Floransa – Sanata ve Güzelliğe Doymak!

Floransa, Rönesans’ın oya gibi işlenmiş bir örtüsü sanki. Michelangelo, Leonardo da Vinci, Giotto, Dante, Raffael, Boticelli, Fra Angelico, Medici Ailesi, Cellini ve Donatello ile bütünleşmiş bu güzel kent.

<span>Photo by <a href="https://unsplash.com/@jonko?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Jonathan Körner</a> on <a href="https://unsplash.com/s/photos/florence?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Unsplash</a></span>

Floransa’nın tarihi M.Ö. 59 yılına kadar uzanmaktadır. VIII., IX. ve X. yüzyıllarda Bizans egemenliğinde gelişmiş ve etrafı surlarla çevrilmiş. Birçok medeniyete merkezlik etmiş olan kentin ilk yerleşimleri tepelik yerlerde başlamış. Türkiye’de olduğu gibi zelzele durumunda tehlikeli olan kıymetli tarım arazilerini ve dere yataklarını iskân için kullanmamışlar. Ayrıca, o dönemde Arno Nehri, bugünkü gibi sakin değil, pek hırçınmış.

İtalya’da şehirler, nehirler ile iki sevgili gibidir; birbirlerinden hiç ayrılmazlar. Arno Nehri de Piza’da Akdeniz’e dökülmeden önce Floransa şehrinin iki yakaya ayırır. Ayrıca, bilimde, sanatta ve zihniyette “Yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans’ın, Arno Nehri’nin killi topraklarından yükselmeye başladığını da unutmayalım. Gerçekten de kentin o mutlu dönemlerinden kalan çok sayıda bina, kilise, köprü, meydan, heykel, tablo ve freskler çok iyi korunmuştur. Eğer tüm kilise, müze ve tarihî anıtları saymaya çalışsak, her hâlde çok sıkıcı bir metin ortaya çıkar. Bu kenti yavaş yavaş, uzun uzun, doya doya, sindire sindire, anlayarak, bakarak, en önemlisi de görerek gezmek lâzım.

Sanat yapıları ile dopdolu olan Floransa, hızlı kentleşme ve büyüme rahatsızlığına yakalanmadığı için, insan yürüyerek bile tüm önemli eserlere rahatça ulaşabiliyor. Tarih, kültür, renk mozaiği ve sevimlilik, güzel bir uyum içinde.

Kent içinde gezerken, hep güzel ve genç insanlar görüyorsunuz. Sıhhatli, konuşkan ve sempatik. O kuzey ülkelerinin sessizliği beni bıktırmıştı. İnsan zaman zaman biraz şamata da istiyor doğrusu. Bravo, Avrupa gençliği sırtlarına sırt çantalarını, uyku tulumlarını alıp durmadan geziyorlar. Bir bravo da İtalyanlara!

Lisanlarını İngilizce’ye Türkiye gibi ezdirmemişler. Kat’iyen bir tek İngilizce bar, lokanta, kahve ismi yok. Hatta, İtalya’ya gelen ziyaretçiler, derdini anlatacak kadar İtalyanca öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bazı müzelerinde bile sırf İtalyanca izahat vermişler. Zaten İtalyanların ancak çok azı iyi derecede İngilizce biliyor. Televizyonlarında bir tane bile İngilizce sözlü filme rastlamadım!

Bugün Floransa, eşsiz doğası, şarapları ve yemekleri ile ünlü. Toskana Eyaleti’nin başkenti ve İtalya için en az bir Milano, bir Venedik, bir Roma kadar önemli bir turizm cenneti. Şehrin kıyı mahallerinde, halkın hâlâ bahçelikle de uğraştığı görülüyor. Ayrıca, kent içinde deri ve kumaştan yapılan eşyaların satıldığı dükkânların sayısı da oldukça fazla.

Floransa sokaklarında yürüdükçe, tüm kent sanki aynı kalıptan çıkmış gibi bir hisse kapılırsınız. Bütün binalar ile dar sokaklar birbirine benzediğinden, çabucak yolunuzu kaybedebilirsiniz. Çünkü, Floransa’nın binalarının çok büyük bir bölümü açık sarıya boyanmış ve yeşil panjurlara sahip. Niye mi? Elbette kentin eski özelliğini koruma amacıyla!

Floransa’nın bu tarihî dokuyu bugünlere taşımasını, halkının zengin tacirler, din adamları ve asillerden oluşmasına ve bu kesimin sanata içtenlikle sahip çıkmasına borçlu diyebiliriz. Yangın ve doğal afetlerden zarar görenler sürekli onarılmış. Örneğin, bütün zamanların en büyük ozanı Dante (Alighieri), bugün tekrar yaşama dönse, evinde ve Floransa sokaklarında yabancılık çekmeden aynı huzur içinde çalışabilecek ve ünlü eseri “İlâhî

Komedi”yi muhtemelen tekrar kaleme alabilecektir. Ancak, Floransa Dante’nin kıymetini bilememiş, politik zıtlaşmalar sonucunda ölüme mahkûm edilmiş ve sonuçta kaçmak zorunda kalmış. 14 Eylül 1321 yılında ölmüş zaten ve ölene dek sürgünde kalmış, ünlü Dante. Günümüzde Dante’nin evi, müze yapılarak ve temsilî mezarı Santa Croce Kilisesi’nde korunarak bu ayıp örtülmeye çalışılıyor.

Ünlü dev katedral : Santa Maria Del Fieore ve Vaftizhane

            Evet, insanı ürperten bu dev yapıya 1294’de mimar Arnolto di Cambio başlamış. Daha sonra Giotto, A. Pisano, F. Talenti ve G. Ghini devam ettirmiş ve nihayet başlandıktan ancak 40 yıl sonra F. Brunelleschi, bir mühendislik harikası olan kubbesini yerine yerleştirmiş. İşte, işin içine bu kadar mimar karışınca dev; fakat, tuhaf bir görüntü ortaya çıkmış. Zoraki süslemesi ile katedralin büyüklüğü, insanı rahatsız ediyor. Cephesi, bin bir türlü taş ve mermerle süslenmiş. Bu dev yapıtın içine gerçi 20 bin kişi sığıyormuş; ama, o dış cephedeki coşku ve görkem iç mekânlara aktarılmamış. Bu katedralin yanında bulunan, göğe doğru yükselen çan kulesini yapan ise ünlü Giotto. Zaten onun ismi ile anılıyor.

            Aynı meydanda Dante’nin de 1269 yılında vaftiz edildiği  kilise yer alıyor. Gerçi o dev katedralin gölgesinde pek dikkat çekmiyor ama. İşte bu vaftizhanenin kapılarından biri “Cennetin Kapısı” adını taşıyor. Gerçekten de altın sarısı rengindeki bu kapı ışıl ışıl! Lorenzo Ghiberti ve oğulları bu kapıyı işleme ve oymacılık sanatının bir şaheseri olarak tam 27 yılda tamamlamışlar. Cennet kapısı on bölüme ayrılmış. Bölümlerde Adem ile Havva’nın yaratılması, ilk günah, cennetten kovulma sahneleri ve Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa’nın yaşantısından sahneler yer alıyor. Ne var ki “Cennetin Kapısı” hep kapalı, hiç açılmıyor. Kısacası kimse cennete kabul edilmiyor. Kilisenin iç mekânı ise mozaiklerle süslenmiş.

Katedral müzesinde Michelangelo’nun ünlü heykeli Merhamet (Pieta) ile Donatello’nun ahşap görünümündeki ünlü yapıtı Magdalen’in orijinallerini görebilirsiniz!

Vecchio Sarayı (Palazzo Della Signoria) ve Bankerlik

            Floransa’nın muhakkak görülmesi gereken bir başka eseri de, 500 kişilik Meclis Salonu, altın işlemeli tavanları, gezegen isimleri ile anılan tavan süslemeleri, duvarlardaki portreler ve savaş manzaraları, işlemeli çekmeceli dolapları, Michelangelo’nun Zafer adlı heykeli, Türkiye dahil tüm ülke haritalarını içeren çalışma odası, müzik odası, şömineleri ile Vecchio Sarayı derim. Bu sarayda ünlü Medici Ailesi yaşamış.

Medici Ailesi ile birlikte dünyada ilk kez bankerlik Floransa’da telaffuz edilmiş. Yıllar önce Banker Kastelli ile ülkemizde de bir dönemde “Banker” sözcüğü sık sık kullanılır olmuştu. “Banka” sözcüğü ise “Banko”dan geliyor. Banko, bildiğimiz ahşap sıra demek. Efendim, bankerler bankoda oturup, insanların paralarını işletirlermiş. Eğer paranız batarsa gene aynı banko’dan bu kötü havadis ilân edilirmiş. İşte, bu nedenle İtalyanca’da “banco rotto” iflâs anlamına geliyor.

Kentin kolyesi : Ponte Vecchio

            Floransa’ya gelip de ünlü Ponte Vecchio Köprüsü’nden yürüyerek geçilmez mi. Hem de geçiş ücretsiz! Köprünün üstünde dükkânlar yerleşmiş. Bu dükkânların çoğu da kuyumcu. Ancak, işin ilginç yanı, daha eskiden kunduracılar, daha da eskiden demirciler, daha eskiden de kasaplar varmış bu köprüde!

            O eski günlerde veba, birçok kez ölüm getirmiş Floransa’ya. En büyük salgın 1348 yılında olmuş. Bu salgından Boccaccio, ünlü eseri Decometrone’de söz etmektedir.

            Efendim, İtalya’da ne kadar çok dondurma dükkânı var, buna paralel ne kadar çok dondurma yiyen insan var! Çok büyük ve kârlı bir sektör olmalı “dondurmacılık”.

Bir de Floransa sokaklarının hâkimi motosikletler var! Her an bir köşeden bir tanesi aniden önünüze çıkabilir.

Santa Croce Kilisesi

            Michelangelo’nun bu ünlü eseri, Rönesans’ın mücevheri olarak kabul edilir. Kilisenin önünde Enrico Pazzi imzalı bir Dante heykeli size “Hoş geldiniz” diyecektir. 1195 yılında başlanan bu kilise, Roma, Grek ve Gotik üslûbunun bir sentezidir. Kilisede Michelangelo’nun kendi yaptığı heykeli de bulunmaktadır. Ayrıca, bu kilisede Dante, Michelangelo, Galileo, Fermi, Macchiavelli ve Rossini’nin mezarları ile Galileo’nun heykeli yan yana sıralanmış. Eğer tarih bilgim beni yanıltmıyorsa, Galileo “Dünya düz değildir ve dönmektedir” dediği için kilise tarafından ölüme mahkûm edilmişti. Ne dersiniz, burada bir tezat yok mu?

San Lorenzo Kilisesi

            San Lorenzo Kilisesi, Hristiyanlık âleminin eski ve mukaddes bir tapınağı olarak kabul edilmektedir (1421-1446). Kilise daha sonra yine Medici’ler tarafından bir aile kilisesi hâline dönüştürülmüş. Ailenin mezarları da burada bulunmaktadır. Michelangelo’nun plânı ile kilise, zarif kolonların yardımıyla üç bölüme ayrılmış. Yaldızlı gül biçimindeki tezniyatla, beyaz zemin üzerindeki kare bölmeli tavan, kemerler ve mavi taşlar kiliseye bir sükûnet, bir iç huzur vermekte! Duvarda Donatello imzalı büyük bir XIX. asır tablosu hemen dikkatinizi çekecektir!

Uffuzi Galerisi

            Uffuzi Müzesi’ne girebilmek için önceden “randevu” almazsanız kuyruk beklemek zorunda kalabilirsiniz; çünkü, içeride herhangi bir zaman diliminde en fazla 540 kişiye müsaade ediyorlardı. Giorgio Vasari tarafından projelendirilip 1565 yılında tamamlanan Uffuzi Müzesi’ni bir resim ve tarih zenginliği olarak tanımlamak mümkün. Uffuzi, dünyanın en eski ve Avrupa’nın en büyük galerisi unvanını elinde tuttuğu için yılda bir milyon ziyaretçiyi kendisine çekiyor.

Unutmayın, İtalya’da en fazla parayı müze girişlerine veriyorsunuz. Bir de insanın gözünde büyüyen dik merdivenler var. Her müzeyi sanki kasıtlı olarak üçüncü kata hazırlamışlar. Size her müze ziyareti öncesi en az 80 basamak bekliyor.

Uffuzi Müzesi iki koridor boyunca sıralanan büst, heykeller ve tavan süslemeleri ile kendine has bir özellik kazanmış. Ama, bu galerinin en dikkat çeken bölümü şüphesiz Sandro Boticelli’nin o mükemmel, ince ve titiz çalışmaları. Hele “Venüs’ün doğuşu” (The Birth of Venüs) tablosunun önünden bir süre ayrılamadım. Ben o koyu renkli, kasvetli dinî konuları içeren tablo ve para karşılığı asillerce ısmarlanan yine karanlık portrelerden doğrusu hiç hoşlanmıyorum. Ama, Boticelli gibi ince ve aydınlık çalışan ressamların tablolarına hayranım. Gene Boticelli’nin “Allegory of Spiring” (İlkbahar) tablosu ile milattan önce yapılan “Güreşçiler” (Wrestlers) adlı heykeli muhakkak Uffuzi Galerisi’nin salonlarından birinde bularak uzun uzun, hayranlıkla seyredin derim. Çok sayıda ikona dışında Leonardo da Vinci, Raphael, Titian, Luka Sigorelli, Dossi Dossi, Fillipo Lippin, Rubens, Rembrandt, Van Dyck, Tintoretto gibi isimler bu galeride ön plâna çıkıyor.

Güzel Sanatlar Akademisi Galerisi

            Bu galeriye sırf Michelangelo’nun ünlü heykeli Davud’u görmek için gidilir doğrusu! Bu mükemmel eser Davud’u 26 yaşında çıplak olarak 410 santimetre boyundaki heykelle temsil ediyor. Heykelin detayları, özellikle saçlarının tellerine bile gösterilen ihtimam ve incelikle insanı sahiden şaşırtıyor. Bu ne ince çalışma, sanki özel bir aşk ve sevgi ile bezenmiş. Artık Davut’tan sonra çıplak erkek heykeli yapmak, daha iyisini başarabilmek bana zor gibi geldi. Michelangelo, bu işi yüzyıllar önce bitirmiş ve koca bir nokta koymuş. Belki ukalâlık olacak; ama, bana Davud’un elleri biraz büyük ve hatta kaba geldi.

            Ayrıca, girişte gene Michelangelo’nun tamamlanmamış “Dört Esir” isimli taş yontma eserleri yer alıyor. Davut heykelinin bir kopyası Floransa’ya hâkim bir tepeden bu kente bakıyor. Her hâlde o müthiş katedralin şaşırtıcı boyutları Davud’u da rahatsız ediyordur.

            “Sabine Kadınına Tecavüz” isimli heykelinin alçı kopyası, gene çok sayıda ikona ile XIX. yüzyıl alçı örneklerinin saklandığı bir stüdyoyu bu galerinin içinde göreceksiniz.

Pitti Sarayı!

            Kraliyet unvanlarına ve büyük servetlere sahip tüccar Pitti Ailesi, nüfuslarını simgeleyecek ve tüm Floransa Saraylarını gölgeleyeceğine inandıkları bu sarayın inşasına başlamışlar. Ancak, sarayın inşaatı bitmeden en büyük rakipleri Medicilerin politik ve ekonomik baskısına pes edip sarayı Cosimode Medici’nin karısı Lonora’ya satmışlar. Hani o çekememezlik vardır. Ben en iyisiyim, kimse daha iyisini yapmasın. Her dalda biz öyle değil miyiz? Sanatçılar, zenginler, yazarlar, üniversite hocaları, bankacılar gibi…

            Saray, 32 bin metre kare bir alan üzerine kurulmuş. Dıştan görüntüsü oldukça ciddi; fakat, içi zarif ve gösterişli. Sarayın dört farklı bölümü gezmemiz mümkün. Bunlar Modern Sanat Galerisi, Baboli Bahçesi, Palatina Galerisi ve mücevherleri de barındıran Argenti bölümü. Ayrıca, Puantizm sanatının en güzel uygulayıcılarından Claude Monat’ın o ünlü manzaralarını da özel bir sergide izlemek mümkün.

            Porselen koleksiyonu, kraliyet daireleri, tuvallere işlenmiş Titian, Murillo, Rubens, Domenico Feti, Tintoret, Valazquez, Andre del Sarto, Van Dyke tabloları, Gottfried Schalcken’in “Mum Işığındaki Kız” isimli eseri, Napolyon büstü, kraliyet dairesi yemek salonu, taht slonu, mavi salon, balo salonu, süslü oval masalar, fildişi ve mercandan yapılmış farklı süs eşyaları… İşte, Pitti ziyaretinden aklımda kalanlar!

            Hava güzelse çok geniş Boboli Bahçesi’nde oksijeni bol bir tur atarsınız. Ama, öyle Versay Sarayı’nın bakımlı bahçesi gibi bir bahçe beklemeyin sakın! Boboli Bahçesi, Ammannati dahil dört büyük mimarın çalışmaları ile tertiplenmiş. Bahçe içinde çeşitli heykeller, havuzlar, sun’i mağaralar, anfi-tiyatrolar ve meydanlar yer alıyor.

            Tüm bunları gezdikten sonra yine vaktiniz ve sabrınız kalırsa, Dante’nin evinde onun döneminin Floransa’sını yaşar, XIII. yüzyıl güzel eseri SS Annunziata Kilisesi’nde soluklanır, Michelangelo’nun o ünlü merdivenlerini seyretmek üzere Laurention Kütüphanesi’ne girer ve son olarak da 13 numaralı otobüsle Michelangelo Tepesi’ne çıkıp, güneşin kent üstünde batışını seyredebilirsiniz. Sonra da yeşil park alanı boyunca, varlıklıların evlerini seyrederek tekrar şehrin merkezi kabul edilen olan tren istasyonuna geri gelirsiniz.

Size bir tavsiye daha; Floransa’da otelinizi muhakkak ana gar binasının yanında seçin! Benim kaldığım Hotel Ambasciatori (Via Luigi Allamanni 3, Tel.: 055 – 287 421) otelini tavsiye edebilirim.

            Ama, tüm bunlar için Floransa’ya en az dört gün ayırın derim!

            Artık dönüş zamanı geldi. Elbette İstanbul’a dönmek güzel; ama, İstanbul’da bir hafta kaldıktan sonra tekrar yollara düşmek, yeni yüzler, yeni sokaklar, yeni mekânlar tanımak tutkusu hâkim geliyor. Belki de günün birinde  Sicilya’da buluşmak üzere…

Eğer Floransa yazımızı beğendiyseniz bir Roma Gezi Yazımıza bakın…
https://bizgezginler.com/orhan-kural/romada-gezilecek-yerler/

Derneğimizin sitesi: https://www.turkiyegezginlerkulubu.com/

Yazar: https://www.orhankural.org/

Bozulmamış Avrupalı: Letonya

     Letonya, Baltıklar’ın İsviçre’si olarak anılıyor. Yer yer deniz seviyesinin altında bulunan topraklara da sahip. Tüketim hırsımızla paralel olarak artan küresel ısınma sonucu denizler yükselince bu ülkede de ciddi sorunlar yaşanacak gibi görünüyor.

     Teton Şövalyeleri, Letonya’da tam 300 yıl kalmış. Tarih bilgimizi tazeleyelim: Haçlı seferleri sırasında yaralılara yardım etmek üzere kurulan “Şövalyeler Birliği”,  sefer sonrası hem zengin ve ünlü olmuşlar hem de savaş sanatını iyice öğrenmişler. Şövalyeler Kıbrıs’a, daha sonra Rodos’a ve nihayet Malta’ya yerleşerek Osmanlı ordusuna kök söktürüp Avrupa’da isim yaptılar. Büyük Türk deniz kahramanı Turgut Reis de Malta kuşatması sırasında vuruldu.

     Şövalyelerin bir bölümü ise Polonya’da Marienburg Kenti’ne yerleşirler. Onlara Kuzey Avrupa’da Hristiyanlığı yayma görevi verildi. Beyaz pelerin üzerine siyah haçlı kıyafetleri ile tanınan Teton Şövalyeleri gittikçe daha acımasız olmuşlar. Sonunda komşu ülke orduları güçlerini birleştirip bu sınır tanımayan şövalyelere “Artık Yeter!” demişler!..

     Letonlar 1201 yılından itibaren 400 yıl Alman, 100 yıl İsveç, 1944’ten itibaren de 50 yıl Sovyet ve 40 yıl Polonya işgalinde kalmışlar. Nüfusun yüzde 40’ı Protestan, yüzde 20’si Katolik, yüzde 20’si ise Ortodoks’tur.

     Letonya, İsveç ve Almanya’nın yıllar süren yardımları ve yatırımları sayesinde ekonomisini ayakta tuttu. Ülkede toplam nüfusun içinde Rusların oranı yüzde 34’e ulaşıyor bu yüzden de Rusça yaygın olarak kullanılıyor. Ancak bugün Letonlar çocuklarına Rusça, Ruslar da çocuklarına Letonca öğretilmesini istemiyorlar!

Canlı Bir Ortaçağ Kenti: Riga

     Riga hemen hemen her Avrupa kenti bir nehir kenarında kurulmuştur. Bu başkentin sevgilisi ise Dougava Nehri. Beyaz Rusya’da doğup 1000 kilometre sonra Letonya’da Baltık Denizi’ne dökülüyor.

     Riga, kentle aynı adı taşıyan Riga Körfezi’nden 15 kilometre içeride kurulmuş, Baltık Denizi’nin en önemli limanı olmasından dolayı da hızla gelişmiş. Riga Limanı’ndan bir feribota binip 5 saat sonra kendinizi Stockholm’da bulabilirsiniz.

     Stalin’in “Doğum Günü Pastası” olarak anılan, beşi Moskova’da ve bir tanesi Varşova’da olan o meşhur taş binalarından biri de Riga’da. Bu bina “Bilim Akademisi”ne ev sahipliği yapıyor.

     Riga’nın eski kentinde dolaşıyorum. Önümde elinde üç yıldız taşıyan özgürlüğü temsil eden ünlü “Bayan Milda Heykeli” duruyor. Üç yıldız Letonya’nın o dönemdeki üç bölgesini temsil ediyor. Kurzeme, Vidzeme ve Latgale.

     1211 yapımı Dome Katedrali ise Roma, Gotik, Barok ve Klasik stillerin bir karışımı. Rengârenk vitrayları ve büyük orgu ile tanınıyor.

     Bir kahvede oturup gelip geçen insanları dikkatle inceliyorum. Uzun saçlı, kuzeyli yüz hatları önümden sıra ile geçiyor, kırmızı file eldivenli, sedef düğmeli, sarı şapkalı bir kadın teypten yükselen müzik ile bebek gibi dans ediyor. Genç bir çocuk kararsız, şaşkın bir ifade ile etrafına bakıyor. Gözlerinde heyecanın derinliği var. Sanki zamanı yavaşlatıyor.

Bremenli bir papazın kurduğu kilisenin önüne Bremen’in üst üste sıralanmış dört kafadarının o ünlü heykelini koymuşlar. St. Peters Kilisesi, Riga Sinagogu, Aldenis Binası, Üç Biraderlerin Evi, Pazar Meydanı Riga’da sizi bekliyor.

     Riga’nın yüzde 40’ı Arnuva (Jugendstil) mimarî tarzında inşa edilmiş. Pencere altlarındaki bitki ve çiçek motifleri, süslü merdiven sahanlıkları, çatılarında gizli hayvan figürleri ve süslemeli kolonlar dikkati çekiyor.

     St. Petersburg Kilisesi, Riga Kalesi ve eski İsveç kışlası ile tipik evleri de görülmeye değer. Hele Alberta ve Elizabates Sokakları’nda yan yana dizilmiş, birbirinden güzel Arnuva Binaları! Bunların mimarı da oldukça ünlü bir isim. Bütün zamanların en iyi filmi seçilen “Potemkin Zırhlısı” filminin yönetmeni, Rus Sergey M. Eisenstein’in babası “Mikail.”

     Ulusal içkisi bitkisel kökenli bir likör, adı: Black Balsam. 24 farklı baharat içeriyor. Bira veya votka ile karıştırıp da yudumlamak mümkünmüş. Rus Çariçesi Katherina’nın Black Balsam sayesinde iyileştiği söylenir. Gezgin, aslında farklı tatları sever!

     Riga, gece hayatını nefes nefese yaşayan bir şehir. Gece kulüpleri, kafejinicas’lar (kahveler), barları, gazinoları, oyun salonları, internet kafeleri, İtalyan Lokantaları, İrlanda Pubları, hatta seks şovları ve eşcinsel kulüpleri ile…

     Riga sokaklarında Aldanis Birası’nı yudumlarken, bir elini de kız arkadaşının omzuna atmış çok sayıda kafası dumanlı sarışın öğrenci görebilirsiniz.

     Riga’nın ana bulvarı sık sık ad değiştirmiş. Gezginler şehirlerin, sokakların, barların isim değiştirmesinden pek hoşlanmazlar. On sene sonra da o kente geldiğinde anılarını yeniden bulmak, hatırlamak ister. Evet, bu caddenin de başına gelmedik kalmamış. Önce Alexandre (Bir Rus Çarı) Bulvarı, sonra “Hitler Bulvarı” ve daha sonra “Stalin Bulvarı” olmuş. Bugün ise adı “Hürriyet Bulvarı”!

     Riga’da çok sayıda kilise ve katedral kulesi görüyoruz. Önce Katolik olan Letonya, Almanya ve İsveç’in etkisi ile daha sonra Protestan mezhebini kabul etmiş.

     Riga’da bir kilisenin kulesini bitiren mimar, elinde bir şampanya şişesi ile kulenin en üstüne çıkar ve şişeyi aşağıya bırakırmış. Şişe kaç parçaya ayrılırsa, kule o kadar yıl ayakta kalacak anlamına gelirmiş. Bir defasında mimarın şişesi hiç kırılmamış ve kule gerçekten ertesi yıl depremde yıkılıvermiş!

     Şehir turunda Letonya Üniversitesi’nin kapısının önünden geçiyoruz. İri rehberimiz habire anlatıyor: Öğrenciler daima yan basamaklardan çıkarlarmış; çünkü ön cephedeki basamakları kullanırlarsa kötü not alacaklarına inanırlarmış. Ön yüzdeki basamak ne hikmetse hep hocalara kalıyor olmalı !

     Baltık Kıyısı’nın en kozmopolitik, en kalabalık kenti Riga’nın merkezinde, gotik stilinde, süslü püslü bir bina var, adı da bir tuhaf: “Kara Kafalının Evi”. Bu malikâne, bekâr yabancı tüccarların konukevi olarak 1344 yılında yapılmış. Peki “Kara Kafa” nereden çıktı, diyeceksiniz. Efendim, bekâr yabancı tüccarların azizi, bir zenci imiş. Bu bina Riga’nın 800. kuruluş yıl dönümünde, yani 2001 yılında restore edilerek tekrar açılmış. Zaten binanın içinde “Yıkılırsam, beni bir daha yapın.” diye bir ibare yer alıyormuş.

     Hansa Alman Ticaret Birliği’nin, Riga’da da bir merkezi var. Estonyalı zengin bir hanım da bu birliğe ısrarla üye olmak ister. Hansa üyeleri önce “Zengin olduğunu ispatla!” derler. Kadıncağız tam Hansa Binası’nın karşısına, aynı büyüklükte güzel bir bina yaptırır,  ardından tekrar Hansa’nın kapısını çalar. Ancak, yeni bir “bahane” bulup kadıncağızı bir türlü bu birliğe almak istemezler. O da evinin çatısına, Hansa Binası’na bakan kızgın bir kedi heykeli koydurur. “Damdaki Kızgın Kedi”!

Kısa Kısa Letonya

  • Letonya Avrupa Birliği’ne 2004 yılında girdi. Genç Letonlar hemen çalışmak için İngiltere ve İrlanda’yı seçti.
  • Bu coğrafyada nem olmadığı için kışın soğuk hissedilmiyor.
  • Riga eski şehri 1997 yılında Dünya Miras Listesi’ne katıldı.
  • Leton dilinde erkek isimleri hep “S” harfi ile biter.
  • “Opera Binası’nın” başkentliler için özel bir önemi vardır. Halk savaş sonrası para          toplayıp ilk önce opera binalarını tamamladılar.
  • Noel için çam ağacı süsleme geleneğinin 1510 yılında Riga’da başladığı iddia ediliyor.   Bekar Tüccarlar Birliği’nin binasından çıkan sarhoş gençler ellerinde ne varsa bahçedeki çam ağacı üzerine fırlatmaya başlamış. Daha sonra Martin Luther bu süslü   çam ağacını evlere kurdurtmuş.
  • Letonya parası Lats, Avro’dan bile kıymetli. 100 Avro = 70 Lats ediyordu. (2012 Mayıs)
  • Sovyetler Dönemi’nde de Riga zengin Rusların mekân edindiği bir kenttir. Elbette Sovyet Dönemi’nin tembelliğini bugün bile zaman zaman hissediyorsunuz. Riga daima kanalların, göllerin ve Baltık Denizi’nin en büyük, en iddialı kenti olmuştur!
  • Balet Baryshnikov Letonya’nın uluslar arası ünlü bir sanatçısıdır. Tanınmış Alman besteci Richard Wagner de iki yıl boyunca çalışmalarını Riga’da sürdürmüş.
  • Bir dönem vergi tespitinde pencere sayısı esas alındığından Riga’da bazı evlerin pencereleri sahte!
  • Riga’da Kronoulda Parkı içindeki Tejnica Çay Bahçesi’nde keyifli bir çay içebilirsiniz.
  • Estonya gibi Letonya da 1873 yılından beri her 5 yılda bir Dans ve Müzik Festivali yapılıyor. Ortalama 45 koro geleneksel kıyafetlerle bu festivale katılıyor.
  • Riga Açık Hava Müzesi, Yugla Gölü kıyısında yer alıyor. Seksen hektar alan içinde 118 farklı yapı sergileniyor. Ayrıca burada bu coğrafyanın farklı etnik gruplar kültürleri hakkında bilgi aktarıyor.

Moskova Hızla Değişen Bir Yaşam

“Moskova Üniversitesi’nin kuleli muhteşem yapısına sırtımı dönüp, gerçekten güzel bahçenin nehre doğru, kâh teraslar yaparak, kâh kıvrılıp bükülerek inen yeşillikleri arasından şehre bakıyorum. Moskova, şimdi daha güzel… Şehirlere mana veren asıl unsurun “insan” olduğunu Moskova kadar açık anlatan bir ikincisi zor gösterilir. Tanrım, ne yapı, ne cadde genişliği, ne ağaç, ne park, hiçbiri, hiçbiri, bir şehri şehir yapmaya nasıl da yetmezmiş!.. İnsanı, gülen, konuşan, üzerinde yaşamanın bütün belirtileri görülen bir varlık olarak bunların yanına katmadınız mı; isterse her köşe başını bir dev blokla donatıp, her caddeye iki Champs Elysée genişliği veriniz; işte belli ki, az geliyor…” diyor, “Rusya’dan” adlı kitabında Bedi Faik. Ve Ekliyor. Moskova’yı böyle kısaca anlatmak ve özetlemek çok zor. Çünkü, bir şeyler mutlaka eksik kalacaktır…

Bir söylenceye göre, Moskova’yı Mosk ve Kıva adlarında bir karı-koca kurmuş. Ne çarlık döneminde ne de sosyalist dönemde, Moskova’nın bir kent planı yokmuş. Napolyon Savaşları sırasında, yani 1812’de 250 bin olan Moskova’nın nüfusu, 1917’de 2 milyona ulaşmış, 1982’de ise bunun tam 5 katına. Bunun üzerine, kent alanı ve nüfusunun 2010 yılına kadar büyütülmemesine karar verilmiş. Moskova, uçsuz bucaksız ovalar ortasında kurulmuş. Tüm yapılarda hep ağaç kullanılmış; çünkü civarda taş yok dense, yeridir. Bu nedenle 1812 yılında Napolyon’a dörtte üçü yanmış bir Moskova bırakıp şehri öyle terk etmişler!

1147’de Kremlin duvarları (Kremlin, “kale” anlamına geliyor.) içinde oluşmaya başlayan Moskova, zamanla Kremlin dışına taşarak bugünkü durumuna gelmiş. Volga’nın kolu olan 505 kilometrelik Moskova Irmağı, kenti ikiye bölüyor. Irmak üzerinde sürekli yolcu ve yük taşındığı için bizim Haliç’i andırıyor.

Moskova’nın caddeleri çok geniş, parklar ve yeşil alanlar, bizleri şaşırtacak kadar çok. Bazı alanlarda yer alan, her biri birer sanat şaheseri olan heykeller ve parkları süsleyen havuzlar dikkat çekiyor. Büyük çiçekli bulvarlar, bin bir çeşit ağacın yer aldığı koruluklar, parkların birinde çimlerin üstüne oturup etrafımı izliyorum. Kırmızı yanaklı şişman Slav kadın, bankta yanak yanağa, dudak, dudağa bir çift, kırmızı gül satan, ufak burunlu küçük kız, elindeki kitaba yoğunlaşmış yaşlı bir bey, yirmi yıl öncesinin Moskova’sı ile bugünün Moskova’sı o kadar farklı ki; o sessiz, saygılı, emniyetli, çekingen Moskova artık şu sözcüklerle tanımlanıyor. Kumarhane, striptiz, kivi suyu, Mc Donald’s, rap müziği, bol sayıda dilenciler, Benetton, boy boy sigara reklamları ve elbette mafya.

Çarlık döneminden kalma yüzlerce büyük ve güzel bina var Moskova’da. Daha yeni binalar ise eski kent dışına, çok planlı bir biçimde, geniş caddeler üzerine yapılmış ve halen de yapılmaya devam ediliyor. Yemyeşil alanların ortasından yükselen bu binaların hemen hepsi de prefabrike. Moskova artık şehir merkezinin dışında, planlı bir şekilde gelişiyor!

Kremlin Sarayı, Moskova ile Birlikte Anılır

Moskova denince ilk olarak akla “Kremlin” geliyor kuşkusuz. XX. yüzyılın siyasi serüveninde en önemli  siyasi kararların alındığı bir merkez ne de olsa. O yüzden de basın yayın organlarında adı sık sık geçiyor. Kremlin’in yapımı XII. yüzyıla uzanıyor. Kiev Prensi uzun kollu    -çok para canlısı imiş-  Yuri zamanında temeli atılan kale, 20 kule ile çevrili ve çok büyük bir alanı kaplıyor.

Kremlin Sarayı 1818’de tamamlanmış. Çar, açılışa dünyanın önde gelen kişilerini çağırmış. Kremlin Sarayı ile ilgili o kadar çok şey anlatılıyor ki, üstelik hepsi de birbirinden ilginç. Ben size sarayın yapıldığı ilk günlerde geçen trajik bir olayı aktarayım isterseniz:

Kremlin Sarayı’nı herkes çok beğenmiş; ama Çar Korkunç İvan’ın tutkusu bir başkaymış. Saraya âşık olmuş âdeta. Sarayı yapan mimarı çağırmış ve “Söyle bana, bundan daha güzel bir bina yapabilir misin?” diye sormuş. Şaşıran mimar, “evet” diye karşılık vermiş; ama onun bu kendine güveni başına iş açmış. İvan hemen mimarın gözlerini oydurtmuş, daha güzel bir bina yapamasın diye…

Dünyanın en büyük çanı ve topu da burada. İkisi de bronzdan yapılmış. Ama, bugüne kadar ne topla ateş edilmiş, ne de çandan bir “tın” sesi çıkmış! Olsun… Yapılmış ya… İki yüz tonluk çar çanı, fırınlama sırasında çıkan bir yangın sırasında üzerine dökülen suyun oluşturduğu  ısı farkı nedeniyle çatlamış. Kırık çan bugün bir dilek taşı.  Alaşım olarak içine konulan altın ve gümüş çanın sesine farklı bir renk katarmış. Menzili 440 metre olan devasa  topun ağırlığı da azımsanacak gibi değil; gene tam 200 ton. Topun süslemeli güzel tekerlekleri sonradan eklenmiş.

Bu topu, düşmanı korkutmak için yapmışken Ruslar Kremlin için bakın ne diyorlar: “Bir top var hiç atış yapmamış / Bir çan var hiç çalmamış. / Bir hükümet var hiç çalışmamış.”

Kremlin’in içinde çarlık döneminden kalma saraylar, çeşitli binalar, çarların mezarlığının bulunduğu katedraller, kiliseler, ayrıca modern bir yapı olan içinde konser salonu bulunan Kruşçev döneminde yapılan  Kongre Binası bulunuyor.

Kremlin’in içindeki katedrallerin en önemli tüm “taç giyme” törenlerinin yapıldğı “Assumption” (Meryem’in göğe yükselmesi) katedraliymiş. Ortodoks kiliselerinde Aneks’i esas kilise ile ayıran duvar üstüne 3-4-5-6 veya 7 sıra ikona yerleşiyor. Genellikle en alt sıranın tam ortasında Hz. İsa, iki yanında da Meryem Ana ile kilisenin ithaf edildiği aziz yer alıyor.

“Krasni” yani “güzel” meydanda yürürken bir de baktım bir Rus askeri elinde atmaca ile yanımdan geçti. Meğer bu atmacalar güvercinleri yakalayıp, öldürüyormuş. Kremlin’e zarar vermesinler diye!

Rusya’nın kalbi ve yönetim merkezi Kremlin’i gezmek için dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçiler her zaman uzun kuyruklar oluşturuyor… Lenin, eşi Krupskaya ve kız kardeşi ile birlikte 5 yılını; Stalin, 20’li ve 30’lu yıllarını hep Kremlin’de geçirmiş. Kremlinin iki kilometre uzunluğundaki kırmızı duvarları ve kaleleri inatla direndi yedi eşli korkunç Ivan’a, Büyük Petro’ya,  Büyük Katerina’ya, Napolyon’a. Stalin’e ve hala ayakta, sapasağlam.

Kızıl Meydanın Oyuncağı Soğan Kubbeli Katedral!

Moskova denince akla gelenlerden biri de, fotoğrafçıların gözdesi Aziz Valisi (Basilius Katedrali). Renk renk kuleleri, dokuz kubbesi  ile zoraki bir biçim ve renkler cümbüşü. Belki de onu yaptıran Çar Korkunç İvan’ın ruhsal yapısını yansıtıyor. Ancak Tatar  Camiiden etkilendiği kesin.  Aziz Vasili Katedrali Kazan ve Astrahan Hanlıklarına karşı kazanılan zaferler anısına 1554-1560 yılları arasında inşa edilmiş. Napolyon bu yapıya hayran kalır ve taşlarını tek tek söküp Paris’e taşımayı bile düşler. Stalin ise Kızıl Meydan’daki ünlü geçit törenlerine engel olduğu için yıktırmak ister. Ancak ünlü Mimar Baranovsky pastayı da andıran kilisenin merdivenlerinde boğazını keseceğini söyleyince Stalin bu çılgın fikrinden vazgeçer.

Yedi Kız Kardeşler !

Moskova’yı gezerken, uzun kuleli, kimilerine göre “çirkin” olarak tanımlanan yedi dev bina hemen göze çarpar. Hepsi de Stalin döneminde yapılmış. Hem de 40 bin Alman esirin hayatına mal olmuş. Biri Moskova Üniversitesi, ikisi bakanlık, ikisi otel, ikisi de mesken olarak kullanılıyormuş. Bunların bir benzeri, yani sekizinci bina da Varşova’da bulunuyor. Moskova’ya gelen Nazım Hikmet bu binaları görünce “sizin ne güzel mimarlarınız vardı. Bu koca binalarda nereden çıktı ?” diye sorar.  Şoför yanıtlar ünlü şairi “Stalin yoldaş böyle istiyor, büyük binaları çok seviyor.” “Stalin yoldaş mı ?” diye sorar Nazım Hikmet. “Ben öyle bir mimar tanımıyorum”, hemen ufak bir not: Stalin hiçbir zaman Nazım Hikmet ile görüşmemiştir!

Napolyon  Moskova Yollarında !

Moskova’da “Borodino Panoraması”nı da kesinlikle görmenizi öneririm. 1812 yılında, Moskova’ya 150 kilometre uzaklıktaki Borodino Köyünde Fransızlarla Ruslar arasında, sadece 15 saat süren ve “Borodino Savaşı”nın anlatıldığı, 116 metre çapındaki dev bir dairesel tablo ve  maketlerle  desteklemiş. Toprak, çamur, yanmış ev, kırık tekerlek, top arabası,  süvariler ve yaralılar hepsi iç içe.  Bu görkemli tabloyu, Lenin’e benzeyen ressam Franz Rubur ve beş yardımcısı, bir yılda tamamlamış.  Tablo o kadar canlı ki, bakarken sanki savaşı siz de bire bir yaşıyorsunuz! Acaba, ressamlarımız tarafından bunun benzeri bir kompozisyon ile “Çanakkale Savaşı” anlatılamaz mı diye düşündüm. (Ve bu gerçekleşti, çok mutlu oldum.)  Tek gözlü (gözünü Osmanlı savaşında kaybetmiş), karizmatik “yaşlı tilki” diye bilinen  Rus General Kutuzu’nun başarılı taktiği ile “Borodino Muhaberebesi” sonrası geri çekilen Ruslar, Napolyon’a boş, yanmış, soğuk ve yiyeceksiz bir Moskova bıraktılar. Bu kez Moskova’yı düşman değil kendileri yaktı.  Napolyon Moskova’da üç hafta kalır ve geri çekilir. Ama kışın geri dönüş de hiç te kolay değildir. Partizanlar sık sık yollarda saldırırlar. Napolyon ordusunu bırakıp hassa alayı ile Paris’e döner.  Farklı Avrupa ülkelerinin askerleri ile birlike 650 bin olan ordusu altı ay sonra Fransa’ya döndüğünde bu  sayı  70 bine düşmüştür. General Kutuzu “Moskova’yı geri alırız ama ordum giderse iş biter” demişti ve haklı çıktı.

İşte Moskova, Yeşil Moskova

1990 yılı sonrası kapalı şehir ilan edilen Moskova’daki bazı lokantalar da müze değerinde. Bunlardan biri de 1870’te kurulmuş olan Oktijabrja Caddesi’ndeki “Slavianskij Bajar”. Pek çok ünlü kişiyi konuk etmiş buranın masaları; Çaykovski, Stanislavski, Korsakov, Çehov… Hatta, Çehov ünlü “Köpekli Kadın” öyküsündeki kadını bu lokantada tanımış. Tolstoy “Savaş ve Barış” ‘ı yine buralarda kağıda dökmüş.

            “Gorki Parkının” ismi ile ünlü ama oraya gidince doğrusu şükutu hayale uğradım. Sanki ucuz bir lunapark ve bildiğimiz çocuk parkı. Oysa bu ismi taşıyan bir ünlü film ile bir de ünlü müzik grubu  var. Sonra Maksim Gorki’ye de ayıp olmuş. 110. yılını kutlayan Tretyakov sanat galerisinde Rus ressamların eserlerini bulabilirsiniz. Tropinin Kramskoy, Somov, Repin ve Levita gibi. Haraketli Manej meydanı gençlerin buluşma noktası. Bol sayıda tank, uçak, uçaksavar, ambulans ve savaş gemisi görmek istertseniz “Zafer Parkı” sizi bekliyor.

            Moskova’da turlarken eski KGB binasını size gösterecekler. Rusya’nın bir zamanlar en yüksek binası imiş. Çünkü oradan “Sibirya” görünüyormuş.

Kenti dolaşırken Bolşoy Tiyatrosu’nu, Çocuk Tiyatrosu’nu, Lenin Kütüphanesi’ni (170 dilde 30 milyon kitapla dünyada kitap sayısı bakımından dünyada birinci.), Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’ni, Moskova Üniversitesi’ni (191 ülkeden 30 bin öğrenci öğrenim görüyormuş.) gezdik. Kentin bir başka güzel yanı da, kentin içinin bile ormanlar, korular ve parklarla kaplı oluşu. ,

Moskova Sokakları Bedii Faik’in ifadesi ile “İnsanın elindeki izmaritleri yere atamayacağı kadar temiz.” Moskova’da yaşayan insanların 70 bininin soyadı “Cmirnov”, 80 bininin de “Kuznetzov”. 3 bin kişi de “Puşkin” soyadını taşıyor; ama yalnızca 200 kişinin adı “Aleksandr”…

Anlatmaya değer bir “Bina Kaydırma Müdürlüğü” var Moskova’da. Bu müdürlük, anıtları, binaları, yani taşınmaz gibi görünen şeyleri kaydırıyor. Örneğin; Puşkin Anıtı’nı 100 metre, Şehir Belediye Binası’nı da 13 metre kaydırmış.

Moskova ve tüm Rusya’da en fazla satılan elbette de  tüketilen “içki ve sigara”, en fazla da votka. Tüm mağazaların büyük bölümü içki çeşitlerine ayrılmış. Rusya’nın ünlü sahne sanatçıları bile maalesef  sigara içiyordu.

Bir akşam üstü idi. Bir kahvenin yeşillikleri içindeki bir  bahçesinde Moskovalılar votka, çay ve bira eşliğinde sohbet ediyorlardı. Birden hoş bir melodi yükseldi. O sese, o müziğe birden aşık oldum. İnsan şarkıya aşık olur mu? Oldu işte… İçeri koştum ve şarkının kime ait olduğunu öğrenmek istedim. Olmadı…. Anlatamadım ve belki de  onlarda bilmiyordu. Ümidimi kestim. Hep bekledim ki bir yerde bir daha duyayım diye. Olmadı!

KARADENİZİN PIRLANTASI SOÇİ BİZE ÇOK YAKIN

Gezdiğim dolaştığım tüm kentlerde mutluluğu ve mutsuzluğu yaşadım. Sokaklarda, meydanlarda, kahvelerde parlak güneş ışığında, akşamın ayazında, çölün beyazında, denizin kıyısında, tren istasyonunda, kaldırımda, limanın soluk sokak lambasının ışığında, güneşin kızıla boyadığı dağın ardında mutluluğu ve mutsuzluğu aradım.

Bu kez Trabzon’nun kardeş şehri Soçi’deyim. Uçağımız Rusya coğrafyasının en önemli tatil yöresinin Adler Havaalanına doğru alçalıyor. Kuzeye doğru devam eden sahil yolu, Soçi’nin içinden geçtikten sonra Krasnadar üzerinden taa Moskova’ya kadar uzanıyor. Soçi’nin hareketli merkez bölümü Soçi çayının iki kenarındaki bol yeşilli Karadeniz manzaralı iki tepenin eteklerine kurulmuş. Kentin tamamı hastane, sanatoryum, misafirhane ve otellerden oluşuyor desem herhalde pek de  yanlış olmaz.

Deniz suyu bizler için soğuk ama Rus halkı böyle düşünmüyor olmalı. Çünkü sahiller epey kalabalık. Ne de olsa bu coğrafyaya her yıl 3,5 milyon yerli  ziyaretçi geliyormuş. Ancak Soçi kesinlikle yabancı turiste “hazır değil”. Bir defa hiçbir otelde,  hiçbir lokantada veya plajlarda tek bir  kelime İngilizce konuşan yok.  Ayrıca Soçi hiç de öyle  ucuz değil, sokaklarda havlu ve mayo ile gezinen Mayısta sezonu açan yüzlerce Rus burayı bir tatil beldesi haline dönüştürmeyi başarmış. Bir kahvede  dondurma ısmarlayıp batı dünyasının popüler kültürünün akıntısına kapılmış  Rus gençlerinin içki sohbetini takip edebilirsiniz.

Sırt çantam arkamda ana caddeye çıkıyorum, yaz insanları ile dolu aydınlatılmış caddeden kentin daha derinlerine inmek istiyorum. Bazıları sarhoş, bağıra bağıra konuşuyorlar,  sarhoşları hiç sevmem varlıklarına dayanamam, saçmalarlar.  Soçi’nin yarı aydınlık  sokaklarında sürekli  yürüyorum.

Bir gezinti tüm gününüzü ısıtabilir, sürekli hareket etmek istiyorum. Doğanın, güneşin, öten  ufak kuşun, dağların, nehirlerin, taş üstünde güneşleyen kertenkelenin, gökyüzünün, mavinin en güzel renklerini bize sunan gölün, insanı okşayan rüzgarın, sarı, pembe, mor, kırmızı, turuncu çeşit, çeşit kır çiçeklerinin, yağmurun, çürüyerek binlerce canlıya ekosistem yaratan devrilmiş ağaçların, kır çiçeklerin düşmanı kentleri oluşturan dev beton yığınları gözümün önünde.

Soçi de   bundan kısmetini almış.  Gökdelenler her yerde yükseliyor. Doğayı adım adım taşa dönüştürmüşler, insanı biçimlendirdikleri yapılar içine kilitlemişler. Dünya ısınıyor, virüs çeşitlerini, seller kuraklık ve çekirge istilaları takip ediyor.  

Büyük Soçi, üçü sahilde biri iç kısımda olmak üzere dört kesime ayrılmış. Kentin batı bölümü adını Lazereuskiya’dan alıyor. Kent merkezinin bulunduğu  bölüm ise Hostinskiy. Abhazya’ya doğru uzanan  kısım ise Adler, dağlık iç kesimler ise Krasnoya Polyana yani “kırmızı vadi”.

Kafkas Dağları sayesinde kuzeyin sert ikliminden  korunan Soçi’nin, trafiği çok yoğun, 145 kilometrelik sahil yolu boyunca yüzlerce turistik tesis sıralanmış. Belki de dünyanın en uzun şehirlerinden olan bu sahil kentine bence  toplu ulaşım ağı gerekiyor. Trafik çok yavaş ilerliyor !

Soçi’de görülmesi, ziyaret edilmesi gereken yerler arasında, tarihi gar, Sanat Galerisi, aziz Michael Katedrali ve kışlık tiyatro binası geliyor. Kentin simgesi ise deniz istasyonu olarak anılan liman binası. Kente hakim bir tepede yer alan 1892 yılında meraklılarına kapılarına açan Dendari Botanik Bahçesi Rusya coğrafyasının en büyüğü olarak ün yapmış. Zapolarye Sanatoryumu,  Sibirya’da kurulu ve  dünyanın en büyük nikel üreticisi olarak anılan maden şirketinin personelinin yaz tatilini geçirmesi  için hazırlanmış. Yeşiller içinde dev bir tesis.

Doyumsuz dünya üzerinde parlamaya devam eden güneşin altında sağa sola  dolanıyorum.

Adler – Soçi yolu üzerinde 500 metre yükseklikteki Ahun Tepesinden hem Soçi’nin hem Adler’in,  hem Kafkas sıradağlarının manzarasının keyfini seyir kulesinden şöyle bol sütlü  bir kahve içerken çıkarabilirsiniz. Sovyetler Döneminde iki kattan daha yüksek binalara müsaade edilmemiş ama para hırsı, doların yeşilinin doğanın yeşiline mağlup etmesi sonucu  bugün 15 – 20 katlı beton yığınları bu kentte de yükseliyor.

Bu Coğrafya Kafkas Coğrafyasıdır ve Kafkas yöresinde Banket Sofraları kurulur. Börekler açılır, kadehler dolar, uzun  masaların ucunda oturanlar konuşmalar yaparlar,  bu bir ritueldir. Soçi – İstanbul arası THY ile sadece  bir saat. Haydi bir hafta sonunu farklı yaşayın, unutmayın iki günü aynı olan birinin bir günü kayıptır. Hatta vize işlemini başarabilirseniz komşu ülke, can ülke Abhazya’ya da geçip bu topraklardaki manastırları, şelaleleri ve sayfiye kasabalarını gezebilirsiniz.   

Soçi’de adamın biri, telefon kulübesinin dışında beklemekten usanmıştı.

En sonunda dayanamayıp başını içeri uzattı.

  • Afedersiniz “acele işim” var. Tam yarım saattir telefonun başındasınız. Tek bir kelime konuşmadınız.

Adam

  •  Ne münasebet deminden beri karımla konuşuyorum.

Bin Yıllık Minyatür Dalmaçya Kenti: Dubrovnik

Lord Byron ve Agahta Cristie gibi Bernard Shaw da 1929 yılında ziyaret ettiği masal kent Dubrovnik için “Kim ki yeryüzünün cennetini görmek istiyorsa Dubrovnik’e gelsin” diye buyurmuş. 1358 yılına kadar karşı sahildeki Venedik’in yönetiminde kalan şehir-devlet Dubrovnik, yani “Ragusa Krallığı” acımasız bir konsül tarafından idare edilmekteydi. Halk, asiller, zanaatkârlar ve vatandaşlar olmak üzere üçe ayrılmıştı. Ve kastlar arası kesinlikle geçiş yoktu. Ragusa Krallığı 1526–1800 yılları arasında 200 gemilik ticaret filosu ile yılda 35 bin duka altın karşılığı Osmanlı’nın himayesine girdi. Hatta Ragusa Krallığı İstanbul-Pera Nuriziya Sokak’ta bir konsolosluk bile açtı. Dubrovnik yönetimi ayrıca Osmanlıyı bilgilendirdi. Örneğin, Haçlıların İnebahtı deniz savaşına hazırlandığını İstanbul’a haber verdi. Duvrovnik’in kapısının önüne gelen Evliya Çelebi, içeri girmek için iki hafta karantinada kalması gerektiğini öğrenince vazgeçip, yoluna devam eder. Dubrovnik’in arşivlerinde 12 bin Osmanlı belgesi bulunmaktadır. Hatta bir sergi açarak bunları meraklıları ile paylaştılar. Daha sonra 1699 Karlofça Antlaşması ile Dalmaçya bölgesi Avusturya’ya geçti. Dünyada ticaretle ilgili ilk kitabı yayınlayan Dubrovnikli Benko Kotrulcic’dir. Yıl 1345.

Lokrum adasının arkasına saklanıp, Dalmaçya kıyılarının prensesi olarak ün yapan Sırp dağlarına sırtını dayayan, kelime anlamı “Meşe Ağacı” olan ve UNESCO’nun dünya miras listesinde bulunan Dubrovnik tarih boyunca zor günler yaşadı. Dubrovnik 1667 yılında bir depremle sarsıldı. Arkadan 1806 yılında Napolyon ordusunun istilasına uğradı. Hırvatistan bağımsızlığını ilan edince, Mostar’da olduğu gibi Sırp askerleri 6 Aralık 1991’den itibaren bu tarihi kente 2 bin bomba yağdırdı ve kuşattı. Ama yine de Dubrovnik ipekböceği gibi kendi kozası içinde kalmayı başardı.

Hırvat yazar Marin Drzıc boşuna ” Savaş insan doğasının belasıdır”  dememiş. Ama Dubrovnik kısa zamanda yaralarını sardı. Anka kuşu gibi küllerinden tekrar doğdu. Bugün gotik kemerli Pila Rönesans kapısından içeri girince eski kentin ana caddesi olan Stradun daima tıklım tıklım turist dolu olur. Dubrovnik yaz festivali 54 yıldan beri arasız devam ediyor, nerdeyse bu kentte şenliksiz gün yok gibi.

Çok sayıda lokantalarında, başta ahtapot ve kalamar olmak üzere her gün 120 çeşit balık müşterilere sunuluyor. Shakespear’in “Kralların Gecesi” adlı eserinde bahsi geçen hazinesi, Bizans dönemi çinileri, katedrali, adım başı kiliseleri, şifalı otları ilk tanınan 1391 tarihli eczaneleri, 16 oymalı maskenin süslediği ve gezginleri serinleten Onofrio della Cava imzalı iki şık çeşmesi, dar sokaklarına asılmış rengârenk çamaşırları, her biri kendi başına bir sanat eseri olan ince ve zevkli taş işçiliği, benekli ünlü Dalmaçya köpekleri, dik kaldırım taşlı sokakları, hardal sarısı-beyaz tondaki duvarları, müzik okulundan gelen keman ile katedralden yükselen ibadet sesleri, İtalyan barok St. Blaise Kilisesi, sarayları, mermer döşeli meydanları, heykelleri, manastırları, yeşil boyalı tahta panjurlu fildişi beyazı uzun taş binaları, siyah eteğini kızgınlıkla savuran sert ifadeli rahibeleri, nazlı güvercinleri, butikleri, masaları hızlı hızlı temizleyen uzun boylu yakışıklı Hırvat garsonları, saat kulesi, Luza meydanı ile Dubrovnik kollarını açmış sizi bekliyor…

Dantel gibi işlenmiş kıyılarında lacivert engin denize inen dik kayalıkların yamaçlarının üstüne kurulmuş parklarda çamlar, selviler, palmiyeler, zakkumlar, meşe, defne, limon, portakal ağaçları boy gösteriyor.

Sonra Avrupa’nın günümüze kadar en iyi korunmuş, iki kilometre uzunluğunda, 16 kuleli ve 25 metre yüksekliğindeki ortaçağ surlarının etrafında, devriye yolları üzerinde iki saatlik uzunca ve neşeli bir tur atabilirsiniz. Ama hemen hatırlatayım, bu gezinti ücretli. Duvarlar genellikle ayırır, korur, engeller ve bazen ise sizi sınırlar.

Tarihin içinden doğrulup çıkan eski şehirde sütunlarla çevrili 1300 yıllık başkanlık sarayı, gösterişli mobilyaları ile dillere destan Rektörlük Sarayı, XVI. yüzyıl gotik Rönesans karışımı Sponza Sarayı, liman girişindeki Mincenta Saat Kulesi, özgürlük simgesi olan Orlando Şövalyesi Heykeli görülmelidir. Sokakları her an her türlü gösteriye sahne olur. Bu dev ortaçağ film platosunda her şey ölçülüdür. Örneğin, evlerin büyüklüğü, yolun eğimi, kiremitlerin soluk rengi, çanların uyarısı, evler arası mesafe gibi. Adriyatik’in en alt ucunda yer alan Dubrovnik, diğer yandan kapalı bir kutudur. Balkanlardadır ama Balkan değil daha çok İtalyan’dır. Dubrovnik Katedrali deniz kazasından sağ kurutulan aslan yürekli Richard’ın cömert bağışları ile tamamlanmıştır. Dubrovnik’te yaşam, taş duvarların, kapıların ötesine, sokaklara, meydanlara taşmıştır. Gün batımında altın renkli açık kırmızı çatılardan yansıyarak mavi denize gömülür.

Birde limandan bir şehir vapuruna binip, 15 dakika süren bir yolculuk sonunda yeşil Lokrum Adası’na varabilirsiniz. Burada bir Benedikten Manastırı, botanik bahçe, çıplaklar kampı ve tarihi plajlar bulunur. Bin yıllık ortaçağ Rönesans limanı Dubrovnik, başkenti Zagrep olan Hırvatistan’ın kilometrelerce dantel gibi işlenmiş sahil şeridi ile ünlü Dalmaçya’nın en önemli yerleşim merkezidir.

İşte size bir olay! Her olumsuzluk bana rastlar ya! Lokrum adasında uslu uslu kitap okuduğum kahveye değerli hocam Esengün (Prof. Esengün Yengün) Hanımla, Dr. Dina Erdilek geliyor. İri yarı garsona “diğer arkadaşlarımızı bekliyoruz, hep birlikte sipariş vereceğiz” dediler. Bu sarışın genç bizi yalancılıkla itham edip, beleş oturduğumuzu ima ederek bahçeden resmen kovmaya kalkıştı. Elbette ben de keskin dişlerimi gösterdim. Polisleri bekledik, o sırada diğer arkadaşlar geldi. Rehberimiz Atilla Tuna’ya beni öldüreceğini bile söylemiş… Zaten beni öldüren öldürene…

Bir zamanlar boncukçu, şişeci, mum makinecisi, demirci, kasap, terzi, çuhacı, atlasçı, kuyumcu, kâğıtçı ve çıkrıkçının dolaştığı Dubrovnik sokaklarını bugün ellerinde fotoğraf makineleri, video kameraları ve çeşit çeşit rehber kitapları ile şortlu, terlikli turistler arşınlıyor. Hem de yüklü miktarda döviz bırakarak!

Unutmayın, Dubrovnik’te saatler sadece “güzel geçen zamanı” gösterir.

SAKİN, DURU, İDDİASIZ AMA GÜZEL: LYON

Fransa’nın nüfus olarak üçüncü önemli şehri olan Lyon nedense hep Paris’in gölgesinde kalmış. Oysaki Lyon, bir lezzet ve zarafet merkezi, içinden bir değil iki nehir geçiyor; Rhone ile Saone, ayrıca Asteriks’in ülkesi Galya Eyaletinin başkenti “Lugdunum” burası. Lyon

Sinop’un kız kardeşi, tarih boyunca önemli bir ticaret ve moda merkezi olmuş. 

Yıllarca Venedik ile ticarette ciddi bir rekabete girmiş. Fransız Devrimi sırasında ise krala karşı gelen 2 bin Lyon’lu bu coğrafyada asılmış, Rönesans’ı çok sayıda meydanı ile yoğun yaşayan güzel bir kent Lyon.

Lyon’u tanımak için üç tam günümü ayırıyorum. Daha önceleri bu “aslan şehrinden” transit geçip sadece iki üç saat kadar kalmıştım.

THY,  Lyon’a günde iki defa uçuyor. Hatta bunu günde üç defaya çıkarmayı düşünüyorlar. Yolculuk ortalama 3 saat kadar sürüyor. Beni havaalanında MÜSİAD’ın Lyon Başkanı Adil Dönmez Bey karşılıyor. Bu önemli iş adamımız bizimle üç gün boyunca ilgilendi. Lyon civarında yaşayan 250 bin Türk’ün aileleri ve gençlerinin sorunları ile ilgileniyor,  onları bir çatı altında toplayıp Türklerin bu yörede daha güçlü olup geleneklerini sahiplenmeleri için gayret ediyor. İçinde bir Fransız resmi ilkokulu da barındıran “Milli Görüş Lyon” tesislerini gezip MÜSİAD’da iş adamlarına kısa bir brifing veriyorum. Lyon Başkonsolosumuz ise çok önceden haberdar olmasına rağmen maalesef hiç ama hiç ilgilenmedi.

Aylardan kasım, her yer kahverengi, kırmızı, sarı yapraklarla dolu. Bazen hava açıyor, bazen yağmur geliyor, bazen ise birden bire şiddetli bir rüzgâr esiyor. Her mevsimi yaşıyoruz. Aniden ortama bir hüzün çöküyor, sonra doğa tekrar gözlerini açıyor, diriliyor. Kestane ağaçlarından sincaplar fırlıyor, karabakal kuşlarının sesleri rüzgârda kayboluyor. Parkta annesinin yanında oturan, sapsarı bir kız çocuğu görüyorum, saf, çekingen ve utangaç.

Gitsem ne kadar gitsem de

Bir yalnızlık bir yalnızlığı bekler

Yollar, yolları gizler.

(Ali Hikmet – 1971)

Ama diğer yandan yola çıkan kimse yolda kalmaz. Hakiki dostlar zor yollarda bulunur.

“Fresque des Lyonnais” olarak anılan giydirilmiş 7 katlı binanın (2 Rue de la Martiniere) balkonlarında ünlü Lyonluların yer aldığı ilginç bir resim yerleştirilmiş. Aralarında, modern psikolojinin babası kabul edilen Claude Bernard (1813 – 1878 ),  Lyon Botanik Bahçesi’nin kurucusu Antoine de Jussieu (1686 – 1758), modern sinemayı ilk kez bu coğrafyada ekrana düşüren Lumiere Kardeşler (Auguste (1862–1954) ve Louis Lumiere (1686–1758),  Galvanometreyi bulan ve elektrik akımının birimine adını veren André Marie Amperé (1775–1836) ve elbette tüm dünyanın hayran olduğu “Küçük Prens”in yaratıcısı Antoine de Saint Exupery bulunuyor.

Herhangi bir yerleşim merkezini en iyi tanıma yöntemi şüphesiz “yürümektir.” Öğrencim Ersan ile Lyon’u yağmur altında adımlıyoruz. Karşımıza yirmi dört sütunlu beyaz dev bir bina çıkıyor. Burası “Adalet Sarayı”. Adalet Sarayları kentlerde önemli bir anlam taşır. İnsanlar saygı duymalı ve çekinmeli. Hukuğu temsil ederler.   Daha sonra da dar bir sokaktan çıkar çıkmaz Avrupa’nın en büyük meydanı ile karşılaşıyoruz. “Place Bellecour”. Meydanın ortasında Fransa’nın belki de en ünlü kralı XIV. Louis’in at üzerinde heykeli bulunuyor. Dev bir dönme dolapta koca meydanı rengârenk ışıkları ile süslüyor. Renkler su birikintilerinde dans ediyor. 

“Places des Terreaux” Meydanındaki Fontaine de Bartholdi Çeşmesi New York’un simgesi ünlü Özgürlük Anıtının yaratıcısı Frederic Auguste Bartholdi’nin bir eseri.

Rhone ile Saone,  yorgun, ancak uyumlu iki arkadaş sessizce Lyon’a mutluluk dağıtıyor. Bu iki nehir bu coğrafyada birleşip 280 kilometre sonra Marsilya yakınlarında Akdeniz’e dökülüyor. Kentin çok sayıda edebiyatçının, öykü,  şiir ile romanlarına bu iki nazlı nehir hep ilham kaynağı olmuştur.

Lyon aynı zamanda bir lezzet durağı ve bu özelliği ile UNESCO Dünya Miras Listesi’nde. “Bouche” aslında “kapılarda asılı bir demet ot” anlamına geliyor ama bu coğrafyada leziz tatlara odaklanan,  geleneklere sahip çıkan, yirmi yıldır mutfağını değiştirmeden keyif dağıtan mekânlar anlamına geliyor. Ama son yıllarda ticari ve turistik endişelerle bu tanımın da sulandırıldığı anlaşılıyor. “Canut” ile biten tüm yemekler bu yöreye ait tatlarmış. Ocak ayında dünya mutfakları yarışması yine Lyon’da gerçekleşiyor.

Lyon’un bir tepesi “Croix Rousse” olarak anılıyor. Burası Barok havası ile bugün de sanatçıların uğrak yeri. Ama bir dönemde Fransa’nın ipek üretim merkezi imiş. Büyük emekle hazırlanan ipekler, miraboules ve traboules olarak adlandırılan “dehliz, tünel, geçit” karışımı spiral merdivenli,  yüksek kuleli özel yollardan ıslanmadan,  satılmak üzere nehir kıyısına götürülürmüş.

Lyon’a gelip de Fourviere’ye (Dua Tepesine) çıkmamak olmaz. Zarif dört kulesi ile kentin simgesi olan Notre Dame Bazilikası (1872–1848)  buradadır. Görkemli bazilikanın üstündeki altın gibi parlayan Meryem Ana heykelinin Lyon’u vebadan koruduğuna inanılmaktadır. Bu ünlü bazilikanın içinde rengârenk vitraylar, savaş tabloları ile azizlerin melek heykelleri yer alır.

Savaş tablolarının konusu Osmanlıya karşı kazanılan çok kanlı deniz zaferlerdir. Oysaki tüm dinler hoşgörü ve sevgi üzerine kurulu değil midir? Savaşlar ise “yalanlar düzenidir.”

Notre Dame Bazilikası’nın hemen altında St. Jean Katedrali (1180–1480) yer alır.  Katedral, Roma stilinden gotik tarzına geçişin tipik bir örneğidir.

Bu tepede antik Roma kenti kurulmuştur. Altmış yıl önce manastırın bahçesinde bulunan Roma Tiyatrosu ile farklı Roma yapıları ancak on yıl önce açığa çıkarılmıştır.

Kısa Kısa Lyon 

  • Sinemanın ilk doğduğu şehir olan Lyon’da bir sinema müzesi de bulunmaktadır. Ama bu ilginç müzeyi gezmek için en az üç saatinizi ayırmalısınız.
  • Fransa, enerjisinin yüzde 80’inini nükleer santralden elde ediyor. Lyon’un yakınında da bir nükleer santral var.
  • Renault ve Elf-Total bu yörede üretiliyor.
  • Confluence Mahallesi petrol zengini Körfez Ülkelerinin iş adamlarına başarı ile pazarlanmış böylece 15 milyar dolar yatırımla bir zamanlar kaderine terk edilmiş bu bölgede modern binalar ile birer tüketim mabedi olan AVM’ler yükselmeye başlamış.
  • İllaki müze diyorsanız, (artık günümüzde tüm müzeleri internette geziyorsunuz)  Güzel Sanatlar Müzesi (Places des Terraux) Fransa’nın Louvre’den sonraki en önemli müzesi olarak anılıyor. “Ben illaki Alışveriş Merkezi isterim, onsuz yapamam” derseniz dev Part Dieu sizi bekliyor.
  • “Musee de Confluences” içinde teşhir edilenlerden çok binanın kendisi çelik ve cam mimarisi ile dikkati çekiyor. Lyon Ulusal Operası (1993) ise metal çatısı ile size kendini uzaklardan gösterecektir.
  • Lyon’da tüm kahve ve lokantalar hep ama hep dolu. Dükkânların içi çok zevkli, sanki her biri birer sanat eseri. “Coussin de Lyon”   dışı çikolatalı bir ezme,  deneyin derim.
  • Şehrin Kitaplığı (La Bibliotheque de la Cité) geceleri başarılı aydınlatması ile öne çıkıyor.
  • Lyon Belediyesinin bisiklet ve elektrikli araçları desteklemek için gösterdiği özel çaba da takdir edilmeli.
  • Lyon aynı zamanda Interpol’ün merkezi,  önemli bir Musevi topluluğuna da ev sahipliği ediyor.
  • Bu coğrafyada kapılarını her gün meraklılarına açan tam 650 antikacı bulunuyor.
  • Lyon aynı zamanda bir üniversite kenti. Farklı eğitim kurumlarında 100 bin üniversite öğrencisi öğrenim görüyor. Ama gençlerin fazlalığı şehrin gece ve eğlence hayatına pek yansımamış.
  • Yaptığım araştırmada Lyon’un 1193 yılında bir dönem bağımsızlığını ilan ettiğini okudum.
  • Ve Küçük Prens hepimizin defalarca okuduğumuz, okudukça daha da derinlerine indiğimiz, insanoğlunun hakiki yüzünü tanıtan Küçük Prens’in yaratıcısı Antonine de Saint Exupery bir Lyonlu. 
  • Evlerin damlarında yan yana yükselen çok sayıda bacanın nedenini bulamadım, kimse bilmiyordu. Ama bir dönem vergiler baca sayısı esas alınarak toplanırmış:
  • 1643’ten beri her sene 8 Aralık’ta Lyon’da “Işık Festivali” kutlanır. Fener alayları sokaklarda sürekli tur atar. Her ev, her kat kendi ışığını penceresine yerleştirir. Bu günler çok hoş bir şölene şahitlik eder. Binlerce meraklı o gün Lyon’a akar. 1643 yılında kenti veba salgınından kurtardığına inanılan Meryem Ana’ya aslında bir şükran göstergesidir bu.
  • Lyon’un da diğer Avrupa kentleri gibi geniş yeşil alanı vardır. Parc de la Tete d’Or (Altınbaş Parkı). Bu parkta gerçekte “altınbaş” yok ama 40 hektar alanı kaplayan suni gölü, botanik ve gül bahçesi,  gizli yolları ile dikkati çeken bu parkı hava güzelse gezmenizi hararetle tavsiye ederim.
  • “Presqu’ile”  iki nehrin arasında yer alan uzunca ince bir yarımada. Az kalmış tam bir adaya dönüşüyormuş. İşte eski Lyon, Presqu’ile’de yer alıyor. Uzun caddeler, müzeler, opera binası, tiyatrolar, St. Pierre Manastırı, Gotik St. Nizier ile St. Bonaventure kiliseleri burada. 

Çizmenin Topuğunda Yaşam Aheste

Venedik çok ünlüdür, karnaval maskelerinin fotoğraflarını her yerde görürsünüz. Milano, modanın merkezidir, kuzey İtalya zengindir, havalıdır. Roma ise ölümsüz bir şehirdir. Zaten tüm yollar Roma’ya çıkar. Napoli, ne kadar hırsızlarıyla tanınsa da Pompei ve Capri Adası ile gezginleri kendine çeker. Sorrento ve Amalfi kıyıları, 90-60-90 güneş-kum-deniz sosyete tatilcilerinin gözdesidir. Floransa, bir açık hava müzesidir. Turist doludur ve müzelerinin önünde uzun kuyruklar oluşur. Neyse, bu liste uzayıp gider…

Ama İtalya’da sade ve farklı bir yaşamı tatmak için bölgenin başkenti olan Bari, büyülü kent Lecce, Kapadokya ile özdeşleşen Matera, Brindisi, sevimli bir dağ köyü Ostuni, kayalara işlenen evleri ile tanınan Polignano a Mare, Osmanlı’nın bir yıl boyunca işgal ettiği Otranto, bir adaya kondurulan sevimli Gallipoli, konik ve tuhaf evleri ile Alberobello, kısaca tüm Puglia Yöresi sizi bekliyor.

THY’nin Bari’ye bilhassa kışın ekonomik uçması, bu geziyi gerçekleştirmek için büyük şans. Bir cuma günü saat 14.30’da Bari’deyim. Havaalanından iki günlüğü 120 Avro’ya ufak bir Fiat 500 kiralıyorum. Bari, Güney İtalya’nın Napoli’den sonra en büyük ikinci kenti. Neticede büyük bir yerleşim merkezi, yolcu gemilerinin uğrak yeri, bir üniversite ve denizci şehri. Hatta XI. yüzyıl’da bir ara bağımsız bile olmuş. Bari’de doğru eski kente gidilir. Deniz kenarında bordo renkli Teatro Margerita (XVIII. yüzyıl) civarında kalabalığa katılarak gezinmenizi öneririm.

En görülesi yer, Demreli Noel Baba’nın Haçlı Seferleri sırasında buraya getirilen kemiklerinin bodrum katında yer aldığı St. Nicola Bazilikası. Bu lahit adeta bir haç noktası olmuş. Karşısına oturma düzeni kurulmuş. Noel Baba’nın Demre’de kalan kemik parçaları ise Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bari’de katedral görmekten bıkmazsınız ayrıca St. Sabina Katedrali ile Svevo Kalesi’ni de gezebilirsiniz.

Bari’yi geride bırakıp batıya doğru yola çıkıyorum. İstikamet Altamura üzerinden “Matera”. Yol bazen daralıyor, bazen genişliyor, sağa veya sola geçiyor, her an insanı şaşırtıyor. Sürekli göbekler var. Vallahi Güney İtalya, Türkiye’den yol bakımından en az 10 yıl geride. Zeytin ağaçlarını yeşil çimenler içinde seyretmek çok hoş. Her biri aslında birer anıt ağaç. Belki binlerce yıllık… Zaten onlara dokunmak bile yasakmış. Altmış kilometre yol 2,5 saat sürüyor. Matera’nın modern bölümlerini geçip eski şehirdeki pansiyonumu buluyorum, yerleştikten sonra hemen kendimi sokağa atıyorum.

Matera, Basilicata Eyaleti’nde dağlık bir yerleşim yeri. Bu yüzden tarım imkânları çok sınırlı, bu bölge hep sıkıntı ve fakirlik çekmiş. Halkı, XX. yüzyıl’da fırsatlar ülkesi Kuzey Amerika’ya, daha sonra da 1950 ve 1960’larda zenginleşen Kuzey İtalya’ya göç etmiş. Bölgedeki yumuşak kalkerde açılan insan eseri mağaralar bu coğrafyanın kaderini değiştirmiş. Yörede çekilen çok sayıda film, fotoğraf ve hakkında yazılan makaleler tüm dünyanın dikkatini çekmiş, Matera’ya turist akmaya başlamış. Ünlü İtalyan yönetmen Pierpaolo Pasollini, “Vangelo Secondo Matteo” (Matteo’ya Göre İncil) adlı filmi Matera’da çekmekle kalmamış daha sonra başrolünü ünlü soprano Maria Callas’ın oynadığı Euripides’in eserinden uyarlanan “Madea” adlı eseri de Ürgüp’te filme almış. Zaten daha sonra Ürgüp ile Matera kardeş şehir olmuş. Aynı Kapadokya’da olduğu gibi Matera’da kireçtaşlarını oyarak kendilerine gizli ev ve kilise yapanlar korku ve panik içindeki Hristiyanlar.

Derin bir vadinin yamacına kurulan Matera, 7000 yıllık tarihi ile 1993 yılında Dünya Miras Listesi’ne kabul edilir. Daracık sokaklarında dolaşıyorum. Bazen karşıma bir evin kapısı çıkıyor, geri dönüyorum. Bazı evleri (Sassi) müzeye çevirmişler. İçinde o dönem kullanılan eşyaları sergiliyorlar. Bu tarihî evlerin yüzde 70’i bugün belediyeye aitmiş. Ama burası kesinlikle Kapadokya ile karşılaştırılamaz. Kapadokya yöresinin büyüsü, yüzey şekilleri, kesinlikle Matera’da yok, tarihi evler, yeni şehir ile iç içe ve o tılsım kaybolmuş.

Sabah güneye doğru tekrar yola koyuluyorum. Taranto – Brindisi ve Lecce yönünde yine tuhaf yollarla mücadele ediyorum. Bir ara kendimi otoyolun ortasında, ters istikamette buluyorum. Herhalde hayvanların duası ile kurtuluyorum. Düşünün saatte 100 kilometre hızla giden bir otobüsün önüne ufacık Fiat 500 ile, ters yönde hatalı çıkıyorum. Zorlukla, otobüsün rüzgârının da yardımı ile kenara kaçıyorum. Yol boyunca bağların arasında beyaz rüzgâr türbinleri dönüyor.

Otranto’yu görmeyeyim… Sadece 42 kilometre uzakta deyip Lecce’ye sapmıyorum. İtalya’da güneşin ilk doğduğu yerleşim merkezi olarak ün yapan Otranto, 1480 yılında II. Mehmet döneminde yüz gemi ile buraya çıkarma yapan Osmanlı Devleti’ne bağlanır. Bu olay tüm İtalya’da korku yaratır. Halk Otranto’dan kaçar. Papa bile daha kuzeye taşınmayı planlar. Meşhur “Mama gli Turchi” sözcüğü bugün bile İtalyanca’da bir korku ifadesi olarak kullanılır. Hatta Osmanlı’nın Müslüman olmadıkları için kafalarının uçurulduğu söylenen 800 kişinin kafataslarını kendilerine verilen, “Kutsal Martini” unvanı ile Otranto Katedrali’nde korunuyor.

Osmanlı, Otranto’dan hareketle İtalya’nın diğer yörelerine ilerlemeyi aslında karşılaştığı büyük direniş karşısında başaramaz. 1841 yılında II. Bayezid başa geçince Papa’nın yanında olan kardeşi Cem Sultan’ın kaderi ile ilgili imzalanan antlaşma sonucu, ordusunu İtalya’dan geri çeker.

Otranta’da kaleyi adımlayıp turkuaz dokusundaki denizin kenarında dolaşıp, Osmanlı’nın izlerini arıyorum.

Lecce’ye varıp Sant’Oronzo Meydanı’nın ünlü sütununa bakan odama yerleşiyorum.

Şubat ayına rağmen hava güneşli. Şanslıyım. Hareketli Lecce sokaklarında halkın arasına karışıyorum. Burası, Güney İtalya’nın barok başkenti. Hele Santa Croce Bazilikası karşısında öyle donup kalıyorum. Ne muhteşem bir taş işçiliği, ne güzel bir “gül penceresi”. Geniş bir alana yayılan eski kent huzurlu, üniversite öğrencileri ile hareketli, neşeli, mutlu bir kent. Kuzey İtalya gibi acele eden yok. Saint Oronzo Meydanı’nın kuzeyinde çukurda kalmış harika Roma amfi tiyatrosunu görünce ile bir kez daha şaşırıyorum. Bu meydanın zeminindeki mozaiklerin üzerinde yürüyenlere şans getirdiği söyleniyor.

Güneyin Floransa’sı ve bir gurme başkenti olarak anılan Lecce’nin tanıtımına Ferzan Özpetek’in bu coğrafyada çekilen “Mine Vaganti”  adlı filmi de katkıda bulundu şüphesiz. Melekler Şehri Lecce ahalisi kendini Bari, Taranto ve Brindisi’den her yanı ile farklı kabul ediyor ve bulundukları coğrafyayı resmî olmasa da “Salento” olarak isimlendiriyor.

Güney İtalya’nın görülesi yerleri bitmedi,

  • Tepenin zirvesinde bir dağ köyü olup “Beyaz Köy” olarak anılan “Ostuni”.
  • Dik yamaca kurulan, manzarasına doyamayacağınız sevimli bir köy Polignano al Mare.
  • Ortaçağ beyleri her evden konut vergisi almaya başlayınca fakir köylülerin vergiden kurtulmak için dağlık yörede inşa ettiği hayvan ağılına veya tahıl deposuna benzeyen 10 metrekarelik konik çatılı, Dünya Miras Listesi’ne giren Trulli evleri ile ünlü Alberobello Köyü.

Ve yöresel tatlara gelelim;

  • İçine bazen badem likörü ilave edilen buzlu espresso… “Cafe Ghiaccio”
  • Yerel bir içki “Amaro del capo”
  • Kulak memesi makarnası “Orecchiette”
  • Turuncu aperol veya prosecco gazlı içecekleri

Ola, Atacama ve San Pedro

Göller, lagünler, çok sayıda yanardağlar, taş çöller, kumullar, kırmızı volkanik kayaçlar, gül renginde aktif volkanlar,  dümdüz toprak kırmızı yollar, deniz kulakları, gayzerler, tilkiler, lama soyundan “jamalar”,  emu  diye anılan iri uçmayan siyah kuşlar, flamingolar, tuz birikintileri işte size gözlemlediğim Dünyanın en eski çölü Atacama Yöresi.

 Kasten “çöl” demiyorum, yer yer kocaman ağaçların boy gösterdiği bir coğrafyayı tamamen çöl olarak nitelemek hiç doğru değil. Milyonlarca yıl önce nehirler akış hızını kaybedince alüvyonlar çökelmiş,  başta tuz olmak üzere her türlü mineralce zengin bir havza oluşmuş.  

Burası özellikle lityum açısından dünyanın en zengin yöresi. Ancak lityum suyun buharlaştırılması ile elde edildiğinden lagün ile göllerin suyu hızla azalıyor. Göçmen kuşlar da  artık buralara pek uğramıyor. Ekosistem dolayısı ile hızla bozuluyor. Elbette saha jeoloji açısından bir laboratuar gibi ve çok ilginç.

Ayrıca bir diğer  yanlış da “yağış oranı” ile ilgili, bir çok makalede Atacama çölünde yüz yıllardır yağmur görülmediği yazılmış, koca bir “yalan”. Zaten havzanın etrafını çevreleyen dağlardan gelen kar suları yeraltı nehirlerini,  lagün ile gölleri sürekli besliyor. Özellikle doğu rüzgarları yöreye sık sık yağmur getiriyor.
San Pedro de Atacama’nın ana meydanındaki 1641 yapımı kilisesi  ülkenin milli değeri olarak kabul edilmiş (1951) Çivi kullanılmamış,  bağlantılar lama derisinden yapılmış kumaş parçaları ile sağlanmış. Ahşap çatısı da çok ilginç.

Kilisenin önündeki parktaki bir banka çöküyorum. Atacama Bölgesinin ziyaretçilerinin büyük bir bölümü sınırlı bütçe ve sırt çantası ile yola çıkan gençler. “Bravo” çok iyi yapıyorlar.  Etrafımı inceliyorum, hepsinin ayağında birer potin var. Saçları da genellikle örülü. Belli ki yorgunlar. Yüzlerinde kıpırtısız bir ifade var. İleride gökyüzüne doğru havlayan üç köpek parkın sessizliğini aniden  bozuyor. Saat ise zamanı dilimlemeye devam ediyor. Meydandaki kaktüsün iğneli dikenleri ışıkta parlıyor. Kızıl bir ışık altında ufuktaki And Dağlarını izlemek insana sonsuz bir özgürlük hissi veriyor

Airbnb kanalı ile bulduğum evime doğru kızıl renkli tozlu toprak yolda yürüyorum. Bu evde ana ile kız ve ufak torunları ile beraberim. Çocuğu çok şımartmışlar,  ağlayıp tepinerek anne ve anneannesine her istediğini yaptırıyor. İçimde inanılmaz bir mutluluk var. Buralara kadar ulaştığım için şükrediyorum. Mahallelerin arasında sık sık bildiğimiz bakkallar da var ve inanın çok ucuz. Muz, peynir,   elma ve biraz da yemiş alıyorum. Sadece 2 dolar ödüyorum.  Size odamda bu satırları yazarken bir yandan onları atıştırmak bana ayrı bir zevk veriyor.

Bu arada bir spor salonunun önünde geçtim. Gençler neşe ile müzik eşliğinde hem dans ediyor,  hem de spor yapıyor. Video’ya alıp paylaşıyorum..

San Pedro’nun civarında inanın çok sayıda ilginç ve görülesi noktalar var.  En az dört gün buralarda kalmak gerekir.

“Ay Vadisi” veya diğer adı ile Mars Vadisi (Valley of the Moon) aslında rüzgarın şekillendirdiği, tuz, kil ve jipsten oluşuyor.  Hele bir kayaç var ki  yan yana dizilmiş üç azizeye benziyor, adı da “Tres Marias.” Girintili çıkıntılı yüzey yapısı Ay veya Mars’a benzetilmiş.  Zaten Mars’a yollanan keşif araçlarının deneyleri burada gerçekleşmiş.

Sonra kısa kısa bir patika yürüyüşü ile kum tepelerine ulaşılıyor. Ama bu tip kumulların en güzel örneğini elbette Namibya’da görüyorsunuz. Bu yöre 1982 yılında koruma altına alınmış. Milli parka girerken bir ücret ödeniyor Elbette, para alsınlar ama dilerim amaca uygun doğru yerlerde kullanılır.

İkinci tur “lagünler” (piedras rojas) tüm gün sürüyor. İnka yolu üzerinde bulunan bu saha UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Taa 1400 yıl önce İnkalar bakır madenlerini işlemek üzere buraya yerleşmiş. Grand Rio Nehrinden alınan suyun kanallarla taşındığı teraslarda tarım yapılmış. Daha sonra İspanyollar aynı teraslarda üzüm yetiştirip, kiliseleri için İsa’nın kanı kabul edilen şarabı hazırlamışlar.

Salar de Atacama, anteplanosu Şili’nin en büyük tuz, dünyanın ise en büyük lityum kaynağı. Lityum dünyanın en hafif metali. Yüksek bir reaktiviteye sahip.  Ayrıca burası flamingoların dinlenip yumurtladığı bölge. Ancak 10 yıl önce buradaki flamingoların sayısı 10 bin iken üç yıl önce beş bine, bu yıl ise maalesef bine kadar düşmüş durumda. Flamingolar sessizlik ister ve korkarlarsa senede bir defa bıraktıkları yumurtalarını terk edip,  kaçarlar. Ayrıca yeterli yem bulamazlarsa yine uzaklaşırlar. Yörede üç çeşit flamingo bulunuyor, siyah, pembe ve siyah-pembe kanatlılar. Sudaki mikro organizmaları süzerek bünyelerine alırlar. Yavrular beyaz doğar, daha sonra gri olur sonuçta yedikleri mikroorganizmalar sayesinde o güzelim pembe renge sahip olurlar.

Aracımızı upuzun kuyruklu bir tilki takip ediyor, ona gelen geçen araçlardan yiyecek vermiş olmalı. Oysa tilki, fare, yumurta ve kertenkelelerle beslenir. Onu sürekli beslenmeye alıştırırsanız artık avlanmaz, tembelleşir ve sonuçta aç kalır.

 Yola devam ediyoruz ve gittikçe yükseliyoruz. 3000 metrede kırmızı kaktüslere rastlanıyor. 3800 metrede ise sadece kuru sapsarı otlar göze çarpıyor. Uçamayan kocaman siyah kuş Eme’yi de görüyoruz. Elbette bu özel  kuşlar koruma altında. Avustralya’da ise bu kuşların neredeyse soyları tükenmiş. Yol boyunca lema’ların atası kabul edilen jemalara rastlıyoruz. Bir erkek,  dişilerden oluşan sürüye önderlik ediyor. Aynı aslanlar gibi.

Miscati Lagününe ulaşıyoruz. Tatlı su olduğu için kışın donuyor ama bölgedeki hayvanların su kaynağı. Manzara sahiden mükemmel,  bol bol fotoğraf çekiliyor.

Yola hayvanlar çıkıyor diyorlar. Aslında onların yolunu ve yaşam alanını biz yollarla ortadan ayırmadık mı ?

Bu coğrafyada binlerce çeşit kuş barınıyormuş. Ağaç olmadığı için kuşlar çalılara yumurtluyorlar. Onları korkutmamak için kesinlikle patikaların dışına çıkılmasına izin verilmiyor. Korkup kaçarlarsa yumurtalarını da  terk ediyorlar.  

3300 metrede kurulmuş Sucairo Kasabasında ufak ve tertemiz bir lokantada leziz sebze çorbası ile başlayan bir öğle yemeği veriliyor. Burada  bir ilkokulu ziyaret ediyorum. Her sınıfta sadece  5 veya 6 öğrenci var.

En son ziyaret ise “Toconau Kasabasına”. Sevimli bir parkı ve 1750 yılından kalan tarihi bir çan kulesi var. Nüfusu ise  sadece bin. Pet şişeleri kullanarak bir park inşa etmişler.

“Alma” havanın inceldiği 2500 metrede kurulmuş dünyanın ünlü bir  astronomi merkezi. Avrupa, Kuzey Amerika ve Japon bilim adamlarının ortak çalışmaları burada tüm hızı ile  devam ediyor. Takım yıldızları, gezegenler, galaksiler, Satürn halkaları, Samanyolu sürekli  inceleniyor. Amaçları dünyaya benzer yeni bir yaşam yeri bulmak. Yani bu dünyayı zaten adım adım yok ettik sıra artık yeni bir gezegende !   Bu merkezi ziyaret etmek mümkün. Teleskoplarla, bulutsuz, nemsiz,   tertemiz gökyüzünü inceliyorlar. Işık kirliliği de yok.  Gözün görmediği ışık ve duymadığımız sinyalleri 12 metre çaplı dev radyo teleskoplarla takip ediyorlar.  

Kısa Kısa Atacama Çölü ve San Pedro

  • Merak ettim “San Pedro” adı nereden geliyor diye. İki farklı görüş var, birisi İspanyol komutanın adı olduğu diğeri ise dönemin  dini lideri papanın adı olduğu.  
  • San Pedro,  Atacama yöresinin turistik merkezi,  her sokak butik otel ve ucuz hostellerle dolu. Çok sayıda kahve ve hediyelik eşya satan dükkan bulunmakta. Ama kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kaldığım dört gün içinde bir satıcı bile beni dükkanına çağırmadı veya  laf atmadı.
  • Buradaki Gezginlerin arasında en yaşlı bendim. Atacama herhalde gençlere hitap ediyor olmalı. Çok lüks oteller bulunmaması, yükseltinin verdiği korku, yaşı ilerlemiş ziyaretçileri engellemiş olmalı !
  • Sokaklar hep birbirine benziyor, evlerin tamamı tek katlı ve avlulu, yüksek duvarlarla çevrilmiş. Sokak adları yok,  ev numaraları da pek yok. Ama çok odalı evlerin içinde her türlü konfor var. Airbnb kanalı ile bulduğum ve 5 gün kaldığım evin yolunu inanın ancak son gece öğrenebildim.
  • San Pedro’da o kadar çok köpek var ki, çoğu da iri, onları kim besliyor, vallahi pek anlayamadım. Sordum “hepsi sahipli” dediler. Bence sakıncası yok ama eğer köpekten korkuyorsanız, bu kente sakın gelmeyin,  bir anda birkaç tanesi birden yanınızda bitiveriyor.
  • Ne de olsa Atacama’da 2400 metre yükseltideyiz. Karasal iklimde, güneş batınca aniden soğuk bastırıyor. Gündüz 24 derece santigrat olan sıcaklık gece birden iki dereceye kadar düşüyor. Titriyorsunuz, sabah 10 gibi güneşle birlikte hava tekrar ısınıyor. Zaten halkı hep yün ve  anoraklar ile  geziyor.
  • Çok sayıda Seyahat acentesinde günlük turlar satılıyor. Hepsinin güzergahı aynı.  Bazıları günlük bazıları yarım gün. Bazıları ise Bolivya’ya doğru birkaç gün. Ama inanın hiç biri öyle pahalı değil. Anlatmıştım, ben iki tur aldım. Biri yarım günlük “Ay Vadisi Turu” (Valle De la Luna) diğeri ise tam günlük Lagunas Antiplanicas idi. Tam günlük turda zengin bir kahvaltı ile  yerel  bir lokantada öğle yemeği dahildi. İkisine 73 Amerikan Doları ödedim. Birinci turun sonunda bize bir tepeden güneş batışını izlettiler. Vallahi güneş aslında her yerde aynı batar. Dünyanın her köşesinde para kazanmak için güneş batımını özel turlarla seyrettiriyorlar. Ama Calama’ya inerken uçaktan seyrettiğim ve  çok uzun süren renkler cümbüşü sahiden hoştu. Ne de olsa bu coğrafyada bulut yok. Hava kirliliği yok, nem de yok, yıdızlara çok yakınsınız. Yıldızlar sanki tek tek gökte asılı.
  • “El Tatio Gayzerini” ziyaret etmek de bir diğer seçenek. Hatta orada sıcak suda yüzmek de mümkün. Gayzerleri aslında en esaslı İzlanda’da izliyorsunuz.
  • San Pedro’da bir kahve var adı  “Emperio”. Muhakkak orada sıcacık bir Empana  yiyin. Bir çeşit börek ama inanın harika !
  • Öğretmen ve öğrenciler eğitimin kalitesini yükseltmek için eylem yapıyordu. Ben de yanlarına gittim.  Özellikle tarih dersinin kaldırılmasını hiç istemiyorlar. “İnsan tarihini bilmezse geleceğini kestiremez.” diyorlar.  San Pedro’da Escuela Basica E 26 ilköğretim okulunu ziyaret edip öğrenci ve öğretmenlerle bir sohbet toplantısı yapıyorum.

Ve Bir Fıkra

San Pedro’da varlıklı bir iş adamının karısı ölür.  Mezarlığa girecekleri sırada tabut mezarlığın parmaklıklarına çarparak birden parçalanır. Kadın da bu sarsıntının etkisi ile canlanır. Adamcağız üzüntüsünden mi yoksa sevincinden mi pek anlaşılmayan bir nedenle gözyaşları arasında karısını alıp güzelce evine döner. İki yıl sonra kadıncağız yeniden ölür. Tabut mezarlığın kapısına geldiği zaman adam bağırır. “Aman parmaklıklara dikkat”

  • Atacama yöresine en fazla ziyaretçi temmuz ayında geliyormuş.
  • Turlar sırasında 3800 metreye kadar çıkılıyor. Ama ciddi bir yükselti hastalığına rastlanmamakta. Ne de olsa alışarak yavaş yavaş yükseliyorsunuz.  Evet,  koşunca sık nefes alıyorsunuz. Hafif bir de başağrısı hissediyorsunuz. Deniz kenarında % 21 olan oksijen oranı yükseklerde düşünce beynin ihtiyacı olduğu oksijeni almak için daha sık soluyorsunuz.  Yükseltide alkol almak tehlikeli ve hareketleriniz yavaş olmalı. Kanı sulandıran aspirin tavsiye ediliyor. Uçakla birden La Paz Cuzco veya Lhasa’ya inince yükselti hastalığı daha ciddi boyutlarda oluyor. Yerinizden kalkamıyorsunuz size  oksijen veriyorlar.  Bir de “koka” yaprağının acı suyunu içiriyorlar. 

Kayıp Zamanın Ardından: Papua Yeni Gine

Yolculuk etmekten vazgeçmeyen her gezgin er ya da geç kendi doğrusunu bulur. “Yolcu” olmak daima bir heyecandır, bir farklılıktır. Yeniliklere doğru gidiş inanın hiç bitmez..

            Esrarengiz bir rotamız vardı. Hani bir aralar İş Bankası’nın reklamları ile gündeme gelen ”Papua Yeni Gine”. Hatta bu ülke bir banka reklamı ile bir bakıma aşağılandığını duyunca bir süre kızıp Türklere vize vermedi. Ben de İş Bankası Genel Müdürü’ne telefon etmiştim. Adam nedense bana çok kızmıştı. 1930’lara kadar dünyanın gözünden saklanmış, 800 farklı dilin konuşulduğu, kültürel çeşitliliği ile tüm dünyaya şapka çıkartan Papua Yeni Gine!

            Bu adanın karanlık vadilerinde, ormanlarında, nehir kıyılarında yaşayan, birbirinden habersiz kabileler kendilerini sanata, dansa, şarkılara, ritüellere, kıyafetlere, renklere, müziğe, mimariye adamışlar. Çocuklarını yaşlılar tarafından özel olarak eğiterek bu geleneklerin devamını sağlamışlar. Sık sık belgesellerde, fotoğraflarda bu coğrafyanın insanlarını parlak renklerle boyanmış veya çamurla kaplanmış yüzleri, uzun tüylü giysileri, domuz dişleri, deniz kabuğundan yapılmış kolyelerle süslenmiş olarak seryediyorsunuzdur.

İşte Papua Yeni Gine!

            Bu topraklara ilk ayak basanlar 1512 yılında Portekizliler. Onları 1660 yılında ise Hollandalılar takip etmiş. Almanlar adanın kuzeyini, İngilizler ise güneyini sömürge haline getirip bu topraklardan on binlerce yerliyi köle olarak pazarlamışlar. Avustralyalı iki maceraperest 1932 yılında sarp dağların eteklerinde dış dünyadan kopuk yaşayan kabilelerle karşılaştığında, bunları fotoğrafladığında dünyada büyük yankı yapmıştı. Yedi bin yıl öncesinin Avrupa’sını yaşayan yerlilerin kullandıkları aletleri kemik, tahta ve taştandı. Tekerleği henüz bulamamışlardı. Yapraklarla örtünüp, mızrakla avlanıyorlardı. Beyazları görünce korkup saklandılar ancak dışkılarını koklayınca korkularını yenip yanlarına yaklaşabildiler. Her vadideki halkın komşu kültürlerden haberi olmadığı için kültür zenginliği yeşermişti. Bakir bir doğa, kimyasallarla kirlenmeyen bir coğrafya karşımızdaydı.

            Avustralya’ya bağlanan Papua Yeni Gine ancak 1975 yılında bağımsız oldu. 1930’lu yıllarda paranın varlığından bile haberi olmayan gençlik bugün Madonna dinliyor, son model cep telefonu taşıyor, Coca Cola içiyor, ciplerle geziyor. Hatta kısa zamanda popüler kültürün çekici zevklerine ulaşmak için uyuşturucu içip, kaba kuvvet kullanıp, beyazları fidye için kaçırıyor bile. Son aylarda bir Japon çift ile BBC muhabiri böyle bir talihsizliğe uğramış.

            Bu ülkenin bayrağında yer alan endemik cennet kuşunun 42 çeşidinden birçoğunun soyu bugün tükenmiş durumda. Özellikle 1905 – 1908 yılları arasında 155bin o güzelim cennet kuşu, tüyleri için gaddarca öldürülüp Londra ve New York’ta sosyetik hanımların “süsü” oldu. Bugün ise bu kuşu vurmak “güya” suç!

            Resmi dil İngilizce de olsa halkı bozuk bir İngilizce olarak tanımlanan “Pidgin” dilini kullanıyor. Bu lisanda “zaman” kipi yok. İstiklal marşları bile İngilizce. İşte Pidgin dilinden birkaç örnek (em waney: bu nedir?, yu onait: nasılsın?)

Mount Hagen

            İki saat sonra Papua Yeni Gine’nin yemyeşil doğasını seyrederek başkent Port Moresby’e iniyoruz. Herkesten kapıda 50 dolar olan vize ücreti alıyorlar. İç hatlara geçiyoruz ve F100 uçağımız tekrar havalanıyor. Kabilelerin en yoğun bulunduğu dağlık coğrafyaya doğru uçuyoruz. Mount Hagen bu yörenin başkenti.

             Kulübeyi andıran Mount Hagen Havaalanında bavullar kapıya bir araba ile üst üste geliyor. Çıkarken de bagaj etiketlerini muhakkak görmek istiyorlar. Otobüse yerleşiyoruz. Yol kenarları çok kalabalık, parklar çok kalabalık, pazarlar çok kalabalık. Bu yöre için herkes aynı şeyi telaffuz ediyor. “Tehlikeli.”

            Otelimiz Highlander’ın tüm duvarlarının üstü elektrikli tellerle çevrilmiş. Odalar genişçe bir avlunun etrafına dizilmiş. 1960 yıllarına kadar deniz kabuklarının para yerine geçtiği, takasın uygulandığı bu coğrafyada bir gün daha sona erdi.

Kabileler, Boyalı Yüzler, Danslar, Orkideler, Renklerin Ahengi, Tuhaf Hayvanlar ve İşte Papua Yeni Gine

            Bence gezimizin dönüm noktası bugün. Rehberimiz Malkom ve koruyucularımız eşliğinde kahvaltı sonrası tekrar yola çıkıyoruz. Önümüzde 3800 metre yüksekliğinde, bir Alman kaşifin adını taşıyan Mount Hagen. Yolda kısa bir mola veriliyor. “Kandom” olarak anılan tatsız şişman muzlardan, şeker kamışı ve buranın ünlü “betel nut”ından alıyoruz.

Ağızlarımız kıpkırmızı oluyor.

            İlk uğradığımız köyün adı Paiya. Burada Kusumb Kabilesi yaşıyor. Köylerin zenginliği domuz sayısı ile ölçülüyor. Evet önce köyün domuzlarını görüyoruz. Bir pembe anne domuz rengarenk sekiz yavrusunu yatarak emziriyor. Üç farklı grubun elemanları gösteriye hazırlanıyor. Yüzleri ve vücutlarının tamamı boyanıyor. Uzun ve zor bir iş. Bazen parlak sarı, bazen parlak kırmızı veya zift karası. Cennet kuşunun uzun tüyleri, farklı hayvanların kürkleri, domuz dişleri, kuskus postu, deniz kabukları ve farklı yapraklarla süsleniyorlar.

            Ev sahibi Kusumb’un gösteri grubu sırf göğüsleri açıkta yaşlı hanımlardan oluşuyor, yüzleri de kırmızıya boyalı. Sarıya boyalı grup güneyden gelen Hela Kabilesi imiş. İkinci Kusumb topluluğu ise suratları siyaha boyalı genç erkeklerden oluşuyor. Düşlerinin güçlerini sergiliyorlar. Bazen baltalarını kaldırıp ürkütücü “tıslama” sesleri çıkartıyorlar. Balkabağından yapılma borularını üfleyip tiz kahkaha atıyorlar. Geleneksel olarak boya kökleri kullanılırdı. Siyah, kömürden, beyaz ise kaolinden elde edilirdi. Ancak artık bugün modern dünyanın suni boyalarını tüketiyor olmalılar.

            Ruh Odasına sadece erkekler girebiliyor ve kabile ile ilgili önemli kararlar burada alınıyor. Yanımıza gelen bir hanımı gözümüzün önünde sağır görevli nedense iyice dövüyor. Yaşlı bir savaşçı elinde kalkanı ve mızrağı ile tuhaf bir gösteri sunuyor. Diğer bir yaşlı adamcağız “Kina” denen deniz kabuğunu, ısıttığı kauçuk ağacının lateksi ile ağaç bir bloğa yapıştırıyor. Bu takı geline hediye olacak. Kız bunu boynuna asacak. Erkekler ise kendi saçlarından peruk hazırlamışlar. Bu da bir gelenek.

            Köyde size uzatılan eli sıkmazsanız, ağır bir hakaret sayılıyor. Sevimli siyah suratlı ihtiyar şef iki eşi ile karşımıza geliyor ve flüt çalıyor. Dört eşinden toplam 25 çocuğu varmış. Ama hiçbiri hakiki yaşını hatırlamıyor. Bir kayıt düşülmemiş. “Sakal” ise bu toplumun hanımları tarafından çok takdir edilen önemli bir erkeklik göstergesi!

            Wahgi Vadisinden dönüp doğru bir botanik bahçe görünümündeki Avi Köyü’ne gidiyoruz. Sanki bir cennet! Yol boyunca kahve yetiştiriliyor. Orkideler, “onbul” denen yuvarlak gözlü kahverengi tuhaf bir hayvan, hindi-başlı devekuşu vücutlu bir diğer hayvancık, ardından İskelet Dansı derken büyülenmiş olarak geri dönüyoruz. Deniz seviyesinden 1650 metre yüksekteyiz.

            Bu ilginç coğrafyada güneş bir kez daha acele ile batıyor.

Karayolu Yolculuğu ile Papua Adasını Daha iyi Tanıyoruz:

            Sabah 6’da uyanıyoruz. Bu kez tropikal ve endemik kuşları görmek için Kumul Lodge’a gideceğiz. Papua Yeni Gine’nin bayrağında yer alan upuzun kuyruk tüyleri ile hepimizi şaşırtan siyah endemik “Cennet Kuşu”nu görüyoruz, şanslıyız. Balkonda oturup kahvemizi içerken ananas ve muzla beslenen çeşitli kuşları Wahgi Vadisi’nde keyifle seyrediyoruz.

            Western Highland’in başkenti Mt. Hagen’a geri dönüp Goroka’ya doğru yola çıkıyoruz. İnanın hiç kimse Mt-Hagen-Goroka arasının kaç kilometre olduğunu bilmiyor, bilemiyor. Bin kilometre diyenler bile var. Yol aslında sadece 183 kilometre imiş ama bildikleri tek şey var. O da bu yolun 4-5 saat arası çektiği.

            Tatlı patates ile tanışıyoruz. Herkesin hoşuna gidiyor. Yol zaman zaman sel baskınları nedeni ile bozulmuş. . Farklı eyaletlerden geçiyoruz. Çimbu halkı agresif imiş. Adanın dağlık bölgesinde yaşayan bu kabilesinin 7 bin mensubu var. Bu coğrafyada mızraksız bir kabile reisi düşünülemiyor. Mızrak bir güç gösterisi. Pabuçlarını elektrik tellerinin üstüne fırlatmışlar. Sebebini tam anlayamadık. Bilmiyorlardı.

            Rehberimiz ve yardımcısı bizi otobüsten dışarı çıkartmak istemiyor. Israrla “tehlikeli” olduğunu belirtiyorlar. Kundiava kasabasından sonra 2478 metrede sisler içindeki zirveye varıyoruz. Beyaz Kala çiçekleri her yerde göz kamaştırıyor. Yol boyunca gençler voleybol oynuyor. Kamyonetlere doluşan yerli halkın çoğunun yüzleri çamurla sıvanmış. Bu adada ulaşım böyle sağlanıyor.

            Okufa Devlet İlkokulu’na da uğruyoruz. Okul daha açılmamış ama müdürle görüşüyoruz. Okulun 1100 öğrencisi varmış. Okulda faal 10 bilgisayar var. Bir öğretmen başına 45 öğrenci düşüyormuş. İyi bir oran. Üniversite öncesi 9 yıl ilköğretim ve 4 sene lise tahsili alıyorlar.

            Palmiye ve muz ağaçları eşliğinde vadideki Goroka’ya giriyoruz. Mc. Carthy Müzesi oldukça sade ve ufak. Mc. Carthy bu bölgeye yerleşen bir misyonermiş. İçinde savaş resimleri, yöresel kara büyü malzemeleri, kalkanlar, kabile mensuplarına ait resimler bulunuyor.        Otelimiz havaalanına çok yakın. Arkadaşlar hatta havaalanı etrafında yürüyüşe bile çıkıyor. Çime yayılan halk büyük bir heyecan ile uçakları seyrediyor.

            Akşam saat 21 olunca sokaklarda Allah’ın bir kulu kalmıyor.

Yaylada Tembelce bir gün, Çamur Adamlar, Uydurma bir Kahve Tesisi, 3 Şubat 2011 Perşembe – Goroka:

            Sabahleyin otelin içinde elinde tabanca ve makineli tüfek ile üniformalı adamlar dolaşıyor. Otelden çıkarken aramıza bir güvenlik memuru daha katılıyor. Tekrar Kefomo yöresine gidiyoruz. Büyük kamyonlar sahildeki Lae şehrinden bu bölgeye durmadan mal taşıyor. Hem de bayağı hızlı gidiyorlar. Bu yolculuk 6-7 saat sürüyormuş. Araçların camlarının tamamı çelik kafeslerle örtülü. Asaro köyüne varıyoruz. Hemen girişte köyün kurucusu şef ile eşinin mezarları var. İkisi de Hıristiyan olmuş. Birkaç nesil önce arazi, domuz veya kadın yüzünden çıkan savaşlarda düşman kabileleri hemen bu köyü istila edermiş. Gene böyle bir durumda köyün halkı kaçarken yanlışlıkla bataklığa düşmüşler. Çamura batmış yerlileri karşısında gören düşmanları korkup kaçmış. İşte bu şekilde çamurla boyanma geleneği günümüze kadar devam etmiş. Köyün nüfusu 400. Altı kişilik bir ekip oturdukları yerde başlarını sallayarak zafer türküsü söylüyor. Köyün erkekleri ellerindeki geleneksel yayları ile bir bambu sapına oklarını saplıyorlar. Elli metreye kadar bu oklar tesirli oluyormuş. Parmaklarına taktıkları bıçak gibi keskin bambu uçları aslında birer “el silahı”. Bunları belli aralıklarla bir ritm ile tıkırdatıyorlar. Kalın belli ve iri göğüslü hanımlar bu coğrafyada meğer makbul imiş.

            Goroka’nın yeşil çayırlarına ahali iyice yayılmış. Sanki bir panayır var. Bu arada çimler üzerinde rugby maçı oynanıyor. Yol reklam panolarında hep “Kakaruk” yazılı.. “Kakaruk” tavuk demek, aslında bu bir “tavuk çorbası” reklamı imiş. Bu kez “doğu” istikametine, yani sahil kenti Lei’ye doğru yola koyuluyoruz. Bu bölge daha yeşil, daha tenha. Yol boyunca begonviller, kahve plantasyonları, palmiyeler ve dev tropikal ağaçlar görüyoruz.

            Otelde uçak saatimizi bekliyoruz. Minibüs bizi genişçe bir salonu andıran ufacık havaalanına bırakıyor. Bavulları tek tek elle açıp kontrol ediyorlar. Yolcuların bir bölümü çıplak ayakla uçağa biniyor. Çuval çuval şeker, un, sebze uçağa yükleniyor. Pistin etrafında oturan çok sayıda halkın bakışları eşliğinde uçak havalanıyor.

Dünyanın en Tehlikeli Kenti: Moresby

            1873 yılında bu coğrafyaya ulaşan Kaptan John Moresby’nin ismini almış olan bu kent ayrıca önemli bir liman. Başkente karayolu ile ulaşmak imkânsız, çünkü karayolu bağlantısı yok! Demiryolu bu coğrafyada zaten hiç kurulmamış! Başkentin evleri genellikle dik yamaçlara yerleştirilmiş. Moresby dağınık bir şehir. İş bulmak için buraya göç etmiş halk deniz kıyısında yerleşip kazıklar üstüne inşa edilen evlerde balıkçılık ile geçiniyor. Sahilden topladıkları odunları ocaklarında yakıyorlar. Yol kenarlarında papağan, hatta altın külçeler bile satılıyor. Ancak bu külçelere güvenmek çok zor. Çoğunun içine demir yerleştirilmiş.

            Sabah gruptan ayrılıp okulda bir konferans verip, basın toplantısına katılıyorum. The National, Post Courier gazeteleri ile Kundu televizyonu ile görüşüyorum. Konferansa ise öğrenci, veli ve öğretmenler katılıyor. Değerli arkadaşlar başkent Port Moresby turunda botanik bahçe, ağaç kangurusu gibi maalesef aç hayvanların bulunduğu hayvanat bahçesini, kent merkezini görüp, yat kulübünde öğlen yemeklerini alıyorlar.

            Bu arada Parlemento yakınlarında tur minibüsüne bir saldırı gerçekleşiyor. Molotof kokteyli olduğu sanılan bira şişesi değerli dernek üyemiz Oya’nın zamanında yere yatması ile aracın camının kenarına vuruyor. Bursalı değerli üyemiz Nurettin’in üzerine Ahu (Aysal) ile Saffet Hanım yatıyorlar. Bir anda herkes başarılı ile savunmaya geçiyor. Tüfekli bir genç minibüse doğru koşuyor. Bir tarama sesi geliyor, ama zamanında minibüs uzaklaşıyor. “Geçmiş olsun” ucuz atlatıldı. (Olay daha sonra Türk basınına yansıdı)

            Moresby’de botanik bahçesine, Milli Müze’ye, kuş adasına, Buda balıkçı köyüne gidilir. Şehirde şöyle bir tur atıp parlamento binasını, gökdelenlerini görebilirsiniz. Parlemento Binası’nın içinde ilginç bir kelebek ve böcek koleksiyonu bulunmakta. Başkentten karayolu sizi ancak şelalesi ile de tanınan Sogeri’ye kadar götürüyor. Daha sonra ise yol bitmekte!

Betel-nut’ın Artısı Eksisi

            Betel-nut kimilerine göre tedavi edici bir tıbbi ilaç, kimisine göre uyarıcı, kimisine göre ise tehlikeli bir uyuşturucudur. Ama Asya’nın geniş bir bölgesinde bu meyve tüketiliyor. Cevize benzeyen bu yemişin yeşil dış kabuğu dişlerle çıkarıldıktan sonra içindeki tohum çiğneniyor. Bu arada ağız tamamen kırmızı oluyor. Yutmayıp, tükürdükleri için elbette tüm yollar kan görünümünde kırmızıya dönüşmüş. Papua Yeni Gine’de betel-nut kalsiyum bakımından zengin deniz kabuklarının beyaz tozuna batırılıp onunla birlikte yeniyor. Hindistan’da tütün ve baharat ile tüketiliyor. Betel-nut bazen yeşil, bazen kırmızı, bazen sert, bazen yumuşak, bazen büyük, bazen küçük ama hepsi aynı amaca hizmet ediyor. Sizi canlı ve mutlu tutuyor. Çok kullanılınca dişlerinizi siyaha çeviriyor. Papua Yeni Gine’de sahilde yetiştirilen ağaçlardan pazarlanan yılda 49 ton bezel-nut tüketiliyormuş. Ayrıca tıp uzmanları ağız ve mide kanserine neden olduğunu belirtiyorlar.

Kısa Kısa Papua Yeni Gine

  • Bu ülke Türkiye’den 15 bin kilometre uzakta ve sekiz saat de ilerde.
  • İnsan eti yemekten kaynaklanan bir hastalık olan “kurul” dünyada en son 1979 yılında bu coğrafyada görüldü.
  • Çanakkale Savaşında İngiliz ordusunda yer alan Papua Yeni Gineliler de Avustralyalılarla birlikte nedense bize karşı savaştı.
  • Bu adada postacı hiç kapınızı çalmıyor. Ancak postanelerde posta kutusu kiralayabiliyorsunuz.
  • Sokaklarda Avustralya’dan getirilen ve bahçe duvarlarına dizilen ikinci el giysiler ve ayakkabılar satılıyor.
  • Bu coğrafyada sık sık “Bilum” denen, yünden yapılan bir cins torba ile karşılaşıyorsunuz. Hanımlar sürekli bunu örüyor. Çocuklarını da bunun içinde taşıyorlar.
  • En önemli besin kaynakları dağlarda “tatlı patates”, sahilde ise “yum”. Doğrusu tatlı patates bizlerin de çok hoşuna gitti.
  • “Vantok Kültürü” aynı dili kullananların oluşturduğu bir beraberlik. “Tek ağız” anlamına geliyor. Aynı dili konuşan kabile üyeleri birbirini her yönden kolluyor. Aslında ulusal birlik yerine kabile kimliği ön plana çıkıyor.
  • Kendi içlerinde evlenmenin sonucunda kadın olsun erkek olsun kısa boylu ve gösterişsiz bir ırk oluşmuş. Bazıları ise doğal olarak çok farklı tonda bir sarı saça sahip. Ciltleri ise çok kuru olduğundan çabuk buruşuyor ve hakiki yaşlarından çok daha yaşlı gösteriyorlar.
  • Belki fakirler ama kesinlikle halkı ve satıcılar sizi rahatsız etmiyor, peşinizden gelmiyor, dilenmiyorlar ve genellikle de utangaçlar.
  • Irian Jaya adasında Papua Yeni Gine – Endonezya sınırı 820 kilometre ama faal herhangi bir sınır kapısı yok. Avustralya, bu ülkenin Endonezya’ya yaklaşmasını pek istemiyormuş.
  • Avustralya’nın Kenz şehrinde 15 bine yakın Papua Yeni Gine’li yaşıyor. Kenz, Port Moresby’e uçakla ortalama bir saat uzaklıkta. Irian Jaya adasının Endonezya bölümünün başkenti Jaiya – Pura. Bu bölgede yaşayan Dani kabilesi bir ara bağımsızlık için baş kaldırdı fakat Endonezya ordusu bastırdı. Aynı kabilenin diğer fertleri ise Papua Yeni Gine sınırları içinde yaşıyor.
  • Papua Yeni Gine’de, özellikle de başkentte ortalama 25 bin Avustralyalı yaşıyor. İngiliz ve Almanlarla birlikte bu coğrafyada yaşayan yabancı beyaz sayısı ise 50 bine ulaşıyor. Çoğu ticaretle uğraşıyor ama güvenlik nedeni ile pek sokaklarda görülmüyorlar. Kendilerinin yarattığı yapay bir dünyada yaşıyorlar.
  • Halk pazarlarında muhakkak bir tur atın. Çeşit çeşit muzlardan, zencefile, tatlı patatesten mangoya – papayaya kadar farklı tatlarla karşılaşacaksınız. Hatta su kaplumbağası ve kanguru eti bile satılıyor. Ama çoğu ithal olduğu için çok pahalı. Örneğin iki portakal 3,5 dolar iken domatesin kilosu 6 dolar.
  • Papua Yeni Gine’de her türlü suyu gönül rahatlığıyla için. Çünkü henüz herhangi bir “kimyasal kirlenme” söz konusu değil.
  • Papua Yeni Gine yerlileri II. Dünya Savaşı’nda alçaktan uçan uçakları, kuş zannederek okları ile düşürmeye çalışmış.
  • Para birimi “kina” 1$ = 2 kina idi. (2011 Şubat) Ayrıca bir kina 10 Tona’ya eşit.
  • Kağıt üstünde halkı Hıristiyan olarak görülse de büyük kısmı animist inancından vazgeçmiş değil. Kiliselerin önünde totemler bile var.
  • Halkının büyük kısmı kırsalda yaşıyor ve tarım ile uğraşıyor.
  • Bir kahvede internete bağlanmanın hediyesi saatte 10 $.
  • Sıtma yönünden epey riskli bir ülke. Ama sıtmadan daha tehlikeli ve gene sivrisinekten geçen başka bir hastalık daha var: “Dengi”. Önce üç gün yüksek ateş oluyormuş. Siz ilaçla veya iğne ile bu ateşi düşürünce, işte o zaman arkadan öldürücü olan ikinci safhası başlıyor. Gaurdia ise sudan geçen bir parazit. Bağırsaklara yerleşiyor. Üç – dört gün ateş yapıyor. İshal ve gaz çıkışı en önemli işaretleri. Bir hapla bu parazitin öldürülmesi gerekiyor.
  • Dünya altın üretiminin %8’i bu adada gerçekleşiyor. Ayrıca bakır, gümüş, nikel de var. Exxon Mobil şirketi petrol arama izni ile birlikte bu ülkeye 15 milyon $ yatırım yapıyor. Başkentte yerlilerin nehir yatağından topladığı altınları satın alan 3 şirket var.
  • Bu coğrafyada timsahlar “boyları” ile değil “enleri” ile ölçülüyor. Timsah öldürmek bir çeşit güç gösterisi. Derisini pazarlayıp, etini yiyorlar.
  • Papua Yeni Gine’ye gelen gezginler Sisli Ormanlarından kıvrıla kıvrıla geçen Sepik Nehrine kadar uzanıyorlar. Ancak bu coğrafyada sivrisinek çeşitleri hiçbir an sizi yalnız bırakmıyorlar. Sabah, öğle ve akşam ayrı ayrı, kelebeğe benzeyen sivrisinek türleri bile var. Önce ufak uçaklarla bu yöreye uçuyorsunuz. Oradan sürat motorları veya karayolu ile bir Lodge’a varıyorsunuz, bu arada elbette yöredeki kabileler geziliyor. Ahalisi için Sepik Nehri bir çeşme, bir buzdolabı, bir banyo, bir yol, bir pazaryeri, bir oyun sahası, bir okul ve bir zaman makinesi.
  • Beyazların bu adaya diktiği kahve, kakao, çay ve palmiye yağı ihraç ediliyor. Elbette bu ticaretin kaymağını Avustralyalılar afiyetle yiyor.
  • Eylül ayında gerçekleşen Goroka Festivali’nde her kabile marifetlerini bir jüri karşısında sergiliyor. Birkaç gün süren festival sonunda ortaya konan ödüller her yıl tüm katılanlara eşit olarak bölüştürülüyor. Böylece kabileler arası herhangi bir karmaşa yaşanmıyor.
  • Oteller gayet kötü yönetilmesine ve oda ile binanın fiziksel imkanları çok kısıtlı olmasına rağmen çok çok pahalılar. Türkiye standartlarında iki yıldızlı bir otelin bir odasının geceliği 200 $. Bu durumda buraya çok zengin ve hakiki meraklısı dışında fazla turist gelmesini beklemek bir hayal olur.
  • Papua Yeni Gine’ye ait Bougnavelle Adası’nın halkı orada faaliyet gösteren bakır ocağına karşı ayaklanmış. Adadaki tüm arazinin sahibi kabilelermiş. Nedense bu işletmenin bakırın yanında altın da elde ettiğini yerlilere söylenmemiş. Gönderilen hükümet kuvvetleri aciz kalmış. Devlet, yurtdışından paralı asker getirmiş ama son anda adaya otonom yönetim hakkı verilerek olay tatlıya bağlanmış.
  • Adanın Rebaul kenti civarında aktif bir yanardağ bulunuyor!
  • Papua Yeni Gine sularında balıkçılık faaliyeti maalesef Malezyalıların elinde.
  • Bazı korsan gemileri bu coğrafyaya gelip kereste hatta petrol bile çalıp kaçıyormuş.
  • “Singsing” geleneksel düğün, cenaze veya başka bir kabileye saygı için düzenlenen törensel kutlamaların tamamıdır.
  • Papua Yeni Gine’de kaliteli eğitim adına büyük hizmetler veren bir Türk Koleji bulunuyor. Adanın en ciddi kurumlarından biri. Başarılı öğrenciler bursla okuyor. Ayrıca bu coğrafyaya gelen Türkleri de hemen sahipleniyorlar.
  • Bu coğrafyada bazı kabilelerde kadının domuz kadar değeri olmadığı söylendi. Biz de Mount Hagen’in bir köyünde bir kadının dramına şahit olduk.

Nur Dolay makalesinde bu ülkede birebir yaşadığı bir olayı bakın nasıl anlatıyor:

            Papua Yeni Gine’de iki adam bir gün sokak ortasında kamyonetten indirdikleri kadını döverek denize atmaya çalışıyorlardı. Çevredekilerin de koşup yardımcı olacağını sanıyordum. Ama kimse kıpırdamadı. Kadın dövülüyorsa muhakkak bir nedeni vardı. Adanın iç taraflarında balta girmemiş yağmur ormanlarıyla kaplı dağlarda dış dünyaya tümüyle kapalı bir yaşam sürdüren Papua kabilelerinin gelenekleri deniz kıyısındakilerden daha da sert. Adam karısından bıktığı anda baltayı kafasının ortasına geçiriyor. Ya da hoşuna giden bir kadını elde etmek için yapıyor aynı şeyi. Ama yine de kadınlar topluluk için en büyük zenginliklerden biri sayılıyorlar. Toprak, domuzlar ve kadınlar, bu önem sırası içinde kabilelerin birbirleri arasında giriştikleri oklu yaylı savaşların nedeni oluyorlar. Barış anlaşmasının tazminatı da genellikle kadınların yerine “domuz” vermek şeklinde.

            Bu ada ülkesinin en büyük eksikliği “eğitim” . Yetişmiş eğitimli elemanı yok. Üniversite hocaları bile bence yetersiz. Altın başta olmak üzere önemli maden rezervlerine sahip! Bence önce madenlerine sahip çıkıp oradan kazanılacak paranın halkının eğitimine dönmesini sağlamak gerekir.

Üç Adet “K” Cumhuriyeti: Karelya – Komi – Kalmukya

Bu özerk cumhuriyetleri hiç duydunuz mu? Üçü de “K” ile başlıyor. Bunlar benim Rusya Federasyonu içinde yer alan 21 özerk cumhuriyetten görmediğim son üç tanesiydi. Gezginler Kulübü yönetim kurulu üyemiz, değerli arkadaşım Selman Arınç ile bir kez daha bir Cumartesi sabahı Saint Petersburg uçağı ile alışılmamış bir yeni geziye başlıyoruz. Tabii böyle kimsenin gitmediği coğrafyalar için Rusya vizesi almak hiç de kolay olmuyor. Saint Petersburg’u defalarca ziyaret ettiğimiz için bu büyüleyici şehirde hiç kalmadan kendimizi Karelya Cumhuriyeti’nin başkenti Petrozavadsk’a hareket edecek olan trene atıyoruz. Rusya’da trenler genellikle akşam vakitleri kalkıp sabah 07:00 sularında sizi gideceğiniz yere ulaştırıyor. “Kuşi” denilen kompartımanlarda seyahat bence otelden bile rahat. Gerçi otel parası kadar bir ücret ödüyorsunuz  (ortalama 80 dolar) ama hem yolculuk edip hem de rahat ve temiz bir yatakta uyuyorsunuz. Bana trenin sarsıntısı ninni gibi geliyor. Sabah vagon görevlisi o meşhur gümüş görünümlü dev cam bardaklarda limonlu çayınızı size servis ediyor.

Karelya, Finlandiya Körfezi ile Beyaz Deniz arasında yer alan, Avrupa’nın en büyük iki gölü Ladago ve Onega dâhil 62 bin gölü ile yemyeşil bir tatil ve sayfiye beldesi. Baltık kalkanı içinde yer alan Karelya topraklarının % 85’i orman, geriye kalanı da bataklık ve düz ova. Petrozavadsk’un kelime anlamı “Petro’nun Fabrikaları”,  yani o meşhur ve becerikli Büyük Petro (nedense biz ona deli Petro diyoruz). Petro buraya çok sayıda fabrika kurdurmuş. Lenin’in Kızıl Meydan’da yer alan ve önünde kuyruklar oluşan mozolesinin siyah mermerleri bu bölgeden getirilmiş. Karelya, İsveç, Novgrad Cumhuriyeti, Finlandiya ve Rusya arasında nice savaşlara neden olmuş. Zaman zaman Karelya toprakları bu ülkeler arasında pay edilmiş. Sınır son şeklini ancak 1947 yılında almış. Orman ürünlerinin en önemli geçim kaynağı olduğu Petrozavadsk’a gelen her gezgin muhakkak Kizhi Adasına gider. Bu ada, Moskova – St. Petersburg – Moskova arasındaki ünlü Volga gemi gezisinde en can alıcı noktadır.

Baltık Kanalı’nın Marmara Denizi kadar geniş olan Onega Gölü ile birleştiği coğrafyada yer alan Kızhi Adası’nda 1714 yılında bölge halkının katkısı ve emeği ile kurulan 22 kubbeli Potkov Kilisesi, 1990 yılında Kremlin Sarayı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Bu güzel kilise çam ağaçlarından, çivi kullanılmadan 75 marangoz tarafından dört yaz döneminde tamamlanmıştır. Elli yıl sonra da yanına gemi şeklinde daha ufak olan kışlık kilise inşa edilmiştir. Görüntüsü sahiden etkileyici.

1951 yılında Kızhi Adası “açık müze” hâline çevrilince saat kulesi, değirmen, sauna, ambar, mutfak, ev gibi Kareli bölgesine has özel yapı örnekleri buraya taşınmış.

Sıcaklığın kışın -30oC’ye kadar düştüğü bu bölgede yaşam elbette zor olmakta. Evlerde en itibarlı yer ısınma amaçlı kullanılan ocağın üstüne konan şilte. Ayrıca yazlık ve kışlık kızaklar, keten dokuma tezgâhları, beşikler, kayıklar, boyunduruklar, yağ lambaları, semaverler ve oyuncaklar atölyede kendileri tarafından imal edilmiş. Kalabalık ailenin fertlerinin tamamı ve hayvanlar aynı çatı altında yaşamak zorundalar.

Göl kenarında dizilmiş ve genellikle mangalda “şaşlık” sunan yeşil tenteli lokantalardan birinde otururken Azeri Hüseyin ile tanışıyoruz. Bir dönem buraya gelen Türkler Karelya’yı Finlandiya’ya uzanan kaçak göçün merkezi olarak kullanmakla kalmayıp, vaatlerle buradaki iş adamlarından orman ürünleri işleyen tesisler inşa etmek amacıyla para alıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Elbette bu ülkemiz adına çok üzücü. Hüseyin son model arabası ile bizi gezdirip ardından evinde ağırlıyor.

Artık bir bakıma “yatak odamız” olan trene dönme vakti geldi. Sabah 07:00’de St. Petersburg’un modern Ladozhky garına geri geliyoruz. Rus Çarlığı’nın ilk başkentlerinden Novgorad’a doğru hareket ediyoruz. Novgorad 1125. yılını Kremlin olarak adlandırılan surların içinde kutlama telaşında. Nehir kıyısındaki plajları, yeşil alanları, güzel tarihî binaları, başta Ayasofya olmak üzere kiliseleri,  saat kulesi ile bu şehir çok hoşunuza gidecektir. Rusya’ya gelen turlar Moskova ve St Petersburg yanında Novgorad’ı da programlarına alıyorlar. 

Akşam uçak ile yepyeni bir Cumhuriyet’e doğru kanat açıyoruz. Komi Cumhuriyeti’nin başkenti Sıktıvkar’a uçuş iki saat sürüyor. Petrol ve doğal gaz zengini Sıktıvkar sahiden kıpır kıpır ve neşeli bir yerleşim merkezi. Geniş parklarında, nehir kıyısında ve meydanlarda yüzlerce genç ellerinde büyükçe bira şişeleri ile gülüyor, bağırıyor. Yirmi dört saat açık olan marketler, alışveriş yapan gençlerle dolup taşıyor. Acaba niye bu kadar içerler ki diye kendi kendime soruyorum. Muhabbetler derinleşsin diye mi? Yoksa soğuktan mı? Yaşam koşullarının zorluğundan mı? Hiçbir mantıklı “neden” bulamıyorum. Kırık şişe parçaları arasında yürüyerek gece saat 24:00 olmasına rağmen batmayan kızıl güneşi seyrediyorum.

Avalon Oteli’ne dönerken akşam yemeğimiz olarak bakkaldan ekmek, peynir ve meyve suyu alıyorum. Kemer ile kardeş şehir olan Sıktıvkar’da süremiz çok sınırlı. Çünkü sabah erkenden Moskova’ya geçiyoruz. Havaalanında Rusya Cumhuriyeti’nin değişmez kadın memur profillerini inceliyorum. Gülmeyen, mutsuz, konuşmayı bir azap kabul eden bir insan tipi. Komünizm bu topraklarda sona ereli çok zaman geçti ama insanların davranış biçimini değiştirmek kolay olmuyor. Sabah havaalanının koyu renkli kalın perdelerle çevrili ufak lokantasında otuz yıl önceki geleneksel Sovyet “tatlarını” buluyorum. Bu kez Ahıska Türk’ü şoförümüz Bahadır ile bir kez daha Moskova’nın ünlü Kızıl Meydan’ını turluyoruz. Turisti bol. Moskova’nın pahalılığı Kuzey Amerika’nın iki katını bile aşmış. Yenilenen, modernleşen ve kimliğini tedrici olarak kaybeden ama gene de yeşil kalabilen bir başkent buluyorum.

Rus hanımların gayet çirkin altın dişleri ile terlik üzerine giydikleri kısa naylon çorapları bence çok çirkin. Maalesef bu coğrafyada sigara içenlerin sayısı hiç de az değil. Aşırı “tüketim” çılgınlığı yaşanıyor. Rusya’da yeni arabalar, yeni kıyafetler, ünlü markalar kısacası hep daha fazla tüketim var. Her fert kısa zamanda zengin olma hevesinde. Örneğin bir aile evini lokantaya çevirmiş; ama fiyatlar uçmuş. Beceriksizlikten ve alışkanlıklarından dolayı muntazam ve güler yüzlü bir servis de yok.

Bir kez daha Moskova’nın karışık olduğu sevimsiz havaalanındayız. Bu kez Nazi ordusuna karşı iki yıl direnişi ile dünyaca ünlenen, 1,5 milyon insanın direnişte hayatını kaybettiği, bir ara “Stalingrad” olarak da adlandırılan Volgagrad’dayız. Amacımız Kalmukya Cumhuriyeti’nin başkenti Elista’yı ziyaret edip Rostov’dan ertesi sabah uçakla İstanbul’a dönmek; ama kısa sürede bu uzun yolculuğun mümkün olamayacağını anlıyoruz. Büyük zorlukla Volgagrad’da Rostov trenini yakalayıp tam 13 saat süren bir yolculuk sonrası kompartımanımızdaki sarhoşları bir şekilde başka yerlere uzaklaştırarak sonunda Rostov’a varıyoruz. Şimdi mesele Kalmukya’ya gidebilmek. Burası aslında bizim için yepyeni bir ülke. Aslında Rostov’a gelerek bu cumhuriyetin sınırlarından bayağı uzaklaştık. İmdadımıza gene bir inşaat şirketi yetişiyor. Bize bir araç ve Kemal adlı gene Ahıskalı bir şoför veriliyor. Yola çıkıyoruz, bu bölge Rusya’nın tahıl deposu. Buğday ve ayçiçeği tarlalarının ucu bucağı görünmüyor.

Kalmukya sınırına kadar beş saatlik yolumuz var. Tam sınır noktasına  40 kilometre kala otomobilin triger kayışı kopmaz mı! Kötü haber, yolun ortasında kalıyoruz. Dışarıda cehennem sıcağı var.  Şans eseri Kemal’in Kalmukya’nın Altay köyünde yaşayan kız kardeşi varmış. Damat Bahadır arabası ile imdadımıza yetişip arabamızı çekiyor. İki de bir ya ip kopuyor ya da Bahadır’ın eski otomobili tıkanıp duruyor. Sonunda Kalmukya sınırını aşıyoruz. Triger kayışını değiştirecek usta bulunamıyor. Sonuçta damadın köy evine misafir oluyoruz. Bahçesi, avlusu,  ahırı ile geniş bir köy evi. Önce çaya davetliyiz. O arada yemek pişiyor. Ahıska Türklerinin Türkçesi belki de katıksız hakiki Türkçe. Örneğin “elma”ya “alma” diyorlar. Bu arada köydeki bir usta arabayı tamir ediyor. İşte, iyi bir haber, aksi takdirde uçağı kaçıracaktık.

Kalmukya Volga Nehri, Çeçenistan,  Dağıstan ve Rusya’nın Stavrapol bölgesi arasında yer alıyor. Burası da Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet. Aynı zamanda  Kalmuklar Moğol kökenlidir. Kendilerini “oyrat” diye isimlendirir. Kalmuklar,  “Çungarlar” ve “Ölatlar” olarak da bilinir. Çungarlar en parlak dönemini Esen Tayşi döneminde 1439 – 1455 yılları arasında yaşadı. Sonra parçalanıp küçük beylikler oluşturdular. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Kalmuklar Stalin döneminde diğer Ahıska ve Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürüldüler. Kalmukya 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca Rusya’ya bağlı özerk bir Cumhuriyet olarak kaldı. Başkent Elista 1944 – 1957 yılları arasında “Stepnoy” olarak anıldı. Yüz bin nüfuslu başkentin ekonomisi tarım ağırlıklıdır. Son yıllarda millî kimlik oluşturma çabaları hız kazandı ve Elista’da Hurul diye adlandırılan Budist tapınağı ve Uzakdoğu mimarisini yansıtan çok sayıda bina inşa edildi. Ülkede Tibetçe konuşulur. Dinî lider Dalay Lama da bu küçük cumhuriyeti ziyaret etmiş.

Yarım milyon nüfuslu Kalmukya 1998 yılında uluslar arası satranç olimpiyatlarına ev sahipliği yaptı. Bu olay hem Kalmukya’nın dünyada tanıtımına, hem de dolayısı ile ülke ekonomisine yararlı olmuş. Ünlü bir satranç oyuncusu olan devlet başkanları İlyumahinov 1995 yılından beri Dünya Satranç Federasyonu’nun da başkanıdır. Kısa bir not: Avrupa’da Budist insanların çoğunlukta olduğu tek cumhuriyet gene Kalmukya’dır. Bu sorunun doğru yanıtı İngiltere’de bir yarışma programında bir hanıma 1,5 milyon Avro kazandırdı. 

            Sovyetlerin çöküşünü hazırlayan esas neden Kalmukya ile Ukrayna’da yetişen buğdayın Sovyet halkına ulaşmamasıydı. Eski vagonlarda taşınan tahılların üçte biri yollarda ziyan oluyordu. Bu olayı yerinde inceleyen ve yörenin tarım sorumlusu olan Gorbaçov sistemin yürümeyeceğini anlamıştı. Sovyetler sadece kendi halkına değil, ayrıca Moğolistan, Benin, Küba, Angola, Mozambik, Güney Yemen, Irak, Mısır ve Suriye gibi ülkelere de ekonomik yardım göndermekteydi. 

            Rostov büyük ama bence büyük olduğu kadar ruhsuz bir şehir. Hiç hoşuma gitmedi. Sabah erkenden Rostov’un askerî bir kamp havasındaki havaalanındayız. Tüm memurlar bizi potansiyel bir tehlike olarak kabul ediyor olmalılar. Çok sertler. Kısa bir zaman diliminde Rusya’nın beş büyük şehrini ve “K” ile başlayan farklı coğrafyalara yayılmış üç cumhuriyetini ziyaret ettik. Üç gecemiz trende, bir gecemiz otelde,  son gecemizin bir bölümü de misafirhanede geçti.

Ama “farklı” olmanın, alışılmışın dışında ve yolda bulunmanın heyecanını yaşadık.

Başka bir mutlu coğrafyada buluşmak dileği ile…