ABD

ABD’de, 11 Eylül’de İkiz Kuleler Bombalanırken Oradaydım

Güya Amerika’ya çalım atıyorum oturuşumla… Arkada görülen ikiz kuleler bu kareden 21 saat sonra yerle bir oldu.

UNUTULMAZ BİR GEZİ ANISI…

Her şey ne güzeldi bir gün önce…

New York’un gözde bölgesi, devasa binaların bulunduğu Manhattan’da saatlerce gezinmiş, ünlü İkiz Kuleler’e çıkmış, orada fotoğraflama işi yapan Türk firmasının genç elemanlarıyla memleket hasreti gidermiştik.

Dahası, iyi dekore edilmiş bir lokantaya gitmiştik. Yemeğimizi bitirmek üzereyken yaşlıca garson güzel bir Türkçe ile “Erzurum Kadayıf Dolması yaptık ister misiniz?” diye sormaz mı? Şaka sandık önce,  sonra açıkladı.  Garson aslında lokantanın ortağı imiş ve Anadolu’dan yıllar önce göç eden Ermeni vatandaşlarımızdanmış. Adını çok duyduğum ama Türkiye’de yemek kısmet olmayan Kadayıf Dolması’nı ilk kez New York’ta, o lokantada tatmış oldum böylece.

11 Eylül 2001… Sakin, güneşli bir New York sabahı… Günlerden Cuma…

Türkiye’de ikindi, ABD’de kahvaltı vakti… Türkiye bizden yedi saat önde.

15 günlük ABD seyahatimizin son günü. Akşama dönüş biletlerimiz okeyli. Üç arkadaşız.

Kaldığımız Hilton Oteli World Trade Center’e, yani Dünya Ticaret Merkezi’ne, yani İkiz Kuleler’e birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde.

Odamızın bulunduğu 32. kattan tek başıma inmek için asansöre bindiğimde herkesin merakla asansördeki televizyona baktığını gördüm. Bir gün önce ziyaret ettiğimiz, hatta giriş biletini anı diye sakladığım İkiz Kulelerden biri alevler içinde…

Yangın çıktığını düşündüm ilk anda ama ekranın altında uçak çarptı diye yazıyordu. Lobiye indiğimde az sayıda insanın TV’deki kule yangınını izlediğini gördüm. Televizyona göz atanlar daha sonra yavaş hareketlerle dışarı çıkıyor ya da kahvaltı salonuna yöneliyorlar.

Ünlü 5. Caddeyi geçerek Broadway’e yöneldim ben de. Niyetim İkiz Kuleler’e doğru yürümek. Bu arada Amerika hatırası olabilecek birkaç küçük hediyelik şeyler de alırım diye geçti aklımdan. Caddelerde ambulans ve dev itfaiye araçlarının canhıraş sirenlerini duymasam yangını unuttum gitti. Zaten etrafındaki insanlar da pek ilgilenmiyor yangınla, herkes işinde gücünde, günlük hareketlerini tekrarlıyor.

Hatta vitrinleri televizyonla dolu dükkân sahibi bile televizyona veya az ilerdeki İkiz Kulelere değil elindeki gazeteye bakıyor.

O arada İkiz Kuleler’in önüne bir hayli yaklaştım. O da ne, ikinci kule de vuruluyor uçakla! Kocaman duman bulutları yükseliyor gökyüzüne. Derken gökyüzünden yağmura benzeyen, siyah kül tanecikleri inmeye başlıyor… Havada akaryakıt kokusuna benzer kötü bir koku… Nedense patlama sesi öyle yeri göğü inletmedi.  70 – 80 katlı gökdelen ormanı yüzünden belki. “Yoksa bütün bunlar film sahnesi mi?” dedim kendi kendime. Hollywoodçulardan her şey beklenir…

Olaydan ancak saatler sonra anlaşıldı işin gerçeği ve boyutu. Bütün televizyonlar “Attack to teh USA… Act of war… A second Pearl Harbor” türü alt yazılar geçmeye başladı.

Bir ara Başkan W. Bush geldi ekranlara. Yağdı gürledi ama ilerleyen saatlerde güvenlik gerekçesiyle gizlendiği söylendi.

Daha dün son katına kadar çıktığımız, kafesinde limonlu çay içtiğimiz 110 katlı, güç ve ABD ihtişamının simgesi dev kuleler toz toprak altındaydı şimdi. Büyük bir panik hâkimdi koca Amerika devletine. Bütün otobanlar, köprüler, tüneller, havaalanları, metro hatları kapandı; kredi kartları kullanımdan kaldırıldı… Telefon konuşmaları önce aksadı, sonra hepten yok oldu…

Kim bilir Türkiye’de nasıl merak ediyorlardı bizi! Tüm uçak seferleri süresiz iptal edilmişti ve biz bugün ülkemizde dönemeyecektik. Bırakan ülkemize dönmeyi, Manhattan denilen bu adadan başka bir yere gidemeyecek, kimse de bize gelemeyecekti.

Akşamdan sonra halk kiliselere doluşmaya başladı. Her yarım kilometrede bir karşımıza çıkan görkemli kiliseler dolup taşıyordu şimdi… Binlerce mum ışığının pırıltıları dışarıdan bile belli oluyordu. Otomobillerine, işyerine, evlerine ABD bayrağı asanların haddi hesabı yoktu.

Ancak beş gün sonra normal hayata dönüldü. Biz de beş gün sonra gidebildik havaalanına.

Biraz korkmuş, biraz fanatik Amerikalılar tarafından suçlanma endişesi yaşamış ama “Bin yılın terörü” denilen olayın tam yerinde, birebir tarihi tanığı olmuştum.

Her dil, her renk, her kültür: NEW YORK


Hayatım boyunca birçok ülke ve şehir gezmiştim. Hepsinin arasında “Paris ilk aşkım” derdim. Ama bu seyahatimde yeni bir sevgili edindim. Tanıştırayım adı : New York

ABD’nin batı sahillerini gezmeme rağmen New York’u görmediğim için hep bir şeyler eksik kalmış gibi hissediyordum. Hani güzel bir yemek yersiniz, yanında harika yıllanmış bir şarap içersiniz, servisi de lezzeti de beğenmenize rağmen yemeği tatlı ile sonlandırmadığınızdan bir eksiklik hissedersiniz ya; ilk Amerika seyahatim sonrası böyle bir eksiklik hissetmiştim. “New York’u görmezsem kendimi Amerika’yı görmüş saymam” diyordum. Kızımın New York’ta okumasını fırsat bilip, kendisini ziyaret etme maksadıyla NY seyahatimizin hazırlıklarına başladık.

Bir haziran sabahı Atatürk Havaalanı’ndan yola çıktık. 10 saatlik uçuş süresinin farkına varmadan JFK Havaalanı’na indik. İlk durağımız kızımın Manhattan’ın Astoria kısmındaki Ditmars semtindeki evi oldu. Tipik, iki katlı adeta bir villayı andıran ev, bahçesi ve sokağı gece karanlığında bile çok sevimli görünmüştü gözüme. NY’un birçok semtleri bazı gruplar tarafından parsellenmiştir. Burası da Yunan mahallesiydi.

Ertesi gün kahvaltı için vakit kaybetmek istemeyip hemen yola koyulduk. Metroya giderken yol üstündeki geleneksel ‘bagel’cılardan birine uğrayıp kendimize kahvaltılık bageller hazırlattık. Açma büyüklüğünde ama daha kalın ve sert bir hamurdan yapılmış, simitten yumuşak, yuvarlak ekmeklerin içine aklınıza gelecek krem peynir ile karıştırılmış ve hazırlanmış harçları (Somonlu, tonlu, yumurtalı, zeytinli, şokellalı vs) sürüp veriyorlar. Koydukları malzemelerde inanılmaz bol. Anlayacağınız verdiğiniz paranın hakkını alıyor ve doyuyorsunuz.

İlk hedefimiz şehrin kalbi sayılan, tüm turistlerin mutlaka uğradıkları Times Square oldu. Metrodan çıkar çıkmaz bir renk ve ışık cümbüşü insanı karşılıyor. Bir sürü tanıdık markanın yanı sıra yerel markalardan oluşan mağazalar büyük ve görkemli bir şekilde sizleri içeriye davet ediyor. Bu davetler kimi zaman kapıdaki çığırtkan güzel manken kızlarla ya da albenili vitrinlerle oluyor.

Önce bagel’larımızı yemek için meydanın trafiğe kapalı bölümündeki masalardan birine oturduk. Bir taraftan yiyor bir taraftan caddeyi, insanları, mağazaları inceleyip beynime not etmeye çalışıyordum.


Son lokmamızı bitirir bitirmez turumuza Times Square’deki meşhur merdivenlerinde fotoğraf çektirerek başladık. Burada tur firmalarının görevlileri adım başı sizi çevirip şehir turu yapmak isteyip istemediğinizi soruyorlar. Bu firmalar çift katlı otobüslerle en kolay şekilde ister tüm NY ister bazı bölgeleri kapsayan muhtelif alternatifler sunuyorlar. Şayet sizi gezdirecek bir tanıdığınız yoksa bu otobüslerden üç günlük tur almak çok ideal olacaktır. Üç günlük tur için ödeyeceğiniz yaklaşık 150$ ile Özgürlük Heykeli’nden Birleşmiş Milletler binasına kadar, geniş çaplı bir şehir turu yapma olanağı bulursunuz. İlk başta pahalı gibi gözükse de üç günde neredeyse her tarafa gitmesinden dolayı aslında çok ideal ve ucuz olduğunu anlayacaksınız.

Kızım Melis’in yanı sıra New Jersey’de yaşayan yeğenimiz Emi de şehir turumuza katılmak için bizle buluştu. Gezerken NY Kütüphanesi’ni gördük. Eski bir Yunan tapınağı gibi yüksek kolonlu girişi ile bir müzeyi andıran binanın duvar ve tavanları bizi büyüledi. İçeridekilerin kimi araştırma yapıyor, kimi bilgi topluyor, kimi de ders çalışıyordu.

Yemek vaktinde 13 Universty Platz adresindeki ‘Va Piano’yu tercih ettik. Farklı servis şekli ile çok hoşumuza gitti. Yemek sonrası tatlı hakkımızı 14 Broadway adresindeki Max Brannerden yana kullandık. Daha önce New York’a gelen tanıdıklarımızın anlata anlata bitiremediği bir pastane… Zaten girmeden önünde en az yirmi dakika beklediğiniz kuyruk da buranın ne kadar revaçta olduğunu gösteriyordu. Max Branner’ın özellikle çikolatalı pizzası ve tatlıları çok meşhur. Üç ayrı çeşit tatlı ısmarlayıp paylaşarak yedik. Saatlerce gezmekten duyduğumuz yorgunluğu atabilmek için biraz oturmak istedik ancak ne mümkün, tatlıyı bitirir bitirmez hesabı burnunuza dayıyorlar.

Sonraki hedefimiz Broadway Caddesi’ni gezmekti ancak burada caddeler o kadar uzun ki birkaç kere gezmekle bitecek gibi değil. Bostancı’dan Kadıköy’e kadar uzanan bir Bağdat Caddesi, Taksim’den Levent’e kadar giden bir Cumhuriyet Caddesi düşünün. Ve caddenin sağlı sollu kaldırımları dünyaca tanınmış markalarından oluşan mağazalar, gökdelenler, cafe ve restoranlarla dolu. Hangi birini gezeceğinize ve bakacağınıza şaşırıyorsunuz.

New York beş adadan meydana gelmiş bir şehir. Adaların en önemlisi, şehrin merkezi Manhattan. Manhattan dışında Bronx, Queens, Brooklyn ve Staten Island, New York’u oluşturan ilçeler. Dünyanın en kozmopolit kenti New York’un nüfusunun yüzde 40’ı başka ülke doğumlu. Bu nedenle İtalyan, Çin, Yahudi, Yunan ve Harlem gibi mahalleler mevcut. Büyük caddelerde sağlı sollu yer alan gökdelenlerin her biri ayrı bir mimari şaheser.

Empire State Building New York’un simgesi. 381 metre yüksekliğindeki binanın 86. katından gece ve gündüz muhteşem bir şehir manzarası görülüyor. The Flat Iron Building 1902 yılında dünyanın ilk gökdeleni olarak inşa edilen, değişik mimarisiyle ilgi çeken bir bina. Baktığınızda gerçekten bir ütüyü andırıyor. Chrysler Buildingise Chrysler firmanın merkezi olarak yapıldıysa da hiç bir zaman bu amaçla kullanılmamış.

Ertesi gün biraz dinlenmiş şekilde tekrar yola koyulduk. Times Square’den başlayıp caddeleri parsellemeye başladık. İlginç heykel ve büstlerin önünde resimler çektirdik. Öğlen yemeği tercihimizi Amsterdam Av’daki Sumsum’da falafel yiyerek kullandık.

Lezzetli falafelerin İsrail’deki orijinallerinden hiçbir farkı yoktu. Yemek sonrası Central Park’a yöneldik. Parka, Beatles grubunun efsanevi gitaristi John Lennon’un anısına yere çiniden anıt yapılıp çiçekler konan kapıdan giriş yaptık. Park, bisiklete binenler, koşarak, yürüyerek spor yapanlar, faytonla gezenlerle doluydu. New York’taki bu parklar adeta koca gökdelenler arasında çöldeki vaha gibi. İnsanlar her santiminden yararlanmaya çalışıyorlar. Central Park’ta ayrıca yapay göller, köprüler, hayvanat bahçesi, anıtlar, oyun alanları, açık hava tiyatrosu, kafeterya, yürüyüş alanları bulunuyor. İlginç bir bilgi daha vereyim. Parklarda, açık hava alanı olmasına rağmen sigara ve içki içmek yasak.

Parkta gezinip temiz havayı ciğerlerimize çektik. Puerto Rico’luların akın akın ellerinde bayraklar geçit alanına gidişini görünce onlara takıldık. İnsanlar, polis kordonu nezaretinde inanılmaz bir düzen içinde hareket ediyorlar. Amerika’da her şey düzenli, programlı, her şey kurallar dâhilinde işliyor. İnsanlar özgür. Kimse kimseye karışmıyor ancak kimse de sizin hakkınıza tecavüz etmeye yeltenmiyor bile. Çünkü bunun cezası ağır. İstediğin gibi yiyor içiyor yüksek sesle konuşabiliyorsun. Karşındakini rahatsız etmedikten sonra tüm haklarını sonuna kadar kullanabilirsin.

İnsanlar çalışkan, vazifelerini iyi biliyor ve yapıyorlar. Çalışırken herkes güler yüzlü; kimisi şarkı mırıldanıyor servis yaparken. Her milletten adam var; Uzakdoğulu, Güney Amerikalı, Avrupalı, Afrikalı… Bu yüzden moda diye bir şey yok. Herkes istediğini giyiyor. Etnik kökeni giysisine doğal olarak yansıyor.

Pazartesi sabahı Çin mahallesine yöneldik. China Town, Canal Caddesi’nden Pell Caddesine, Americans Avenue’den Bowery’e uzanıyor. Metrodan iner inmez adeta Uzakdoğu şehirlerinden birine geldiğinizi sanıyorsunuz. Balıkçıları, marketleri, sıkı pazarlık yapan satıcıları, Çin tarzı mimarisi ile adeta Uzakdoğu’dasınız. Sokakları gezdik, tapınaklarına girdik, marketlerinde Uzakdoğu’ya özel bitkilerini ve yiyeceklerini inceledik

Buradan haritayı takip ederek Little Italyye geldik. Aniden dekorun değiştiği bir tiyatrodaydık sanki. Yeşil-kırmızı-beyaz renkli bayrakları, kapısında içeri davet eden garsonları ile bu kez adeta İtalya’daydık. Klasik İtalyan curcunası, neşeli ve bağıra bağıra konuşan insanlar. Napoli’de misiniz Amerika’da mı anlayamıyorsunuz.

Sonraki durağımız Soho oldu. Soho, günümüzde moda ve sanat merkezi. Sanat galerileri ve pahalı butiklerle çok şık bir yöre. Gezinmeye devam edip Greenwich Village bölgesine geldik. Sanatçıların, öğrencilerin, göçmenlerin yaşadığı bohem semt, kahve, restoran, mağaza ve gece kulüplerinin bulunduğu canlı bir merkez.

Öğleden sonra ABD’nin simgelerinden olan Özgürlük Anıtı’nı görmek için Staten Island’a gittik. Özgürlük Anıtı 1886’da yapılmış. Battery Park’taki South Ferry iskelesinden gemiler yarım saatte bir ücretsiz kalkıyor. Anıtı uzaktan, geminin içinden kare kare fotoğrafladık. Gidişi-dönüşü ile yaklaşık bir saatlik deniz havası aldık.

Dönüşte rotamızı Wall Street’e çevirdik. İş ve finans merkezi olan Wall Street’te, borsa ile merkez bankası binaları bulunuyor. Doların üzerinde resmi bulunan George Washingtonun heykeli önünde resim çektirdik.

Ertesi gün şehrin simgelerinden olan Brooklyn Köprüsü ve Brooklyn bölgesini gezmeye karar verdik. Metro ile City Hall yani belediye nikâhlarının kıyıldığı muhteşem binanın önüne geldik. Bu meydandan yürüyerek Brooklyn Köprüsü’ne ilerledik. Brooklyn Köprüsü İstanbul’daki köprülerden biraz farklı. Trafik köprünün sağından ve solundan akıyor. Halk ise köprünün ortasından, yayalara yapılan ahşap yol üzerinde yürüyorlar. Köprü üstünde bisiklet yolu olduğu gibi, spor amaçlı koşan insanlar da vardı.


Sonra Brooklyn bölgesini gezmeye başladık. Burası genellikle zencilerle, dinci Yahudilerin yerleşim bölgesi. Çevrede Yahudilikle ilgili obje, kitap, CD satan birkaç hediyelik eşya mağazası ile dini eğitim veren yeşivaları gezme fırsatı buldum. Yahudilerin sokaklarını, evlerini, giyimlerini gördükten sonra Kudüs’te miyim, NY’de mi hayretler içinde kaldım. Buradan sahile inip Brooklyn’den Manhattan manzarası izledik. Gökdelenleri ile Manhattan manzara gerçekten bir fotoğraf gibi gözüküyordu.

Ertesi sabah yani cumartesi günü Brooklynde Botanik Garden’ı gezmeye gittik. Çocukların her fırsatta gelip gezdikleri bir bahçeymiş. Havuzu, değişik çiçek ve ağaçları, büyüklüğü ile gerçekten gezilmeye değer bir bahçe.

Şehirde gün batımı en güzel Battery Park’taki marinadan izlenir diyenlerin sözüne uyarak bu güzel manzarayı görmek için Manhattan’ın en alt burnundaki marinaya yöneldik. Battery Park’ı deniz kenarından gezerek karşımızdaki New Jersey’i izleyerek marinaya geldik. Tıklım tıklım dolu cafelerine oturabilmek için ismimizi sıraya yazdırdık.15-20 dakika bekledikten sonra bize oturacağımız yeri gösterdiler. Önce ‘happy hour’ sonrasında da saatlerde ufak ufak aperatif yiyeceklerle uzun keyifli bir gece geçirdik.

Amerika ile ilgili olarak New Orleans müziği ile Harlem’de kilisede adeta bir caz konseri gibi yapılan cenazeleri çok merak ederdim. New York’un fakir mahallelerinde sokakta basketbol oynayan çocukların NBA yıldızları haline gelişlerini de filmlerde çok izlemişizdir. Tüm bunlardan dolayı Harlem’i görmek istedim. Bizimkiler önce tedirgin oldularsa da istemeye istemeye Harlem’e gitmeyi kabul ettiler. Hiç de söylendiği gibi tedirgin olunacak bir yer değil. Parkları, bahçeleri, marketleri, binaları fakir semt ya da varoş görünümünde değil. Harlem insanları yollarda hiç de gözünüze sizi taciz eder gibi ya da sataşmak için bakmıyor. Amerikan filmlerinde burası hep varoş, serseri insanlarla dolu bir semt olarak tanıtıldı nedense.

Harlem, Afrika’dan göç edenlerin ve Amerikalı Afrikalıların semti. Burada cadde isimleri bile farklı. Örneğin 6th Avenue, Malcolm X Boulevard diye biliniyor. Pazar sabahları ve çarşamba günleri giderseniz kilise müziği dinleyebilirsiniz. Central Park’ın kuzeybatı köşesinden bölgeye girdik. Morningside Park’ta rugby oynayan insanları görünce hem parkı geçmek hem de onları izlemek için yanlarından geçtik. Sokakta kendi aralarında oynamalarına rağmen, bizim mahalle futbolu gibi, onlar da seyredenlerin tezahüratları ile kıran kırana mücadele ediyorlar, spor yapıp stres atıyorlardı. Parkın diğer tarafından bayağı dik bir yokuş ve merdiven tırmanıp şu an için dünyanın en büyük kilisesi denilen kiliseyi görmeye gittik. Hakikatten büyük olsa da bana dünyanın en büyük kilisesi gibi gelmedi.

Pazartesi ünlü Birleşmiş Milletler (BM) binasını ziyarete etmeye karar verdik. Ancak bu sefer etrafı görmek istediğimiz için metro yerine otobüsü tercih ettik. Binanın önünce tüm dünya ülkeleri bayrakları göndere çekilmişti. Binanın içini gezmek serbest ancak toplantı salonlarını rehber eşliğinde turla geziyorsunuz. Yaklaşık bir saat süren turda, BM Güvenlik Konseyi’nin toplantı salonu ve işlevini, BM Genel Kurul salonu, misafir bölümünü, basın ve gazeteciler bölümünü gezdik. Türk delegelerinin oturduğu sıraları fotoğrafladık.

Çıkışta filmlere konu olan tatlıları ile meşhur Serendipityye gittik. Normal bir insanın tek başına yiyemeyeceği büyüklükte tatlılardan farklı lezzette üç tane sipariş verdik. Beş kişi nefes almadan yedik. Çikolatası, dondurması, içindeki keki, sosu, kreması ile tek kelime ile harika idi hepsi.

Şimdi diyeceksiniz ki bu kadar mı idi gezdiğin yerler NY ta. Tabi ki değil Brodway de müzikal izledik,Bir kaç müze gezdik,5.caddede meşhur mağazalara girdik alış verişler yaptık,damak çatlatan sokak lezzedtlerinden tattık,Bryan Park ta sere serpe oturup dinlendik,Empaire State gibi yüksek binaların çatılarına çıkıp NY u tepeden izledik,Madison Sq Garden e gidip basketball izlemek istedik, Central Stationu gezip Amerikanın dört bir tarafına kalkan trenleri gördük,sırf gezmek ve denemek olsun diye Otobüse bindik,Metroya binip farklı duraklarda inip caddeleri karış karış adımladık. Buraları sizleri fazla sıkmamak adına detaylı anlatmadım.

Son gün öğlene kadar NY sokaklarına veda edip JFK Havaalanı’nın yolunu tuttuk. Bunca ülke bunca şehir gezmiştim. Hepsinin arasında Paris ilk aşkım derdim. Ama bu seyahatimde yeni bir sevgili edindim. Tanıştırayım adı New York.

Bir Tutkudur Seyahat…