Kayıp Zamanın Ardından: Papua Yeni Gine

Yolculuk etmekten vazgeçmeyen her gezgin er ya da geç kendi doğrusunu bulur. “Yolcu” olmak daima bir heyecandır, bir farklılıktır. Yeniliklere doğru gidiş inanın hiç bitmez..

            Esrarengiz bir rotamız vardı. Hani bir aralar İş Bankası’nın reklamları ile gündeme gelen ”Papua Yeni Gine”. Hatta bu ülke bir banka reklamı ile bir bakıma aşağılandığını duyunca bir süre kızıp Türklere vize vermedi. Ben de İş Bankası Genel Müdürü’ne telefon etmiştim. Adam nedense bana çok kızmıştı. 1930’lara kadar dünyanın gözünden saklanmış, 800 farklı dilin konuşulduğu, kültürel çeşitliliği ile tüm dünyaya şapka çıkartan Papua Yeni Gine!

            Bu adanın karanlık vadilerinde, ormanlarında, nehir kıyılarında yaşayan, birbirinden habersiz kabileler kendilerini sanata, dansa, şarkılara, ritüellere, kıyafetlere, renklere, müziğe, mimariye adamışlar. Çocuklarını yaşlılar tarafından özel olarak eğiterek bu geleneklerin devamını sağlamışlar. Sık sık belgesellerde, fotoğraflarda bu coğrafyanın insanlarını parlak renklerle boyanmış veya çamurla kaplanmış yüzleri, uzun tüylü giysileri, domuz dişleri, deniz kabuğundan yapılmış kolyelerle süslenmiş olarak seryediyorsunuzdur.

İşte Papua Yeni Gine!

            Bu topraklara ilk ayak basanlar 1512 yılında Portekizliler. Onları 1660 yılında ise Hollandalılar takip etmiş. Almanlar adanın kuzeyini, İngilizler ise güneyini sömürge haline getirip bu topraklardan on binlerce yerliyi köle olarak pazarlamışlar. Avustralyalı iki maceraperest 1932 yılında sarp dağların eteklerinde dış dünyadan kopuk yaşayan kabilelerle karşılaştığında, bunları fotoğrafladığında dünyada büyük yankı yapmıştı. Yedi bin yıl öncesinin Avrupa’sını yaşayan yerlilerin kullandıkları aletleri kemik, tahta ve taştandı. Tekerleği henüz bulamamışlardı. Yapraklarla örtünüp, mızrakla avlanıyorlardı. Beyazları görünce korkup saklandılar ancak dışkılarını koklayınca korkularını yenip yanlarına yaklaşabildiler. Her vadideki halkın komşu kültürlerden haberi olmadığı için kültür zenginliği yeşermişti. Bakir bir doğa, kimyasallarla kirlenmeyen bir coğrafya karşımızdaydı.

            Avustralya’ya bağlanan Papua Yeni Gine ancak 1975 yılında bağımsız oldu. 1930’lu yıllarda paranın varlığından bile haberi olmayan gençlik bugün Madonna dinliyor, son model cep telefonu taşıyor, Coca Cola içiyor, ciplerle geziyor. Hatta kısa zamanda popüler kültürün çekici zevklerine ulaşmak için uyuşturucu içip, kaba kuvvet kullanıp, beyazları fidye için kaçırıyor bile. Son aylarda bir Japon çift ile BBC muhabiri böyle bir talihsizliğe uğramış.

            Bu ülkenin bayrağında yer alan endemik cennet kuşunun 42 çeşidinden birçoğunun soyu bugün tükenmiş durumda. Özellikle 1905 – 1908 yılları arasında 155bin o güzelim cennet kuşu, tüyleri için gaddarca öldürülüp Londra ve New York’ta sosyetik hanımların “süsü” oldu. Bugün ise bu kuşu vurmak “güya” suç!

            Resmi dil İngilizce de olsa halkı bozuk bir İngilizce olarak tanımlanan “Pidgin” dilini kullanıyor. Bu lisanda “zaman” kipi yok. İstiklal marşları bile İngilizce. İşte Pidgin dilinden birkaç örnek (em waney: bu nedir?, yu onait: nasılsın?)

Mount Hagen

            İki saat sonra Papua Yeni Gine’nin yemyeşil doğasını seyrederek başkent Port Moresby’e iniyoruz. Herkesten kapıda 50 dolar olan vize ücreti alıyorlar. İç hatlara geçiyoruz ve F100 uçağımız tekrar havalanıyor. Kabilelerin en yoğun bulunduğu dağlık coğrafyaya doğru uçuyoruz. Mount Hagen bu yörenin başkenti.

             Kulübeyi andıran Mount Hagen Havaalanında bavullar kapıya bir araba ile üst üste geliyor. Çıkarken de bagaj etiketlerini muhakkak görmek istiyorlar. Otobüse yerleşiyoruz. Yol kenarları çok kalabalık, parklar çok kalabalık, pazarlar çok kalabalık. Bu yöre için herkes aynı şeyi telaffuz ediyor. “Tehlikeli.”

            Otelimiz Highlander’ın tüm duvarlarının üstü elektrikli tellerle çevrilmiş. Odalar genişçe bir avlunun etrafına dizilmiş. 1960 yıllarına kadar deniz kabuklarının para yerine geçtiği, takasın uygulandığı bu coğrafyada bir gün daha sona erdi.

Kabileler, Boyalı Yüzler, Danslar, Orkideler, Renklerin Ahengi, Tuhaf Hayvanlar ve İşte Papua Yeni Gine

            Bence gezimizin dönüm noktası bugün. Rehberimiz Malkom ve koruyucularımız eşliğinde kahvaltı sonrası tekrar yola çıkıyoruz. Önümüzde 3800 metre yüksekliğinde, bir Alman kaşifin adını taşıyan Mount Hagen. Yolda kısa bir mola veriliyor. “Kandom” olarak anılan tatsız şişman muzlardan, şeker kamışı ve buranın ünlü “betel nut”ından alıyoruz.

Ağızlarımız kıpkırmızı oluyor.

            İlk uğradığımız köyün adı Paiya. Burada Kusumb Kabilesi yaşıyor. Köylerin zenginliği domuz sayısı ile ölçülüyor. Evet önce köyün domuzlarını görüyoruz. Bir pembe anne domuz rengarenk sekiz yavrusunu yatarak emziriyor. Üç farklı grubun elemanları gösteriye hazırlanıyor. Yüzleri ve vücutlarının tamamı boyanıyor. Uzun ve zor bir iş. Bazen parlak sarı, bazen parlak kırmızı veya zift karası. Cennet kuşunun uzun tüyleri, farklı hayvanların kürkleri, domuz dişleri, kuskus postu, deniz kabukları ve farklı yapraklarla süsleniyorlar.

            Ev sahibi Kusumb’un gösteri grubu sırf göğüsleri açıkta yaşlı hanımlardan oluşuyor, yüzleri de kırmızıya boyalı. Sarıya boyalı grup güneyden gelen Hela Kabilesi imiş. İkinci Kusumb topluluğu ise suratları siyaha boyalı genç erkeklerden oluşuyor. Düşlerinin güçlerini sergiliyorlar. Bazen baltalarını kaldırıp ürkütücü “tıslama” sesleri çıkartıyorlar. Balkabağından yapılma borularını üfleyip tiz kahkaha atıyorlar. Geleneksel olarak boya kökleri kullanılırdı. Siyah, kömürden, beyaz ise kaolinden elde edilirdi. Ancak artık bugün modern dünyanın suni boyalarını tüketiyor olmalılar.

            Ruh Odasına sadece erkekler girebiliyor ve kabile ile ilgili önemli kararlar burada alınıyor. Yanımıza gelen bir hanımı gözümüzün önünde sağır görevli nedense iyice dövüyor. Yaşlı bir savaşçı elinde kalkanı ve mızrağı ile tuhaf bir gösteri sunuyor. Diğer bir yaşlı adamcağız “Kina” denen deniz kabuğunu, ısıttığı kauçuk ağacının lateksi ile ağaç bir bloğa yapıştırıyor. Bu takı geline hediye olacak. Kız bunu boynuna asacak. Erkekler ise kendi saçlarından peruk hazırlamışlar. Bu da bir gelenek.

            Köyde size uzatılan eli sıkmazsanız, ağır bir hakaret sayılıyor. Sevimli siyah suratlı ihtiyar şef iki eşi ile karşımıza geliyor ve flüt çalıyor. Dört eşinden toplam 25 çocuğu varmış. Ama hiçbiri hakiki yaşını hatırlamıyor. Bir kayıt düşülmemiş. “Sakal” ise bu toplumun hanımları tarafından çok takdir edilen önemli bir erkeklik göstergesi!

            Wahgi Vadisinden dönüp doğru bir botanik bahçe görünümündeki Avi Köyü’ne gidiyoruz. Sanki bir cennet! Yol boyunca kahve yetiştiriliyor. Orkideler, “onbul” denen yuvarlak gözlü kahverengi tuhaf bir hayvan, hindi-başlı devekuşu vücutlu bir diğer hayvancık, ardından İskelet Dansı derken büyülenmiş olarak geri dönüyoruz. Deniz seviyesinden 1650 metre yüksekteyiz.

            Bu ilginç coğrafyada güneş bir kez daha acele ile batıyor.

Karayolu Yolculuğu ile Papua Adasını Daha iyi Tanıyoruz:

            Sabah 6’da uyanıyoruz. Bu kez tropikal ve endemik kuşları görmek için Kumul Lodge’a gideceğiz. Papua Yeni Gine’nin bayrağında yer alan upuzun kuyruk tüyleri ile hepimizi şaşırtan siyah endemik “Cennet Kuşu”nu görüyoruz, şanslıyız. Balkonda oturup kahvemizi içerken ananas ve muzla beslenen çeşitli kuşları Wahgi Vadisi’nde keyifle seyrediyoruz.

            Western Highland’in başkenti Mt. Hagen’a geri dönüp Goroka’ya doğru yola çıkıyoruz. İnanın hiç kimse Mt-Hagen-Goroka arasının kaç kilometre olduğunu bilmiyor, bilemiyor. Bin kilometre diyenler bile var. Yol aslında sadece 183 kilometre imiş ama bildikleri tek şey var. O da bu yolun 4-5 saat arası çektiği.

            Tatlı patates ile tanışıyoruz. Herkesin hoşuna gidiyor. Yol zaman zaman sel baskınları nedeni ile bozulmuş. . Farklı eyaletlerden geçiyoruz. Çimbu halkı agresif imiş. Adanın dağlık bölgesinde yaşayan bu kabilesinin 7 bin mensubu var. Bu coğrafyada mızraksız bir kabile reisi düşünülemiyor. Mızrak bir güç gösterisi. Pabuçlarını elektrik tellerinin üstüne fırlatmışlar. Sebebini tam anlayamadık. Bilmiyorlardı.

            Rehberimiz ve yardımcısı bizi otobüsten dışarı çıkartmak istemiyor. Israrla “tehlikeli” olduğunu belirtiyorlar. Kundiava kasabasından sonra 2478 metrede sisler içindeki zirveye varıyoruz. Beyaz Kala çiçekleri her yerde göz kamaştırıyor. Yol boyunca gençler voleybol oynuyor. Kamyonetlere doluşan yerli halkın çoğunun yüzleri çamurla sıvanmış. Bu adada ulaşım böyle sağlanıyor.

            Okufa Devlet İlkokulu’na da uğruyoruz. Okul daha açılmamış ama müdürle görüşüyoruz. Okulun 1100 öğrencisi varmış. Okulda faal 10 bilgisayar var. Bir öğretmen başına 45 öğrenci düşüyormuş. İyi bir oran. Üniversite öncesi 9 yıl ilköğretim ve 4 sene lise tahsili alıyorlar.

            Palmiye ve muz ağaçları eşliğinde vadideki Goroka’ya giriyoruz. Mc. Carthy Müzesi oldukça sade ve ufak. Mc. Carthy bu bölgeye yerleşen bir misyonermiş. İçinde savaş resimleri, yöresel kara büyü malzemeleri, kalkanlar, kabile mensuplarına ait resimler bulunuyor.        Otelimiz havaalanına çok yakın. Arkadaşlar hatta havaalanı etrafında yürüyüşe bile çıkıyor. Çime yayılan halk büyük bir heyecan ile uçakları seyrediyor.

            Akşam saat 21 olunca sokaklarda Allah’ın bir kulu kalmıyor.

Yaylada Tembelce bir gün, Çamur Adamlar, Uydurma bir Kahve Tesisi, 3 Şubat 2011 Perşembe – Goroka:

            Sabahleyin otelin içinde elinde tabanca ve makineli tüfek ile üniformalı adamlar dolaşıyor. Otelden çıkarken aramıza bir güvenlik memuru daha katılıyor. Tekrar Kefomo yöresine gidiyoruz. Büyük kamyonlar sahildeki Lae şehrinden bu bölgeye durmadan mal taşıyor. Hem de bayağı hızlı gidiyorlar. Bu yolculuk 6-7 saat sürüyormuş. Araçların camlarının tamamı çelik kafeslerle örtülü. Asaro köyüne varıyoruz. Hemen girişte köyün kurucusu şef ile eşinin mezarları var. İkisi de Hıristiyan olmuş. Birkaç nesil önce arazi, domuz veya kadın yüzünden çıkan savaşlarda düşman kabileleri hemen bu köyü istila edermiş. Gene böyle bir durumda köyün halkı kaçarken yanlışlıkla bataklığa düşmüşler. Çamura batmış yerlileri karşısında gören düşmanları korkup kaçmış. İşte bu şekilde çamurla boyanma geleneği günümüze kadar devam etmiş. Köyün nüfusu 400. Altı kişilik bir ekip oturdukları yerde başlarını sallayarak zafer türküsü söylüyor. Köyün erkekleri ellerindeki geleneksel yayları ile bir bambu sapına oklarını saplıyorlar. Elli metreye kadar bu oklar tesirli oluyormuş. Parmaklarına taktıkları bıçak gibi keskin bambu uçları aslında birer “el silahı”. Bunları belli aralıklarla bir ritm ile tıkırdatıyorlar. Kalın belli ve iri göğüslü hanımlar bu coğrafyada meğer makbul imiş.

            Goroka’nın yeşil çayırlarına ahali iyice yayılmış. Sanki bir panayır var. Bu arada çimler üzerinde rugby maçı oynanıyor. Yol reklam panolarında hep “Kakaruk” yazılı.. “Kakaruk” tavuk demek, aslında bu bir “tavuk çorbası” reklamı imiş. Bu kez “doğu” istikametine, yani sahil kenti Lei’ye doğru yola koyuluyoruz. Bu bölge daha yeşil, daha tenha. Yol boyunca begonviller, kahve plantasyonları, palmiyeler ve dev tropikal ağaçlar görüyoruz.

            Otelde uçak saatimizi bekliyoruz. Minibüs bizi genişçe bir salonu andıran ufacık havaalanına bırakıyor. Bavulları tek tek elle açıp kontrol ediyorlar. Yolcuların bir bölümü çıplak ayakla uçağa biniyor. Çuval çuval şeker, un, sebze uçağa yükleniyor. Pistin etrafında oturan çok sayıda halkın bakışları eşliğinde uçak havalanıyor.

Dünyanın en Tehlikeli Kenti: Moresby

            1873 yılında bu coğrafyaya ulaşan Kaptan John Moresby’nin ismini almış olan bu kent ayrıca önemli bir liman. Başkente karayolu ile ulaşmak imkânsız, çünkü karayolu bağlantısı yok! Demiryolu bu coğrafyada zaten hiç kurulmamış! Başkentin evleri genellikle dik yamaçlara yerleştirilmiş. Moresby dağınık bir şehir. İş bulmak için buraya göç etmiş halk deniz kıyısında yerleşip kazıklar üstüne inşa edilen evlerde balıkçılık ile geçiniyor. Sahilden topladıkları odunları ocaklarında yakıyorlar. Yol kenarlarında papağan, hatta altın külçeler bile satılıyor. Ancak bu külçelere güvenmek çok zor. Çoğunun içine demir yerleştirilmiş.

            Sabah gruptan ayrılıp okulda bir konferans verip, basın toplantısına katılıyorum. The National, Post Courier gazeteleri ile Kundu televizyonu ile görüşüyorum. Konferansa ise öğrenci, veli ve öğretmenler katılıyor. Değerli arkadaşlar başkent Port Moresby turunda botanik bahçe, ağaç kangurusu gibi maalesef aç hayvanların bulunduğu hayvanat bahçesini, kent merkezini görüp, yat kulübünde öğlen yemeklerini alıyorlar.

            Bu arada Parlemento yakınlarında tur minibüsüne bir saldırı gerçekleşiyor. Molotof kokteyli olduğu sanılan bira şişesi değerli dernek üyemiz Oya’nın zamanında yere yatması ile aracın camının kenarına vuruyor. Bursalı değerli üyemiz Nurettin’in üzerine Ahu (Aysal) ile Saffet Hanım yatıyorlar. Bir anda herkes başarılı ile savunmaya geçiyor. Tüfekli bir genç minibüse doğru koşuyor. Bir tarama sesi geliyor, ama zamanında minibüs uzaklaşıyor. “Geçmiş olsun” ucuz atlatıldı. (Olay daha sonra Türk basınına yansıdı)

            Moresby’de botanik bahçesine, Milli Müze’ye, kuş adasına, Buda balıkçı köyüne gidilir. Şehirde şöyle bir tur atıp parlamento binasını, gökdelenlerini görebilirsiniz. Parlemento Binası’nın içinde ilginç bir kelebek ve böcek koleksiyonu bulunmakta. Başkentten karayolu sizi ancak şelalesi ile de tanınan Sogeri’ye kadar götürüyor. Daha sonra ise yol bitmekte!

Betel-nut’ın Artısı Eksisi

            Betel-nut kimilerine göre tedavi edici bir tıbbi ilaç, kimisine göre uyarıcı, kimisine göre ise tehlikeli bir uyuşturucudur. Ama Asya’nın geniş bir bölgesinde bu meyve tüketiliyor. Cevize benzeyen bu yemişin yeşil dış kabuğu dişlerle çıkarıldıktan sonra içindeki tohum çiğneniyor. Bu arada ağız tamamen kırmızı oluyor. Yutmayıp, tükürdükleri için elbette tüm yollar kan görünümünde kırmızıya dönüşmüş. Papua Yeni Gine’de betel-nut kalsiyum bakımından zengin deniz kabuklarının beyaz tozuna batırılıp onunla birlikte yeniyor. Hindistan’da tütün ve baharat ile tüketiliyor. Betel-nut bazen yeşil, bazen kırmızı, bazen sert, bazen yumuşak, bazen büyük, bazen küçük ama hepsi aynı amaca hizmet ediyor. Sizi canlı ve mutlu tutuyor. Çok kullanılınca dişlerinizi siyaha çeviriyor. Papua Yeni Gine’de sahilde yetiştirilen ağaçlardan pazarlanan yılda 49 ton bezel-nut tüketiliyormuş. Ayrıca tıp uzmanları ağız ve mide kanserine neden olduğunu belirtiyorlar.

Kısa Kısa Papua Yeni Gine

  • Bu ülke Türkiye’den 15 bin kilometre uzakta ve sekiz saat de ilerde.
  • İnsan eti yemekten kaynaklanan bir hastalık olan “kurul” dünyada en son 1979 yılında bu coğrafyada görüldü.
  • Çanakkale Savaşında İngiliz ordusunda yer alan Papua Yeni Gineliler de Avustralyalılarla birlikte nedense bize karşı savaştı.
  • Bu adada postacı hiç kapınızı çalmıyor. Ancak postanelerde posta kutusu kiralayabiliyorsunuz.
  • Sokaklarda Avustralya’dan getirilen ve bahçe duvarlarına dizilen ikinci el giysiler ve ayakkabılar satılıyor.
  • Bu coğrafyada sık sık “Bilum” denen, yünden yapılan bir cins torba ile karşılaşıyorsunuz. Hanımlar sürekli bunu örüyor. Çocuklarını da bunun içinde taşıyorlar.
  • En önemli besin kaynakları dağlarda “tatlı patates”, sahilde ise “yum”. Doğrusu tatlı patates bizlerin de çok hoşuna gitti.
  • “Vantok Kültürü” aynı dili kullananların oluşturduğu bir beraberlik. “Tek ağız” anlamına geliyor. Aynı dili konuşan kabile üyeleri birbirini her yönden kolluyor. Aslında ulusal birlik yerine kabile kimliği ön plana çıkıyor.
  • Kendi içlerinde evlenmenin sonucunda kadın olsun erkek olsun kısa boylu ve gösterişsiz bir ırk oluşmuş. Bazıları ise doğal olarak çok farklı tonda bir sarı saça sahip. Ciltleri ise çok kuru olduğundan çabuk buruşuyor ve hakiki yaşlarından çok daha yaşlı gösteriyorlar.
  • Belki fakirler ama kesinlikle halkı ve satıcılar sizi rahatsız etmiyor, peşinizden gelmiyor, dilenmiyorlar ve genellikle de utangaçlar.
  • Irian Jaya adasında Papua Yeni Gine – Endonezya sınırı 820 kilometre ama faal herhangi bir sınır kapısı yok. Avustralya, bu ülkenin Endonezya’ya yaklaşmasını pek istemiyormuş.
  • Avustralya’nın Kenz şehrinde 15 bine yakın Papua Yeni Gine’li yaşıyor. Kenz, Port Moresby’e uçakla ortalama bir saat uzaklıkta. Irian Jaya adasının Endonezya bölümünün başkenti Jaiya – Pura. Bu bölgede yaşayan Dani kabilesi bir ara bağımsızlık için baş kaldırdı fakat Endonezya ordusu bastırdı. Aynı kabilenin diğer fertleri ise Papua Yeni Gine sınırları içinde yaşıyor.
  • Papua Yeni Gine’de, özellikle de başkentte ortalama 25 bin Avustralyalı yaşıyor. İngiliz ve Almanlarla birlikte bu coğrafyada yaşayan yabancı beyaz sayısı ise 50 bine ulaşıyor. Çoğu ticaretle uğraşıyor ama güvenlik nedeni ile pek sokaklarda görülmüyorlar. Kendilerinin yarattığı yapay bir dünyada yaşıyorlar.
  • Halk pazarlarında muhakkak bir tur atın. Çeşit çeşit muzlardan, zencefile, tatlı patatesten mangoya – papayaya kadar farklı tatlarla karşılaşacaksınız. Hatta su kaplumbağası ve kanguru eti bile satılıyor. Ama çoğu ithal olduğu için çok pahalı. Örneğin iki portakal 3,5 dolar iken domatesin kilosu 6 dolar.
  • Papua Yeni Gine’de her türlü suyu gönül rahatlığıyla için. Çünkü henüz herhangi bir “kimyasal kirlenme” söz konusu değil.
  • Papua Yeni Gine yerlileri II. Dünya Savaşı’nda alçaktan uçan uçakları, kuş zannederek okları ile düşürmeye çalışmış.
  • Para birimi “kina” 1$ = 2 kina idi. (2011 Şubat) Ayrıca bir kina 10 Tona’ya eşit.
  • Kağıt üstünde halkı Hıristiyan olarak görülse de büyük kısmı animist inancından vazgeçmiş değil. Kiliselerin önünde totemler bile var.
  • Halkının büyük kısmı kırsalda yaşıyor ve tarım ile uğraşıyor.
  • Bir kahvede internete bağlanmanın hediyesi saatte 10 $.
  • Sıtma yönünden epey riskli bir ülke. Ama sıtmadan daha tehlikeli ve gene sivrisinekten geçen başka bir hastalık daha var: “Dengi”. Önce üç gün yüksek ateş oluyormuş. Siz ilaçla veya iğne ile bu ateşi düşürünce, işte o zaman arkadan öldürücü olan ikinci safhası başlıyor. Gaurdia ise sudan geçen bir parazit. Bağırsaklara yerleşiyor. Üç – dört gün ateş yapıyor. İshal ve gaz çıkışı en önemli işaretleri. Bir hapla bu parazitin öldürülmesi gerekiyor.
  • Dünya altın üretiminin %8’i bu adada gerçekleşiyor. Ayrıca bakır, gümüş, nikel de var. Exxon Mobil şirketi petrol arama izni ile birlikte bu ülkeye 15 milyon $ yatırım yapıyor. Başkentte yerlilerin nehir yatağından topladığı altınları satın alan 3 şirket var.
  • Bu coğrafyada timsahlar “boyları” ile değil “enleri” ile ölçülüyor. Timsah öldürmek bir çeşit güç gösterisi. Derisini pazarlayıp, etini yiyorlar.
  • Papua Yeni Gine’ye gelen gezginler Sisli Ormanlarından kıvrıla kıvrıla geçen Sepik Nehrine kadar uzanıyorlar. Ancak bu coğrafyada sivrisinek çeşitleri hiçbir an sizi yalnız bırakmıyorlar. Sabah, öğle ve akşam ayrı ayrı, kelebeğe benzeyen sivrisinek türleri bile var. Önce ufak uçaklarla bu yöreye uçuyorsunuz. Oradan sürat motorları veya karayolu ile bir Lodge’a varıyorsunuz, bu arada elbette yöredeki kabileler geziliyor. Ahalisi için Sepik Nehri bir çeşme, bir buzdolabı, bir banyo, bir yol, bir pazaryeri, bir oyun sahası, bir okul ve bir zaman makinesi.
  • Beyazların bu adaya diktiği kahve, kakao, çay ve palmiye yağı ihraç ediliyor. Elbette bu ticaretin kaymağını Avustralyalılar afiyetle yiyor.
  • Eylül ayında gerçekleşen Goroka Festivali’nde her kabile marifetlerini bir jüri karşısında sergiliyor. Birkaç gün süren festival sonunda ortaya konan ödüller her yıl tüm katılanlara eşit olarak bölüştürülüyor. Böylece kabileler arası herhangi bir karmaşa yaşanmıyor.
  • Oteller gayet kötü yönetilmesine ve oda ile binanın fiziksel imkanları çok kısıtlı olmasına rağmen çok çok pahalılar. Türkiye standartlarında iki yıldızlı bir otelin bir odasının geceliği 200 $. Bu durumda buraya çok zengin ve hakiki meraklısı dışında fazla turist gelmesini beklemek bir hayal olur.
  • Papua Yeni Gine’ye ait Bougnavelle Adası’nın halkı orada faaliyet gösteren bakır ocağına karşı ayaklanmış. Adadaki tüm arazinin sahibi kabilelermiş. Nedense bu işletmenin bakırın yanında altın da elde ettiğini yerlilere söylenmemiş. Gönderilen hükümet kuvvetleri aciz kalmış. Devlet, yurtdışından paralı asker getirmiş ama son anda adaya otonom yönetim hakkı verilerek olay tatlıya bağlanmış.
  • Adanın Rebaul kenti civarında aktif bir yanardağ bulunuyor!
  • Papua Yeni Gine sularında balıkçılık faaliyeti maalesef Malezyalıların elinde.
  • Bazı korsan gemileri bu coğrafyaya gelip kereste hatta petrol bile çalıp kaçıyormuş.
  • “Singsing” geleneksel düğün, cenaze veya başka bir kabileye saygı için düzenlenen törensel kutlamaların tamamıdır.
  • Papua Yeni Gine’de kaliteli eğitim adına büyük hizmetler veren bir Türk Koleji bulunuyor. Adanın en ciddi kurumlarından biri. Başarılı öğrenciler bursla okuyor. Ayrıca bu coğrafyaya gelen Türkleri de hemen sahipleniyorlar.
  • Bu coğrafyada bazı kabilelerde kadının domuz kadar değeri olmadığı söylendi. Biz de Mount Hagen’in bir köyünde bir kadının dramına şahit olduk.

Nur Dolay makalesinde bu ülkede birebir yaşadığı bir olayı bakın nasıl anlatıyor:

            Papua Yeni Gine’de iki adam bir gün sokak ortasında kamyonetten indirdikleri kadını döverek denize atmaya çalışıyorlardı. Çevredekilerin de koşup yardımcı olacağını sanıyordum. Ama kimse kıpırdamadı. Kadın dövülüyorsa muhakkak bir nedeni vardı. Adanın iç taraflarında balta girmemiş yağmur ormanlarıyla kaplı dağlarda dış dünyaya tümüyle kapalı bir yaşam sürdüren Papua kabilelerinin gelenekleri deniz kıyısındakilerden daha da sert. Adam karısından bıktığı anda baltayı kafasının ortasına geçiriyor. Ya da hoşuna giden bir kadını elde etmek için yapıyor aynı şeyi. Ama yine de kadınlar topluluk için en büyük zenginliklerden biri sayılıyorlar. Toprak, domuzlar ve kadınlar, bu önem sırası içinde kabilelerin birbirleri arasında giriştikleri oklu yaylı savaşların nedeni oluyorlar. Barış anlaşmasının tazminatı da genellikle kadınların yerine “domuz” vermek şeklinde.

            Bu ada ülkesinin en büyük eksikliği “eğitim” . Yetişmiş eğitimli elemanı yok. Üniversite hocaları bile bence yetersiz. Altın başta olmak üzere önemli maden rezervlerine sahip! Bence önce madenlerine sahip çıkıp oradan kazanılacak paranın halkının eğitimine dönmesini sağlamak gerekir.

Guam: Biraz ABD, Biraz da Pasifik

Seul’den havalanan Kore Havayolları’nın (Korean Air) dev uçağında yüzlerce bebek ve çocukla birlikte yolculuk ediyorum. Niye bu çok çocuklu aileler Guam’a gidiyorlar, bir türlü anlamıyorum. Çocuklara çok ucuz tatil imkânı sunmuş olmalılar!

Sağım, solum, önüm, arkam hep “bebek”…

Bazıları ağlıyor, bir de üstüne berbat bir koku yayılıyor.

Uçuş 3,5 saat kadar, bu şartlarda dayanılır gibi değil…

Uçakta dolaşıyorum, her yer bebek, boş yer yok…

Uslu uslu yerime oturup, hostesi çağırıyorum.

Ben bu uçağın çocuk bahçesine dönüşeceğini bilseydim, binmezdim diyorum.

Bol çocuklu Koreli aileler genelde İngilizce anlıyor, tuhaf tuhaf bana bakıyorlar. Hem bu çocukları peydahlarken bana mı sordular?

“Ben etrafımda çok sayıda çocuk sevmem” diyorum.

Sonuç;

Beni üst kattaki çocuksuz “Business Class”a alıyorlar.

Aman, bir iltifat, bir iltifat.

Koltuğum yatağa dönüşüyor.

Guam’a girmek demek, ABD’ye ayak basmak demek… Parmak izleri, tuhaf sorular, çok sayıda doldurulacak formlar gibi…

Gece 01’de bavulum elimde dışarıya çıkabiliyorum.

Sıcak ile rutubet bir anda etrafımı sımsıkı sarıyor!

Bu adada iki önemli ABD üssü var. Deniz ve hava üssü! Elbette on binlerce de Amerikan askeri! Sadece Apra Deniz Üssü’nde 20 bin personel bulunuyormuş.

Sabah erkenden halıları lekeli, duvarları kirli sarı, yatakları yumru yumru, rutubet kokulu, ucuz otelimden kendimi dışarı atıyorum. Ufak kırmızı bir araba kiralıyorum. Markasını bana sormayın, hiç anlamam, ayrıca ilgilenmem de. 20 dolarlık benzin alıp yola koyuluyorum, ancak bir türlü Guam haritası bulamıyorum. Araba kiralayan şirketlerde harita olmalı… Yok. Aslında haritalar benzin istasyonlarında bulunur, ama bu coğrafyada o da yok! Elimde harita olmadan bu adada nasıl gezeceğim. “Jeff’s Pirates Cove” olarak anılan sanki bir müze gibi her yerde reklam edilen, içinde turistik bir dükkân bulunan pahalı bir lokantada sonunda bir harita bulabiliyorum.

Araba ile adanın çevresini, güneşin dövdüğü ovaların dalga dalga uzanan çayırlar eşliğinde ortalama üç saatte dolaştım. Elbette Amerikan üslerine giremiyorsunuz! İspanyol koloni döneminin izlerine adanın farklı noktalarında rastlamak mümkün. Yolları daha da genişletmek uğruna Hindistan cevizi ağaçları tek tek yok ediliyordu. Yolların kenarından sık sık tavuklar ve ardından da civcivler fırlıyor, o yüzden aracı çok yavaş sürüyorum.

Mariana Adaları’nın en büyüğü olan Guam’da 3 bin yıldır yerleşim varmış ama ilk ayak basan beyaz denizci ünlü Macellan… Adalılar önce Macellan ve denizcilerini dostça karşılamışlar. Bol meyve, balık ve çiçekler sunmuşlar. Hastalarına bakmışlar. Ama son gün göz koydukları geminin filikasını habersizce alıvermişler. Herhalde bu kadar hizmetlerinin bir karşılığı olmalı diye düşünmüşler. Macellan bu işe çok bozulmuş ve adanın ismini “Hırsızların Adası” (Ladrones) olarak değiştirmiş. Macellan’ın yanaştığı sahile onun adına çirkin, çimentodan bir anıt dikmişler. Daha sonra yoluna devam eden Macellan Filipinler’de yerli bir şef tarafından öldürülmüştü.

1565 yılında bu adayı İspanyollar resmen ele geçirmiş, 1669 yılından itibaren halk İspanyollar tarafından Hristiyanlığı kabul etmeye zorlanmış, 200 yıl boyunca Guam İspanya’nın bir ileri karakolu olarak görev yaptı.

1898: İspanya-ABD savaşı sonunda ada ABD yönetimine geçer.

1914: ABD bu coğrafyada bir deniz üssü açtı.

1941–1944: II. Dünya Savaşı başlarında Guam’ı bu kez Japonlar istila eder. Daha sonra şiddetli muharebeler sonrası adayı ABD geri alır.

1982: Adada bir referandum gerçekleşti, Guam özerk toprak statüsüne girdi. Adalılar ABD vatandaşlığına alındı ama Kuzey Amerika seçimlerinde oy kullanma hakkı verilmedi. Federal bölge mahkemeleri kuruldu. Guam, ABD Temsilciler Meclisi’ne iki yıl süre görev yapan bir temsilci yollama hakkına da sahip.

Adanın hemen hemen üçte birine Amerikan Üsleri kurulmuş. Yüzde 18’i ise yağmur ormanı ile kaplı. Yarım daire şeklindeki Tumon Sahili çirkin beton yığını dev otellerle dolmuş. Bilinen tüm otel zincirlerinin birer örneğini burada bulmak mümkün. Tuman Plaj Bölgesine köpek balığı giremiyormuş. Bol lokanta, kahve, lüks mağazaların zincirleri sıralanmış. Kısacası bu yörede öyle yalnız sahilin tadını çıkarmanız mümkün değil. Her yer vıcık vıcık insan dolu. Otobüs otobüs Japon ve Kore turistleri geliyor ve habire de ucuz diye alışveriş yapıyorlar.

ABD askerlerini mutlu etmek için bol sayıda bar, gece kulübü, striptiz gösterileri ve genelev var. Hatta askerlerin ellerindeki silahlarla (Magnum, M16 gibi) sanki şartmış gibi ateş etmeleri için bir “atış poligonu” bile kurulmuş. Ödenecek ücret silahın türüne göre değişiyormuş.

Guam’da hâkim kaynanasını dövmekten sanık bir adamın davasına bakıyordu:

Şahide sordu:

— Bu adamı kaynanasını döverken gördün mü?

— Gördüm efendim.

— Niye müdahale etmedin?

— Neye müdahale edeyim efendim, yardıma ihtiyacı yoktu ki, zaten kendisi rahat rahat dövüyordu…

Dünyanın en derin çukuru olarak bilinen, (ortalama 6000 metre) Challenger diğer adı ile Mariana Çukuru, Guam Adası’nın güney batısında yer alıyor. Değişik zamanlarda farklı araştırmacılar buraya inmeyi denemişler. Bu amaçla büyük masraflarla özel denizaltıları hazırlanmış. Titanik, Avatar, Terminatör (2) gibi filmlerin Kanadalı ünlü yönetmeni üç Oscar sahibi James F. Cameron, 12 ton ağırlıklı özel yapım denizaltısı (Deepsea Challenger) ile 25 Mart 2012 tarihinde Mariana Çukuru’na tek başına daldı. Üç saat kadar incelemeler gerçekleştirdi ve böylece bir rekorun da sahibi oldu. Üç boyutlu kamera ile sürekli çekimler gerçekleştirdi. Böylece “Abyss” adlı filmini çekilişinden tam 24 yıl sonra gerçekleştirmiş oldu.

Artık Guam’da son günüm, Seul’e dönüyorum. Seul’den sabah İstanbul’a uçacağım. Elimdeki biletin bilgisayar çıkışında uçak şirketi olarak “Sierra National Airlines” yazıyor ama kimse bu coğrafyada böyle bir havayolunun varlığını duymamış. Nasıl olur? İnternete bakıyoruz. Evet böyle bir havayolu var ama Sierre Leone’de! Eyvah, hele bu ara Sierre Leone’de Ebola salgını var! “Tamam dedim… Aldatıldık, ben Guam’da kaldım!” Ertesi sabah Seul’den THY İstanbul uçuşunu da kaçıracağım. Telaşla yarın Seul’e giden başka bir havayolu bulmaya çalışıyorum.

Neyse, sonunda gerçek ortaya çıkıyor… Bu saatte aynı uçuş numaralı özel Jet-Air’in Seul Seferi var. Rahatlıyorum!

Kısa Kısa Guam

  • Guam, Mikronezya yöresinin hayat standardı en yüksek adası. Hawaii adalarına 5 bin kilometre uzakta. Başkenti ise Hagatna.
  • Adada toplu taşımacılık yok gibi. Sanki tüm planlama özel araba üzerine düşünülmüş. Taksi de pek ucuz değil. Siz en iyisi Guam’ı tanımak için bir araba kiralayın. (günlüğü 50 USD gibi), ama adada ciddi bir trafik sorunu başlamış.
  • Uçakla adaya taşındığı sanılan bir yılan (Brown tree snake) türü düşmanı olmadığı için hızla üremiş ve adadaki yerel kuşlar ile yumurtaları yok eder olmuş. Şu anda yetkililer ne yapacağını şaşırmış durumda. Büyük bütçelerle yılanların popülasyonunu azaltmaya çalışıyorlar. İşte ekoloji ile oynamanın bir sonucu daha!
  • Bu adada diğer Pasifik adaları ve Hawaii gibi yanlış beslenme yüzünden “şişkolar” çok! Canan Karatay Hoca’ya ihtiyaçları var!
  • Guam ile Türkiye arasındaki zaman farkı tam yedi saat. Türkiye yedi saat geride! Guam yeni yılı ilk kutlayanlar arasında!
  • Adaya yılda ortalama 1,2 milyon yabancı tatil için geliyor. Bu sayının yüzde 80’ini Japonlar oluşturuyor. Daha sonra sırada Koreliler ve Ruslar geliyor.
  • Guam, Japon ve Koreliler için de ucuz bir sayfiye adası. Uçak dâhil lüks otelde tatilleri için beş günlüğüne 1500 USD ödüyorlarmış, elbette bu sırada bolca da alışveriş yapıyorlar.
  • Belli dönemde içlerindeki öldürme dürtüsünü yerine getirmeleri için avcılara izin veriliyormuş.
  • Benim Guam’da kaldığım günlerde Senato seçimleri vardı. Yollara sık sık yerleştirilmiş reklamlardan nerede ise tüm adayları ben bile iyice tanıdım. Yasama meclisi için 21 senatör seçiliyormuş. Havaalanına ismi verilen Antonio B. Won Pot, ABD Temsilciler Meclisi’ne katılan ilk Guam temsilcisi imiş. “Demokrasi Savaşçısı” olarak biliniyor.
  • Deniz kenarında keyifle çayımı içecek şirin bir kahve bulamadım, göremedim. Ama dev süpermarketlerin şişman müşterisi çoktu.
  • Okulları ziyaret ettim. Eğitim sistemi çok iyi. Çok sayıda uygulama, grup çalışmaları var. Şarkılar söyleniyor, okul gezileri gerçekleşiyor.
  • Çamarolar (Chamorros) olarak anılan yerel halk (yüzde 57), Filipinliler (yüzde 25), Endonezya ve İspanyol kökenliler bulunuyor.Elbette yüzde 15 oranında da Amerikalılar var. Çinliler ise azınlıkta!
  • 1972 yılında Guam ormanlarında 29 yıldır saklanan bir Japon askeri Çavuş Yokoi ortaya çıktı. II. Dünya Savaşı’nın bittiğinden haberi bile olmamış. Ama elindeki imkânlarla imparatorluk üniformasını bile yenilemiş. ABD, izinsiz olduğu için onu sınır dışı etmiş ama bu sadık asker Japonya’da nasıl karşılandı bilemiyorum!
  • Guam’ın önemli bir ihraç kalemi de kurutulmuş Hindistan Cevizi.
  • Guam’ın mavi, ortasında amblemi olan bir bayrağı var. Ada, bir vali tarafından yönetiliyor.
  • Saddam Hüseyin’in devrilmesinde kendisine destek veren 2500 Kuzey Iraklı Kürt ülkelerinde can emniyetleri kalmadığı için 1996 yılında ABD hükümetince Guam’a yerleştirildi.
  • Guam’da başta deprem ve tufan olmak üzere sık sık doğal afetlere rastlanılıyor.
  • Oldukça iddialı Guam Üniversitesi’nde 10 bin öğrenci okuyor. “Coal” başlıklı kitabımı bu üniversitenin kütüphanesine hediye ettim.
  • Her çarşamba başkent Hagatna’da halk pazarı kuruluyor, bitimine doğru bu pazar bir festivale dönüşüyor. Herkes yiyeceğini alıp bir köşede oturup yerel orkestra eşliğinde geleneksel dansları seyrediyor, danslara katılıyor ve eğleniyor.
  • “Âşıklar Kayalığı” olarak anılan noktadan, zorla İspanyol bir subayla evlendirilmek istenen yerli güzel bir kız aşığı ile birlikte atlayarak intihar etmiş. Adaya gelen ziyaretçileri manzarası ile ünlü bu kayalığa muhakkak götürüyorlar.
  • Guam deyince tüm Türk internet sitelerinde bu coğrafyada bugün yerli halkın haberdar olmadığı tuhaf bir gelenek karşınıza çıkıyor. Güya Guam’da bakire kızlar evlenemezmiş. Görevli bir adam köy köy gezerek evlenecek olan kızların bir ücret karşılığı kızlığını bozarmış.

Sarışın, havalı bir bayan Guam’ın geniş bir caddesinde ters yönde araba kullanırken kendisini polis durdurmuş.

—Bayan! demiş, “Hayrola, böyle nereye gidiyorsunuz? Okları görmediniz mi!”

—Ciddi misiniz? demiş sarışın güzel endişeli bir ses tonu ile,

—Bırakın okları vallahi ben Kızılderilileri bile fark etmedim!

Tasmanya

Tasmanya Canavarı ile Biliniyor

Bir yaz günü, odamda kaparken bavulumu

Çekecek koltuğumun parmakları kolumu

Her zamanki sesiyle bana “otur” diyecek

Sabri Esat Siyavuşgil

Ama ben hareket insanıyım. Oturamam! Tasmanya beni bekliyor.

Tasmanya Avustralya’nın güneyinde 12 bin yıl önce buzulların erimesi ile ana karadan Bas Boğazı ile ayrılan büyük bir “ada”. Ayrıca Avustralya’nın en ufak eyaleti. Başkenti Hobart “Lovely Planet’e” göre dünyanın en görülesi 10 kentinden biri seçilmiş. Avustrayalılar nedense ada halkını “taşralı”, hatta bir dönem “kendi aralarında evlenen iki başlı insanların diyarı” olarak tanımlamış.

Tasmanya Kristal göllerin, alpin platoların,  sarıçiçekli çalıların, yemyeşil kırların, fundalıkların, valabilerin (ufak kanguru), yumuşak kum tepelerinin, Tasmanya Denizinden kumullarla ayrılan lagün ve havzaların, iri granit kayaların, upuzun el değmemiş beyaz kumsalların, turuncu yosun kaplı kayalıkların, kalem ve huan çamlarının, vombatların (ufakça ayılar), sarı,  turuncu, yeşil, gri, siyah ve beyaz likenlerle örtülü kayaların, yıldız dolu lacivert gecelerin, turuncu karınlı papağanların ve elbette de koalaların ülkesi.

Melbourn’den Hobart uçakla 50 dakika yani,  Ankara ile İstanbul arası kadar sürüyor. Maalesef Tasmanya bu sırada orman yangını ile mücadele ediyordu,  çok kesif duman ile karşılaştık. Kuru olan çalılarda yıldırım alevi ile başlayan yangını bir türlü kontrol altına alamışlardı. Hatta bir köyü boşaltıyorlardı bile. 1967 yılında çıkan benzer bir yangında “siyah salı” diye anılan bir salı günü 62 kişi hayatını kaybetmişti.

Hobart Havalimanında “skybus” olarak isimlendirilen lüks otobüse kredi kartı ile 20 dolar ödeyince yarım saatte başkentin merkezindesiniz. Sydney’den sonra Avustralya’nın en eski ikinci kenti olan Derwent Nehri ile bütünleşen Hobart’ın turistik merkezi “Salamanca Meydanı”. Buradaki eski depolar şık mağazalara çevrilmiş. Gül, yüksük otu, çam karışımı hoş bir koku alıyorum.

Tasmanya tarihine Kısaca Bakalım.

Yıl 1642, 24 Kasım   Ünlü Hollandalı kaptan Abel Tasman buraya ulaşır.
Yıl 1803 Derwent Nehrinin geniş koyunda ilk yerleşim “Van Diemen Toprakları” adı ile  kurulur.
Yıl 1836 Charles Darwin buraya uğrar.
1803 – 1853 Arası  12500 mahkum İngiltere’den buraya gönderildi. Aralarında sadece bir gömlek çalan beceriksiz hırsızlar bile bulunuyordu.
1830 – 1840   Bilhassa kaptanlar, hapishane yöneticileri, tersane sahipleri, sahil boyunca güzel villalar inşa etti. Ünlü aktör Errol Flynn’da burada doğdu. Bu evlerin bugünkü değeri 2,5 milyon dolar civarı .  
1856 Ada artık “Tasmanya” adını aldı.  

Doktor muayene ettiği Hobartlı hastaya

– Size artık ilaçlar fayda etmiyor. Yaşantınızda değişiklik yapmalısınız. Bir sayfiye kasabasına gidip şöyle bir ay dinlenin. Bol bol et yiyip, su için. Sigarayı da günde bir taneden fazla içmeyin.

Bir ay sonra hasta, tekrar doktora geldiğinde yepyeni bir insan olmuştu.

– Doktor bey, bütün öğütlerinizi yerine getirdim. Bambaşka bir adam oldum. Erken yattım. Bol et yedim. Sürekli su içtim. Ancak her gün içmemi söylediğiniz bir sigaraya bir türlü alışamadım. Benim yaşımda bir insanın sigaraya başlaması pek kolay olmuyor. 

Kısa Kısa Tasmanya

  • Tasmanya’nın el yapımı çedar peyniri, leathewood balı ve kabuklu ekmeğini tadın derim.
  • Tasmanya’da gemi yapımı hep önemli bir iş kolu olmuş. Ada’nın % 20’si tarıma elverişlidir. Elma ve kiraz ağaçları bol. Ayrıca mikro iklimde böğürtlen, yemiş, zeytin, buğday,  yer mantarı, safran yetişiyor. Bağcılık gelişmiş.  Meyvesi bol, muz ve elma  çok ucuz. Bazı yöreleri Anadoluyu andırıyor.
  • Tasmanya’nın güneyinde Antartika’ya kadar hiçbir kara parçası yok.
  • Noel zamanı gerçekleşen Sydney – Hobart arası yat yarışı dalında çok ünlü.
  • Hobart Limanı dünyanın en büyük ve derin limanlarından birisi. Burada yatlar, tarihi yelkenliler, balıkçı tekneleri dışında sık sık yolcu vapurlarını da görüyorsunuz.
  • Bu adada evcil hayvanınızı ancak öngörülen belli saatlerde sokakta gezdirebiliyorsunuz.
  • Tasmanya’nın hemen hemen yarısı milli park olarak korunuyor. Tam 14 milli parkı var. Ağaç kesmek, avcılık, arazinin tarıma açılması tamamen “yasak”.
  • Hobart’ın en çok ziyaret edilen noktalarından birisi olan “Salamanca Pazarı” cumartesileri 9 ile 15 arası açılıyor. Zaten Hobart’ta yaşam saat 17 deyince bitiyor. Kahveler bile kapanıyor. Herkes nedense dükkanını,  işyerini kapatıp doğru evine  koşuyor.
  • Hobart ciddi bir otobüs ağı ile bütünleşmiş. Ancak otobüsler yarım saatte bir geliyor. Duraklar numara ile anılıyor. Örneğin “17 numaralı durakta ineceğim” diyorsunuz.  Biletinizi girişte şoförden satın alıyorsunuz. Şehir içi bilet ücreti 4 Avustralya doları gibi.
  • Tasmanya Üniversitesi üç farklı kampüsü ile önemli bir eğitim kurumu. Hatta Tasmanya’nın üçüncü büyük işvereni imiş. Kuruluş yılı “1950”. Deniz kıyısında yer alan IMAS (Institute for Marine and Antartic Studies) gençlerle kısa bir sohbet toplantısı yaptım.
  • Meralarda bol koyun var. Ne de olsa ot bol.
  • Richmond Village, Hobart’a 40 dakika mesafede ve Coal Nehri kıyısında. Kır kahveleri, bol çiçekli kahveleri ile koloni günlerini andıran sessiz turistik bir kasaba. Avustralya’nın en eski köprüsü ile en eski faal Katolik Kilisesi St Johns da burada.
  • Benorong bir hayvan bakım merkezi havasında ama bence kesinlikle hayvanların sömürüldüğü, turistik olarak kullanıldığı, gelen ziyaretçilerin eline yem verilen bir çeşit modern hayvanat bahçesi. Attila burayı  ziyaret etti, ben ise gitmedim.
  • Son Tasmanya kaplanı 1956 yılında hayvanat bahçesinde ölmüş. “Tasmanya canavarı” dedikleri siyah renkli,  domuzdan küçük, köpek benzeri, sinir bozucu bir sesi olan, sinirlenince kötü koku yayan bir “hayvancık”. Çenesi çok kuvvetli, en sert kemikleri bile kırıyor. Hayvanların kürkünü bile yiyor.  Geride hiç çöp bırakmıyor. Yani tam “çevreci”. Zaten her yerde fotoğrafını ve heykelini görüyorsunuz. En büyük et obur,  keseli hayvan imiş.
  • Okyanustan da istifade ediyorlar. Kral yengeçler, kerevitler, kaya istiridyeleri, deniz taraklarını tadabilirsiniz.
  • Tasmanya’nın yerlisi nazik, yardımsever yabancılara saygılı ve adada yaşlı nüfus fazla.
  • Hobart’ın en köklü ve en büyük tesisi “Cascade Brewey” bira fabrikası,  burayı organize bir turla gezebilirsiniz.
  • “Hobart’taki Tasmanya Müze ve Sanat Galerisi” de görülmesi gereken yerler arasında. Ayrıca Hobart’ın Postanesi, 160 yıllık Kraliyet Tiyatrosu (theater royal), 73 odalı, 150 dekar park içindeki Hükümet Konağı başta olmak üzere 90 tarihi yapı ulusal servet kategorisinde koruma altına alınmış.
  • Hobart sırtını Wellington Dağına dayamış. (1270 metre). Oraya kadar teleferik hattı kurulmasına halk hiç sıcak bakmıyor.
  • Port Arthur aslında bugün terk  edilen bir hapishane kampüsü enkazı. Zamanında İngiltere’den buraya  1100 mahkum getirilmiş. Unutmayın 1800’lü yıllarda İngiltere’de sınırsız suç ve fakirlik boy gösteriyordu. Bu hapishaneden kaçmak çok zor imiş. Dokuz kuyruklu kedi ve yüz kamçı cezası bile olağan kabul edilmiş. Son mahkum Port Arthur’u da 1877 yılında terk etmiş..
  • Buraya gelen ziyaretçiler doğal parklarda bir kaç günlük uzun yürüyüşlere de katılıyor. En ünlüsü Mount William Parkı’ndaki 60 kilometrelik overland track.

Perth

Batı Avustralya’nın Başkenti: Perth

Avustralya tek başına kocaman bir kıta. Geniş topraklar,  az da bir nüfus, bu nedenle bu farklı coğrafya daima insanda merak uyandırır. Artık Avustralya’nın görmediğim kısımlarını da keşfetmeye hazırdım. Ocakta okulların sömestr tatilini hesaplayıp programımı hazırlamaya başladım bile. Ne de olsa bu dönem Avustralya’da yaz oluyor.  İstanbul’dan Kuala Lumpur’a THY ile,  Kuala Lumpur’dan Perth’e ise özel bir Malezya Havayolu olan Malindo Havayollarını seçtik. Daha sonradan yol çağrıma uyan uzun yolların tecrübeli gezgini sanatçı Atilla Atasoy da bana katıldı. İyi bir yol arkadaşı insana daima güç katıyor. Zor yolculuklarda zaman zaman yalnızlık insanı ürkütebilir.

THY’nin Malezya uçağı artık kapanmak üzere olan Atatürk Havalimanı’ndan gece 02 gibi hareket ediyor. Uçuş tam 10,5 saat. Ne de olsa ikimizde böyle uzun yolculuklara alışığız. Uçağın arkasında üçlü boş yer bulup yatıp güzelce uyuyorum. Uyuyunca zaman hızla akıyor. Sürekli ekranda uçuş rotasına bakmıyorsunuz,  Atilla ise uyuyamamış ve beni kıskanmış!

Kuala Lumpur’da transfer süremiz sadece bir saat. Ama bizi kapıda  bekleyip diğer uçağa yönlendiriyorlar. Perth uçağı tam dolu, ne de olsa ucuz bir havayolu. Servis de  beklemeyin, tek ikram içine domates salçası sürülmüş bir tuhaf sandviç. Neyse 6 saat sonra Perth’e iniyoruz. Uzun bir pasaport ve gümrük kuyruğu bizi bekliyor. Ne de olsa tatil dolayısı ile çok kişi Batı Avustralya’ya koşuyor. Vallahi bravo ülkemize,  artık ne pasaportta ne de gümrükte bekletiyor.

Avustralya’ya, yaş meyve, tohum,  sebze veya herhangi bir canlı sokmak büyük bir suç. Hele doldurduğunuz formda yok işaretleyip de köpeklerin de yardımı ile bunlardan birini çantanızda yakalarlarsa cezası inanın hapse kadar gidiyor. Ama ekranda görülen yasakların arasında vallahi “fil” de var. Gümrük memuruna soruyorum. “Nasıl fil getiriyorlar ki ?” Yanıt ise şaşırtıcı  “yoksa senin bavulunda fil mi var ?”   

Perth,  Batı Avustralya eyaletinin başkenti. Perth aslında Asya Kıtasına Başkentleri Canberra’dan daha yakın. Yıllar yılı izole bir yöre imiş. İngilizler,  Batı Avustralya’yı Amerikalılar veya Fransızlar ele geçirecek diye korkup hemen harekete geçmiş.

Yıl 1827 İngiliz Kaptan James Stirling buraya keşfe gönderilir.  
Yıl 1829 İngiliz sömürge bakanı Sir George Murray’in İskoçya’da doğduğu kentinin adı ile yeni bir yerleşim merkezi kurulur.  
Yıl 1856 Perth “kent” statüsü alır.  
Yıl 1890 Perth civarında altın bulunur ve böylece göçle nüfus hızla artar.  
Yıl 1901 Fremantle Limanı hizmete açılır.  
 Yıl 1917 Demiryol hattı Perth’e kadar ulaşır.

Artık, katedral, kilise, arkeoloji müzesi ve sanat galerisi gezmek yerine yerli halkın ve yaşamlarının arasına katılmak ve onları izlemek beni daha mutlu ediyor. Perth’in en görülesi yeri olan Kings Park’a kadar uzanıyorum. Aslında burası bir botanik bahçesi ama sadece Swan Nehri ile bütünleşen kentin manzarasını seyretmek için bile gitmeye değer. Tam parkın ucundaki anıtın üzerinde bulunan kitabe tuhafıma gitti. Bir daha bir daha okudum “1914 – 1918 arası Büyük Savaşta halkların bağımsızlığı uğruna ölen Batı Avustralyalıların anısına”,  Yani kısaca Çanakkale Savaşını işaretliyor.

Peki kimse sormuyor mu? Sizin Türk topraklarında ne işiniz vardı? Taa Avustralya’dan gelip niye bizim yurdumuzu işgal etmeye çalıştınız ki?  Bir de şimdi bize demokrasi dersi mi veriyorsunuz. Bu soru onları şaşırtıyor. Parkın bahçesinde oturuyorum, kötü hazırlanmış soğuk kahvemi yudumluyorum.

Eriyen ruhumu yorgun bakışın doldursun!

Kumlar üstünde neşeli kız, yok mu yuvan?

Sen ki sahilde gezen kızların en solgunusun

Uhrevi beldene son yolcu dönerken beni an!

Faruk Nafiz Çamlıbel

Yanımdan boylu poslu bir Avustralyalı kız geçiyor. Yırtmaçlı, nar çiçeği elbisesi ile kuğu gibi bir kız. Yanındaki yaşlı bey ise ağzında pipo ve gözlüğü ile sıradan biri. Bu kez karşımdaki orta yaşlı beyi inceliyorum. Koyu renkli bir takım elbise giymiş. Kumaş ve işçiliğine dikkat edince vücuduna tam oturmadığı görülüyor. Kirpikleri uzun,  grafik eğrisi gibi duruyor, yukarı kalkık. Simsiyah deri ayakkabıları ise güneşte parlıyor. Avustralya günü kutlamaları için halk parka akın ediyor. Meğer akşam havai fişek gösterisi varmış. Yani ekolojiye bir darbe daha. O 10 dakikalık gösteri için harcanan para ile Afrika’da yüzlerce aile açlıktan kurtulur.

Kısa Kısa Perth

  • Perth’i ziyaret etmenin en uygun dönemi baharları yani Eylül ile Kasım veya Mart ile Mayıs arası.
  • Batı Avustralya Sanat Galerisinde Aborjin sanatının baş eserlerini izleyebilirsiniz.
  • Perth kentinin kuruluşunun 200. yıl kutlamaları çerçevesinde Swan Nehri ile bütünleşen 80 metrelik bir çan kulesi dikilmiş.
  • Perth deprem kuşağında olmadığından inşaat maliyetleri düşük.
  • Şehir Swan Nehri ile kucaklaşmış ancak Hint Okyanusu ile mesafeli kalmaya çalışmış.  Okyanusun öfke ve sertliğinden çekinmiş olmalılar.
  • Perth oldukça kozmopolit bir yerleşim merkezi ve burada  özellikle çekik gözlülerin sayısı fazla.
  • Trafik sorunu yok, şehir iyi planlanmış. Geniş caddeleri tertemiz,  her yere sık sık otobüs seferi var. Sokakta “kedi” olmasa da otobüsleri, sarı, yeşil,  mavi kedi (red cat, yellow cat) ismi altında ücretsiz ring seferi yapıyor. Ayrıca metro da var. AVM’lerin önüne çok geniş araç park alanları hazırlanmış.
  • Perth halkı mangal partisi ile biralarından vazgeçemiyor.
  • Perth’in kocaman bir de “akvaryumu” var. Ama lütfen para kazanma uğruna kurulan bu sömürü sistemine destek vermeyin ve oralara gitmeyin. Yunuslar hapiste, aslında hiç gülmüyor, ağlıyor.
  • Sydney ile Perth arasında tren seferleri var ama tam üç gün süren bir yolculuk.
  • Perth’in kargaları kocaman ve iyice evcilleşmiş. İnsanlarla adeta konuşuyorlar. Çift çift dolaşıyorlar.
  • Avustralya’nın en hızlı gelişen kenti Perth şu anda bu kıtanın en büyük dördüncü kenti olmuş bile.
  • Perth senede 3000 saat güneş gördüğü için yazın tatilcileri çekiyor.
  • Dünyanın son yıllarda en fazla dolar milyarderi çıkaran kenti Perth imiş. İyi mi ?
  • Perth halkı inanın çok misafirperver. Kime ne sorarsanız hemen ilgileniyor hem de hiç üşenmeden işini bırakıp çözüm arıyor.
  • Perth açıklarında dünyanın en büyük balıkları yaşıyor, “Balina köpekbalıkları.”
  • Türkler bu coğrafyada daha çok inşaat ve yiyecek sektöründe çalışıyor. Özellikle en fazla kebap ve döner dükkanlarında. Ama sayıları Melbourne – Sydney gibi fazla değil.
  • Perth civarında papağanlar toplu olarak geziniyor. Kangurular da akşam olunca evlere iyice yaklaşıyor ve rahatça otluyor. Bazen ışığa koşunca arabalara çarpıyorlar. Sık sık kanguru kazaları oluyormuş.
  • Perth Türkiye’den tam 5 saat ileride !
  • Avustralya’da trafik İngiltere gibi sağdan.
  • Batı Avustralya’da dışarıda yemek kültürü yaygın. Herkes lokantalara koşuyor.  Evde yemek pek hazırlamıyorlar.
  • Perth’de önem sırası şöyle imiş: önce kadınlar, sonra çocuklar, sonra köpekler, en sonda ise erkekler.
  • Avustralya’da Karavan kültürü çok yaygın. Hemen hemen her evin önünde veya bahçesinde bir karavan duruyor.
  • “Woolworth” bu kıtanın en geniş mağaza ağı.

Cairns

Avustralya’nın Tropikali Cairns

Avustralya’nın kuzey doğusunda bulunan Cairns, başkenti Brisbane olan Queensland Eyaletinin sınırları içinde yer alıyor. 1876 yılında buraya yerleşen İngiliz koloni birlikleri komutanı Wellington Cairns’in adını koymuşlar. Zaten böyle bir gelenekte buralarda yaygın.

Perth’ten Cairns’e uçuş 4,5 saat kadar sürüyor. Ne de olsa Avustralya Türkiye’den yüzölçümü olarak 8 kat büyük.

Havalimanlarında, otobüs terminallerinde hep bir hareket,  hep bir telaş vardır. Burası kocaman kalpli serüvencilerin oyun alanıdır. Bazıları yalnız, bazıları aileleri ile bazıları arkadaşları ile birliktedir. Çoğu uyuklar, buralarda pek konuşulmaz. Çünkü insanlar genellikle yorgundur. Hüzün, acı,  telaş, endişe korku karışımı hisler yaşanır. Karşımdaki bayanı inceliyorum. Yanakları iyice çökmüş, saçları kısa kesilmiş, göz çukurları büyümüş. Alnında derin kırışıklıklar oluşmuş, iri kulakları sanki yarasa kanadını andırıyor.

Özel Jetstar uçağı yolcularını kabul etmeye başladı bile. Uçak tamamen dolu olunca bana yer değiştirme imkanı kalmıyor. Yanıma şişman bir bay düşüyor. Tüm gece uyuyamıyorum. Nihayet Cairns’e iniyoruz. Burada bir haftadır durmadan yağmur yağıyormuş. Ne de olsa burası tropikal iklim.

Cairns denilince ilk akla gelen elbette Avustralya kıtası boyunca bir duvar olarak devam eden tam 2300 kilometrelik yeryüzünün en büyük canlı kütlesi olan “Great Barrier Reef Mercan Topluluğu”. Burada 2900 renkli bağımsız resif,  900 ada ve 400 mercan adası bulunuyor. Hatta bu muhteşem oluşum uzaydan bile görünüyormuş.

Tek hücreli polipler denizden aldığı kalsiyum karbonatı kireçtaşı kabuğuna dönüştürür. Böylece mercanların iskeleti oluşur. Canlı kırmızıdan sarıya, sarıdan siyaha, gök mavisine, çivit ile safire kadar, burada her renge rastlamak mümkün. Mercanların bazıları sert, bazıları ise yumuşak dokudadır. Yiyecek ve yer kapmak için bir mücadele bu ekosistemde sürekli  devam etmektedir. Hele geceleri resiflerde hareketlilik daha da fazladır. Yaşamın devamı için deniz sıcaklığı 20-25 derece arasında olmalı ve güneş ışığı resiflere ulaşmalıdır. Kironlar, salyangozlar, deniz tarakları, ahtapotlar, süngerler, deniz laleleri, deniz anaları, karidesler, deniz hıyarları, deniz yılanları, 1500 çeşit balık, 6  çeşit deniz kaplumbağası ve 240 çeşit kuş resiflerdeki o renkli yaşamın birer parçasıdır.

Kaptan Cook’un gemisi 1770 yılında resiflerin arasına sıkışıp, uzun süre orada kalmıştır. İnsanları tüketim hırsı, atılan naylonlar, sigara izmaritleri,  pet şişeler ve kullanılan suni gübre resiflere büyük zarar vermektedir.

Dünyanın en eski yağmur ormanları da Cairns civarındadır ve 9000 hektarlık alanı kaplamaktadır. En yükseğe en hızlı ulaşan ağaç güneşi yakalar fotosentez olayı sayesinde hayatta kalır.

1988 yılında dünya miras listesine giren yağmur ormanları içine maalesef “Kuranda” adı ile tamamen turistik tuhaf bir kasaba inşa etmişler. Ayrıca üç aşamalı 7,5 kilometre ile dünyanın en uzun havai hattı (skyrail) ve madencilik amaçlı 100 yıl önce inşa edilen 49 viraj, 15 tünele sahip tren hattı ile ziyaretçileri başarılı bir tanıtım ile Kuranda’ya götürmekteler. Maalesef, atılan her adım para kazanma hedefli. Yolda Barron Şelalesi ile 500 yıllık,  60 metre yüksekliğindeki kırmızı ağaç  türlerini ziyaretçilere gösteriyorlar. Ama bu gezinin ücreti hiç de ucuz değil. Hem teleferik,  hem de tren fiyatı 140 Avustralya doları civarı. Cairns’e en fazla ziyaretçi Çin ile Japonya’dan gelmekte.

“Tjapukai” turistik bir aborjin kampı. 25 bin yıl Aborjinler doğa ile barış içinde avcı ve toplayıcı olarak yaşamışlar. Daha sonra beyazlar buraya gelince hayatları alt üst olmuş, onları zorla madenlerde çalıştırmışlar, çoğu da  ölmüş. Her ne kadar günümüzde aborjinlere ve sanatlarına değer ve destek vermeye başlamışlarsa da çoğu mutsuz, şişman,  uyuşturucu ve içkiye başlamış bile.  Hatta genellikle sokaklarda yatıyorlar. Tjapukai Aborjin Kampında geleneksel sanatları öğretiliyor, resim yapma, iz sürme, bumerang kullanımı ve kendilerine has dansları gibi. Belli saatlerde ziyaretçilere dans gösterileri de yapıyorlar ama kampa giriş ücreti yine yüksek.

Kısa Kısa Cairns

  • Cairns merkezine yarım saat uzaktaki Palm Cove oldukça lüks bir kasaba. Avustralya’nın devamlı en güzel ve temiz plajı seçiliyor.
  • Cassowary başı miğferli bir çeşit devekuşu. Ormandaki meyve tohumlarını etrafa dağıtıp ormanı genişletiyor.
  • Denizi genelde dalgalı ve tatsız. Vücuda değince alerji yapan hatta bazıları için tehlikeli olabilen jelly fish ile köpek balıklarından korunmak için denizin bir bölümünü file ile kapatıyorlar.
  • Dükkanlarda aborjin sanat eserleri dışında opalden yapılmış süsler satılıyor.
  • Adı sık sık anılan “Dingo” bir çeşit yaban köpeği.
  • Bu yörede tavşan etine benzeyen kanguru eti ile timsah eti de tüketiliyor.
  • Kurnaz, yaramaz ve miskin kaloların dişileri sadece yavrularını yetiştirmek için büyük bir mücadele verirmiş.
  • Cairns civarında yaşayan Türk sayısı sınırlı. Ama elbette burada da  kebap dükkanı var. Değerli Handan Yıldız Roper ve İngiliz eşi Martin beni ve yol arkadaşım Atilla Atasoy’u bu coğrafyada doğrusu harika ağırladı. Bu arada Cairns Post gazetesinden Chris Calcino benimle röportaj yapıyor ve iki gün sonra yayınlanıyor
  • Günlük “Green Island” turunu almanızı öneririm. Cairns iskelesinden kalkan gemilerle adaya yolculuk 50 dakika kadar sürüyor. Ziyaretçilere para kazanmak amaçlı dalgıç kıyafeti ile dalıp mercanları incelemeleri öneriliyor. Ne kadar öğrenip ne kadar görüyorlar, bilemem. İsterseniz cam dipli özel motorlarla resiflerin üstünde gezdiriyorlar. Ama bence en doğrusu kumda biraz tembelce yatıp, denize girmek. Günde belki 10 sefer yapılıyor,  saat 16.30’da herkes son gemi ile Cairns’e dönüyor.

Kiribati Günah Keçisi


Biz hep “daha fazlasını” istiyoruz. Daha fazla elbise, daha lüks araba, daha fazla ev, daha fazla eşya ve onlarca mutfak robotu… Ama bu hırs nereye kadar? Bu arada dünya ısınıyor, buzlar eriyor ve deniz suyu seviyesi her yıl 30 milimetre yükseliyor. Kimin umurunda? Tuvalu, Maldivler, Komor Adaları, Kiribati ve diğer mercan adaları yavaş yavaş suya gömülüyor.

Kiribati’nin Line grubuna ait dünyanın en büyük mercan adasındayız. “Christmas Adası” ve diğer adı ile “Kirimati”. Çünkü James Cook bu adaya ayak bastığı zaman “noel” imiş.

Kiribati Büyük Okyanus’un orta kısmındaki yanardağ zinciri üstünde yer alıyor.  33 adet atol yani mercan adasına sahip. Hiç birinin yüksekliği deniz seviyesinden 8 metreyi geçmiyor ve genellikle merkezlerinde lagün bulunuyor. Kiribati Adaları, Gilbert, Line ve Phoenix olarak üç gruba ayrılıyor. Çok yerde okyanus arasındaki geçit koridorunun eni bir kilometreden az. Bu adalara ilk ayak basan İngiliz Thomas Gilbert olduğu için “Gilbert Adaları” olarak bilindi. 1882 yılında Kiribati, İngiltere’ye bağlandı.

1943 yılında II. Dünya Savaşı’nda bu coğrafyada “Tenowa Muharebesi” olarak tarihe geçen 76 saatlik kanlı bir çatışma yaşandı, sonuçta 6400 kişi hayatını kaybetti. Japon ordusunun 2600 askeri, 35 bin kişilik Amerikan kuvvetlerine karşı kahramanca direndi.

1979 yılında ada grubu İngiltere’den ayrılıp bağımsız oldu. Kiribati dünyanın en fakir ülkelerinden birisi. Daha çok dış yardımlarla ayakta duruyor. Ayrıca dünyanın en az ziyaretçisi olan ülkesi. Kurutulmuş hindistan cevizi, deniz yosunu ve balık ihraç ediyor. Ama Hindistan kadar bir bölgedeki balıkçılık haklarını Japonya, Kore ve Tayvan’a satarak yılda 30 milyon dolar kadar bir ücret alıyor. Aslında bu miktar verilen tüm haklar düşünüldüğünde düşük görünüyor. Ayrıca buradaki gemicilere hizmet veren 14-15 yaşındaki yerel kızlara vücuduna karşılık saat, mücevher ve tuna balığı hediye ediyorlarmış. İnşallah doğru değildir. Üzüldüm.

Ama insanları her şeye rağmen mutlu, tırnak uçlarından bile sevinç fışkırıyor. Yolda yürüyen sıska kadın kısılmış safir renkli gözleri ile bana dikkatle bakıyor. Sabah günün ilk ışıklarında siluetler pus içinde birer birer kayboluyor.

Denizin kokusu ağaçlara, toprağa, duvarlara sinmiş.

Ufak bir bakkal dükkanının önünde oturan çocuğu inceliyorum. Nur gözleri çukurundan fırlamış, rengi soluk ama yine gülümsüyor. İleride küçük beyaz köpek bana bakıp havlamaya çalışıyor. Palmiye ağaçları göğü deliyor. Türkiye’den belki de bugüne kadar on kişinin bile ziyaret etmediği bir adadayım. Özgürlük duygusu bedenimi iyice sarıyor.

Başkent Tarawa’nın bulunduğu adanın güneyinde nüfus yoğunluğu çok fazla. Kiribati’nin nüfusunun yarısı burada. Elbette bu şartlarda içme suyu temini zorlaşıyor. Ayrıca susuzluk ve kanalizasyon hastalıkları davet ediyor. Ölülerini ancak evlerinin civarına gömebiliyorlar. Su basınca ölülerinin kemikleri, kanalizasyon ve çocukların oyuncakları birbirine karışıyor. Bu coğrafyada “Marawa” deniz, “karawa” gökyüzü, “tarawa” ise kara demek.  Ama “tarawa” devamlı azalıyor ve ciddi tehlikede.

Christmas Adası tam 288 kilometrekare. Maalesef İngiliz ve Amerikalılar 1950 yılında nükleer test denemelerini burada gerçekleştirmişler. Uzun yıllar radyasyon etkisi halk üzerinde izlenmiş. Bu adada London, Banana, Poland gibi yerleşim merkezleri var. Polonyalılar Poland Köyü’nü sahiplenmiş, Paris köyü ise terk edilmiş. Ana yol boyunca dizilmiş daha çok gecekondu tipi evler çoğunlukta. Ama her adada olduğu gibi Christmas Adası’nda en gösterişli binaları farklı gruplara ait kiliseleri. Haftada bir Çarşamba günleri Fiji’den gelen uçakla buraya Avustralya ve Yeni Zelandalı scuba ve balık avlamaya meraklı erkek ağırlıklı yolcular geliyor. Doğa ile iç içe bir hafta geçiriyorlar. Christmas Adası maceraperest ve doğa aşıklarını bekliyor. Ama en büyük engellerden birisi yetersiz internet bağlantısı… Ama yakında adaya fiber su altı hattı çekecekler.

Kalkınma Bakanı Sayın Mikarite Temari ile görüşüyorum. Parlamento toplantısına katılmak üzere başkentleri Tarawana’ya ancak Fiji-Nani üzerinden uçabiliyor. Endüstriyel olarak zengin ülkelerin tüketim hırsı nedeniyle üvey evlat Kiribati ve diğer alçak ülkelerin topraklarındaki tuz oranı artıyor, bitki örtüsü ve ağaçlar ölüyor, tatlı su miktarı hızla azalıyor, tarım ise adım adım bitiyor… Kısacası kıyıları aşındırıp toprağa sızan tuzlu su “öldürüyor”. Evleri su basıyor, asit oranı da artıyor. Beslenemeyen resiflerin gelişmesi duruyor.

“Deniz gel-git sonucu bir kez daha ilerleyecek ama belki de artık geri dönmeyecek diyorlar” Hele yol yapmak için adalarda boğazları doldurunca eko-sistem iyice bozuluyor.

Kısa Kısa Kiribati

  • Yeni yıla giren ilk ülke Kiribati. Tahiti’ye yakın Caroline Adası’nın ismi daha sonra “Milenyum” olarak değiştirildi.
  • Kiribati, ABD’nin Büyükelçilik açmadığı nadir ülkelerden biri.
  • Halkının büyük bölümü Roma – Katolik ama Protestan ve Bahai tarikatı da etkin.
  • Adadaki domuzlar çocuklarının bir yaşına bastığı doğum gününde ve diğer özel günlerde kesiliyor, toprak altındaki büyük fırınlarda pişiriliyor.
  • Bu adalar topluluğunda dans eğlenmek için değildir. Dans sırasında gülünmez. Ayıptır. Danslar bir olayı veya geleneği sembolize eden birer ritüellerdir.
  • Kiribati’nin geleceği hakkında şüpheler nedeni ile iş adamları bu coğrafyaya yatırım yapmak istemiyor.
  • Yerel halkın “cennet ağacı” olarak tanımladığı Hindistan cevizi palmiyelerinden sepet, fırça, saman, tahta, yağ, çorba, şurup ve sicim yapılarak her türlü istifade edilir.
  • Geli-gitler Kiribati’nin günlük yaşamında önemli bir yer tutar. Balıkçılar avlanmak için ne zaman kanca, ne zaman ağ, ne zaman kement kullanacağını iyi bilir. Ama denizlerin yükselmesi ile bu yöntemler de hızla değişmekte.
  • Adalarda içme suyunun azlığı ve halkın yakın yaşaması nedeni ile kolera, verem, dizanteri ve gıda zehirlenmesine sık rastlanmakta. İmkanları ancak ayda belli sayıda hastayı yurtdışına tedaviye göndermeye yettiği için örneğin kanser hastalarının “nasıl olsa fazla ümit yok” diye ölüme terk edildiklerini bir makalede okudum.
  • Kiribati Vizesi inanın tam bir işkence! Dört ay önceden formları doldurup Fiji’nin başkenti Sava’daki Kiribati High Commision’a gönderildi. Bir türlü yanıt yok. Defalarca e-posta göndermem ve telefon aramalarım da çare olmadı. Nani’den taksi ile 4 saat süren yolculuk sonrası elçilik binalarına vardım. Mary isimli görevli “Şu anda çok meşgulüm gereken izni Fiji Air yetkililerine e-posta ile gönderirim” dedi ve lüks arabasına binip hızla uzaklaştı. Sonuçta Kiribati uçağına bizi almadılar. Defalarca açılan telefonların sonunda son anda Fiji Havayolları’ndaki memurların yardımları ile uçağa binebildik.
  • Kiribati Karasularının uzunluğu İstanbul’dan Londra’ya kadar bir mesafeyi kapsıyor.
  • Mezarları Tonga Adası gibi gösterişli değil. Hatta birçoğu yerleri bile tam belli değil.
  • Başkente yakın Banaba Adası’ndaki fosfat yataklarını İngilizler çıkartıp 1980 yılında araziyi öylece tepeli çukurlu bırakmışlar.
  • Otel imkanları sınırlı ancak halkı dünyanın en konuksever ve güler yüzlü insanları olarak biliniyor.
  • Devlet başkanları belki de dünyanın en dertli yöneticisi. Batının, tüketim çılgınlığı sonucunda tüm adaları yavaş yavaş su altında kalmakta. “Kızgınız ama kızgın bir kişiyi kimse dinlemiyor.” diyorlar. “Kömür yakmayın, karbon salınımını azaltın, gelin Kiribati’nin durumunu görün” diye Çin’e ABD’ye Rusya’ya yalvarıyorlar. Bir tek Zambiya Devlet Başkanı Kiribati halkını ülkesine davet etmiş ama bu başkan da sonra ölmüş. Bu nedenle yerleşmek için Fiji’nin Vanua Lovu Adası’nda 9,6 milyon dolara 5 bin hektar arazi satın alınmış.

Bir Kiribati fıkrası ile bitiriyorum:

Kiribati’nin en büyük işyeri sahibi fabrika işçilerinden birini yanına çağırır.

  • Delikanlı, şaşırtıcı bir yükseliş kaydettiniz. Fabrikamıza gece bekçisi olarak girdiniz Bir ay içinde şef oldunuz. Sonra satış müdürlüğüne yükseldiniz. Hakkınızda bana ulaşan bilgiler çok olumlu. Sizi fabrikaya genel müdür yapıyorum. Bakarsınız ilerde benim yerimi alırsınız.
  • Teşekkür ederim baba!

Samoa: Cennet Kadar Uzakta!

Polinezya’nın tam kalbinde bulunan Samoa, diğer komşu ada grupları gibi 3 bin yıllık bir tarihe sahip. İki büyük volkanik ada Savaii ve Upolu ile sekiz ufak adadan oluşuyor. Başkent Apia, Upolu Adası üzerinde ama Savaii Adası, Upolu’dan daha büyük. Batı Samoa bağımsız bir ülke iken Doğu Samoa ABD toprağı. Samoa’nın %47’si orman ve kıyıları mercan resifleri ile çevrelenmiş.

Bu coğrafyaya ilk ayak basan beyaz adam Felemenk denizci Jacop Roggeven, yıl ise 1772. 1898 yılında Berlin antlaşmasına göre Samoa, İngiltere, ABD ve Almanya arasında pay edilir. Daha sonra İngiltere çekilir ve adaların batı bölümü Almanya’ya, doğusu ise ABD’ye kalır. Almanya Birinci Dünya Savaşı’nda kaybedince Batı Samoa, Yeni Zelanda’nın kontrolüne verilir ve 1962 yılında ise bağımsız olur.

Samoa’da bulutlar çocuklar gibi ağlar, kadınlar gibi kapris yapar. Gökyüzü pırıl pırıl, havada tek bir gölge bile yokken birdenbire ılık ılık yaşlar nemlendirir toprağı. Ara sıra bulutların histeri nöbeti tutar, günler boyunca hıçkıra hıçkıra ağlarlar.

Haritaların bittiği alanda bir ufak noktadan ibaret Samoa Adaları’na değerli arkadaşım Hüseyin Şen’le tam üç gün üç gece yolculuktan sonra varabildik. Aylar öncesinden uçak biletlerimizi almıştık: İstanbul – Hong Kong (10 saat), Hong Kong – Auckland (10 saat) ve Auckland – Apia (6 saat). Ama Hong Kong’daki Yeni Zelanda Havayolları yetkilisi bir Türk ve Müslüman düşmanı, bizi uçağa almamaya kararlı. Yeni Zelanda transit vizesi için Dubai bürolarına müracaat edip 100 USD ücret ödememize rağmen bizi sürekli oyalıyor. Arkadaşımın ve benim evraklarımıza bile doğru dürüst bakmıyor. Başkaları ile ilgileniyor. Biz yaklaşınca da hemen kaçıyor. Sonunda tüm yolculuğun biletlerini kendisine gösterdik.

Yeni Zelanda’daki merkezle görüşürken telefonu elinden alıp karşı taraftaki bayana durumu şahsen anlattım ve yetkili bayan “Elbette uçağa binebilirsiniz” dedi. Buna rağmen bu şahıs bir köşeye çekilip uzun süre bekledi. Bizi yaklaştırmadı. Uçağın kapısı kapanınca “Tamam gidebilirsiniz” deyip, pasaportlarımızı iade etti. Kısacası, bavullar gitti, biz Hong Kong’da kalakaldık. Elbette mahsus yaptı. Gerekli şikayetleri yapıldı. Ankara ve Tonga’daki Yeni Zelanda elçilikleri, Wellington’daki Türk Büyükelçiliği durumdan haberdar, avukatım Suat Şimşek de devrede.

Hangisine yanalım? Yeni bilet almamız gerekiyor. Uçaklarda yer yok. Biletler son anda çok pahalı. Acaba uçuş programımızı nerede yakalayabileceğiz? Sonuçta kabus gibi iki gün yaşadık. Moralimiz bozuk! Bir servet ödeyip Hong Kong – Singapur (4 saat), Singapur – Fiji (10 saat) ve Fiji –Samoa- Apia (3 saat) uçarak ancak iki gün sonra Apia’nın Faleolo Havaalanı’na varabildik.

Samoa’da pasaport kontrolünde soru üstüne soru. Herkes geçti biz orada kaldık. “Niye bize geldiniz?”, “Niye az kalıyorsunuz?”, “İş için mi?” Bu saçma muhabbet tam yarım saat kadar sürdü, sonunda bıraktılar. Para bozdurduk (1 USD = 2,4 Tala, 2017) Cep telefonları çekmiyordu. Taksiye binip havaalanından 35 kilometre uzaktaki başkent Apia’da Samoa Observer Gazetesi’ne vardım.

Orada Liz benimle yarım saat kadar röportaj yaptı ve hemen ertesi gün yayınlandı. Hüseyin’le oranın en ünlü lokali “Milano Kahve”de buluşacaktık. Cep telefonum yok da yok! Tüm çantalarımı boşalttım. Tüm bilgiler o telefonun içinde. Asistanımın cep telefonu numarasını bile bir köşeye yazmamışım! Tekrar havaalanına döndük, ofis ve bankaya soruyoruz. Görmemişler. Muhtemelen takside kaldı! Telefonumu çaldırıyoruz, çalıyor ama açılmıyor.

Airbnb kanalı ile bulduğumuz müstakil eve vardık. Ev sahibi Sesillia güler yüzlü ve becerikli bir anneanne. Kendisi de kaybolan telefon için sağı solu arıyor. Radyoda anons ediliyor! Nafile. Telefon yok. Oysa ki bulan bu adada onu zaten kullanamaz!

Sesillia bizi arabası ile alıp buradaki Müslüman lider ve aynı zamanda  bir köy şefi olan Muhammed İbn Yahya’nın (Daniel Stanley) İslam merkezine götürüyor. O sırada ezan okunuyor, bekliyoruz. Yol boyunca her köyde en az iki büyüklü küçüklü kilisenin bulunduğu Samoa’da bir Müslüman liderin kendini kabul ettirmesi doğrusu beni şaşırttı.

Tüm dünyayı gezdim, inanın bu kadar çok kilise, katedral ve manastırı bir arada görmedim. Bazı dini merkezlerin 60 dönüm arazi içinde okulu, spor kompleksi ve tesisleri bulunuyor. Buradaki Hristiyanlık propagandasını Londra Misyoner Birliği başlatmış. Sonra diğer adalardaki gibi tüm tarikatlar devreye girmiş ve aralarında bir yarış başlamış. Yehova Şahitleri, Mormonlar, Bahai, Anglikan, Katolik, Ortodoks hepsi devrede.

Stanley, iki yıl çalışıp Kuran-ı Kerim’i Samoa diline tercüme etmiş ve yayınlamak istemiş ama hiçbir kurum kabul etmemiş. Sonunda bizim diyanet başkanlığı üç farklı boyutta bastırmış ve ta 16000 kilometre ötedeki Samoa’ya kadar yollamış! Hatta gazetelerimizde haber bile olmuş. Beni görünce 300 kişilik cemaati adına “Türklere şükran borçluyuz” deyip defalarca teşekkür etti.

Bu kez sıra La Manumea Otel’deki açık büfe yemek ve ardından gösteride. Samoa aslında pahalı bir ülke değil. Bu gece için adam başı 22 USD ödedik. Yerel yemekleri tadıyoruz, ardından başlayan gösteride Samoa dansları, gelenekler ve adadaki yaşamdan farklı sahneler sergileniyor. Dansçılar arasında Amerikalı kızlar da var.

Kısa bir Apia gece turundan sonra evimize dönüyoruz. Yola çıkalı dördüncü gecemizde ilk defa yatak yüzü gördük. Burası bakır renkli tenli, düz metalik saçlı, ablak yüz çizgili, hafif çekik gözlü hakiki Polinezya çizgilerine sahip insanların ülkesi!

Başkent Apia ufak sempatik bir kasaba. Beyaz boyalı, geniş verandaları ve ferah görünümlü evleri ile bir Alman yerleşkesini de anımsatıyor.

Kısa Kısa Samoa:

  • Samoa diğer Pasifik adaları gibi bir bakıma da “şişmanlar ülkesi”. Sık sık zor yürüyen şişmanlara rastlanıyor.
  • Upolu Adası’nın güneydoğusunda Aleipata Sahilleri’nde 2009 yılında yaşanan tsunami olayından sonra yepyeni bir resif sistemi oluşmuş.
  • Adada hayvan çeşidi sınırlı ancak gagası dişli bir güvercin çeşidini sık sık yollarda görmek mümkün. Artık evcilleşmişler.
  • On iki ay aynı mevsimi yaşıyorsunuz. Yağmurlu mevsim aralıkta başlar, nisanda ise biter.
  • Samoa dili 2000 yılında resmi lisanları olarak kabul edilmiş ama hemen hemen herkes İngilizce anlıyor.
  • Bu adalarda erkeklerin tamamı –okul çocukları dahil- etek giyiyor. Günlük yaşantılarında basmadan çiçekli etekleri tercih ederken, resmi toplantılarda koyu renkli etekleri giyiyorlar. Bu eteklere “lava-lava” deniyor.
  • Adada yeraltı zenginlikleri bulunmuyor. Tarım, balıkçılık ve turizm ile geçiniyorlar. Kakao, muz, mango, hindistan cevizi en önemli tarım ürünleri.
  • Doğal liflerle yapılan sepetleri hanımlar evlerin önünde örüyor.
  • Polinezya’nın en dikkati çeken yapılarından biri piramit şeklindeki “Vaatausili Cave” ile “Via Sua Toto” yani “Kan kuyusu”. Bir ünlü savaşçı olan Tuva ile Vgililigi, düşmanlarını öldürdükten sonra kestiği kafalarını bu kuyuya atarmış.
  • Her yıl bağımsızlıklarını ilan ettikleri gün olan 1 Haziran’da 20-30 kişinin birlikte kürek çektiği Fautasi denilen 35-40 metre uzunluğundaki geleneksel teknelerle yarışmalar düzenleniyor.
  • Geleneksel Samoa evlerine “Fale” denir. Duvarları yoktur. Hindistan cevizi dallarından çatısı örülür.
  • Samoa’nun Monono Adası’na motorlu araçların girmesi yasaktır. Burada sadece insanların birbirini dostça selamladığı “Malo” sözcüğünü sık sık duyarsınız.
  • “To sua” okyanus çukurları birbirlerine alttan bağlı etrafı kayalarla çevrili bir bakıma sempatik küçük yüzme havuzları.
  • Samoa koloni döneminde bağımsızlığını ilan eden ilk ada ülkesi olmaktan dolayı gurur duyar.
  • Yerel bir yemek kültürüne sahipler. “Taro” denen kök sebzesini her fırsatta tüketiyorlar. Örneğin yapraklarından dolma hazırlanır. Ayrıca balık ve deniz kestanesi, yosun gibi deniz ürünlerini ve adada bol olan muzu masalarından eksik etmiyorlar.
  • Samoa’lılar birayı da çok sever. Vailima yerel birasını hastane bahçesinde, yol kenarlarında hatta direksiyon başında bile içerler.
  • Namu Adası’na, Mutitele’den kısa bir tekne yolculuğu ile ulaşılır. Etrafı resiflerle çevrili bu adada tüm gün denizaltının güzelliklerine şahit olabilirsiniz.
  • Define Adası ve Dr. Jeykl & Mr. Hyde adlı ünlü eserlerin İskoç yazarı Robert Louis Stevenson Edinburg’taki evini terk edip sadeliği ve güneşi arayarak Samoa’ya kadar gelmiş. O yıllarda iki rakip soylu aile Maliefolar ve Mataafalar savaş halindedir. Güney kıyılarında (In The South Seas) ve Peder Damien (Father Damien) adlı eserlerini bu coğrafyada 1890 yılında yayınladı. Güçlü batılı ülkelerine karşı Samoa’nın haklarını korumak için bir kampanya başlatır. Stevenson bir süre sonra çürük ot kokulu Vae Tepesi’ne bir ev yaptırır, evinin keyfini maalesef ancak 5 yıl sürer. Sıkıntılı bir Ekim günü ölür, bu tepeye gömülür. (1856 – 1894),
  • Eski kamyonlara ahşap bir kasa ekleyerek rengârenk boyamışlar, adaya özel gayet sempatik bir ulaşım aracı yaratmışlar.
  • Samoa’da aşiret ve geniş sülale olgusu hakim. Buna “Ainga” deniyor. Her sülalenin bir şefi (Matai) var. Toprakların %80’inin sahibi Matailer. Zaten bir tek onların seçilme hakkı var. Şeflerin kendi aralarında da rütbeleri var. Krallığa kadar yükseliyorlar. Elbette tarih boyunca bu sülaleler birbiri ile savaşmış.
  • Sülale bireyleri kollanır, korunur ve desteklenir. Sık sık köylerde açık hava toplantılarının yapıldığı dairesel ahşap alanlar görürsünüz. Köylerin sorunlarının tartışıldığı bu alanlara “fonu” deniyor. Ama o kadar birbirine yakın ki “Acaba” diyorum “3-4 farklı sülale “Fonular”ı ortak kullansa olmaz mıydı? Böylece tarım arazisi de korunmuş olur.
  • Tesadüfen bir şefin cenaze törenine şahit olduk. Tüm köy halkı yol kenarına sıralanmıştı. Cenazeyi bekliyordu. Ölü geleneksel kıyafetli 20 gencin içinde olduğu özel bir kamyonetle getirildi. Cenazeyi takip eden yüze yakın araç vardı.
  • Samoa’nun en yakın dostu Yeni Zelanda. Zaten bağımsızlığını 1962 yılında Yeni Zelanda’dan kopardı. Çok sayıda Samoa’lı da Yeni Zelanda’da yaşamını sürdürüyor.
  • Samoa 1966 – 1968 yıllarında iki büyük tufanla sarsıldı. Ayrıca 1889 yılında Apia Limanı’nda demirleyen ve fırsat kollayan İngiltere, Almanya ve ABD’ye ait 7 fırkateyn ani çıkan fırtına sonucu batar.
  • Samoa yerlisi beyaz insanı karşısında görünce “palangi” demiş. Yani “Göğü delen adam”.
  • Samoa’da internet ve cep telefonu teknik hizmetleri oldukça zayıf. Bir saatlik internet kullanımı için bir kart alıp üstündeki numarayı Blue-Internet sistemine işliyorsunuz. Ama randımanı yine de düşük.
  • Ülkenin başında 20 yıldır devlet başkanı olarak ekonomist Tuilaepa Aiono Sailele Malielegaoi bulunmakta. Halk, Samoa için çok yararlı çalışmalar yaptığı inancında. (2017)
  • Dövmenin Samoa kültüründe özel bir yeri var. Geleneksel olarak kemik, tahta, kaplumbağa kabuğu ve deniz kabukları ile vücutlarına dövme işleniyor.

Mariana Adaları ve Başkent Saipan

Artık Pasifikteki 22 günlük gezimin son adasına uçmaya hazırlanıyorum. Batı Pasifikte ABD’ye bağlı 15 tropik adadan oluşan Kuzey Mariana Adalarının başkenti olan Saipan Adası (23 kilometre x 6 kilometre). Adaların toplam nüfusu sadece 63 bin. Bu grubun tanınan diğer bir adası ise Tinian. Elbette yakınındaki Guam ile her açıdan yakın temas içindeler.

Kore’nin Seul Havalimanı çok geniş bir alana yayılmış ve bazen transit merkezini bulmakta bile zorlanıyorsunuz.

İlk kez Asiana Havayolları ile uçuyorum. Sonunda Saipan uçuşunun gerçekleşeceği 33 numaralı kapıyı buluyorum. Rahatlayıp bir köşede sessizce soğuk kahvemi içiyorum. Bu da benim zevkim. Uçak boş olunca ayrı bir keyif bu benim için,çünkü hemen uçağın arkasına koşup üçlü koltuğa uzanmak demek. Ama bir saat kadar havalanmak için kulenin iznini bekliyoruz. Uçuş ise 4 saat.

İnince uzun bir pasaport kuyruğu ile karşılaştım. Ne de olsa ABD’ye giriş yapıyorsunuz. Uzun uzun formlar doluyor. Ülkemiz artık bu form doldurma saçmalığını kaldırdı, Bravo. ABD girişleri zaten hep bir sorun. Gümrükte ise iki ufak bavulumu iyice arıyorlar. “Dünya için Bir şey Yap” kitapçığım 19 lisana çevrildi. Her birinden birer örnek özellikle basına göstermek için yanıma almıştım. Kadın tutturmuş bunları satmak için mi getirdin diye. Sonunda sinirlendim ve “evet” dedim. 68 yaşımda tanımadığım bir coğrafyada sokaklarda oturup İspanyolca, Portekizce, Urduca, Farsça, Arapça, Korece kitaplarımı satacağım. Buna çocuklar bile güler !

Kadın inandı, iyi mi ? Şefini çağırdı. İnanın oradan zor kurtuldum.

Saat sabahın 3’ü. Ne yapayım… Havalimanın giriş bölümünde açık bir kahve buldum. Bir saat kadar orada oturdum ve sizler için bu bölümü kağıda dökmeye başladım. Sonunda sıkıldım, kendimi dışarı attım.

Taksiler Saipan’ın merkezine 30 dolar istiyordu (aslında normali 10 dolar). Allah sizi her coğrafyada havalaanı taksilerinden korusun. Bu saatte nereye gidilir ki? Airbnb ile ayarladığım ev ertesi gece için. Sabahın köründe oraya gidemem. Yağmur çiselemeye başladı. İki japonu götüren bir minibüs bana acımış olmalı ki durup aracına aldı ve 24 saat açık Century Oteli’nin alt katındaki lokantasına bıraktı.

Erkenden kahvaltıya gelenler var. Maşallah ısmarladıkları tabaklar sille dolu, yarısını bile bitiremiyorlar. Tek tek masalara uğrayıp “bugün bu yaşadığımız dünyada 22 bin kişinin açlıktan öldüğünü” söyledim. Bazıları kızdılar, olsun, “karanlığı karanlıkla örtemezsiniz, ışık gerekir.”

Sabah 07 olunca ev sahibim Çinli aileyi aradım. Neyse oğlu ile gelip beni oradan aldı. Aksi takdirde sokak adı olmadığı için evi bulmamın imkanı yoktu. Taksiciler bile orayı bulmakta zorlanıyordu.

Adalar ABD toprağı olmasına rağmen sokaklarda pek Amerikalı görmüyorsunuz. Çinli ve Filipinliler hakim. Kore ve Japonlar ise ucuz tatil için çocukları ile adalara geliyor.

Kaldığım evin bulunduğu mahalle sahiden ilginç idi. Evleri bir defa kontrplakla ikiye bölmüşler. Evler arası karanlık koridorlar var. Onlarca çocuk etrafta koşuşuyor. Bir yaşlı Filipinli mühendis amca da evinin önüne tezgah yapmış, uğraşıp duruyor. Bir yandan da kutularda sebze yetiştiriyor. Tüm gece boyunca bir delikanlı penceremin önünde elinde gitarı ile İngilizce parçaları seslendirdi. Ama doğrusu başarılı idi.Yani burası apayrı bir dünya.

Pasifik Adalarının tarihi ve kaderleri birbirine benziyor.

Gelelim Mariana Adalarına;

6 Mart 1521 Ünlü Portekizli kaşif Macellan gidiş yolunda bu adaya uğruyor.

1522 Macellan Filipinlerde öldürülünce kaptanı Gonzalo Games Panama’ya doğru ilerlerken Trinidad isimli gemisi ile adaya yanaşıyor.

1670 İspanyollar su ile erzak temini için Saipan’aliman inşa ediyor. İngiliz, Hollanda ve Fransız gemileri de ihtiyaçları için bu adaya uğruyor.

1700 Şef Aghuruba liderliğinde yerliler ayaklanıyor ve yakalananlar cezalandırılmak üzere Guam’a gönderiliyor.

1899 İspanyollar adayı Almanlara satıyor. Ancak Almanlar bu coğrafyada herhangi bir faaliyette bulunmuyor.

1900 Amerikalılar Saipan’a giriyor.

1670 İspanyollar su ile erzak temini için Saipan’a liman inşa ediyor. İngiliz, Hollanda ve Fransız gemileri de ihtiyaçları için bu adaya uğruyor. iliyor.

1920 Japonya dışında Kore ve Tayvan’dan da adaya göç başlıyor. Büyük şeker kamışı çiftlikleri ve ayrıca şeker fabrikası kuruluyor. Şeker kamışının taşınması için özel bir tren hattı bile döşeniyor, Saipan’ın nüfusu 20 bine kadar ulaşıyor.

1930 Japonya buradaki üssünü genişletiyor ve asker sayıları 30 bine ulaşıyor.Japonya Pasifik adalarını hatta Çin ile Filipinlerin bazı bölgelerini de sıra ile işgal ediyor. ABD tehlikeli bir hızla topraklarını genişleten Japonya’ya karşı ambargo uyguluyor. Çelik ile yakıt ihracatını kesiyor. Bunun üzerine Japonya İmparatorluğu bu ham maddeleri ele geçirmek amacı daha fazla genişlemek istiyor.

1944 İkinci Dünya Savaşının en şiddetli çarpışmalarından biri 15 Haziran ile 9 Temmuz tarihleri arasında Saipan’da yaşanıyor. Bu arada ABD; Japon, deniz ve hava kuvvetleri de çarpışıyor. ABD, Saipan açıklarına 700 gemi ve 400 uçakla geliyor. ABD çıkartması sonrası Japonlar dağlık bölgede açtıkları sığınaklarda uzun süre başarı ile direniyorlar. Japon komutan intihar etmeden önce her Japon askerinin 10 Amerikalı öldürmesini istiyor. Sonuçta 3400 Amerikan askeri hayatını kaybediyor. 921 Japon askeri esir düşüyor. Bine yakın Japon asker ve yerli Japon halk esir düşmektense Banzai Tepesinden el ele tutuşup atlayarak kadınlı erkekli intihar ediyorlar. Deniz bir anda cesetlerle doluyor.

Hemen Memorial Park’a gidiyorum. Yeşil çim alanın ortasında savaşta ölenlerin isimleri yazılı beyaz bir anıt var. Dört odalı savaş müzesi pek ilginç olmasa da müzede gösterilen dokümanter film bence gayet başarılı hazırlanmış ve ibret verici idi.

Adanın kuzeyinin başkenti “Susupe” güneyinin ise “Karapan”. Havalimanı adanın güneyinde yer alıyor. Tüm hareketise bence Beach Road ve civarında. Yol boyunca ikinci ve üçüncü sınıf oteller, lokantalar, AVM’ler ve çeşitli dükkanlar sıralanmış.Tur otobüsleri özellikle Japon, Koreli ve Tayvanlı tatilcileri otellerine taşıyor.

Japonlar Hiroşima’da ölenler anısına mum dikiyor. Kağıttan kuşlar yapıyor. Çünkü Hiroşima’ya bombayı bırakan B 295 uçağı maalesef Saipan’dan havalandı.

Ada halkı çalışmayı pek sevmiyormuş. Hizmet sektörü Filipinliler, ticaret ise Çinlilerin elinde. Yine Çinlilerin kurduğu bir taksi sistemi var. Başkent civarında her yere 3 dolara götürüyorlar. Telefonla çağırıyorsunuz. Ama bazı Çinli şoförler vallahi ingilizce bilmiyor.

“Beach Road” boyunca sahilde yürüyorum. Dalış okulları ve dev bir gazino dikkati çekiyor. Pek denize giren de yok.

Mariana Variety Gazetesi’den Chrerrie benimle iki saat süren bir röportaj yapıyor ve ertesi gün hemen yayınlanıyor.

Saipan’da diş hekimi olan Amerikalı Bill’in muayenehanesine genç ve güzel bir Çinli kadın girer.

“Doktorcuğum dişimin ağrısından sabaha kadar gözümü kırpamadım. Ancak dişi çektirmektense çocuk doğurmayı tercih ederim.

“Hanımefendi, koltuğun ayarını yapmadan önce lütfen kararınızı verin.”

c

MİKRONEZYA

MİKRONEZYA FEDERASYONU’NU DUYDUNUZ MU?

Mikronezya, Batı Pasifikte Papua Yeni Gine’nin kuzeyinde 600 adası ile bir uçtan bir uca 3200 kilometreyi bulan geniş bir alana yayılıyor. Ancak karaların yüz ölçümü sadece 702 kilometrekare. Caroline Grubuna ait Palau adaları ise 1978’de Mikronezya’dan ayrılıp bağımsız oldu. Mikronezya’nın kelime anlamı “Küçük Adalar Dünyası” demek.

İspanyollar (1529), İspanyollardan adaları satın alan Almanlar (1899) ve Almanya İkinci Dünya Savaşını kaybedince Japonlar (1914) Mikronezya’yı işgal eder. Mikronezya 1947 yılında Mikronezya-ABD Pasifik Adaları grubuna katıldı. Nihayet Amerika’nın savunma haklarını korunması şartı ile 1990 yılında bağımsız oldu.

Başkent Pohnpei Adası üzerindeki Kolonia Kenti iken 1989 yılında tüm hükümet binaları yeni oluşan “Palikir” diye adlandırılan yerleşime kaydırıldı. Atladım bir taksi ile oraya gittim. Ancak Palikir’de hükümet binaları dışında pek bir hareket yok. Zaten Palikir Kolonia’ya araçla sadece 15 dakika mesafede. Yerel halkı oluşturan Mikronezyalıların adaya MÖ 3000 yılında Asya’dan geldiğine inanılıyor. Genellikle basit tek katlı ahşap evlerde yaşıyorlar.

Ne kadar zengin bir kesim lüks arabalarla süslenmiş Amerikan yaşantısına özense de halkın büyük çoğunluğu geleneksel yaşamını sürdürüyor, bence mutlu da.

Otelimin denize bakan bahçesinde yalnız başıma oturuyorum. Kutsal denizin koyu mavisi, rüzgarda nazikçe eğilen çimenler, gümüş yaldızlı dağlar, titreyen sarı çiçeklerden yansıyan soluk ışık hüzmeleri ve uçsuz bucaksız sessizlik beni adeta esir aldı. İşte yolda olmanın en mutlu anı böyle gizemlerde saklıdır.

Geçim kaynakları ABD’nin yardımları dışında tarım ile balıkçılık. Başta tuna olmak üzere balık avlama imtiyazlarını diğer ada ülkeleri gibi Amerika, Japon ve Koreli balıkçılara vererek gelir elde ediyorlar. En önemli tarımsal ürünü olan “kopra”ise hindistan cevizinden yapılıyor.

Ve bir Mikronezya fıkrası. Madam Raşel arkadaşları ile birlikte Mikronezya’da tatile gider. Dalgalı Pasifik sularına kendisini keyifle atar. Ancak Madam Raşeld denizde kaybolur. Bütün aramalara rağmen cesedi bulunamaz. Bir süre sonra yetkililerden bir telefon gelir. “Üzerinde birçok midye ve yengeç olduğu halde karınızın cesedi komşu adadan bulundu.” Salamonhemen cevap verir. “Midyeleri yengeçleri satın, parayı hesabıma yatırın. Cesedide tekrar denize atın.”

Kısa Kısa Mikronezya

· Resmi dil İngilizce ile yerel Mikronezya dili, para birimi ise Amerikan doları.

· Türk pasaportlarına vize uygulamıyor.

· Yıl boyunca tropikal iklim yaşanıyor saat 07’de hava aydınlanıyor. Saat 18’de ise aniden karanlık çöküyor. Yağışlı mevsim ise Temmuz ile Aralık arası.

· İstabul’dan Kolonia’ya uzaklık tam 12586 kilometre ve Türkiye 8 saat geride.

· Pohnpei Adasına, United Havayolları haftada her gün Guam’dan, Nauru Havayolları ise Fiji’nin Nadi Havaalanı’ndan haftada sadece bir kere uçuyor.

· Pohnpei’de telsiz sistemi ile başarılı bir taksi sistemi kurulmuş. Adada nereye giderseniz gidin, taksiye bir dolar ödüyorsunuz. Ancak şoför yoldan başka bir müşteri de alabiliyor. Aynı sistem bazı Karaip Adalarında da var. Kısacası bu sayede siz de bu yeni coğrafyada dolaşmış oluyorsunuz. Biz gezginler için iyi bir uygulama, bu arada adanın yaşantısını da tanıyorsunuz.

· Tüm taksilerde çok hoş ve farklı bir koku dikkatimi çekti. Meğer taksi içine taç şeklinde astıkları Seirinuai denen çiçeklerden geliyormuş.

· Kolonia’nın en bilinen ve modern kahvesi Arnold’s (BlueNileBuilding) ancak wi-fi yok ama temiz ve sessiz bir ortam sağlamış. Kahvenizi içip kitap okuyabilirsiniz.

· Adanın doğusunda Nan-Madoli’da kanallarla ayrılmış doldurulmuş suni adada bulunan 1,5 kilometre uzunluğundaki duvarın içindeki taş evlerin 600 yıl önce nasıl inşa edildiği Şili’nin Easter Adası’ndaki taş heykeller gibi bugün bile esrarını koruyor. Bu ören sahası UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış. Başkent Kolonia’dan tam 50 kilometre uzakta. Ama bu yolculuk yollar bozuk olduğundan 2,5 saat sürüyor ve ardından 20 dakika kadar da patikada yürümeyi göze almalısınız.

· 25 Aralık 2017 tarihindeki Birleşmiş Milletlerdeki Kudüs oylamasında ABD’nin yanında olan az sayıda ülke arasında Mikronezya, Nauru ve Marshall Adaları da vardı. Hatırlarsanız Sayın Cumhurbaşkanımız bu ada ülkelerine çok kızmıştı.

· Pohnpei Havaalanı doldurulan arazi üzerine kurulmuş. Yine denizin doldurulup gazinosu da bulunan 5 yıldızlı bir otel inşa edilmesi düşünülüyormuş. Ancak halk bu projeye pek sıcak bakmıyormuş. Ayrıca ulaşımın bu kadar pahalı ve zor olduğu bir coğrafyada bu otelin müşteri potansiyeli de tartışılıyor.

· Adada tavuk ve omlet sık sık sunuluyor. Zaten her evin bahçesinde tavuk var. Ayrıca ekmek ağacı meyvesi ile tatlı patatesi (yam) mutfaklarında sık sık kullanıyorlar.

· Mikronezya Federal Devleti’nin dört eyaleti var. Yap, başkent Pohnpei, Kusrae ve Chuck. Chuck eyaletinin Mortlock Adası halkı deprem sonrası Pohpei’ye kaçmış. Gecekondularda yaşamlarını sürdürme çabasındalar.

· Ben, Kolonia’da South Park Oteli’inde kaldım. Evet, otel eskimiş ama konumu çok güzel. Manzarası da harika, bahçesinde wi-fi de var, odaları balkonlu ve çok geniş.Vallahi, 2 gece için 60 dolar ödedim. Ama kahvaltısı dahil değildi. Bu oteli tavsiye ederim. Şehir merkezine uzak değil.

· PakinAtolu su altı sporu için ideal bir yer. Truk Lagününde ise İkinci Dünya Savaşında Japonlar üs kurmuşlar. Bugün bile burada batık gemiler bulunuyor.

· Kolonia Kenti yeşillerin arasında tek katlı ahşap evler ile dağınık olarak kurulmuş.

· Mikronezya’nın tek bir haftalık gazetesi var. Sahibi ve editörü, kısaca her şeyi, buraya ailesi ile beraber gönül vermiş Amerikalı Bill Jaynes, gazetenin adı The Kaselehlie Press. Kendisi ile öğle yemeği yiyoruz. Köpeğine basmamak için ayağını kırmış. Böyle ufak bir adada hükümetin aleyhine yazamazsın diyor. Uzun uzun sohbet ediyoruz. Bu gazetede haberim daha sonra yayınlandı.

· Mikronezya’yı terk ederken herkes 20 dolar havaalanı vergisi ödüyor.

Nauru ve Marshall Adaları

Bu ülkelerin isimlerini pek duymadınız değil mi? Belki de kulağınıza yabancı gelmedi. Birleşmiş Milletlere kayıtlı 193 ülkeyi tamamlamam için Pasifik’te geniş bir coğrafyaya yayılan adalar coğrafyasına gitmeye karar verdim. Verdim de, düşünün Marshall Adalarının Nüfusu 52 bin, Nauru’nun ise sadece 10 bin. Aslında iki adanın da öyle fazla ziyaretçisi yok. Durum böyle olunca buralara ulaşmak hem zor, hem de pahalı oluyor. Öyle Münih’e uzanmak gibi değil. Uçak sayısı sınırlı ve rekabet olmadığı için biletler de çok pahalı.

Ben Fiji’nin Nari Havalimanı’ndan her Cuma sabah 01’de hareket eden Nauru Airlines ile uçuyorum. Ama içimde hep bir korku vardı. Ya fırtına veya Tayfun olur da uçak kalkmazsa? Veya oralarda kalırsam. Ne de olsa o zaman bir hafta beklemek zorundasınız. Bu durumda diğer uçak bağlantılarınızı da ister istemez kaybediyorsunuz. En pahalı seyahat sigortası bile inanın bu durumda yardımcı olmuyor. Ayrıca bu ülkelerin Türk pasaportlarına vize isteyip istemedikleri sorusunun cevabı maalesef kesin bilenemiyor. Bir defa Dış İşleri Bakanlığımızın sitesindeki bu konudaki bilgiler güncel değil. İnsanı şaşırtıyor. Adaların Dış İşleri Bakanlıklarına yazı yazıyorsunuz, cevap vermiyorlar. Uçak şirketlerine müracaat ediyorsunuz oralardan da uzun zaman yanıt gelmiyor. Kısacası son anda kontuara gidip Türk pasaportunuzu uzatınca memur bilgisayarına bakıyor siz de o zaman kesin durumu öğreniyorsunuz. Ama orada kalma “pahasına”. Bu durum inanın tam 3 defa başıma geldi. Bir anda şok oluyorsunuz. Biletiniz yanıyor. İnsanın içinden bir sandalyeye oturup ağlamak geliyor!

Ben erkenden Nauru Havayollarının kontuarında bekliyorum ve korku içinde pasaportumu uzatıyorum. Bir gün önce Nauru Havayollarının ofisine uğrayıp vize konusunda olumlu cevap aldığım için nispeten rahatım. Neyse delikanlı gülümseyerek uçuş kartımı basıp uzatıyor, mutluyum.

Nadi Havalimanını artık çok iyi tanıyorum. Geçen yılda buradan Tonga, Kiribati-Christmas Adası ve Samoa’ya uçmuştum. Fiji tüm Pasifik Adalarının merkezi konumunda. Artık listemde sona kalan coğrafyalara uçuyorum, rahatım, Bekleme salonunda soğuk kahvemi yudumlayarak kitabımı okuyorum.

Gecenin son uçağı olduğu için tüm yolcular salona yayılmış Nauru uçağını bekliyor. Uçak tamamen dolu ve hemen havalanıyoruz. Nadi’den Nauru yaklaşık 3,5 saat sürüyor. İkram cömert ama hostes hanım her iniş ve kalkışta dakikalarca aynı kuralları anlatıp duruyor, vallahi sıktı. Uçakta yerli halk dışında çok sayıda Çinli var. Çinli işçi ve meslek sahipleri Afrika ve Pasifik Adalarına hızla yayılıyor. Herhalde aralarında tek gezgin benim.

Evet Nauru, Avustralya ile Hawai arasında dünyanın en küçük ülkesi sadece 21 kilometrekare. (6 kilometrex4 kilometre). Tuhaf bir ada çünkü ortası alınmış. Tüm çevresini 3 saatte yürüyorsunuz.

Albert Ellis, evinin önünde basamak olarak kullanılan “Pleasant Ada” diye bilinen Nauru’dan geldiği anlaşılan taşlaşmış odunu merak edip incelemeye alır. Londra’da yapılan analizler bunun çok kalitesi fosfat kayası olduğu gerçeğini ortaya çıkardı.

1907 yılında fosfat açık ocak işletmeciliği ile çıkarılmaya başlanır. Fosfat, Güney Kore, Japonya ve Avustralya’ya gübre olarak ihraç edilir. Platoda bulunan bu fosfat yatağının oluşumu ile ilgili farklı teoriler bulunmakta. Ancak kuş dışkılarının uzun bir süre içinde dünyanın en saf (%78 – % 84) fosfat yatağını oluşturduğu ihtimali daha yüksek.

Nauru’nun en yakın komşusu Kiribati’ye ait Banaba Adasıdır ve Nauru ekvator çizgisinin sadece 60 kilometre güneyinde yer alıyor.

Nauru’ya ilk ayak basan İngiliz John Fearn olmuş ada halkının dostane sıcak davranışından etkilenip adaya “Pleasant Island” olarak isimlendirmiş. Nauru da komşu adalar gibi sürekli el değiştirmiş önce İngilizler 1789’da buraya gelmiş. Daha sonra Nauru 1888 yılında Almanlara satılmış. Almanya Birinci Dünya Savaşını kaybedince 1914’te bu adayı Avustralyalılar ele geçirmiş. İkinci Dünya Savaşında (1942) Japonlar diğer adalarla beraber Nauru’yu istila etmiş. İkinci Dünya Savaşı sonunda Japonlar mağlup olunca Avustralyalılar adaya geri dönmüş. 1968 yılında nihayet bağımsız bir ülke olarak tanınmış. Fosfat işletmesi 1970 yılında Nauru hükümetince millileştirilmiş.

Yerleşim alanları ve tarlalar plato ile sahil arasındaki dar sahada yer alıyor. Hindistan Cevizi, muz, ananas ve sebze yetiştiriliyor. Su dahil hemen hemen her şey yurtdışından getiriliyor. Ancak yakında fosfat yatakları tükeniyor, hükümet yeni kaynaklar bulmak zorunda. Bu amaçla Nauru Havayolunu kurup Hawai, Avustralya ve Fiji’de habire arazi satın alıyorlar.

Ayrıca Avustralya’ya gelen sığınmacılar uçaklarla Nauru’ya getiriliyor. Nauru’da yüzlerce İranlı mülteci bulunuyor. Her mülteciye ayda 400 Avustralya doları ödeniyormuş. Bazıları ayrıca adada çalışıyor. Nauru yerlisi arazi zengini. Hatta bir aralar dünyanın en zengin ülkesi ünvanını bile almış. Arazi sahipleri sorumsuzca para harcamaya alışmış. Uçakta bir hanımla tanıştım. Altmış yaş kutlamaları için uçak kiralayıp tüm tanıdıklarını New York’ta partiye götürmüş. İftiharla anlatıyor iyi mi?

Uçaktaki diğer yolcuları inceliyorum. Yüzlerinden sevda, ayrılık, hayal, umut ve sevgi okunuyor. Koca bir alkol göbeğine sahip yanımdaki yaşlı adamın yüzündeki çizgilerde ise yılların yorgunluğu kendini belli ediyor.

Artık Nauru’dan ayrılma zamanı geldi. Bu ufak ülkeden uçakla bir saat mesafede 1250 ada ve atolü ile Marshall Adaları beni bekliyor. Her yeni coğrafya beni heyecanlandırır. Elbette zaman zaman korkutur da. Acaba burada beni ne sürprizler beklemekte. Papua Yeni Gine ile Hawai’nin ortasında bulunan Marshall Adalarının toplam kara yüz ölçümü sadece 181 kilometrekare, bu adalar Ralik ve Ratak ada zincirlerini oluşturuyor. En büyük Kwajalein ama adalarının en ünlüsü ABD’nin 1946 – 1958 yılları arasında 64 nükleer deneme gerçekleştirdiği Bikini ve Enewetak Adaları. Bu adalar bugün kaderine terk edilmiş. Oysaki Bikini Adası kumsalı ile bir doğa harikası. Nükleer deney sonucu palmiyelerin bir bölümü sağa diğer yarısı sola yatmış.

Ama Bikini Adası’nda bikini giymek yasakmış. (Şaka)

Özellikle Avustralya ve Yeni Zellandalılar dalış ve spor ağırlıklı tatil için bu adaları tercih ediyor. Ekonomisini büyük çapta Kwajalein Adasındaki Amerikan üssünden dolayı ada yönetimine ödenen ABD yardımına dayandırmış. Ancak tüm adalarda olduğu gibi burada da rüşvet ve israf fazla imiş.

Marshall ada halkının %90’ı köylerde yaşayıp tarım ve balıkçılıkla uğraşmakta. Adalar ismini 1788’de buraya ulaşan İngiliz Kaptan John Marshall’dan almış. Tarihi aynen komşu adalara benziyor. Almanlar, Japonlar ve sonunda Amerikalılar ve 1991 yılında ise bağımsızlık.

Havaalanı komşuları gibi deniz doldurularak inşa edilmiş. Uçak sizi terminal binasının dibine kadar yanaştırıyor.

Kısa Kısa Marshall Adaları

· Bu adalarda Mikronezya ve Guam gibi Amerikan doları kullanılıyor.

· Türk pasaportlardan vize istemiyor, ABD vizesi yeterli.

· Marshall Adaları Panama gibi birçok gemiye bayrağını dalgalandırma iznini ucuza veriyor.

· Kendi yerel lisanı dışında resmi dil İngilizce

· Başkent Majuru’da internet bağlantısı dahil istediğiniz her şeyi bulmak mümkün.

· Buraya fazla ziyaretçi gelememesinin en önemli nedeni aynı Mikronezya ve Kiribati gibi ulaşımın çok pahalı olması, ayrıca tatilcilerin arzu ettiği özelliklerde konaklama tesislerinin bulunmaması.