Kendine Özgü Ülke: Nepal

Nihayet beklenen gün gelmişti…

Beni Bangkok‘tan Kathmandu‘ya taşıyan uçaktaydım. Everest‘in, Himalayalar‘ın ülkesi Nepal nasıl bir ülkeydi? Çiçek   çocukların,   ―68   Kuşağı‖nın,   dağcıların   düşlerini süsleyen Nepal gerçekten de bir ―hayal‖ ülkesi miydi acaba?

Uçak Kathmandu‘ya yaklaştıkça heyecanım da doruk noktasına ulaşmaktaydı. Kısa bir süre sonra, bir akademik sene misafir profesör olarak ders vereceğim Kathmandu‘ya varacaktık. Ve nihayet Kathmandu gözüktü uçağın penceresinden. Yere yaklaştıkça heyecanım artmakta idi. Aşağıda kocaman bir yeşil vadiye yayılmış, oyuncak bir şehir vardı âdeta. Bir başkent düşününce aklıma gelen devasa binalar yerine, kırmızı tuğlalarla yapılmış, en fazla üç katlı, bir yarısı da yarım kalmış binalar vardı. Yemyeşil bir vadi, yemyeşil tepeler ve kırmızı evler daha yere inmeden bu şehre sempati duymamı sağlamışlardı.

Havaalanına inince “Küçük Hanım Avrupa‟da” filmleri geldi aklıma. Hani o zamanlar uçağa yürüyerek gider hatta uçağın kapısından sizi uğurlamaya gelenlere el sallardınız. Burada da uçağa yürüyerek gidip geliyorsunuz.

Beni karşılamaya Kathmandu Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi dekanı gelmişti. Nasıl havadan gördüğüm şehir başka bir başkente benzemiyorsa bu dekan da bizim alıştığımız koyu renk takım elbiseli ciddi dekanlara benzemiyordu. Başında beyaz bir kasket, beyaz bir gömlek, beyaz keten pantolon ve beyaz spor ayakkabılar giyiyordu, bir bakıma maç yapmaya giden afacan çocuklar gibi bir hâli vardı. Neden sonra öğrendim ki annesi ya da babası ölen erkek evlat bir yıl boyunca sadece beyazlar giymek zorundaydı ve saçı da sıfır numarala kesilmiş olmalıydı. O da bembeyaz olabilmek için böyle bir kıyafet seçmiş ve saçsız kafasını da beyaz kasketle saklayabilmişti.

Dekan ile üniversitenin misafirhanesine gittik. Bahçe içinde, yine kırmızı tuğladan yapılmış iki katlı cici bir evdi. Biraz şehri gezdikten sonra yeni yuvama geri döndüm. Misafirhaneden sorumlu Nobaraç ve eşi Şörmila, akşam yemeğini hazırlamışlardı bile. Nobaraç büyük bir gururla

―Yemeği   Şörmila   hazırladı,   nasıl   beğendiniz   mi?‖   diye yemek boyunca en az beş kez sordu. Bu sevimli aileyi unutmam hiç mümkün değil. Gündüzleri bitkisel ilaçlar yapan bir firmada çalışan Nobaraç, akşamları ve hafta sonu karısına yardımcı oluyor, özellikle ağır iş olan el de çamaşır yıkamayı cumartesi günleri kendisi yapıyordu.

Sabahları evden çıkıyor caddenin köşesinde üniversitenin servis arabasını bekliyordum. Şehrin 28 kilometre dışında olan üniversiteye gitmek için ikinci bir yol da halk otobüslerine binmekti.

Her iki ulaşım şekli de Nepal‘deki yaşam hakkında bilgilenmenizi sağlıyor. Okul servisinde yolculuk eden arkadaşlarım sürekli birbirleriyle şakalaşıyor ve  hiç durmadan kendi dillerinde konuşuyorlardı. Zaman zaman bu durumdan eğleniyor, kimi zamanda bunalıyordum.

Halk otobüsü ise başka bir âlemdi; yabancı olduğunuz için sürekli dikkat üzerinizde oluyor ve ilk fırsatta sizinle konuşmaya çalışıyorlar. Kısa zamanda öyle ahbaplıklar oluşuyor ki sizden adres alıp en azından mektupla haberleşmek istiyorlar. Bazı günler, bu deneyimleri yaşayabilmek için özellikle halk otobüsüyle giderdim. Halk otobüsünde bir zevkim daha vardı; camı açar, kolumu pervaza yerleştirir, yanıma aldığım kabuklu fıstık -bizimkiler kadar büyük değil ama çok lezzetli- ve de su yerine mandalina yer, kabuklarını da doğal gübre olsun diye camdan tarlalara atardım. Yine böyle bir gün yanımda oturan iki kız kardeşe de mandalina ikram ettim. Çok sevindiler. Bir ahbaplık, bir ahbaplık. Allah‘tan Kathmandu‘da herkes az veya çok İngilizce konuşabiliyor.

Benim ineceğim üniversite durağından bir önceki durak olan Banepa‘da otobüsler uzun bekleme yapıyorlardı. Bu fırsattan istifade kız kardeşler hemen otobüsten atlayıp bana hediye olarak kumaş mendil aldılar. İşte Nepal‘de her an, her yerde rastlayabileceğiniz insan sıcaklığına güzel bir örnek. Hayvanlarla da yakın ―olmak‖ içten bile değil.

Kathmandu Üniversitesi otobüs durağından 2 kilometre içeriye inşa edilmişti. Yine böyle otobüsle okula gidip, duraktan üniversiteye yürüdüğüm sıcak günlerden birinde yolun ortasında güneşlenmekte olan bir yılanla karşılaşma şerefine nail oldum. Allah‘tan yılan kılını bile kıpırdatmadı.

O zamanlar, özel bir vakıf üniversitesi olan Kathmandu Üniversitesi, kampusuna yeni taşınmıştı.  Ve 1995 yılının Ağustos ayında üniversitenin açılış törenine katıldım. Tahtın varisi Prensin de bulunduğu görkemli bir tören yapıldı. Üniversite bazı zengin iş adamlarının ve Norveç, Japonya gibi yabancı ülkelerin bağışlarıyla inşa edilmişti. Arazinin doğal yapısı bozulmadan Norveçli bir mimar tarafından tasarlanmıştı. Benim ders verdiğim binaya merdivenlerle iniliyordu. Kütüphane ve idari binalar ise bir tepedeydi. Kafeteryaya gidebilmek için bulunduğum yerden bir tepeye tırmanıp, tekrar uzun bir yürüyüş sonrası oldukça çukur bir bölgeye inmem gerekiyordu. Bu yolculukta, yanımda öğlen yemeği olarak ―muz sandviçi‖ -2 dilim ekmek arası 2 yerli muz- götürdüğüm çok oluyordu. Limonlu çay, öğretim elemanlarına ücretsizdi. Zil yerine İngiliz usulü çan çalan odacı, teneffüslerde devamlı tüm hocalara çay servisi yapıyordu. Okulda benim dışımda; Avustralya, İngiltere, Amerika, Norveç, Almanya ve Hindistan‘dan yabancı hocalar vardı. Amerikalı hoca üniversitenin bulunduğu Dhulikhel‘de ev tutmuş ve bütün ailesini de getirmişti. Çocuklarını da deneyim kazanmaları için mahalle ilkokuluna gönderiyorlardı. Bu Amerikalı hoca, okulun bilgisayar sistemini kurdu. Yıllar içinde kampus çok gelişti. Her ziyaret edişimde Rektör Bay Sharma, en küçük odasına kadar tüm binalardaki odaları bana büyük bir gururla gösteriyor.

Halk otobüslerindeki bir özelliği daha anlatmadan geçemeyeceğim; Eğer iki veya daha çok arkadaş otobüste sohbet ediyorlarsa, çevredekilerde sizi dinlemekten hatta kendi görüşlerini belirtmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. İnsanlar birbirleriyle her şeyi paylaşmaya o kadar açıklar ki…

Bir seferinde yine Banepa‘dan Kathmandu‘ya dönecektik. Araştırmama yardımcı olan gençlerle beraber havanın kararmaya başladığı bir saatte farklı bir otobüse bindik. Bu otobüs Tibet‘ten geliyordu ve içi çekik gözlü Tibetliler ve çok sayıda tavukla doluydu. Otobüsün koridoru hasırdan yapılmış tavuk kafesleriyle kapanmıştı. Ben ve asistanım Saçi en öne oturduk. İlk bindiğimizde otobüsün ne kadar dolu olduğu hakkında hiçbir fikrimiz olmadığından koridora doğru eğilip arkama baktım. Gördüğüm manzara o kadar hoştu ki, bu gizli bakışları Kathmandu‘ya gidene kadar en az 5-6 kez tekrarladım. Arkama dönüp koridordan geriye baktığımda tüm sıralardaki Tibetliler de başlarını koridora doğru uzatıp renkli tavuk kafesleri üzerinden çekik gözleriyle beni görmeye çalışıyorlardı. O anlardan birini fotoğraflayabilmeyi çok isterdim.

Ayrıca Kathmandu‘dan üniversiteye giden yol o kadar güzel, yemyeşil bir doğanın içinden geçiyordu ki, her seferinde bu güzellikleri görebilme fırsatı tanıdığı için Tanrı‘ya şükrediyordum. Havanın açık olduğu günlerde hem kampusten hem yolculuk boyunca Himalayalar‘ı da izleyebiliyordum.

Yazın pirinç, kışın buğday ekilen, doğayla uyumlu insanların kat kat elleriyle oluşturdukları taraçalar doğal güzellikleri daha da zenginleştiriyordu.

Kathmandu denilince aklımıza sadece Nepal‘in başkenti gelir. Hâlbuki Kathmandu Vadisi‘nde üç ayrı şehir vardır:

  • Kathmandu başka bir deyişle ―tahta tapınaklar şehri‖ diğer adı ise ―Kantipur‖.
    • Patan –Güzel Sanatlar Şehri– diğer adı ise ―Lalitpur‖
    • ―Bhaktapur‖  –kendini  dine  adamışların  şehri–  diğer adı ise ―Badgaon‖

Bu üç şehrin de saray meydanları birer sanat harikasıdır. Nepal küçük krallıklar hâlindeyken, her üç şehrin kralı birbirleriyle rekabete girişmiş, kendi şehirlerini en güzel yapabilmek için âdeta yarışmışlardır. Bu şehir meydanlarında yürürken âdeta bir zaman tüneline girer, Orta Çağ‘a geri dönersiniz. Zaten Nepal, Kathmandu Vadisinde 20 kilometre çapında bir alan içerisinde UNESCO tarafından dünya kültür mirası ilan edilmiş yedi ayrı grup esere sahip nadir ülkelerden birisidir. Değinmiş olduğumuz üç şehrin saray meydanları dışındaki diğer kültür mirasları şunlardır:

  • Swayambhu Stupa – 2500 yıllık en önemli Budist tapınağı
    • Bouddhanath Stupa – vadinin en büyük Budist tapınağı
    • Changu Narayan Tapınağı – Kathmandu‘nun 12 kilometre doğusunda Tanrı Vişnu‘ya adanmış en güzel ve en eski biçimde Hindu tapınak örneği
    • Pashupatinath Tapınağı – Hinduların Mekke‘si, Tanrı Şiva‘ya adanmış ve ölülerin yakıldığı Hindu tapınağı.

Coğrafi farklılıklar Nepal‘e gelen turistlere çeşitli aktiviteler sunmaktadır. Dağlarda muhteşem trekking, Himalayalar‘dan gelen nehirlerde de her yaş grubunun yapabileceği rafting imkânları bulunmaktadır. Terai bölgesindeki Bengal ormanlarında vahşi yaşam denenebilir, fillerle ve ciplerle safari yapabilir, nehirlerde kano gezintisi sırasında kuş çeşitlerini izleyebilirsiniz. Bu bölgedeki

―Chitwan   Millî   Parkı,   dünya   kültür   mirası   olarak   ilan edilmiştir ve tek boynuzlu gergedan gibi bazı hayvan türleri sadece bu parkta görülebilmektedir.

Dünyanın en yüksek tepesi Everest ile en alçak yarığı Kali-Gandhaki‘ye sahip olan Nepal, tabiatının sağladığı güzellikler ve çeşitliliğinin yanı sıra kültürel açıdan da büyük bir zenginliğe sahiptir. İki bin beş yüz sene önce Buda bu topraklarda doğmuştur. Dünyanın en eski dinlerinden olan Budizm ve Hinduizm bu ülkede büyük bir uyum içinde yan yana yaşamaktadır. Kırk etnik grup ve yaşayan yetmiş dili ile Nepal son derce renkli bir mozaik sergilemektedir. Son iki yüz senede hiçbir ülke ile savaşmamış Nepal‘in tarih kitaplarında  ―düşman  ülke‖  diye  bir  kavram  yoktur.  Herkes sizi    ―namaste‖    diye    güler    yüzle    selamlar.    Doğanın güzelliklerine, barışçıl güzel insanların eklendiği Nepal‘de ayrıca çok zengin bir kültür birikimi vardır. El sanatlarının, tahta oymacılığının çok geliştiği Nepal‘de yüzyıllar öncesine yolculuk yapıp, tarihin derinliklerine gömülürsünüz.

Nepalliler, doğaları gereği arkadaş canlısı ve misafirperverdir. Özellikle turistlere büyük ilgi gösterirler. Bununla beraber sizden bazı beklentileri de vardır.

  • Hindu ve Budist tapınaklarına girdiğinizde saygı gereği olarak pabuçlarınızı çıkarmanız gerekir.
  • Bazı Hindu tapınakları, Hindu olmayanların ziyaretine açık değildir. Girebilmeniz söz konusu olduğunda ise üzerinizde hiçbir deri eşya bulunmamalıdır.
  • Hem Hindu hem Budist tapınakları geleneksel olarak saat yönünde dolaşarak ziyaret edilir.
  • Nepalli hanımlar elinizi sıkmaz ise şaşırmamalısınız. Çünkü özellikle hanımlar için selamlama biçimi ellerinin avuç içlerini dua eder gibi önlerinde birleştirerek sadece ―namaste‖ demektir.

Dünyanın çatısı, barış havarisi Buda‘nın doğum yeri, doğanın yemyeşil, insanlarının ise güleç, yaşayan tanrıça Kumari‘nin tüm ziyaretçilerini saygı ile selamladığı XX. yüzyılın âdeta bir masal ülkesi Nepal.

İnsan sayısından çok tanrıları, ev sayısından çok tapınakları ve bir yıldaki gün sayısından çok bayramları olan
başka bir ülke tanıyor musunuz? Nepal, belki de şu anda yeryüzünün geleneklerine sıkı sıkıya bağlı en ilginç ülkesi. Çağımızın küreselleşme değişim hızından pek fazla nasibini almadan bu gizemli, kendine özgü ülkeyi bir an önce ziyaret etmenizi hararetle tavsiye ederim.

CHITWAN

RHİNO! RHİNO!

CHITWAN MİLLİ PARKINA HOŞGELDİNİZ

Otel görevlisi ve aynı zamanda rehberimizin heyecanla  “Rhino! Rhino!” diye bağırarak, bizi çağırmasıyla kendimizi apar topar odadan dışarı attık. Rehberimiz sabahki orman yürüyüşümüzde bizim mutlaka gergedan görmemizi sağlayacağına dair söz vermişti. İşte şimdi sözünü tutmanın gururuyla “Rhino! Rhino!” yani “Gergedan! Gergedan!” bağırıyor.

Peşine takıldığımız rehberimiz bizi Narayani Rapti nehri kıyısına getirdiğinde, haberin ne kadar çabuk yayıldığını anlamış olduk, Chitwan’da ne kadar turist varsa, buranın fenomeni “Gergedan”ı görmeye gelmiş. Kalabalığın arasında yer bulup, nehirde bulunan gergedanı seyretmeye koyulduk. Gergedanın sırtı ve kafasından başka bir yeri görülmüyor. Gergedan, dakikalar sonra azcık kıpırdasa etraftan “Ooo! Vaav!” sesleri yükseliyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar gelmiş gergedanı izliyor, gergedan ise hiç istifini bozmadan, banyosunu yapıyor.

Birazdan güneş muhteşem bir gösteriyle veda ediyor. Zifiri karanlık ne demekmiş o zaman anlıyoruz. Yıldızlar gökyüzünde kristal avizelermişçesine yakın ve parlak. Karanlıkta floresanımsı ışıklarıyla ıpıl ıpıl ateş böceklerinin gösterisi ve türlü vahşi hayvan sesleri. Uyku vakti gelince otelimize dönüyor, sivrisinek ordusuyla birlikte yatağa giriyoruz. Neyse ki cibinliklerimiz var.

Nepal’in başkenti Katmandu’ya 160 Km mesafede olan Chitwan millî parkı, zamanında yani 1900’lü yıllarda soyluların ve sömürgeci İngilizlerin av sahasıymış. Hayvanların ve türlerinin azalmasıyla 1973 yılında buranın koruma altına alınıp millî park olmasına karar verilmiş. Hayvanlarla birlikte yaşayan halk buradan çıkartılamayınca halka “Buyrun, birlikte yaşayın, ama uslu durun!” denilerek araya sınırlar konulmuş. İnsanlara “Bu alanlara kesinlikle girmeniz yasak!” denilmiş, fakat aynı şey hayvanlara söylenememiş. Hayvanlar kafalarına göre tarlalara, kümeslere evlere izinsiz girişler yapmaya devam etmişler. Hayvanların bir kısmı kaza kurşununa kurban gitmiş(!). İnsanlardan da sınır ihlali yapanlar olmuş. Bazı insanlar da hayvanlar tarafından kazara yenmişler. Bugün bile hayvanlar tarafından kazara yenen insanlar olduğunu öğreniyoruz. Hiç şaşırmadım. Rapti nehrinde kano gezisi yaparken, etrafımızın irili ufaklı onlarca timsahla sarılı olduğunu düşününce bu bana olmayacak bir şeymiş gibi gelmedi. Kano kullananlar bize iyilik olsun diye ağzını iyice ayırmış timsahın burnunun dibine kadar yanaşmıyor mu! “Ha yendik ha yenileceğiz!” korkusu yaşıyoruz?

Kano gezisi demişken “Silk Cotton” ağacı gövdesinden yekpare olarak yapılan kano ile yaptığımız nehir gezisi pek keyifliydi. Suyun üzerinde kuğu gibi süzülürken, etrafımızda türlü vahşi hayvanlar (maymun, fil, geyik, yak vs.) üzerimizde uçuşan rengârenk kuşlar… Ki başka nerede gözünüzün önünden bir Tavus Kuşu uçarak geçer?

Bir saatlik Kano gezisi ardından iki saatlik orman yürüyüşü. Gerçek bir ormandan bahsediyoruz, her şeyiyle gerçek bir orman. Düşünün artık. Burada tasvir gücümün yetersizliğini hissediyorum. İçerisinde yüzlerce çeşit yırtıcı, memeli, otçul hayvan ve dahi kuş türü barındıran ormanı daha sonraki yazılarımda anlatacağım söz. Fakat burada gördüğüm kuş türleri dudak uçuklatacak türdendi. Bir ara Büyük Yarış isimli bir film izlemiştim. Yarışa katılanlar dünyanın dört bir yanında kuş gözlemliyor, en çok kuş gözlemleyen yarışı kazanıyordu. Burada da kuş gözlem turları yapılıyor. Nasıl ki burada şehrimizde penceremize serçe, güvercin gibi kuşlar konuyor, orada başınızın üzerinde kartallar tur atarken, pencerenizin pervazına Zümrüdüanka kuşu konabiliyor. Abarttım galiba 🙂

Chitwan’a geldiğimiz gün, henüz hiçbir yeri görmemişken, kahvaltı yaparken, penceremizin önünden dev bir filin geçmesinden anlamalıydık buranın ne denli doğa ile iç içe bir yer olduğunu. Tabii sonra alışıyor insan. Sonraki günlerde fil bizim için sokaklarda dolaşan kedi köpek gibi oldu. Yeğenim Taha ya “Taha, bak fil geçiyor!” dediğimde “Off yaa, yine mi, bi rahat bırakmıyorlar ki alış veriş yapalım!” deyince anladım durumu. Sonrasında duşumuzu bile filin sırtında, filin hortumundan fışkırttığı su ile aldık düşünün artık.  Ormanda çıktığımız fil sırtındaki yolculukta filin sırtında olduğumuzu unutturacak manzaralarla karşılaştık. Kâh nehre daldık kâh antilop sürüsü görüp üzerlerine gittik. Hatta Taha şapkasını düşürüp “Eyvah, gitti şapka!” demişken fil durumu fark edip, hortumuyla şapkayı alıp Taha’ya verdi. Yani demem o ki filmiş, maymunmuş burada sen ben gibi. Gergedan, eh işte. Burada asıl mesele Bengal Kaplanı görebilmekte. O da yerli halk için değil sen ben için. Hani küçükken derlerdi ya “Uslu bir çocuk olursan, ormanda şirinleri görebilirsin!” diye, burada da yerli halk bize “Ormanda birkaç gün geçirecek cesaretin varsa kaplan görebilirsin!” diyorlar. Sadece kaplan değil tabi, birçok vahşi hayvanı. Bizim vaktimiz yok, yoksa kim korkar ormanda bir kaç gece geçirmekten! 😉 Filmlerde bir sahne vardır ya hani. Yakılan ateşe gergedan gelir… O geldi birden aklıma…

Akşamları Tharu halkının, dans gösterileriyle vaktimizi geçirdik, gündüzleri ormanda, vahşi hayatla iç içe. En çok içimi acıtansa fil yetimhanesinde gördüğüm, zincire vurulmuş yetim filler oldu. Kıpırdayamayan fil yavruları delirmek üzere gibi geldi bana. Onun dışında her şey muhteşemdi.

Ha bir de Asya fili ile Afrika fili arasındaki farkı anlatmaya çalışan rehberimizi dinlemeyince bizi “Dinlemeyecekseniz boşuna anlatmayayım!” diye azarlaması vardı. “Etrafta bu kadar renk, koku, ağaç hayvan varken nasıl dinleyelim seni?” diyemedik. “Bak bir tavus kuşu daha uçuyor, sen de bak!” diyemedik. Özür dileyip dinliyormuş gibi yaptık.

Özetle ve şiddetle güzeldi Chitwan.

Nepal

Nepal Cumhuriyeti: Katmandu’da Fularlarla Karşılandık

Nüfus olarak dünyanın ikinci büyük ülkesi Hindistan’da geçirdiğimiz dokuz günün ardından Nepal‘deyiz. Üç gün kaldık Nepal’in başkenti Katmandu‘da.

Nepal’e girişimiz gayet kolay oldu… 25 Dolar verip vize aldık kapıda. Bunun için fotoğraf da çeken makineler var. Çok pratik. Vesikalığı ücretsiz çekiyor… Gümrükten geçerken cep telefonlarını bile çıkarmadık. AVM girişinden daha kolay… Delhi’de 45 derece olan sıcaklık burada 25.

2015 yılındaki deprem tarihi eserlere büyük zarar vermiş… Virane haline gelmiş tarihi bir çok tapınak. İnsanların yaşadıkları evler de öyle… Evleri bir şekilde tamir etmişler ama 500 yıllık, 600 yıllık ahşap tapınakları tamir etmek öyle kolay değil. Turizm ve biraz tarım ile tekstil üretiminden başka hiçbir geliri olmayan ülke bu hasarı düzeltmekte hayli zorlanıyor.

İlgi çekici yerler gezdik Katmandu’da… Tapınaklar tapınaklar… Bana göre içler acısı bir durum…

Coğrafya ve iklim olarak Anadolu’dan çok farklı değil. Tarih ve kültür olarak ise mutlaka görülmesi gereken ilginç, heyecan verici yerler. İnsanları cana yakın. Hatta mutfakları da sanıldığı kadar bize çok yabancı değil. Baharatı bile bizim Urfa ile aynı ölçüde kullanıyorlar sanki. Şahsen otelde yediğim yemekleri hiç yadırgamadım, yabancılık çekmedim, afiyetle yedim. Kuru fasulye, irmik helvası, Kemalpaşa tatlısı bile vardı. Elbette, şehir içinde halk lokantalarında, evlerde biraz daha farklıdır yemekler ancak yine de yiyemeyeceğimiz kadar yabancı sayılmaz bizlere.

Everest, 8848 metre yükseklikle dünyanın damı

Nepal demek dünyanın en büyük dağı Everest demek… 8848 metrelik yüksekliği ile dünyanın damı.

29 milyon nüfuslu Nepal, yoksul bir ülke ama özellikleri fazla. Örneğin dünyanın en yükseği Everest’ten başka ünlü Himalaya dağ silsilesi de burada. Ama Himalaya Tuzu’nu bizim kadar önemsemiyorlar.  Çünkü GDO ile, bin hileli yiyeceklerle henüz tam manasıyla tanışmamışlar.

Buda‘nın doğduğu belde de bu topraklarda.

Hindistan nasıl tam bir Asya ülkesi ise burası tam bir Uzak Asya özelliğinde. Biraz Tibet, biraz Tayland sanki…

El işçiliği hayli gelişmiş ancak birleşip büyük bir hediyelik eşya fabrikası kurmamışlar. Gelir kaynakları belli ki çok sınırlı. Sanayi yok denecek kadar az, ticaret zayıf…  Tekstil en güçlü oldukları alan, tabii turizmden sonra.  Ülke olarak aç gözlü değiller. Nepal’e göre bir hayli zengin Hindistan’a vize için 100, buraya 25 Dolar ödedik.

Politik çalkantılardan çok çekmiş bir ülke.  Oysa genç ve yetenekli insanlara sahipler.

2015 depreminden sonra Dünya güya çok ilgilenmiş Nepal ile ama sonra gerisi gelmemiş. Yıkılan tarihi yerleri, turizm gelirleriyle, müze giriş ücretleriyle tamir etmeye çalışıyorlar. Böyle olunca işler ağır aksak yürüyor.  Konuştum Nepalli genç şöyle diyor: “UNESCO sadece tavsiyede buluyor bize. Lâf üretiyor yani. Lâf bizde de çok.”

Katmandu’da Müslümanlar

Hindistan’da kılamadığım Cuma namazını Katmandu’da kıldım. Şehir merkezinde iki bin kişilik güzel bir cami ve diri bir cemaat gördüm.

Hemen anlaşılıyor, Sünniler çoğunlukta. Bizim gibi Hanefi mezhebindeler. İmam da aklı başında, kıraatı güzel biri. Bizde olduğu gibi, yaklaşan Ramazan ayı için imsakiye dağıttılar, namazın sonunda bir ağızdan güzel ilâhiler okudular… Ülkede bir milyon kadar Müslüman var.

THY uçağı ile Katmandu dönüşümüzde uzaktan fotoğraflarını çektim Everest’in… Siz ne dersiniz bilemem ama beklediğimden daha güzel görüntüler yakaladım. Bu gezinin bir hoş sürprizi de bu oldu bana.

Gezmek güzel, yeni insanlar tanımak iyi, insanları sevmek harika!

Chitwan

CHİTWAN MİLLİ PARKINA HOŞGELDİNİZ

Otel görevlisi ve aynı zamanda rehberimizin heyecanla “Rhino! Rhino!” diye bağırarak, bizi çağırmasıyla kendimizi apar topar odadan dışarı attık. Rehberimiz sabahki orman yürüyüşümüzde bizim mutlaka gergedan görmemizi sağlayacağına dair söz vermişti. İşte şimdi sözünü tutmanın gururuyla “Rhino! Rhino!” yani “Gergedan! Gergedan!” bağırıyor.

Peşine takıldığımız rehberimiz bizi Narayani Rapti nehri kıyısına getirdiğinde, haberin ne kadar çabuk yayıldığını anlamış olduk, Chitwan’da ne kadar turist varsa, buranın fenomeni “Gergedan”ı görmeye gelmiş. Kalabalığın arasında yer bulup, nehirde bulunan gergedanı seyretmeye koyulduk. Gergedanın sırtı ve kafasından başka bir yeri görülmüyor. Gergedan, dakikalar sonra azcık kıpırdasa etraftan “Ooo! Vaav!” sesleri yükseliyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar gelmiş gergedanı izliyor, gergedan ise hiç istifini bozmadan, banyosunu yapıyor.

Birazdan güneş muhteşem bir gösteriyle veda ediyor. Zifiri karanlık ne demekmiş o zaman anlıyoruz. Yıldızlar gökyüzünde kristal avizelermişçesine yakın ve parlak. Karanlıkta floresanımsı ışıklarıyla ıpıl ıpıl ateş böceklerinin gösterisi ve türlü vahşi hayvan sesleri. Uyku vakti gelince otelimize dönüyor, sivrisinek ordusuyla birlikte yatağa giriyoruz. Neyse ki cibinliklerimiz var.

Nepal’in başkenti Katmandu’ya 160 Km mesafede olan Chitwan millî parkı, zamanında yani 1900’lü yıllarda soyluların ve sömürgeci İngilizlerin av sahasıymış. Hayvanların ve türlerinin azalmasıyla 1973 yılında buranın koruma altına alınıp millî park olmasına karar verilmiş. Hayvanlarla birlikte yaşayan halk buradan çıkartılamayınca halka “Buyrun, birlikte yaşayın, ama uslu durun!” denilerek araya sınırlar konulmuş. İnsanlara “Bu alanlara kesinlikle girmeniz yasak!” denilmiş, fakat aynı şey hayvanlara söylenememiş. Hayvanlar kafalarına göre tarlalara, kümeslere evlere izinsiz girişler yapmaya devam etmişler. Hayvanların bir kısmı kaza kurşununa kurban gitmiş(!). İnsanlardan da sınır ihlali yapanlar olmuş. Bazı insanlar da hayvanlar tarafından kazara yenmişler. Bugün bile hayvanlar tarafından kazara yenen insanlar olduğunu öğreniyoruz. Hiç şaşırmadım. Rapti nehrinde kano gezisi yaparken, etrafımızın irili ufaklı onlarca timsahla sarılı olduğunu düşününce bu bana olmayacak bir şeymiş gibi gelmedi. Kano kullananlar bize iyilik olsun diye ağzını iyice ayırmış timsahın burnunun dibine kadar yanaşmıyor mu! “Ha yendik ha yenileceğiz!” korkusu yaşıyoruz?

Kano gezisi demişken “Silk Cotton” ağacı gövdesinden yekpare olarak yapılan kano ile yaptığımız nehir gezisi pek keyifliydi. Suyun üzerinde kuğu gibi süzülürken, etrafımızda türlü vahşi hayvanlar (maymun, fil, geyik, yak vs.) üzerimizde uçuşan rengârenk kuşlar… Ki başka nerede gözünüzün önünden bir Tavus Kuşu uçarak geçer?

Bir saatlik Kano gezisi ardından iki saatlik orman yürüyüşü. Gerçek bir ormandan bahsediyoruz, her şeyiyle gerçek bir orman. Düşünün artık. Burada tasvir gücümün yetersizliğini hissediyorum. İçerisinde yüzlerce çeşit yırtıcı, memeli, otçul hayvan ve dahi kuş türü barındıran ormanı daha sonraki yazılarımda anlatacağım söz. Fakat burada gördüğüm kuş türleri dudak uçuklatacak türdendi. Bir ara Büyük Yarış isimli bir film izlemiştim. Yarışa katılanlar dünyanın dört bir yanında kuş gözlemliyor, en çok kuş gözlemleyen yarışı kazanıyordu. Burada da kuş gözlem turları yapılıyor. Nasıl ki burada şehrimizde penceremize serçe, güvercin gibi kuşlar konuyor, orada başınızın üzerinde kartallar tur atarken, pencerenizin pervazına Zümrüdüanka kuşu konabiliyor. Abarttım galiba 🙂

Chitwan’a geldiğimiz gün, henüz hiçbir yeri görmemişken, kahvaltı yaparken, penceremizin önünden dev bir filin geçmesinden anlamalıydık buranın ne denli doğa ile iç içe bir yer olduğunu. Tabii sonra alışıyor insan. Sonraki günlerde fil bizim için sokaklarda dolaşan kedi köpek gibi oldu. Yeğenim Taha ya “Taha, bak fil geçiyor!” dediğimde “Off yaa, yine mi, bi rahat bırakmıyorlar ki alış veriş yapalım!” deyince anladım durumu. Sonrasında duşumuzu bile filin sırtında, filin hortumundan fışkırttığı su ile aldık düşünün artık. Ormanda çıktığımız fil sırtındaki yolculukta filin sırtında olduğumuzu unutturacak manzaralarla karşılaştık. Kâh nehre daldık kâh antilop sürüsü görüp üzerlerine gittik. Hatta Taha şapkasını düşürüp “Eyvah, gitti şapka!” demişken fil durumu fark edip, hortumuyla şapkayı alıp Taha’ya verdi. Yani demem o ki filmiş, maymunmuş burada sen ben gibi. Gergedan, eh işte. Burada asıl mesele Bengal Kaplanı görebilmekte. O da yerli halk için değil sen ben için. Hani küçükken derlerdi ya “Uslu bir çocuk olursan, ormanda şirinleri görebilirsin!” diye, burada da yerli halk bize “Ormanda birkaç gün geçirecek cesaretin varsa kaplan görebilirsin!” diyorlar. Sadece kaplan değil tabi, birçok vahşi hayvanı. Bizim vaktimiz yok, yoksa kim korkar ormanda bir kaç gece geçirmekten! 😉 Filmlerde bir sahne vardır ya hani. Yakılan ateşe gergedan gelir… O geldi birden aklıma…

Akşamları Tharu halkının, dans gösterileriyle vaktimizi geçirdik, gündüzleri ormanda, vahşi hayatla iç içe. En çok içimi acıtansa fil yetimhanesinde gördüğüm, zincire vurulmuş yetim filler oldu. Kıpırdayamayan fil yavruları delirmek üzere gibi geldi bana. Onun dışında her şey muhteşemdi.

Ha bir de Asya fili ile Afrika fili arasındaki farkı anlatmaya çalışan rehberimizi dinlemeyince bizi “Dinlemeyecekseniz boşuna anlatmayayım!” diye azarlaması vardı. “Etrafta bu kadar renk, koku, ağaç hayvan varken nasıl dinleyelim seni?” diyemedik. “Bak bir tavus kuşu daha uçuyor, sen de bak!” diyemedik. Özür dileyip dinliyormuş gibi yaptık.

Özetle ve şiddetle güzeldi Chitwan.