Myanmar

BUDİZM’İN KALESİ MYANMAR

MYANMAR HAKKINDA…

Çok etkilendiğim “Burma’da gözyaşları” filmini izledikten sonra aklıma takılan ve mutlaka gitmeyi arzuladığım Burma’ya yeni adıyla Myanmar’a nihayet gelebilmenin heyecanı içindeyim.

Hindistan, Bangladeş, Çin, Laos ve Tayland’la sınırlanan 100’den fazla etnik grubun yaşadığı bir Güneydoğu Asya ülkesi olan Myanmar, budizmin kalesi olma özelliğini hala taşımakta. 60 Milyonluk Nüfusa sahip olan ülke, Güney Doğu Asya’nın 2. büyük ülkesi.

XI. yüzyılda Kral Anavrahtar, bölgedeki toplulukları bir çatı altında birleştirmiş ve 1. Myanmar Devleti’ni kurmuş. XII. yüzyılda Orta Asya’dan Moğol ve Türk asıllı kavimlerin istilası sonucunda dayanamayıp yıkılmış. XIII. yüzyılda 2. Myanmar Devleti kurulmuş ve bundan sonra çeşitli hanedanların idaresi altında iken XVIII. yüzyılda Kanbaung Hanedanlığı 3. Myanmar Devleti’ni kurmuş. XIX. yüzyıl ortalarında refah seviyesi yüksek bir ülke haline gelmiş, 1882’de İngilizlerin istilası ile İngilizlerin sömürgesi olmuş, İkinci Dünya savaşında Japonların işgaline uğramış, 1945 te Japonların yenilmesiyle sona eren harp sonucunda, İngilizlere karşı bir bağımsızlık savaşı başlatarak, 4 Ocak 1948’de bağımsızlığını ilan etmiş. 1962 yılında askeri rejimin yönetimi altına giren ülke, çok zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen önce İngilizlerin sonra da generallerin sömürmeleri nedeniyle 1962’den bu yana dünyanın en fakir ülkelerinden biri durumuna gelmiş.

Myanmar’ın tarihinden söz ederken, cesaretine ve kişiliğine hayran olduğum Aung San Suu Kyi’ yi anmadan olmaz elbette. Ülkenin bağımsızlığının kazanılmasında çok önemli rol oynayan, fakat bağımsızlığı göremeden, bağımsızlıktan 1 yıl önce 1947 de ölen General Aung San’ın kızı olan Aung San Suu Kyi babası öldüğünde henüz 2 yaşında imiş. Aung San Suu Kyi eğitimini Oxford’ta tamamlamış ve Tibet uyruklu eşi ile evlendikten sonra Boston’a yerleşmiş. 1988’de Burma’da iç karışıklık başlayınca çıkan ayaklanma ordunun binlerce masum insanı öldürmesiyle sonuçlanmış. Suu Kyi ülkesine dönüp “National League For Democracy” partisini kurmuş. Askeri yönetimin dikkatini üzerine çeken Suu Kyi ev hapsine mahkum edilmiş. 1990’da büyük baskılara rağmen oyların %82 sini alarak seçimi kazanmış. Askeri hükümet sonuçları kabul etmeyip Suu Kyi’nin hükümeti devir almasına izin vermemiş. 1990’da Rafto İnsan Hakları Ödülü ve 1991’de de demokrasi ve insan hakları için verdiği mücadele nedeniyle Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Suu Kyi, ömrünün neredeyse 15 yılını ev hapsinde geçirmiş. 2015 yılında 25 yıl aradan sonra yapılan ilk özgür seçimleri Ulusal Demokrasi Birliği (NLD) nin kazanmasına ragmen, NLD lideri Aung San Suu Kyi’nin eşinin yabancı ülke vatandaşı olması nedeniyle, anayasa gereği devlet başkanı olamamış.

Gördüğüm ülkeler arasında en çok etkilendiğim ülkelerden biri olan Myanmar’da, on binlerce tapınak, pagoda ve manastır yer alıyor. Ülkedeki en önemli izlenimim, insanların çok fakir, evlerin büyük çoğunluğunun perişan durumda olmalarına karşın, tapınakların müthiş azametli ve şaşaalı olmaları oldu. İstisnasız tüm tapınakları yalın ayak dolaşmak zorundasınız. İşin kötü tarafı yerler oldukça pis ve çorapla bile gezmenize izin verilmiyor.

Diğer bir izlenimim ise tüm ülkede kadın olsun, erkek olsun halkın bir çoğunun ve özellikle neredeyse tüm taksi şoförlerinin kullandığı “betel” adı verilen (telaffuzu bide veya bite) yaprak içine sarılmış tütün ve betel nuttan oluşan bir karışımı çiğneyip çiğneyip tükürmeleri oldu. Çiğneyenlerin dilleri, dişleri ve tükürükleri kiremit kırmızısı renginde ve oldukça kötü bir görünüme sahipler. Tükürdüklerinde insanlar kan kusuyor sanıyorsunuz. Betel (Bide) kullanan şoförler hiç uyumadan günlerce araba kullanabiliyorlarmış.

Güvenlik konusunda ülkeyi güvenli bulmayanların tam tersine, bir bayan olarak tek başıma dolaştığım 18 günlük seyahatimde, kendi ülkemde bile olamayacağım şekilde, hiç bir şekilde rahatsız edilmeden, güven ve rahatlık içinde gezdim.

Yanınızda mutlaka nakit bulundurmanızı tavsiye ederim. Bankamatik bulmanız mucize ve kredi kartı da kullanamıyorsunuz, ama lütfen dikkat!.. Yanınıza alacağınız dolarlar mutlaka katlanmamış ve gıcır gıcır olmalı, parada en ufak yırtık, kırışlıklık, herhangi bir yazı ya da katlama izi varsa kabul etmiyorlar. Ama kendi paralarını paçavra gibi o başka.

Ülkenin saat dilimi: GMT + 6:30

Para birimi Kyat : 1Usd ~ 1420 Kyat ve 1TL~ 414 Myanmar Kyat

YANGON

Myanmar’da ilk durağım olan, eski başkent Yangon’da otelime giderken dikkatimi çeken şey, genel bilgilerde de bahsettiğim gibi, insanların “betel” çiğneyip, ağızlarında biriken tükürüğü, neresi denk gelirse püskürtmeleri oldu. Öyle ki! yerlerde bu kırmızı tükürük izlerine basmadan yürüyebilmeniz imkansız hale gelmiş. Gerçekten çok rahatsız edici bir görüntü idi.

İkinci dikkatimi çeken nokta ise; mutfakların sokaklarda kurulmuş ve tüm insanların sokaklarda yemek pişirmesi ve yemesi oldu. Evlerde mutfak yokmuş, tüm halk bu sokak yemeklerinden yiyor.

Yangon Downtown’ın merkezi
Kaldırımda yer kalmadığından cadde üstünde yemek yiyen anne oğul

Otelde biraz dinlendikten sonra downtownu gezmeye çıktım. Uzaktan akşam üzeri olması nedeniyle ışıklandırılmış Sule Pagoda tüm ihtişamıyla beni kendine çekti. Şehrin merkezinde bulunan ve bazı efsaneye göre, ülkenin en kutsal pagodası olan Shwedagon Pagoda’dan daha eski olduğu söylenen, bir zamanlar Sularata (Sule Nat) adlı güçlü bir ruhun evi olduğuna inanılan 2.600 yıllık pagodada, Buda’nın saçlarının saklandığına inanılıyor. Bu nedenle çok önemli ve kutsal pagodalar arasında.

Sule Pagoda

Ertesi sabah erkenden yola koyuldum. Bahan kasabasında yer alan, Myanmar’daki en tanınmış budist tapınağı olan Chauk That Gyi Buddha Temple’ı gezdim. Tapınak ülkedeki en çok saygı duyulan yatan Buddha heykellerinden birini barındırıyor. 66 metre uzunluğundaki heykel, Myanmar’daki en büyük yatan Buddha heykellerinden biri.

Chauk That Gyi Temple

Ziyaretim bittikten sonra, Chauk That Gyi Temple a 10 dakikalık mesafede bulunan ülkenin en kutsal pagodası Shwedagon Pagoda ya gittim.

Büyük Dagon Pagodası ve Altın Pagoda olarak da adlandırılan pagoda Myanmar’daki en kutsal budist pagodası; çünkü Gautama Buddha’dan önceki 3 buddha’nın da kalıntılarını içerdiğine inanılıyor. Bu kalıntılar arasında Kakusandha’nın kadrosu, Kawnagamana’nın su filtresi, Kassapa’nın borusu (netherrobe) ve Gautama Buddha’nın sekiz adet saç teli bulunmaktadır.

Tarihçiler ve arkeologlar pagodanın, MS 6. ve 10. yüzyıllar arasında Mon halkı tarafından inşa edildiğini savunuyorlar. 18 metre yükseklikle başlayıp, günümüzde 100 metre yüksekliğe ulaşan pagoda, Kandawgyi Gölü’nün batısındaki Singuttara Tepesi’nde yer alıyor.

Efsaneye göre; Shwedagon Pagoda 2.600 yıldan fazla bir zaman önce (M.Ö 588) inşa edilmiş. Bu da onu dünyanın en eski Budist stupası yapıyor. Singuttara Tepesi’nin kuzeyinde yaşayan iki tüccar kardeş (Taphussa ve Bhallika) Gautama Buddha ile tanışmış ve Buddha’nın saç tellerinin sekizini almışlar. Kardeşler Burma’ya geri dönmüş, dönerken diğer krallara saç tellerinden 2 şer adet vermişler. Ellerinde kalan 4 adet saç teli için Kral Okkalapa’dan yardım istemişler. Kral Okkalapa’nın yardımıyla ve Sule Nat adlı güçlü ruhun da bu yeri hatırlayıp göstermesi ile, Gautama Buddha’dan önceki diğer 3 Buda’nın kalıntılarının yer aldığı Singuttara Tepesi’ni bulmuşlar ve buraya bu kutsal tapınağı inşa etmişler. Bu arada mucize gerçekleşmiş ve saç telleri tekrar orijinal sayısı olan 8 e tamamlanmış.

46 hektarlık alana kurulan tapınakta, 3154 adet altın çan, 79569 adet elmas ve diğer değerli taşlarla dekore edilmiş. Stupanın tepesi 4531 elmasla kaplanmış (en büyüğü 72 karat pırlanta) Bu rakamlar çeşitli kaynaklarda farklılıklar gösteriyor. Benim kaynağım pagodaya giriş bileti üzerindeki açıklamalar. Tüm tapınaklarda olduğu gibi burada da yine yalın ayak dolaşmak zorundasınız.

Shwedagon Pagoda

Tapınak çıkışında rastladığım son derece mütevazi, nazik ve güler yüzlü kadın keşişlerle fotoğraf çektirmek keyifliydi.

2,5 saat süren etkileyici Shwedagon ziyaretinden sonra, öğleden sonramı Yangon’u ikiye ayıran Bago Nehri boyunca yaptığım yürüyüş ve otelden edindiğim wallking tour haritasının rotasını izleyerek, İngilizlerden kalma kolonial binalar, City Hall, Yüksek Mahkeme Binası gibi şehrin önemli binalarını, parkları, Sule Pagodayı ve diğer önemli binaları da içine alan yürüyüş turum oldukça yorucu oldu. Botahtaung köprüsünde güzel bir gün batımı izleyerek ve hayatımda ilk defa bir sokak yemeği tatmış olmam nedeniyle benim için özel olan ızgara balığımla birlikte biramı yudumlayarak keyifle yorgunluk çıkardım.

City Hall (Belediye) binası
Yüksek Mahkeme Binası
Botahtaung Bridge

Yangon’da 3. günümde ilk ziyaretim China Town oldu, fakat ne yazık ki aradığımı bulamadım. Diğer ülkelerde gördüğüm o rengarenk, Çin motifleriyle ve devasa fenerleriyle bezenmiş dükkanlardan, Çin mimarilerinden eser yoktu. Dikkatimi çeken en ilgi çekici görüntü bir kamyonetin arkasına doluşmuş çocuk rahiplerin, kamyonetten inip ellerinde kaselerle yardım toplamaları idi. Dönüşte otelimin de yakınında bulunan, neredeyse aradığınız her şeyi bulabileceğiniz meşhur Aung San Market’i gezdim.

China Town

Kandavgyi Gölü ve Karaweik Sarayı:

Aung San Market’ten ayrılarak taksiyle Kandavgyi Gölü’ne gittim. Taksi ile pazarlık ettiğinizde, 4 te bir, 5 te bir fiyata anlaşabiliyorsunuz ve gayet makul bir fiyata istediğiniz bölgeye ulaşabiliyorsunuz.

Doğal göl manzaranın içerisinde, muhteşem ShweDagon Pagodası’na bakan Karaweik Sarayı; içinde bulunduğu ortama uyum sağlarcasına, görkemli bir şekilde yüzer saray şeklinde inşa edilmiş. Myanmar’daki en tanınmış yerlerden biri olan Karaweik Palace, kültür gösterileri eşliğinde, Uluslararası Açık büfe akşam yemeği ve öğle yemeği hizmeti sunan lüks bir restaurant olarak kullanılıyor. Pahalı bir restaurant. Sadece yemek yiyeceklere gezme izni veriliyor. Ben rica ederek yüzer sarayın küçük bir bölümünü gezdim.

Karaweik Palace

Anlaştığım taksici, çiğnediği betel yüzünden olsa gerek epey geç geldi ve anlaştığımız üzere Kandavgyi gölüne 15 dk. mesafede bulunan İnya Gölü’ne gittik. İnya Gölü etrafı yerleşim alanlarıyla dolu olan ortalama bir göl manzarasına sahip. Burada pek aradığımı bulamamanın verdiği buruklukla, daha önce muhteşem olduğunu duyduğum, Karaweik Sarayı’nın gece ışıklandırmasını görmek üzere tekrar Karaweik Sarayı’na döndüm. Gerçekten de muhteşemdi. Sarayın bahçesine giriş kapatıldığı için fotoğraflarımı bahçenin dışından tel örgülerin arasından çekmeye çalışmama rağmen fotoğraf çekmeye doyamadım.

Karaweik Palace gece görünümü

Myanmar gezimin Yangon bölümünde ilgilenenlere faydalı olabildiğimi umuyorum. Gezimin sonraki bölümleri olan İnle Lake, Bagan, Monywa, Mandalay ve Pyin Oo Lwin ile ilgili yazılarımda görüşmek üzere.

Altın Gülümsemeler Diyarı Burma (Myanmar)

Burma veya “yeryüzündeki ilk varlıklar” anlamına gelen “Myounmar” kelimesinden türetilen yeni adıyla Myanmar‘a, bu sürekli ismi değişen ülkenin hava yolları “Air Myanmar” ile uçuyoruz. Başkent Yangon (İngiliz dönemindeki ismi Rangoon) hava alanında bizi sempatik bir hanım bekliyor: adı “Tanga”.

Başkent Yangon temiz ve sakin. Ne Hanoi ve Saygon’daki gibi bir bisiklet ve motosiklet ordusu ne de Hong Kong’daki gibi gökdelenler var. Basit süslemeli, uçuk mavi, sarı veya beyaz boyalı evler. Victoria döneminden kalan İngiliz koloni yapıları ve geniş caddelerle kendine özgü bir güzelliği var bu kentin. İlk dikkatimi çeken şey, erkek ve kadınların bellerine doladıkları uzun etekler.

Hani bizde hamamlarda giyilen peştemal gibi. Ama erkekler bağ kısmını bir farklı yapıyorlar. Burmalılar bunları Longyi olarak isimlendiriyorlar.

Başkentin sakin sokakları, her yıl mayıs ayında kutlanan Budist yeni yıl törenlerinde bütün Burmalıların katıldığı coşkulu bir şenliğe sahne oluyor. Ellerinde kovalar ve hortumlarla sokaklara fırlayan kadınlardan erkeklere, çocuklardan rahiplere kadar herkes, tanıdık tanımadık, gelen geçen herkesi ıslatarak yeni yılın arifesinde, adeta önceki yılın dertlerini ve sorunlarını yıkıyor ve yeni yılda yepyeni bir yaşama soyunuyorlar.

Burma dilinin alfabesi gerçekten çok farklı. Sanki tüm harfler yuvarlak “O” ve onun benzerleri. Tümü iç içe geçmiş halkalara benzeyen harflerden oluşan bir alfabe olarak tanımlanmasına şaşmamalı.

Burma’nın tarih içindeki serüveni, XI. yüzyılda, Anawratha‘nın ilk Myanmar krallığını kurmasıyla başlar. II. Myanmar krallığı XVI. yüzyılda kral Bayinnaung tarafından kurulur. 1752 yılında İngilizler Myanmar’a girer. II. Dünya Savaşı’nda ise Japonlar işgal ederler bu kez “altın topraklar”ı. Daha sonra tekrar İngilizler gelir ve nihayet 4 Ocak 1948 tarihinde Myanmar bağımsızlığına kavuşur. 1962 yılında yapılan kansız bir darbe ile General Ne Win,  yönetime el koyar.

Ne Win yeni hükümetin yönetim şeklini “Burma Tipi Sosyalizm” olarak tanımlar. Ve böylece Burma’nın demokrasi deneyiminin birinci perdesi kapanır. Vietnam’da başlayan ve hızla Kamboçya ve Laos’a yayılan bir başka savaş, Burma’nın demokrasiye geçiş hızını keser. Bundan sonraki 26 yıl boyunca devam eden askeri yönetim ülkeyi katı politikalar altında yönetir. Muhalefet liderleri zaman zaman tutuklanır. 1988 yılında, Yangon’daki öğrenci gösterilerinde bir öğrencinin polis tarafından öldürülmesi, dikta karşıtı gösterileri yeniden alevlendirir. Gösterilerin ülke çapına yayılması, askeri rejimi önce bir referanduma sonra da çok partili seçim sözü vermeye zorlar.

Yapılan seçimler Bayan Aung San Su Kyi ‘nin lideri olduğu “Demokrasi İçin Ulusal Uzlaşma Partisi”nin zaferiyle sonuçlanır. Buna rağmen, ordu seçimleri iptal ederek General Saw Maung önderliğindeki “Kanun ve Düzeni Sağlama Milli Konseyi” adı altında geçici bir yönetim kurar. Bunun üzerine ülkede geniş çaplı protesto gösterileri ve grevler olur. “Tatmadaw” adı verilen “Burma Ordusu”nun, göstericilere ateş açmasıyla tırmanan olaylarda 3 bin kadar sivil yaşamını yitirir. Binlerce kişi de komşu ülkelere sığınmak zorunda kalır. Bayan Kyi, Yangon’da ev hapsinde tutuluyor. Burma’nın barışçı yollarla demokrasiye geçebilmesi için yaptığı çalışmalar nedeniyle, 1991 yılındaki Nobel Barış Ödülü’nü alan Aung San Su Kyi, Burma halkının demokrasi umutlarının da bir simgesi. Yaklaşık on yüzyıllık bir tarih ancak bu kadar özetlenebilir herhalde. Her neyse umarım bir fikir vermiştir. İsterseniz bu gizemli ülkeyi biraz dolanmaya başlayalım şimdi.

Yangon’daki ilk gecemizde müzikli bir lokantaya gidiyoruz. Yangon’da gençler hızlı ritmli Batı müziğine tutkun. Saçlar uzun, kıyafetler son moda. Geleneksel ezgilerini bir tarafa bırakmış, pop müziğin peşinden gidiyorlar. Ertesi sabah tekrar hava alanındayız. Hedef: Eski bir başkent Pagan…

2021 Mabedin Kenti: Pagan

Tibet’ten göç eden Bamarların hanedanlığının, 1057 yılında kurulan başkenti Pagan, bugün Irrawady Nehri’nin kıyısındaki geniş bir düzlükteki 2021 tapınağın süslediği küçük bir köy. Mabetleri irili ufaklı, tuğla veya taştan. Yeşil tepelere serpilmiş beyaz renkli veya tuğladan yapılmış pagodalar çok güzel bir manzara sergiliyor. Geçmişte irili ufaklı 4 milyon taş ve ahşap tapınağın bulunduğu, o dönemin görkemli şehri, 1287 yılında Moğol kralı ve Çin’deki “Tang” sülalesinin kurucusu Kubilay Han’ın istilası ile yerle bir edilir. Ne gariptir ki bu kentin Batı dünyasındaki ilk keşfi de bu yıkıma denk gelir. İmparatorun seferine katılan Marko Polo, seyahatnamesinde altın kaplama kulelerden, dev anıtlardan ve şehrin her yanında bulunan binlerce küçük rüzgar çanından söz eder.

Bu saldırıdan sonra terk edilen şehirde yapıların ve sarayların büyük bir bölümünün ahşaptan oluşu, günümüze taştan yapılmış tapınaklar dışında pek bir şey kalmamasına neden olmuş. Kamboçya’daki Angkor tapınağı ile birlikte Budist sanatının en görkemli yapıtları olarak kabul edilen kalıntılar, geçmiş günlerin parıltılarını hüzünlü bir dille günümüze taşıyorlar. Biz de bu kalıntıların, vaktimizin elverdiği kadar bir kısmını, aynı parıltılar gözlerimize yansımış olarak hayranlıkla geziyoruz. Ha bu arada ilginç bir de not: Mabedlerin içine değil ayakkabı, çorapla bile girmek yasak; tüm gezi boyunca ayakkabı ve çoraplarımızı bir giyip bir çıkardık.

Pagan’da kadın-erkek herkes, yüzüne sanki top top fondöten sürmüş. Bunun nedenini daha sonra anlıyoruz. Meğer bu, bir ağaçtan elde edilen ve “naka” diye adlandırılan bir çeşit güzellik kremiymiş. Dükkanların rafları bu oduncuklarla dolu. Özel bir işlemle de krem elde ediliyor. Hem yüzü güneşe karşı korurmuş, böcekleri uzaklaştırıyor, hem de cilt için çok yararlıymış.

Burma’nın kuzeyindeki Karen gerillaları ve Mekong Vadisi’ndeki “Altın Üçgen”de afyon üretimi yapan Shan feodal beyleri ile Yangon hükümetinin başı dertte. Bu yüzden Burma ordusunun yaşları oldukça küçük olan askerleri büyük kayıplar veriyorlar. Burma’nın Shan bölgesini “özgür bölge” ilan eden ve kendisini de iktidar yerine koyan Khun Sa, her ne kadar inanılmaz gelse de gerçek bir devlet haline gelmek üzere idi. Yasadışı bile olsa, Khun Sa kendi ordusunu kurmuştu. Hem de ne ordu! 20 bin gencecik çocuktan oluşan gözü kara, dev bir tümen.

Askerlerin ortalama yaşı 14-15. Aralarında 25 yaşlarında askerler de var ama, 11 yaşındakiler çoğunlukta. Çocukları asker gibi kullanıp kendi özel ordusunu kurmak Altın Üçgen’in bu uyuşturucu kralı için hiç de zor olmadı. Zaten çoğu kendiliğinden gelip “Mon Tai” isimli bu orduda hizmet vermek istiyordu. Mon Tai’nin iyiliklerini kahramanlıklarını duyduklarından değil, sadece karınlarını doyurabilmek için. “Disiplin, temizlik ve uyuşturucu”, Mon Tai ordusunu korkulur bir güç haline getirmiş. Karın tokluğuna ölüme bile gitmeye hazır olan bu çocuklara Khun Sa’nın emri ile zaman zaman uyuşturucu da veriliyor. Cesaret kazanmaları için…

İşte o zaman cepheye ölüm korkusunu yaşamadan çıkıyorlar. Khun Sa ise onların sayesinde ölümcül ticaretini hiç rahatsız edilmeden sürdürebiliyor. Bir yandan da Burma halkının sevgisini kazanmışa benziyor. Khun Sa’nın uyuşturucu konusundaki politikası da bir garipti. İnsanlara ölüm ve sefalet getiren bir maddenin ticaretini yaparak ordusunu ayakta tutuyor, amaçlarına bu yoldan elde ettiği gelirle ulaşmaya çalışıyordu. Ancak kendi bölgesinde uyuşturucu satmaya kalkışanları yakaladığında da en ağır cezayı uyguluyor: Ölünceye kadar kırbaçlama. 1990 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi Khun Sa için uluslararası bir tutuklama emri çıkardı.

Böylelikle yakalandığı zaman, Khun Sa hayatının kalan kısmını New York hapishanelerinden birinde geçirecekti ancak 2007 yılında öldü Burma’nın bizim zaman elvermediği için göremediğimiz ve Yangon’dan 100 kilometre uzakta bulunan ünlü bir “Altın Hac Kayası” var. Tonlarca ağırlıktaki altın kayanın Buda’nın saç teli sayesinde dengede durduğu efsanesini nesiller boyunca ağızdan ağıza aktaran rahipler, hacı adaylarının zorlu yolculuklarında onlara öncülük ediyorlar. Her yıl milyonlarca Budist, bu altın kayayı ziyaret etmek için, ülkeyi bir baştan bir başa yürüyerek katediyor.

Burma’nın kuzeyinde yaşayan bir kabile, güzel görünmek amacı ile, boyunlarını metal halkalarla uzatıyor. Özellikle her yıl kutsal sayılan aylarda doğan kızlara takılıyor bu halkalar. Padung kadınlarının boyunları uzuyor ve inceliyor. Bu zavallı kadınlar halkalar olmayınca başlarını kaldıramaz hale geliyorlar. Hatta halkası çıkarıldığı anda boynu kırılanlara bile rastlanıyor. Kocasına ihanet eden kadının boynundan halkası çıkartılıyor, böylelikle de kaçınılmaz ve son derece acılı bir ölüme terk ediliyor.

Mandalay

Ertesi gün, Burma’nın önemli bir kenti Mandalay’dayız. Kent sadece 150 yıllık. 1835 yılında aşırı dindar olan kral Mindow, Mandalay’ı yeni bir başkent olarak kurar ve burada çok sayıda mabed yaptırır. Hatta Buda’nın kemiklerini getirip Mandalay tepesindeki Pagoda’ya yerleştirir. Burma’nın ikinci büyük şehri Mandalay’ı temiz ve düzenli buluyoruz. Önümüzde bir tutuklu aracı gidiyor. Demir parmaklıkların arkasında belki 50 kişi var. Suçlarının ne olduğunu soruyoruz. Rehberimizin cevabı gayet ilginç: “Çöp atıp veya başka nedenlerle çevreyi kirletenler, bu ülkede kanunlara göre bir gün hapis yatarlar”… İçimden, “darısı Türkiye’nin başına”, diyorum. İnanın, korku olmadan çevrenin korunması sağlanamıyor. Sadece eğitimle de bir yere varmak mümkün değil. Bu kuralı İstanbul’da uygularsak İstanbul’un yarısını tutuklamak gerekecek herhalde ama bunu nasıl başaracağız ?

Otobüsümüz Mandalay Tepesi’ne  çıkamadığı için küçük bir kaptı-kaçtı ile çıkıyoruz. Daha sonra yürüyen merdivenler var. Tam güneş batmak üzere, manzara harika. Oradaki papazlarla ayak üstü sohbet ediyoruz. Otelimiz “Nova Otel” Mandalay Tepesinin yamacında. Odalardan tepenin manzarasını seyredebiliyoruz. Ancak mimari ve estetik yönden, o yüksek bina yani otelimiz bu coğrafyaya hiç uyum sağlamamış doğrusu.

Akşam yemeği, eski kraliyet sarayının önünde bulunan ilginç bir deniz üstü lokantada yenecek. Sarayı da öğleden sonra geziyoruz. Pekin’deki “Saklı Kent”e benziyor. Kırmızı renkler hakim. Farklı olarak İran saraylarında görülen kristal ayna kaplama burada da kullanılmış. Ayrıca saraya ait bir gözetleme kulesi var.

Otele döndükten sonra, çıplak ayakla gezmekten simsiyah olan ayaklarımızı yıkıyoruz. Sabah, ring seferi yapan uçağımıza Mandalay’da biniyoruz. Uçağımız Shan ayeletinde “Toungayi” kentinin hava alanına iniyor. Burası dağlık ve oldukça rüzgarlı bir bölge, ayrıca daha önce bahsettiğim ünlü esrar üçgeni de bu bölgede.

Shan eyaletinde 2000 Stupa’nın bulunduğu “Kat-Ku” isimli bir kent, Robin Dannhorntarafından bir baş eser olarak tanıtılıyor. Çin, Vietnam ve Laos’un sınırında olan bu bölgede “Pa-Oh” denen bir etnik grup yaşıyor.

Sonraki sabah erkenden Yangon’u gezmeye başlıyoruz. İlk durağımız başkentin ünlü yapıtı “Shwedagon Padogası”. Yangon şehri, 102 metre yükseklikteki, 2500 yıllık dev “Shwedagon Pagodası” ile bütünleşmiş. Parlayan altın kubbe gece aydınlatılınca, düş dünyasının Burma’sını yaşattırıyor ve insanı Rudyard Kipling’in sihirli dünyasına götürüyor. “Pagoda” denilen mabedlerin içine girilebiliyor. Oysa stupaların içi dolu. Shwedagon Pagodası, 1.5 kilometrekarelik bir alana yayılmış.

Kutsal bölgeye girmek için elbette yine ayakkabıları ve çorapları çıkarmak gerekiyor. Grubumuzdan Rengin Hanım yine çoraplarını çıkarmayınca bu kez yakalanıyor ve iki hanım nöbetçinin nezaretinde ziyaretin sonuna kadar otobüse hapsediliyor. Bir başka dostumuz ise yanlış bir kapıdan çıktığı için çıplak ayakla 1,5 kilometre yürümek zorunda kalıyor. Kısacası Burma’daki pagodaları gezmek zor zanaat! Büyük pagodanın en üstünde 76 kıratlık bir elmas duruyor. Bu elması kraliçe hediye etmiş. Yine bu pagodanın çevresinde 64 adet stupa ve bazı tipik Burma evleri yer alıyor. Yangon halkı, Buda’ya çiçek, defne yaprağı, meyve ve su armağan ediyor.

İkinci olarak 70 metre boyunda yatan Buda heykelleri görüyoruz ve oradaki bir dükkandan çok iri tespihler satın alıyoruz. “Royal Lake” (Kraliyet Gölü) üzerinde yüzen bir lokanta var. Dış cephesinden gösterişli bir yapı olduğu anlaşılıyor; adeta renkler cümbüşü. Burası zenginlerin düğünleri ve resmi davetler için kullanılırmış.

Tropik yeşili, Budizm’in renklendirdiği kültürü, yüzlerinden sıcacık bir gülümsemeyi hiç eksik etmeyen sempatik insanlarına rağmen Burma, askeri rejimin idaresinde, dış dünyada az tanınmış bir ülke. Oysa hayatlarının her anını sahip oldukları gizemli uzakdoğu felsefesine sadık kalarak yaşayan bu insanlar gerçekten daha fazla ilgiyi hakediyorlar. Belki de bir Japon yazarın şu itirafında da ifadesini bulduğu gibi, onların sorunu anlaşılmamak:  “Burmalılar, hayatlarının her aşamasını derin bir öğretinin ışığında yaşarlar ve uygar olmadıkları iddia edilemez. Onları bizim gibi bir bilgiye sahip olmadığı için alaya almak hatadır. Tam tersine onlar öylesine olağanüstü bir şeye sahipler ki bizler bunu anlayamıyoruz bile…