’e geldik. Sanki açık hava bitpazarı gibiydi burası. Bir tarafta pazar gibi açık tezgâhlarda adanın sembolik hediyelik eşyalarını satanlar, bir başka bölümünde deniz mahsulleri ağırlıklı servis yapan lokantalar, büfelerde, dondurma ve hindistancevizi kırarak suyunu ve meyvesini satan koyu tenli yerli insanlar. Bir renk ve ses cümbüşü hakimdi. Aslında bu kısımda farklı renkli kelebeklerin bulunduğu park Butterfly Farm, kendi parfümünü imal edebileceğin Tijon Parfumerie, adanın şeker kamışı ve tuz depolarının korunduğu kale Fort Louis gibi gezip görülebilecek birkaç yer daha varken Orient Beach’te fazlaca zaman kaybettiğimizden, doğrudan Hollanda bölümündeki dünyaca meşhur plaj Maho Beach’e gittik. Bu plajın en önemli özelliği, güneşlenip denize girdiğiniz sahil ve kumsalın, Philipsburg havaalanının pistine mesafesinin yaklaşık 10-15 metre oluşu. Uçaklar adeta tepenizden geçip alana iniyorlar. Tüm halk neredeyse 10-15 dakikada bir inen bu uçakların iniş ve kalkışları ile eğleniyorlar.

Uzun zamandan beri hayal edip programladığımız Karayip gezimizi 32 kişilik sorun çıkarmayan bir grupla, çok güzel anılar ve harika organize edilmiş programla keyfi ile sonlandırdık. Daha nice seyahatlere temennileri ile ayrıldık.

Bir Tutkudur Seyahat…


Orta Meksika Görülmeli

Başkent Mexico City’i arkada bırakıp Meksika’nın güneyine yöneliyoruz. Yollar muntazam ama bunun ciddi bir ücreti var. Sık sık turnikelerde otoyol parası ödüyoruz. Meksika artık ucuz değil. Komşusu ABD’ye ayak uydurmuş. Ballı fıstık Chapula, demir hindisi gibi farklı tatlar yol boyunca deneniyor. Otobüsümüzün rahat koltuklara gömülüp haritayı inceliyoruz. Burası Meso – Amerika yani Amerika kıtasının geçiş bölgesi.

Öğleye doğru 120 kilometre sonra 2100 metre yüksekliğe kurulan ülkenin dördüncü büyük kenti Puebla yerleşim merkezine giriyoruz. Depreme karşı binalar hep iki katlı inşa edilmiş. Puebla, Meksika’nın en güzel ve hareketli kentlerinden biri. Zaten Dünya Miras Listesi’ne girmiş. Puebla’nın çevresi, ikisi sönmüş biri faal üç volkanla çevrilmiş (Popocatepetl, Iztacchuatl ve Orizaba). Acapulco’yu Veracruz’a bağlayan yol üzerinde önemli bir kavşak noktası burası. İspanyollar 400’den fazla Olmek ve Toltek tapınağı üzerine kilise inşa etmiş. Koloni mirası ile tanınan Pueblo aynı zamanda el yapımı seramik ve çinileri ile ünlü. Talavera fayansları, kobalt mavisi ve sarı sırlı motifleri ile biliniyor. Fayanslar binalarının dış ve iç mekânlarını süslüyor. Geniş evleri, meydanları, uzun etek ve uzun atkılı (Febozo), beyaz jüpon ve bluzlu süslü kadınları dikkati çekiyor.

İlk olarak kentin ünlü katedrallerini ziyaret ediyoruz (1558 – 1645). Bahçesine Melek heykelleri dizilmiş, katedralin melekler tarafından tamamlandığına inanılıyor. İşçiler bu arada eyalet valisine karşı bir protesto yürüyüşü gerçekleştiriyor. Meksika’da sık sık rastlanan bir durum. İkinci ziyaretimiz Rokoko tarzının tipik bir örneği olan Santo Domingo Kilisesi’ne. Pueblo’da çeşit çeşit, renk renk “tatlı” üretilir. Bu arada bir hatırlatma: eğer kiliseye bir piskopos görevlendirilirse orası “katedral” sıfatını alır.

Acele ile rahibelerce hazırlanan bir “sos”, devlet başkanı Augustin Itorbide’nin çok hoşuna gidince bu sos “Mute Pobeno” olarak ünlenmiş ve kentin bir parçası olmuş.  “Comotes de Pueblo” ise meyvelerle tatlandırılmış bir çeşit lokum.

Yemek sonrası 4 saatlik bir yol bizi bekliyor. Zaman zaman yağmur, zaman zaman dolu yağıyor. Birçok iklimi birlikte yaşıyoruz. Yolun iki tarafı da yemyeşil mısır tarlaları ile kaplı. Ucuz işçi kullanılarak üretilen araçlar tüketim ülkesi ABD’ye gönderiliyor.

Yeni İspanya’nın can damarı kabul edilen liman kent Veracruz’a giriyoruz. İspanyolların bu coğrafyada ilk ayak bastıkları yer burası, yine Meksika’da ilk tren hattı gümüş cevherini taşımak amacı ile Mexico City ile Veracruz arasına kurulmuş. Otelimiz kentin ana meydanına yakın! Her akşam 17.30’da bando eşliğinde gerçekleşen bayrak indirme törenine yetiştirmek için koşturuyoruz.

Veracruz XIX. yüzyıldaki görkemli havasını kaybetse de koloni mimarîsinin izlerini günümüzde de taşıyor. Bol sayıda hediyelik eşya satan ufak stantlar yan yana sıralanmış. Arkadaşlar otelde yemek yerine sahilde su ürünlerini tatmak istiyorlar. Hava rutubetli ve boğucu sıcak.

Veracruz-Palenque 11 Saat Yolculuk! (611 kilometre)

Tekrar otobüsümüzün tekerlekleri dönüyor. Zaman zaman yol çalışmaları var. Mango ağaçlarının yanında durup iştahla mango yeniliyor. Şeker kamışı tarlaları da dikkati çekiyor. Sakız ağacı sadece Türkiye ile Meksika’da, Orgen ağacı ise sadece Meksika ile Fas’ta bulunuyor. Yollarda upuzun tırların trafiği çok yoğun. Tüm ulaşım bizdeki gibi karayolu ağırlıklı. Demir yolları ihmal edilmiş. Villahermosa’da tipik bir yerel lokantada aldığımız öğle yemeği farklı ve lezzetli idi. Ben avagadro salatasını doğrusu çok beğendim. Sonra evde de yaptırmaya başladım. Ama avagadro bayağı pahalı.

Guatemala sınırına yakınız. Yüzlerinde kar maskesi ile kapalı Zapatista (ELN) gerillaları ile karşılaşıyoruz. Gümrükte bekleyen kamyonlardan belirli bir para alıyorlarmış. Rehberimiz Ferhat da bizim otobüs için 30 peso ödemiş. Aldıkları para aslında çok az. Çünkü politik olarak halkı karşılarına almamaları gerekiyor. Devletin de bu eyleme sesi çıkmıyor, karışmıyor. Bu hareketin lideri ağzında piposu ile ünlenen Marcus’un kimliğini bugüne kadar kimse bilemedi.

Nihayet Palenque Maya Antik Kenti sayesinde hızla gelişen Palenque Kasabası’na varıyoruz.

Tropik ormanlarına giriyoruz.

Palenque Maya Antik Kenti Geziliyor. Virajlı Bir Yolla Misol-Ha Şelalesi, San Juan Chamula Kilisesi ve Sonunda San Cristobal (219 kilometre):

Her sabah 7’de kahvaltıdayız ve saat 8’de ise hareket, her gece başka bir oteldeyiz. Yirmi dakika sonra Maya toplumunun en etkileyici kentlerinden biri olan Palanque’de keşfe başlıyoruz.

Palanque’nin Mayalarca verilen esas adı “Lakam-Ha” (büyük sular). M.Ö. 2500 ile M.S. 300 yılları arasında tarım, avcılık ve balıkçılıkla geçinen önemli bir Maya kenti olan Palanque en parlak dönemini tahtı 13 yaşında annesinden teslim alan Kral II. Pakal (M.S. 615-683) yıllarında yaşar ve 40 bin nüfusa erişir. Daima Maya kentlerinde gözle görünenden daha çok fazlası vardır, rüyalarla örülmüş bir dünya yaratılmıştır. Güneş tutulmasını bile hesaplayan yönetici asil grup böylece köylüleri etkiledi. Paris henüz bir köy iken Mayalar bilim ve sanatta harikalar yarattı. Sonra birden Maya kentleri bir sessizliğe bürünür. Nedeni bugün bile kesin olarak belli değil. Palanque 16 kilometrekarelik alanı, yüzlerce yapısı ile sık ormanda kaybolur. Altın peşinde koşturan İspanyollar bile burayı bulamaz. İlahi krallar kaybolur ama Maya halkı 3 bin yıldır ve bugün de yaşamını ve geleneklerini devam ettiriyor.

Karşımıza ilk olarak “yazıtlar piramidi” çıkıyor. İçinde 81 yaşında olan kral II. Pakal’ın lahit odası var. Ama lahitin taş süslemeleri ile ünlü kapağı başkentteki arkeoloji müzesinde. Kırmızı Kraliçe olarak anılan mezarın ise II. Pakal’in ya annesi ya da eşine ait olduğu söyleniyor.

Karşımızda kutsal Seyba Ağacı duruyor, ormanda ise jaguar ve maymunlar geziniyormuş. Burası koruma altında bir ulusal park. Ayrıca Palanque 1987’de Unesco Dünya Kültür Mirası olarak kabul edildi. Yapay bir teras üstüne kurulu sarayın üstüne çıkıyoruz. Çok sayıda satıcı var. Yemyeşil çim örtüsü tüm sahayı kaplamış. Simetri yok ama harmoni etkili…

Üç piramit yan yana dizilmiş… Güneş, haç tapınağı ve yaprak haç tapınakları. Bazı arkadaşlarımız haç tapınağına tırmandı. Buradaki binaların yüzde 90’nı tanrıya adanmış, ama esas amaç tanrıya yaklaşmak. Beyaz kıyafetli kabile koruma altında olan yerel Lakadonlar.

Ormanın içinde su sesleri eşliğinde zevkli bir yürüyüş sonrası antik kentten dışarı çıkıyoruz. Misol-ha Şelalesi’nin (40 metreden dökülüyor) göletinde yüzüyoruz. Su adeta gökyüzünden akıyor.

Virajlı yolda oldukça yavaş ilerliyoruz. Yollardaki çok sayıda tümsek hızımızı kesiyor. Öğle yemeğini doğa içinde bir lokantada alıp (Selva Maya) yola devam ediyoruz. Buranın halkı benzin istasyonu açtırmıyormuş böylece araçlara bidonlarla benzin satıyorlar.

San Juan Chamula Maya köyünün kilisesi sahiden insanı şaşırtıyor. Tamamen bir Maya tapınağı! Haçlar ağaç dalları ile kapanmış. Yerde çam ağacı dalları duruyor böylece kilisenin zeminine değil kendi topraklarına basmış oluyorlar, kilisenin her köşesinde dizili yüzlerce mum dikkati çekiyor. Ziyarete gelen Maya aileler bir hindi veya tavuğun kilise içinde başını kopartıp kurban ediyor. Her yer kan içinde, içim bulanıyor, kendimi dışarı atıyorum. Enerjisi çok yoğun bir yer. Yoruyor. Ama elbette çok ilginç bir yer. Bir Alman papaz bu duruma itiraz edince mayalar kiliseyi ateşe vermişler, yanan kilise öyle duruyor. İnanç en zor değişen kavramdır.

Köyün sokakları aç köpeklerle dolu! Hem de hepsi cins köpekler. Köpeklerden biri aynen sırtlana benziyor. Ufacık bir köpek ise uyuz. Oysa ki tedavisi çok kolay, kimse ilgilenmiyor. Köpekler bizi bir umutla otobüse kadar takip ediyorlar.

San Cristobal çok hareketli ve insana huzur veren bir kent.

Otelimiz Diego de Mazarieogos, eski şehirde geniş avlusu ve tipik odaları ile şık bir otel.

San Cristobal – Chiapa de Carzo – Sumidero Kanyonu ve Villahermosa

Rengârenk binaları, Arnavut kaldırımları, taş avluları, kırmızı çatılı alçak binaları, kemerli binaları, daracık sokakları ile bu kez koloni şehri San Cristobal’ı adımlıyoruz.

1528 yılında San Cristobal Meksika’nın ilk ve en eski İspanyol kasabası olarak kuruldu. Salgın hastalıklardan çok çekti. Santa Domingo kilisesi dıştan Barok, içten ise rokoko!

San Cristobal bölgesel kıyafetleri ile Maya halkının  her an canlı bir kasabası. Bekâr erkeklerin hasır şapkalarının iki yanından birer kurdele sarkıyor. Halkın ayaklarındaki Huaraches’in tabanı oto lastiği, üstü ise deri. Huipil ise boyundan geçirilerek giyilen üst kısmı rengârenk işlemelerle süslü bluzlar.

Sürekli farklı iklimleri yaşıyoruz. Bir sıcak, bir soğuk, arada ise bereket getiren yağmur…

San Cristobal’dan ayrılıyoruz. Yine eylem yapan öğretmenler yolu kesmiş. İnip konuşuyorum! “Bizden sonra dört kapı daha var, devam edemezsiniz” diyorlar. Alternatif diğer bir yola giriyoruz. Bir saat sonra Chiapa de Carzo kasabasındayız.

Hızlı motora yerleşiyoruz. Üstümüzde sarı can yelekleri var. Guatamala’dan doğan Grijalva nehrinin oluşturduğu Sumidero Kanyonu’na doğru hareket ediyoruz. Kanyondan gidiş yolculuğu 32 kilometre. Gidiş-dönüş ise ortalama 2 saat sürüyor.

Kanyonun yamaçları 100 metreden 1000 metreye kadar yükseliyor, suyun derinliği ise ortalama 10 metre. Yol boyunca timsah, sarı kocaman kelebekler, pelikan, ibiş ve karabatakları izliyoruz ama suyun hareketsiz bölümünde toplanan çöp yığınları motor gezisinin tüm zevkini bitiriyor.

Dönüşte öğretmenler yine yolları kesmiş… İki saat kadar zaman kaybediyoruz. Villahermosa’daki otelimize çok geç varıyoruz.

Villahermosa – Venta Parkı – Orizabe – Puebla (640 kilometre – 7saat)

Sabah taze bol yumurtalı bir kahvaltı sonrası Villahermosa caddelerindeyiz. Bir milyon nüfuslu bu hareketli kent Meksika’nın petrol bölgesinde.

Bir yuvayı ziyaret ediyoruz. Çocuklar bize coşku ile şarkı söylüyor.

Tüm çocuklar tertemiz! Saçlar ise jöleli.

Yuvada fotoğraflar çekiliyor, hediyelerimizi çocuklara veriyoruz.

Sıra Olmek (Olmec) açık hava müzesi ve hayvanat bahçesinde. “Pargue Museo de La Venta”. Hayvanlar perişan. Çakal, jaguar, siyah maymun, yaban domuzu, tilki insanlara birer oyuncak haline dönüştürülmüş.

Ufacık kafeslerde dönüp duruyorlar. Psikolojileri bozulmuş.

Keşke bilseler de intihar edebilseler!

“Karıncayiyen” benzeri hayvancıklar (conti) evcilleşmiş, etrafta korkusuzca dolaşıyorlar. Daha önce bu parkın simgesi kocaman bir timsah varmış. Üç kere tünel açıp kaçmış ama her seferinde yakalanmış. Sonunda eceli ile ölmüş ama bu coğrafyada bir efsane olmuş, heykeli dikilmiş.

Park boyunca bu coğrafyanın ana kültürü Olmek’lerden eserler sergileniyor. Olmekler (M.Ö. 1500 – M.S. 100) Mısır yazısına benzer “fikir veren figürler” kullanmışlar. En ünlü Olmek heykeli Warrior (savaşçı). Heykellerin yapı taşı olan bazalt 64 kilometre uzaktan getirilmiş. Acaba buraya kadar nasıl taşındı? Çok şaşırtıcı tekerlek kullanmadılar. Yaptıkları heykel suratları zencileri andırıyor. Bazı Olmek dev başları 6 tonu buluyor.

Burada gece ses ve ışık gösterileri yapılıyor. Yılan, deri değiştirdiği ve toprağın altına girdiği için bu kültürlerde “kutsal” sayılıyor!

Kaktüsün çiçeği olan Dragon Fruit (Ejderha meyvesi) tadıyoruz. İçi ufak siyah çekirdekli, kendisi ise beyaz!

Ve yollardayız…

Bu kez eylemcilerin yol kesmeleri bitti ve düz bir otoyol boyunca hızlı ilerliyoruz.

Orizabe Kentini ziyaret ediyoruz.

Buraya 1859 yılından itibaren Avrupa’dan üst düzey aileler yerleşmiş.

Bir sanat, bir kültür şehri oluşmuş.

Valilik sarayını ünlü Gustav Eiffel demir yapı malzemesi ile planlamış. Adı da zaten “Demir Saray”. Bahçesi de çok zevkli. Sarayın içinde tipik bir kahvede keyifle oturuyoruz. İki genç kız bir köşede hüzün dolu şarkılar söylüyor.

Aman Meksika kültürüne sahip çık!

Turks and Caicos

Turks and Caicos Adaları

Turks and Caicos Adaları Ne kadar Türk?

Hep merak edilir. Türkiye’den 1000 kilometre ötedeki Turks and Caicos Adaları‘nın Türklerle ne ilgisi var acaba.  Efendim buraya Osmanlı Döneminde Kuzey Afrika’dan yola çıkan korsanlarımız saldırmış. Yok öyle bir şey! İspanyollar adaya vardıklarında (1492) endemik kaktüsün üzerindeki kırmızı çiçek “Fes’e” benzediği için Türk Adası” demişler. Ama Osmanlı da Fes’in resmen kullanımı II. Mahmut dönemine (1808 – 1839)  rastlar. Yani çok sonraları. O yıllarda Suriye, Ürdün, Lübnan Osmanlı toprağıdır. Burada yaşayanlar Osmanlı pasaportu taşır ve onlara da “Türk” denirdi. Önceki Arjantin Devlet Başkanını hatırlayın. Aynı nedenle onu “El Turco” diye isimlendirdiler. Bu coğrafyada 1490’larda Fes vardır. İşte bence işin aslı bu.

“Turks ve Caicos” sığ su ile çevrili 42 mercan adasından oluşur. Hepsi mavi yeşilli boncuklar gibi yanyana dizilmiş. Providenciales (Provo), West Caicos, Middle Caicos, North Caicos, Salt Clay adalarında yerleşim bulunuyor.

Adaların uçları sığ mercan resifleri ile çevrili,  gelen yolcu gemileri ancak başkent Grand Turk adasına yanaşıyor. Ziyaretçiler vergiden muaf dükkanlara koşuyor. Habire alışveriş, nereye kadar? Büyük Türk Adası, kısacası hiç de ilginç değil. Esas ziyaretçi çeken yöresi Provo adasındaki “Grace Bay”. Burada pahalı siteler, oteller, butikler ve barlar arka arkaya dizilmiş. Ama bembeyaz kum ile berrak turkuaz su sahiden harika.

Adanın yönetiminin amacı burayı zaman içinde Grand Cayman veya Bermuda gibi vergisiz yeni bir finans merkezine dönüştürmek.Kısa kısa tarihçe

Yıl 750 – Tainos halkı adaya ulaştı

1300 – 1500 – Tarım ve  balıkçılık ile geçimini sağlayan Lucayans halkı adaya yerleşti.

1492 – Kristof Kolomb bu coğrafyaya uğradı.

1530 –  1720 – Bu adalar birer korsan yatağı idi.

1660 – 1750 – Bermudalılar Salt Clay adasında tuz üretti.

1706 – Fransız ve İspanyollar adaya ayak bastı. Ama pek uzun süre barınamadılar.

1764 – İngilizler yerleşti. Burası tam anlamı ile  bir İngiliz kolonisi oldu. Pamuk plantasyonu başladı. Afrika’dan köleler getirildi.

1813 – Fırtına pamuk tarlalarına büyük zarar verince pamuk ekimine son verildi, köleler serbest kaldı.

1970 – Tuz ticari değerini kaybedince 300 yıllık tuz ticareti sona erdi.

1973 – İngiltere ilk defa adalara özel bir vali atadı.

1976 – İlk kez bu coğrafyada seçim gerçekleşti. Mc Cartney ilk başbakan seçildi.

Dr. Cem Kınay bu coğrafyada bir ada satın alıp turistik tesisler kurmak için yerel hükümetle anlaşır. (Yıl 2008) Türkiye’den 300’e yakın mühendis ve işçi gelir. İnşaat başlar, bu arada hükümet yolsuzluk iddiaları ile devrilir. Ekonomik çöküntü başlar ve sonuçta proje rafa kalkar. Aralarından iki Türk genci burayı sever,  yerleşmeye karar verir.

Bilgisayar Mühendisi Yiğit Arol’un tek katlı, bahçeli sempatik bir Türk  kebap lokantası var. Birol Kıdık da emlak işleri yapıyor. Buradaki Türk grubu sürekli bir araya geliyor. Hepsi de çok uzun boylu ve yakışıklı. Hüseyin Elçiyörük (Fotoğrafçı), Birol Kıdık (Elektrik Mühendisi) Prof. Hayrettin Kılıç (Nükleer Fizik).  Elbette siz bu satırları okuduğunuzda değerli arkadaşlardan kaçı bu coğrafyada olacak onu şu anda bilemiyorum.Kısa Kısa Turks and Caicos

  • Air Canada American Airlines, British Air, Delta, Jet Blue, United Air, West Jet gibi havayolları ABD ve Kanada’nın bir çok kentinden ve komşu Karayip ülkelerinden buraya uçuyor. Miami’ye sadece 1,5 saat uçuş mesafesinde.
  • Akasya benzeri beyaz çiçekli moringa ağacı genellikle Güney Hindistan ile Kuzey Afrika’da yetişiyor. Burada ise mucizevi bir bitki olarak kabul edilmiş. Yaprağından yeşil çay yapılıyor. Tohumu ise direkt yeniliyor. Doğrusu çok acı. Ev sahibem Bayan Lynn Robinson, maratonda onlarca ödül sahibi. Teksas’ta gerçekleşen çok zor “ironman” yarışmasını bir hanım olarak bile başarı ile tamamlamış.  (Yüzme, bisiklet ve koşu içeriyor). Kendisi vegan ve daima moringa tohumu ile besleniyor.
  • Bu coğrafyada domino oyunu çok popüler.
  • Amerikan doları kullanılıyor ve İngilizce konuşuluyor. Ancak diyalek farkı bizleri
  • Deniz sahiden kristal berrak, beyaz kum ise un gibi. Yumuşacık. En ünlü plajları başta Grace Bay, Leeward, Long Bay, Halfmoon Bay, Pillory ve Sunray Beach .
  • Kanada ile çok yakınlaşmışlar hatta adaların sağlık hizmetlerini kanadalılar kurmuş. Zaman zaman Kanada’ya katılmayı bile düşünmüşler. İngilizler bırakır mı bilmem !
  • Adada herhangi bir kamu ulaşım aracı, örneğin otobüs yok. Taksilerde hiç öyle ucuz değil. Yolun kenarına yaklaşınca bazı özel araçlar yanınızda duruyor. (Jimney deniliyor). Bunlar bir bakıma dolmuş taksi. Sizi evinize kadar mesafeye bağlı olarak 5 – 10 dolar arası bir ücret karşılığı bırakıyor. Ama önceden arabada başka bir müşteri varsa önce onun evine gidiliyor. Böylece de adada dolaşmış oluyorsunuz. Ben hiç şikayetçi değildim.
  • Adanın sembolü “jojo” adında bir yunusçuk. Yavru bir yunus arkadaşlarını bırakıp 1986 yılında Dean Bernal adlı bir ziyaretçinin peşine takılmış. O hafta denizde birlikte yüzmüşler. Jojo bugün de insanları ve motorları takip ediyor. Ama motorlara öyle korkusuzca çok yaklaşınca birkaç defa yaralanmış. Artık o adanın “sembolü”.
  • Bilinçli adalılar bu coğrafyada yunus eğitim merkezi veya çok katlı binalar inşa edilmesine müsaade etmiyor. Yunus eğitim merkezleri gerçekten birer “işkence leğeni”. Evet yunusun yüz ifadesi sanki gülüyor   Ama ticari amaçla hapis tutulan yunuslar hiç ama hiç gülmüyor. Keşke intihar edebilseler !
  • Dünyanın çevresinde Friendship adlı kapsül ile ilk kez dolaşan John Glenn mecburi olarak 20 Şubat 1962 yılında Turks and Caicos adalarının yakınına indi. Dönemin ABD başkanı Johnson, Glenn’i almak için Turks and Caicos’a geldi. Benzer bir kapsül Grand Türk Havalimanının yakınında teşhir ediliyor.
  • Turk ve Caicos adaları civarında bine yakın gemi enkazı yatıyor. Batı Yarımadasındaki ilk gemi kazasına Molasses mercan kayalıklarında rastlanmış.
  • Mercanlar 50 milyon yıla yakın bir sürede oluşurlar. Kırılgandırlar. Suyun sıcak, güneş ışınının onlara ulaşması, suyun temiz ve istenilen oranda tuzlu olması gerekir, onun için mercanlar sığlarda bulunur. Balık ve diğer canlıların en büyük yaşam alanıdır. Düşmanları sadece  insanoğludur. Adaların etrafı 200 mil uzunluk ve 65 mil genişliğinde mercan resifleri ile örtülmüştür. Dileriz, korunur.
  • Turks ve Caicos Adalarında fırtına genellikle, Ağustos sonu Eylül ve Ekimde beklenir. O zaman çoğu oteller kapanır. Ada halkı yurtdışına gezilere çıkar. Adalara pek ziyaretçi gelmez. Ama Avrupa’da  kar yağınca uçak dolusu turist yine güneşe ve denize doğru yola koyulur.
  • Bu adalarda maalesef sahillerden deniz kabuğu toplanması bir bakıma destekleniyor. Dergilerde deniz kabuklarının listesi yer alıyor. Her gittiğim evde masaların üstü çeşit çeşit kabuk ile dolu idi. Oysa onları habitatlarından ayıran herkes bu hayvancıkların yeni yuva bulamayıp ölümüne neden oluyor.
  • Ayak işlerinde koşturanların çoğu komşu ada Haiti’den.
  • Sık sık gazinolar göze çarpıyor. Kumar yaygın.
  • Elektrik ve su çok pahalı o yüzden birçok kişi rahatsız edici sıcağa rağmen evine elektrik faturası kabarmasın diye klima taktırmıyor. Ayda 1000 dolar seviyesinde elektrik parasından bahsediliyor.
  • İki yüzyıl önce kurulan pamuk plantasyonları sık sık fırtınalarla zarara uğrayınca bu işten vazgeçilmiş. Bugün Cheshire Hall Pamuk plantasyonunu ziyaret etmek mümkün.
  • Salt Cay Adası’ndaki eski bir tuz tesisi bugün UNESCO dünya miras listesinde. Bermudalıların 300 yıl boyunca işlettiği ocakta özel tarlalara alınan deniz suyu güneşle buharlaştırılıp geriye kalan tuz kristalleri rüzgar değirmeninin yardımı ile çuvallara doldurulup gemilere yükleniyormuş. Bu amaçla çalıştırılan eşek ve merkepler bugün adada serbest dolaşıyorlar.
  • Turizm dışında ekonomiye en fazla katkı “balıkçılıktan”. Dünyanın tek deniz kabukları (Conch) çiftliği burada. Etlerini ihraç ediyorlar.
  • Sahillere ulaşan zehirli aslan balığının (Lion Fish) düşmanı olmadığı için sayıları hızla artıyormuş. Çok da obur olduğu için fazla balık tüketiyormuş. Bunları yok edelim diyenler varmış. Oysaki o kadar süslü ve gösterişli bir balık ki !
  • Karaibler’de kıskançlık hissi yok. Halk anını mutlu ve neşeli yaşamak istiyor. “Hayat bir gündür o gün bugündür”.
  • Turks ve Caicos dış işlerinde İngiltere’ye bağlı. Dış İşleri Bakanlığı bile yok. Kraliçenin atadığı bir vali görev başında. Ama İngiltere maddi yönden hep destek oluyor. Fırtına olsa İngiliz donanması yardıma geliyor. Savunmasını yine İngiltere üstlenmiş.
  • Sokaklarda çok sayıda sahipsiz köpek “Potcake” isimli bir sivil toplum örgütü onlara sahip çıkıyor. Topluyor, doyuruyor, tedavi ediyor ve sonra adaya ziyarete gelen özellikle ABD ve Kanadalı ailelere, sertifika, aşı kağıdı ve pasaportlarını sağlayıp sahiplendiriyorlar.
  • Adalar Iguana, mavi balıkçıl, pelikan, sümsük kuşu, flamingo, ton balığı, mavi kılıç balığı ve baraccuda’ya ev sahipliğini yapıyor.
  • Yol boyunca maalesef çok sayıda çöp atılmıştı. Özellikle de pet şişeler. Gayet rahatız edici bir manzara.

Cayman Adaları

Gitmek, hep başka yerlere, uzaklara, daha da uzaklara gitmek, benim için daima siyah beyaz bir “rüya”dır. Hep gitmediğim yerlerde sanki daha mutlu olacağımı hayal ederim. Yolculuk isteği bende hiç dinmez. Yolculuk insanı kendine çeker. Yolculuklar, gitmeler, düşler, sohbetler, uykulu sonsuzda hep birbirine karışır.

Aslında yaşamak “yolda” olmaktır. Yolculuk gizlere hamiledir. Yolculuk; burukluk, telaş, kaygı, korku, heyecan, sıkıntı, gerginlik ve merakı içinde barındırır. “Yolda olmak” sürprizlere açık, tedirgin edici ama daima heyecanlı ve çekicidir.

Hep haritada parmağımı üzerine koyup bu adalara da gitmeyi düşledim. İşte Cayman Adaları’nın en büyüğü Grand Cayman’dayım. Aslında bu coğrafyaya ulaşmak için İngiliz Konsolosluğu’ndan Adalar Vizesi almak gerekiyor. Vallahi bu vize İngiltere, Angola, ABD hatta Kuzey Kore vizesinden bile zor alınıyor. Bir defa pasaportunuzu en az üç hafta orada tutuyorlar. Telefon edip vizenin akıbetini bile soramıyorsunuz. Sanki bir sır! Gezi arkadaşım Taliha Hanım’ın vizesine 2013 yılı yerine yanlışlıkla 2012 tarihe atmışlar. Hata olduğu belli. Çünkü hepimizin vizesi arka arkaya verilmiş. Hem uçağa binerken hem de uçaktan inerken yarım saat bizi bu nedenle tuttular. Az kalsın pasaporta el koyup, pasaportunu emniyete yolluyorlardı.

Neyse sonunda İngiliz yönetiminde olan Cayman Adaları’nın en büyüğü Grand Cayman’a giriş yapabildik. Burası sanki ufak bir Amerika olmuş. Dev oteller, marka butikler, golf sahaları, asfalt yollar, akvaryumlar, lüks evler, barlar, pahalı mağazalar. Otelimiz adanın doğu kıyısında ve adanın bu tarafı daima çok rüzgâr alıyor, deniz de sürekli dalgalı. Kıyı boyunca çok sayıda tertemiz ve çiçeklerle donatılmış mezarlık görüyoruz. Meğer iç bölgeler kayalık olduğu için tüm mezarlıklar sahile sıralanmış.

1788 yılında çok sayıda İngiliz ticaret gemisinden oluşan filodan 10 tanesi Grand Cayman’ın doğu kıyısında kayalara çarpıp batmış. Gerçi denizcileri yerli halk kayıkları ile hemen kurtarmış. Bu gemilerin iskeletleri hâlen sahilden görülebilmekte. Ayrıca dev bir pervane ile balans için kullanılan koca bir kurşun kütlesi bu sahilde sergileniyor. Yolcular arasında sonra İngiltere Kralı olan III. George da varmış. Bu kral Cayman Halkı’na teşekkür olarak bu adaları vergiden muaf tutmuş. Hâlen de öyle… Hani “Kara para aklama yeri” diyorlar ya! Bu yüzden 29 bin şirketin bu adalar coğrafyasında temsilcisi varmış. Bunlardan 335 adedi sigorta dalında, 550 adedi ise banka.

Kraliçe adına İngiliz valinin yönettiği Cayman Adaları’nın 15 üyeli bir parlamentosu bulunuyor. Halkı dindar ve tutucu. Bu yüzden adanın sokaklarında bikini ile bile dolaşılması pek tavsiye edilmiyor.

Cayman Ada Topluluğu’na 1501 yılında ayak basan ilk beyaz yine ünlü Kristof Kolomb. Sahilinde kocaman kaplumbağaları görünce buraya “Los Tortugas” olarak adlandırmış. Sivrisineklerin fazlalığı yüzünden bu coğrafyaya yerleşmek pek kolay olmamış. Tarım sınırlı olunca halkı balıkçılık ile ticareti tercih etmiş. 1586 yılında Sir Francis Drake bu adaları kraliyet topraklarına resmen katmış. Adanın en tanınmış plajı “7 Mile Beach” olarak biliniyor. Burada yan yana ünlü ve pahalı otel zincirleri sıralanıyor.

Bence adaların en ilgi çekici turu “Stingray” olarak bilinen “dev vatosların” dünyasına girmek. Adanın kuzeyindeki sakin ve sevimli plaj noktası Rum Point’ten başlayan bu tur 1,5 saat kadar sürüyor. Cam tabanlı tekne ile okyanusun ortasında sığ bir bölgeye ulaşıyorsunuz. Herkes denize giriyor. Bazıları 100 kilogram ağırlığa sahip 35 santimetre boyunda dev vatoslar sizi burada sarıyor. Kucağınıza alabilirseniz sizi güzelce öpüyorlar. Ancak kuyruklarının üzerinde diken gibi bir çıkıntı var. Aman ona dikkat! Eğer kızıp bunu size batırırsa zehirlenirsiniz. Ünlü bir Avustralyalı belgesel yapımcısı bu şekilde öldü ya! Ama böyle bir şey olmuyor. Artık uysallar.

Vatosların gözleri yukarıda, ağızları ise aşağıdadır. Böyleye yediklerini göremezler. Genellikle mercan kayalarında beslenirler. Kendilerini zaman zaman kuma gömerler, sadece gözleri ve kuyrukları görülür. Genellikle meraklıdırlar. Korkarlarsa kaçarlar. Bu arada kovadaki mürekkep balığı parçaları turu düzenleyen kaptanlar tarafından armağan olarak vatoslara dağıtılıyor. Tabii aslında bu korkutucu hayvanların da insanların kuklası olması üzücü ama en azından akvaryum gibi dar bir alanda hapis değiller. Örneğin adadaki “Kaplumbağa Çiftliği”nde durum çok daha vahim. Hayvanları yaşlarına göre ufacık beton havuzlarda tutuyorlar. Zavallılar keşke intihar edebilseler. Çıkmayı, kaçmayı deniyorlar ama kendilerini havuz dışına bir türlü atmayı beceremiyorlar. Yaşamak zorundalar. Güya bu doğa dostu kuruluş bunları zaman zaman denize yani “doğal yaşama” bırakıyormuş. Yalan! Bu dev kaplumbağaların sonu Uzakdoğu’nun lüks lokantaları. Oralara eti için ihraç ediliyorlar. Bu hapishanenin yöneticisi olan şişman bir Amerikalı ile tartışıyoruz. Anlattıklarımı hiç ama hiç kavramıyor ve bana “Siz yanlış yerdesiniz, keşke buraya hiç gelmeseydiniz.” diyor. Ben de “Sen de kola, cips ve bol hormonlu hamburger yiyerek şişmanlamışsın, artık beynin de sadece yemeğe programlanmış, gerçekleri anlamıyorsun.” deyip uzaklaşıyorum.

Sokak arasında yer alan bir park ördek ve iguanalarla dolu. Onları ekmekle besliyoruz. Bu kez hepsi sokağa fırlıyorlar. Ezilecekler diye korkuyorum. Çok iri ama gururlu iguanalar bizlere pek yaklaşmıyor. Uzaktan bakmakla yetiniyorlar. Sahillerde kaybolan veya denizin sürüklediği ayakkabıları büyük bir ağacın üzerine dizmişler. Olmuş size “Ayakkabı Ağacı”.

Cayman Adaları bir bakıma doğal muz orkidesi, mercan kayaları ile sualtı dünyası, kendi yeşil fakat yanakları kırmızı Cayman Papağanı, Rom’dan yapılan kek, masalarını süsleyen “Conah” denen helozonik deniz kabukları, parlak turuncu renkli kurbağa balıkları demektir.

Grand Cayman’in iki tane de kız kardeşi var. Cayman Brac Adası sadece 36 kilometrekaredir. Buraya daha çok yürüyüş ve dağcılık için gidiliyor. Orkideler, kaktüsler, mango ile papaya ağaçları ve Cayman Papağanları bu adacığın sakinleri. Dalgıçları bu coğrafyaya çekmek için 1996 yılında Küba’dan 45 metre uzunluğunda ve 12 yaşındaki Sovyet Fırkateynini 300 bin dolara satın almışlar ve adanın bir körfezinde 5 metre derinliğe büyük zorluklarla batırmışlar. (Askeri gemiler öyle kolay batmaz). Elbette deniz altı dünyasının sessiz kahramanları bu gemiyi hemen kendilerine yuva yapmışlar. Böylece dalgıçlar için çok çekici ve ilginç bir ortam yaratılmış.

Little Cayman ise 200 sakini ile sadece 26 kilometrekaredir. Buraya giderseniz dünyanın en tehlikeli yaratığı insanı görmeden doğa ile baş başa olursunuz. Kum plajlar, tropik balıklar, sarı tepeli balıkçılar, sarı şeker kamışları, kırmızı ayaklı sümsük kuşları bu ufacık adada sizi bekliyor.

Kısa Kısa Cayman Adaları

· Bu coğrafyada Cayman Doları yanında her yerde Amerikan Doları da kullanılıyor. Cayman doları Amerikan dolarından daha kıymetli.

· 16 hektara yayılan huzur dolu Queen Elisabeth II Botanik Bahçesi’nde mavi iguanaları, yabani orkideleri, gümüş palmiyeleri görebilirsiniz.

· Bodden Kasabası’nda korsanlara ait olduğu söylenen bir mezarlık var. Jamaika gibi korsan yatağı olan Caymanlar’da kaplumbağa eti depolayan ünlü korsanlar arasında Henry Morgen, Karasakal ve Lowther bulunuyormuş.

· Adada nehir bulunmadığı için akan su ile sürüklenen alüvyonlar neticesinde mercan resifleri zarar görmemiş.

· Haftanın hemen hemen her günü kocaman bir yolcu gemisi bu adaya yanaşıyor. Çoğu yaşlı yüzlerce yolcu adaların ekonomisine canlılık getiriyor. Dikkat ediyorum çoğu hanım herhalde bir yolla eşlerini öldürüp yollara koyulmuşlar. (şaka…)

· 174 kilometrekarelik Grand Cayman’ın başkenti George Town’da bir de denizaltı var. Adı Atlantis. Otuz metre dibe dalan denizaltı ile akşamları ilginç bir tur yapabilirsiniz. Denizin altına yerleştirilmiş heykellere yuva yapan rengârenk yengeçleri, ıstakozları, yüzen kaplumbağaları ve ıstakozları bu tur sırasında seyretmek mümkün.

Akşamüstü adada yürüyüşe çıkıyorum. Kimseler yok ve etraf karanlık. Ayın gümüş hançeri sanki koluma saplanıyor. Zihnimde hep farklı coğrafyalarda masum hayvancıklarla birlikte olmayı düşlerim. Avustralya’da bir kanguru ile, Galapagos Adaları’nda rengârenk deniz iguanası ile, Filipinler’in Cebu Adası’nda utangaç ufak maymun Tersier ile, İzlanda’da bu sert coğrafyaya uyum sağlamış sevimli bir midilli ile, Çin’de o sevimli tembel panda ile, Patagonya’da ise paytak penguenlerle!

Cayman Adaları’ndan ayrılıyoruz… Ama bu arada koca yeşil bavulum Cayman Havayolları’nda kayboluyor. Miami’de tüm gün bavulumun peşine düşüyorum. İçindeki evraklar, notlar, benim için çok çok önemli. Bir hafta sonra bulunuyor. Hani insanı sevindirmek için önce bir kıymetli eşyasını kaybedeceksiniz ve sonra bulduracaksınız.

El Salvador

Otuz Dakikalık Ülke: El Salvador

El Salvador gündemimize hep 12 yıl süren iç savaşı ve gerillaları ile girdi. Bu topraklarda çok acı yaşandı. Ancak El Salvador aynı zamanda volkanların, sarsıntıların, kahvenin, gülümsemelerin, dalga sörfünün, siyah sessiz sahillerin, lezzetli papusa’nın, katkısız mavinin etkileyici coğrafyasıdır. El Salvador’da beyazlar beyazdan beyaz, siyahlar ise siyahtan siyahtır.

Bu topraklara ilk XI. yüzyılda Aztek soyundan yerliler gelmiş. Tarım yapmışlar, ilkel şartlarda taraçalar oluşturup mısır yetiştirmişler, şeker kamışından şeker elde etmişler. Ancak elmasla kesilebilen agatı bile şekillendirmişler. Ağaç kabuğundan elde ettikleri Indigo doğal boyasını kullanmışlar. Çanak, çömlek hazırlamışlar, alet yapıp ihtiyaçları kadar avlanmışlar, balık tutmuşlar, zaman zaman yağmur tanrısından su istemişler. Bugün şampuan, sabun ürettiğimiz balsam suyunu o günün şartları ile ağaçtan elde etmişler. İnanılmaz bir medeniyet yaratmışlar.

Özet bir tarihçe;

Yıl 1524: Meksika’dan Pedro de Alvarado komutasında İspanyollar bu medeniyeti yok edip, yerli haklı her fırsatta öldürüp 300 yıl bu bölgeyi istila etmişler.

Yıl 1824: Dr. Gabino Gainza Başkanlığı’nda Orta Amerika Cumhuriyeti kuruldu.

Yıl 1843: Orta Amerika Cumhuriyeti; El Salvador, Honduras, Guatemala, Nikaragua ve Kosta Rika olmak üzere 5 farklı ülkeye bölünmüş.

1932 – 1980: Askerî Rejim altında geçen yılları.

Yıl 1969: Komşusu Honduras ile 100 saat süren ve “Futbol Savaşı” olarak tanıtılan bir çatışmaya girer. Ancak bu çatışmanın gerçek yüzü biraz farklıdır. Azınlıkların bu coğrafyada ticarî menfaatleri söz konusudur.

Daha sonra El Salvador askerî bir yönetimin altına girer. Bu yeşil ülkede çok zengin bir kesimin yanında, halkın %90’ı ezilmektedir. Muhalefet eden herkes askerlerce öldürülmekte ve bu cinayetler nedeni araştırılmamaktadır bile.

Onkoloji Hastanesi’nin yanındaki ufak bir kilisede görev yapan hastalara moral veren halkın çok sevdiği 62 yaşındaki Papaz Romeo hükümete bu meyanda sorular yöneltince 1980 yılının Mart ayında bir ayin sırasında bu arabadan açılan tüfek ateşi ile öldürülür. Cenazesine binlerce kişi katılır ve bu sırada çıkan panikte 40 kişi hayatını kaybeder. Boş meydandan çuvallarca ayakkabı toplanır. Bu askerî rejime karşı toplu bir direniş için bir başlangıç olur. Aynı yılın Kasım ayında iç savaş başlar. A.B.D.’nin desteklediği hükümete Sovyetler, Küba ve Nikaragua’nın desteklediği 5 farklı gerilla grubu cephe açar. 12 yıl süren bu kanlı iç savaş sonrası 30 bin kişi hayatını kaybeder.

Farklı istekler öne süren 5 farklı gerilla grubu Küba lideri Fidel Castro’nun önerisi ile FMNL adı altında bir araya gelirler. Böylece hükümetle ciddi bir pazarlığa otururlar. En sonunda 1992 yılında Papa ve Birleşmiş Milletler’in araya girmesi ile bir metin üzerinde anlaşırlar.

Evet, bu anlaşmaya taraflar saygı gösterir. Böylece ülkeye barış gelir. Zaman içinde eski gerilla liderleri devlet başkanı bile seçilir.

Volkanların Gölgesinde Bir Başkent: San Salvador

San Salvador ufak bir ülkenin kalabalık bir başkentidir. Eski ile yeninin, yeşil ile dumanın, sessizlik ile karmaşanın birlikte soluk aldığı bir kenttir. Deprem ile, iç savaş ile, volkan püskürmeleri ile defalarca darbe yemiş. Tekrar ayağa kalkmıştır. Bundan dolayı kahve plantasyonları arasındaki koloni döneminin o süslü binalarının hiçbiri günümüze ulaşamamış. Oysa bu yerleşim merkezi kahve sayesinde 1970 yılına dek çok parlak bir dönem yaşamıştır.

San Salvador’u aslında bir günde tanıyabilirsiniz. Tiyatro Binası (National Theater) kahve üreticilerinin maddi yardımları ile 1910’lu yıllarda inşa edilmiş tipik bir Navo-Art örneğidir. Depremlerden zarar görünce Güzel Sanatlar Akademisi’nin öğrencilerinin katkıları ile yenilenmiş. Ayda iki kez Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserin ücreti sadece 1 USD imiş. Konser her seferinde tam dolu salona oynuyormuş. Ancak, El Salvador’da bu güne kadar henüz opera kurulmamış.

Papaz Dario Romero’nun cenazesinin kalktığı Metropolitan Katedrali Hz. İsa’nın yaşamından sahnelerin canlandırıldığı sekiz yağlıboya tablo ile tanınıyor. Katedralin tavanında ise “cennet” tasvir edilmiş. Millî Sarayı (National Palace) muhakkak adımlayın. Güzel bir avlusu var. Bu avludaki 5 çam o dönemde Orta Amerika Cumhuriyeti’ne dahil beş ülkeyi temsil ediyor. Yine kahve üreticilerinin parası ile 1883 yılında yapılan bu binada devlet başkanının çalışma odası ile ilk meclis yer alıyor.

El Rosario Kilisesi dışarıdan gayet çirkin bir beton yığını olarak görünse de içi renkli vitrayları, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini tasvir eden modern heykelleri ile eminim hoşunuza gidecektir. San Salvador’un Millî Müzesi’ni de ziyaret etmek gerekir. Tarım, din ve bu coğrafyadaki “yaşam” hakkında geniş bilgi veriyor. Ayrıca Kristof Kolomb öncesi, İspanyol Koloni Dönemi ve Modern Çağ olarak da her bölüm kendi arasında sınıflandırılmış.

San Salvador Civarında:

En son 95 yıl önce lavlarını püskürtmüş olan Baqueron Krateri başkente sadece 25 kilometre uzakta. Çok sayıda merdiven tırmanarak tepeden krateri seyrediyoruz. San Fernando Kahve Plantasyonu’nda doğanın sihirli gölgesinde keyifle kahvelerimizi yudumluyoruz. Burada tabiat çok cömert… Baston diksen yeşerecek.

1993 yılında Dünya Miras Listesi’ne giren Joya de Ceren Maya Kalıntıları Amerika’nın Pompeii’yi olarak anılıyor. Çünkü 1400 yıl önce infilak eden volkan bir hafta içinde püskürttüğü farklı katmanlarla tüm köyü gömmüş. Halkı kaçmayı başarmış olmalı çünkü kazılarda insan iskeletine rastlanmamış. Önce parkın müzesini geziyoruz. Başkentte Antropoloji Müzesi’nde gördüklerimizin benzerleri sergileniyor. Şef evini, köyün şamanının kulübesini, mısır tarlalarını görüyoruz. Bu kalıntılar sayesinde bilim adamlarının Maya nüfusunun yanlış hesaplandığı ortaya çıkmış. El Salvador’un sembolü yeşil-mavi kuyruklu Taragoz Kuşu’na burada rastlamak mümkün.

Tazimal’da yer alan 3 Maya Piramidi’ni keşfetmeye gidiyoruz. Yemyeşil çimleri neşeli bir keçi sürüsü süslemiş. Henüz piramitlerin tamamı ortaya çıkarılmamış. Meksika’da yetişen Agave Kaktüsü’nün bir benzerinden burada doğal iplik elde ediliyor. Bol bol kakao ağacı görüyoruz. Kakao bodur ağacının gövdesinde yetişiyor.

El Salvador’un ikinci büyük kenti Santa Anna’nın hareketli ve şık kent meydanı hepimizin hoşuna gidiyor. Meydanın üç yanı koloni mimarîsinin güzel örnekleri ile çevrilmiş. Savaştan hasar görmeyen Santa Anna’nın halkı Kuzey Amerika’ya kahve ihracatı gerçekleştiriyor.

Kısa Kısa El Salvador:

Bu ülkenin kendi parası yok. Tamamen Amerikan Doları’nı kullanıyor. Zaten 3 milyona yakın El Salvador’lu Amerika’da yaşıyor. Bu ailelerinin ülkelerine yolladıkları dövizler veya bu coğrafyada yaptıkları yatırımlar ekonomiye can veriyor.El Salvador Kosta Rika’dan sonra Orta Amerika’nın ekonomisi en kuvvetli ikinci ülkesi olarak biliniyor.Volkanlar Ülkesi olarak da anılan El Salvador’un 200 volkanından 20’si hâlen aktif. En yükseği ise 2700 metre ile El Pital. Dünyanın en genç 3. volkanı da bu bölgede adı “Izalcu”Siyah kumlara sahip Pasifik Kıyıları’nda bilhassa La Libertad sahilleri dalga sörfünü sevenler için bir cennet.Ülkede din faktörü çok etkili. Halkın %75’i koyu Katolik, geri kalanlar ise Protestan. Sık sık parklarda elinde megafon ile İncil’den bölümler okuyan vatandaşlara rastlıyorsunuz.Müze, saray, sokak ve kilise duvarlarına çok renkli ve canlı resimler yapılmış. Bu konuda Orta Amerika sanatçıları sahiden çok başarılı. En ünlü tatları “Pupusas”. Peynirli, loroca (çiçekli) ve fasulyeli, hazırlanıp acı sos ile sunuluyor. Denemek gerek. Kasım ayının ikinci pazarı tüm ülkede “Pupusas Günü” kutlanıyor. Bu günde dans ve eğlence ile birlikte yapılan yarışmada 50 adet pupusası ilk yiyen birinci gelirmiş.Papa bu ufak ülkeyi 1983 ve 1996 yıllarında iki defa ziyaret etmiş. İç savaşın yaşandığı 1983 yılında Papa için camları kurşun geçirmeyen özel ve tuhaf bir otobüs – kamyon hazırlanmış. Bu araç şu anda askerî müzede teşhir ediliyor. Adı da “Pop-Mobil”.II. Dünya Savaşı’nda binlerce Musevi’ye sahte evrak vererek hayatlarını kurtaran dönemin El Salvador Viyana Büyükelçisi Albay Arturo Castellanos’un adı bugün başkentin en geniş caddesine verilmiş.El Salvador müzik ile yaşıyor. Her köşeden insanın kanını kaynatan kıvrak Latin müziği yayılıyor. En ünlü grupları ise 4 Onacs.Başkentte popüler bir anlayışla suni bir Amerikan köşesi yaratılmış. “Gran Via”. Ünlü kahve zincirleri, sinemalar, lokantalar ve elbette pahalı butik dükkânlar yer alıyor.El Salvador her an sarsılıyor. Zaten geçmişte birkaç defa ciddi deprem geçirmiş.Coartepeque Krater Gölü’nde yer alan Teopan Adası’nda Maya harabeleri bulunmakta!Bu coğrafyada sık sık karşılaştığımız “Tepe” kelimesi bize hiç yabancı değil. Kelimenin Bering Boğazı’ndan geçen atalarımızın sayesinde bu coğrafyaya ulaştığı tahmin ediliyor.Bina önlerinde, sokaklarda, otellerin bahçesinde tam teçhizatlı ve silahlı asker ve güvenlik memurları dikkati çekiyor ve ürkütüyor..

Cayman Adaları

Cayman Adaları Size Ne Hatırlatıyor?

Gitmek, hep başka yerlere, uzaklara, daha da uzaklara gitmek, benim için daima siyah beyaz bir “rüya”dır. Hep gitmediğim yerlerde sanki daha mutlu olacağımı hayal ederim. Yolculuk isteği bende hiç dinmez. Yolculuk insanı kendine çeker. Yolculuklar, gitmeler, düşler, sohbetler, uykulu sonsuzda hep birbirine karışır.

Aslında yaşamak “yolda” olmaktır. Yolculuk gizlere hamiledir. Yolculuk; burukluk, telaş, kaygı, korku, heyecan, sıkıntı, gerginlik ve merakı içinde barındırır. “Yolda olmak” sürprizlere açık, tedirgin edici ama daima heyecanlı ve çekicidir.

Hep haritada parmağımı üzerine koyup bu adalara da gitmeyi düşledim. İşte Cayman Adaları’nın en büyüğü Grand Cayman’dayım. Aslında bu coğrafyaya ulaşmak için İngiliz Konsolosluğu’ndan Adalar Vizesi almak gerekiyor. Vallahi bu vize İngiltere, Angola, ABD hatta Kuzey Kore vizesinden bile zor alınıyor. Bir defa pasaportunuzu en az üç hafta orada tutuyorlar. Telefon edip vizenin akıbetini bile soramıyorsunuz. Sanki bir sır! Gezi arkadaşım Taliha Hanım’ın vizesine 2013 yılı yerine yanlışlıkla 2012 tarihe atmışlar. Hata olduğu belli. Çünkü hepimizin vizesi arka arkaya verilmiş. Hem uçağa binerken hem de uçaktan inerken yarım saat bizi bu nedenle tuttular. Az kalsın pasaporta el koyup, pasaportunu emniyete yolluyorlardı.

Neyse sonunda İngiliz yönetiminde olan Cayman Adaları’nın en büyüğü Grand Cayman’a giriş yapabildik. Burası sanki ufak bir Amerika olmuş. Dev oteller, marka butikler, golf sahaları, asfalt yollar, akvaryumlar, lüks evler, barlar, pahalı mağazalar. Otelimiz adanın doğu kıyısında ve adanın bu tarafı daima çok rüzgâr alıyor, deniz de sürekli dalgalı. Kıyı boyunca çok sayıda tertemiz ve çiçeklerle donatılmış mezarlık görüyoruz. Meğer iç bölgeler kayalık olduğu için tüm mezarlıklar sahile sıralanmış.

1788 yılında çok sayıda İngiliz ticaret gemisinden oluşan filodan 10 tanesi Grand Cayman’ın doğu kıyısında kayalara çarpıp batmış. Gerçi denizcileri yerli halk kayıkları ile hemen kurtarmış. Bu gemilerin iskeletleri hâlen sahilden görülebilmekte. Ayrıca dev bir pervane ile balans için kullanılan koca bir kurşun kütlesi bu sahilde sergileniyor. Yolcular arasında sonra İngiltere Kralı olan III. George da varmış. Bu kral Cayman Halkı’na teşekkür olarak bu adaları vergiden muaf tutmuş. Hâlen de öyle… Hani “Kara para aklama yeri” diyorlar ya! Bu yüzden 29 bin şirketin bu adalar coğrafyasında temsilcisi varmış. Bunlardan 335 adedi sigorta dalında, 550 adedi ise banka.

Kraliçe adına İngiliz valinin yönettiği Cayman Adaları’nın 15 üyeli bir parlamentosu bulunuyor. Halkı dindar ve tutucu. Bu yüzden adanın sokaklarında bikini ile bile dolaşılması pek tavsiye edilmiyor.

Cayman Ada Topluluğu’na 1501 yılında ayak basan ilk beyaz yine ünlü Kristof Kolomb. Sahilinde kocaman kaplumbağaları görünce buraya “Los Tortugas” olarak adlandırmış. Sivrisineklerin fazlalığı yüzünden bu coğrafyaya yerleşmek pek kolay olmamış. Tarım sınırlı olunca halkı balıkçılık ile ticareti tercih etmiş. 1586 yılında Sir Francis Drake bu adaları kraliyet topraklarına resmen katmış. Adanın en tanınmış plajı “7 Mile Beach” olarak biliniyor. Burada yan yana ünlü ve pahalı otel zincirleri sıralanıyor.

Bence adaların en ilgi çekici turu “Stingray” olarak bilinen “dev vatosların” dünyasına girmek. Adanın kuzeyindeki sakin ve sevimli plaj noktası Rum Point’ten başlayan bu tur 1,5 saat kadar sürüyor. Cam tabanlı tekne ile okyanusun ortasında sığ bir bölgeye ulaşıyorsunuz. Herkes denize giriyor. Bazıları 100 kilogram ağırlığa sahip 35 santimetre boyunda dev vatoslar sizi burada sarıyor. Kucağınıza alabilirseniz sizi güzelce öpüyorlar. Ancak kuyruklarının üzerinde diken gibi bir çıkıntı var. Aman ona dikkat! Eğer kızıp bunu size batırırsa zehirlenirsiniz. Ünlü bir Avustralyalı belgesel yapımcısı bu şekilde öldü ya! Ama böyle bir şey olmuyor. Artık uysallar.

Vatosların gözleri yukarıda, ağızları ise aşağıdadır. Böyleye yediklerini göremezler. Genellikle mercan kayalarında beslenirler. Kendilerini zaman zaman kuma gömerler, sadece gözleri ve kuyrukları görülür. Genellikle meraklıdırlar. Korkarlarsa kaçarlar. Bu arada kovadaki mürekkep balığı parçaları turu düzenleyen kaptanlar tarafından armağan olarak vatoslara dağıtılıyor. Tabii aslında bu korkutucu hayvanların da insanların kuklası olması üzücü ama en azından akvaryum gibi dar bir alanda hapis değiller. Örneğin adadaki “Kaplumbağa Çiftliği”nde durum çok daha vahim. Hayvanları yaşlarına göre ufacık beton havuzlarda tutuyorlar. Zavallılar keşke intihar edebilseler. Çıkmayı, kaçmayı deniyorlar ama kendilerini havuz dışına bir türlü atmayı beceremiyorlar. Yaşamak zorundalar. Güya bu doğa dostu kuruluş bunları zaman zaman denize yani “doğal yaşama” bırakıyormuş. Yalan! Bu dev kaplumbağaların sonu Uzakdoğu’nun lüks lokantaları. Oralara eti için ihraç ediliyorlar. Bu hapishanenin yöneticisi olan şişman bir Amerikalı ile tartışıyoruz. Anlattıklarımı hiç ama hiç kavramıyor ve bana “Siz yanlış yerdesiniz, keşke buraya hiç gelmeseydiniz.” diyor. Ben de “Sen de kola, cips ve bol hormonlu hamburger yiyerek şişmanlamışsın, artık beynin de sadece yemeğe programlanmış, gerçekleri anlamıyorsun.” deyip uzaklaşıyorum.

Sokak arasında yer alan bir park ördek ve iguanalarla dolu. Onları ekmekle besliyoruz. Bu kez hepsi sokağa fırlıyorlar. Ezilecekler diye korkuyorum. Çok iri ama gururlu iguanalar bizlere pek yaklaşmıyor. Uzaktan bakmakla yetiniyorlar. Sahillerde kaybolan veya denizin sürüklediği ayakkabıları büyük bir ağacın üzerine dizmişler. Olmuş size “Ayakkabı Ağacı”.

Cayman Adaları bir bakıma doğal muz orkidesi, mercan kayaları ile sualtı dünyası, kendi yeşil fakat yanakları kırmızı Cayman Papağanı, Rom’dan yapılan kek, masalarını süsleyen “Conah” denen helozonik deniz kabukları, parlak turuncu renkli kurbağa balıkları demektir.

Grand Cayman’in iki tane de kız kardeşi var. Cayman Brac Adası sadece 36 kilometrekaredir. Buraya daha çok yürüyüş ve dağcılık için gidiliyor. Orkideler, kaktüsler, mango ile papaya ağaçları ve Cayman Papağanları bu adacığın sakinleri. Dalgıçları bu coğrafyaya çekmek için 1996 yılında Küba’dan 45 metre uzunluğunda ve 12 yaşındaki Sovyet Fırkateynini 300 bin dolara satın almışlar ve adanın bir körfezinde 5 metre derinliğe büyük zorluklarla batırmışlar. (Askeri gemiler öyle kolay batmaz). Elbette deniz altı dünyasının sessiz kahramanları bu gemiyi hemen kendilerine yuva yapmışlar. Böylece dalgıçlar için çok çekici ve ilginç bir ortam yaratılmış.

Little Cayman ise 200 sakini ile sadece 26 kilometrekaredir. Buraya giderseniz dünyanın en tehlikeli yaratığı insanı görmeden doğa ile baş başa olursunuz. Kum plajlar, tropik balıklar, sarı tepeli balıkçılar, sarı şeker kamışları, kırmızı ayaklı sümsük kuşları bu ufacık adada sizi bekliyor.

Kısa Kısa Cayman Adaları

· Bu coğrafyada Cayman Doları yanında her yerde Amerikan Doları da kullanılıyor. Cayman doları Amerikan dolarından daha kıymetli.

· 16 hektara yayılan huzur dolu Queen Elisabeth II Botanik Bahçesi’nde mavi iguanaları, yabani orkideleri, gümüş palmiyeleri görebilirsiniz.

· Bodden Kasabası’nda korsanlara ait olduğu söylenen bir mezarlık var. Jamaika gibi korsan yatağı olan Caymanlar’da kaplumbağa eti depolayan ünlü korsanlar arasında Henry Morgen, Karasakal ve Lowther bulunuyormuş.

· Adada nehir bulunmadığı için akan su ile sürüklenen alüvyonlar neticesinde mercan resifleri zarar görmemiş.

· Haftanın hemen hemen her günü kocaman bir yolcu gemisi bu adaya yanaşıyor. Çoğu yaşlı yüzlerce yolcu adaların ekonomisine canlılık getiriyor. Dikkat ediyorum çoğu hanım herhalde bir yolla eşlerini öldürüp yollara koyulmuşlar. (şaka…)

· 174 kilometrekarelik Grand Cayman’ın başkenti George Town’da bir de denizaltı var. Adı Atlantis. Otuz metre dibe dalan denizaltı ile akşamları ilginç bir tur yapabilirsiniz. Denizin altına yerleştirilmiş heykellere yuva yapan rengârenk yengeçleri, ıstakozları, yüzen kaplumbağaları ve ıstakozları bu tur sırasında seyretmek mümkün.

Akşamüstü adada yürüyüşe çıkıyorum. Kimseler yok ve etraf karanlık. Ayın gümüş hançeri sanki koluma saplanıyor. Zihnimde hep farklı coğrafyalarda masum hayvancıklarla birlikte olmayı düşlerim. Avustralya’da bir kanguru ile, Galapagos Adaları’nda rengârenk deniz iguanası ile, Filipinler’in Cebu Adası’nda utangaç ufak maymun Tersier ile, İzlanda’da bu sert coğrafyaya uyum sağlamış sevimli bir midilli ile, Çin’de o sevimli tembel panda ile, Patagonya’da ise paytak penguenlerle!

Cayman Adaları’ndan ayrılıyoruz… Ama bu arada koca yeşil bavulum Cayman Havayolları’nda kayboluyor. Miami’de tüm gün bavulumun peşine düşüyorum. İçindeki evraklar, notlar, benim için çok çok önemli. Bir hafta sonra bulunuyor. Hani insanı sevindirmek için önce bir kıymetli eşyasını kaybedeceksiniz ve sonra bulduracaksınız.