Moskova Hızla Değişen Bir Yaşam

“Moskova Üniversitesi’nin kuleli muhteşem yapısına sırtımı dönüp, gerçekten güzel bahçenin nehre doğru, kâh teraslar yaparak, kâh kıvrılıp bükülerek inen yeşillikleri arasından şehre bakıyorum. Moskova, şimdi daha güzel… Şehirlere mana veren asıl unsurun “insan” olduğunu Moskova kadar açık anlatan bir ikincisi zor gösterilir. Tanrım, ne yapı, ne cadde genişliği, ne ağaç, ne park, hiçbiri, hiçbiri, bir şehri şehir yapmaya nasıl da yetmezmiş!.. İnsanı, gülen, konuşan, üzerinde yaşamanın bütün belirtileri görülen bir varlık olarak bunların yanına katmadınız mı; isterse her köşe başını bir dev blokla donatıp, her caddeye iki Champs Elysée genişliği veriniz; işte belli ki, az geliyor…” diyor, “Rusya’dan” adlı kitabında Bedi Faik. Ve Ekliyor. Moskova’yı böyle kısaca anlatmak ve özetlemek çok zor. Çünkü, bir şeyler mutlaka eksik kalacaktır…

Bir söylenceye göre, Moskova’yı Mosk ve Kıva adlarında bir karı-koca kurmuş. Ne çarlık döneminde ne de sosyalist dönemde, Moskova’nın bir kent planı yokmuş. Napolyon Savaşları sırasında, yani 1812’de 250 bin olan Moskova’nın nüfusu, 1917’de 2 milyona ulaşmış, 1982’de ise bunun tam 5 katına. Bunun üzerine, kent alanı ve nüfusunun 2010 yılına kadar büyütülmemesine karar verilmiş. Moskova, uçsuz bucaksız ovalar ortasında kurulmuş. Tüm yapılarda hep ağaç kullanılmış; çünkü civarda taş yok dense, yeridir. Bu nedenle 1812 yılında Napolyon’a dörtte üçü yanmış bir Moskova bırakıp şehri öyle terk etmişler!

1147’de Kremlin duvarları (Kremlin, “kale” anlamına geliyor.) içinde oluşmaya başlayan Moskova, zamanla Kremlin dışına taşarak bugünkü durumuna gelmiş. Volga’nın kolu olan 505 kilometrelik Moskova Irmağı, kenti ikiye bölüyor. Irmak üzerinde sürekli yolcu ve yük taşındığı için bizim Haliç’i andırıyor.

Moskova’nın caddeleri çok geniş, parklar ve yeşil alanlar, bizleri şaşırtacak kadar çok. Bazı alanlarda yer alan, her biri birer sanat şaheseri olan heykeller ve parkları süsleyen havuzlar dikkat çekiyor. Büyük çiçekli bulvarlar, bin bir çeşit ağacın yer aldığı koruluklar, parkların birinde çimlerin üstüne oturup etrafımı izliyorum. Kırmızı yanaklı şişman Slav kadın, bankta yanak yanağa, dudak, dudağa bir çift, kırmızı gül satan, ufak burunlu küçük kız, elindeki kitaba yoğunlaşmış yaşlı bir bey, yirmi yıl öncesinin Moskova’sı ile bugünün Moskova’sı o kadar farklı ki; o sessiz, saygılı, emniyetli, çekingen Moskova artık şu sözcüklerle tanımlanıyor. Kumarhane, striptiz, kivi suyu, Mc Donald’s, rap müziği, bol sayıda dilenciler, Benetton, boy boy sigara reklamları ve elbette mafya.

Çarlık döneminden kalma yüzlerce büyük ve güzel bina var Moskova’da. Daha yeni binalar ise eski kent dışına, çok planlı bir biçimde, geniş caddeler üzerine yapılmış ve halen de yapılmaya devam ediliyor. Yemyeşil alanların ortasından yükselen bu binaların hemen hepsi de prefabrike. Moskova artık şehir merkezinin dışında, planlı bir şekilde gelişiyor!

Kremlin Sarayı, Moskova ile Birlikte Anılır

Moskova denince ilk olarak akla “Kremlin” geliyor kuşkusuz. XX. yüzyılın siyasi serüveninde en önemli  siyasi kararların alındığı bir merkez ne de olsa. O yüzden de basın yayın organlarında adı sık sık geçiyor. Kremlin’in yapımı XII. yüzyıla uzanıyor. Kiev Prensi uzun kollu    -çok para canlısı imiş-  Yuri zamanında temeli atılan kale, 20 kule ile çevrili ve çok büyük bir alanı kaplıyor.

Kremlin Sarayı 1818’de tamamlanmış. Çar, açılışa dünyanın önde gelen kişilerini çağırmış. Kremlin Sarayı ile ilgili o kadar çok şey anlatılıyor ki, üstelik hepsi de birbirinden ilginç. Ben size sarayın yapıldığı ilk günlerde geçen trajik bir olayı aktarayım isterseniz:

Kremlin Sarayı’nı herkes çok beğenmiş; ama Çar Korkunç İvan’ın tutkusu bir başkaymış. Saraya âşık olmuş âdeta. Sarayı yapan mimarı çağırmış ve “Söyle bana, bundan daha güzel bir bina yapabilir misin?” diye sormuş. Şaşıran mimar, “evet” diye karşılık vermiş; ama onun bu kendine güveni başına iş açmış. İvan hemen mimarın gözlerini oydurtmuş, daha güzel bir bina yapamasın diye…

Dünyanın en büyük çanı ve topu da burada. İkisi de bronzdan yapılmış. Ama, bugüne kadar ne topla ateş edilmiş, ne de çandan bir “tın” sesi çıkmış! Olsun… Yapılmış ya… İki yüz tonluk çar çanı, fırınlama sırasında çıkan bir yangın sırasında üzerine dökülen suyun oluşturduğu  ısı farkı nedeniyle çatlamış. Kırık çan bugün bir dilek taşı.  Alaşım olarak içine konulan altın ve gümüş çanın sesine farklı bir renk katarmış. Menzili 440 metre olan devasa  topun ağırlığı da azımsanacak gibi değil; gene tam 200 ton. Topun süslemeli güzel tekerlekleri sonradan eklenmiş.

Bu topu, düşmanı korkutmak için yapmışken Ruslar Kremlin için bakın ne diyorlar: “Bir top var hiç atış yapmamış / Bir çan var hiç çalmamış. / Bir hükümet var hiç çalışmamış.”

Kremlin’in içinde çarlık döneminden kalma saraylar, çeşitli binalar, çarların mezarlığının bulunduğu katedraller, kiliseler, ayrıca modern bir yapı olan içinde konser salonu bulunan Kruşçev döneminde yapılan  Kongre Binası bulunuyor.

Kremlin’in içindeki katedrallerin en önemli tüm “taç giyme” törenlerinin yapıldğı “Assumption” (Meryem’in göğe yükselmesi) katedraliymiş. Ortodoks kiliselerinde Aneks’i esas kilise ile ayıran duvar üstüne 3-4-5-6 veya 7 sıra ikona yerleşiyor. Genellikle en alt sıranın tam ortasında Hz. İsa, iki yanında da Meryem Ana ile kilisenin ithaf edildiği aziz yer alıyor.

“Krasni” yani “güzel” meydanda yürürken bir de baktım bir Rus askeri elinde atmaca ile yanımdan geçti. Meğer bu atmacalar güvercinleri yakalayıp, öldürüyormuş. Kremlin’e zarar vermesinler diye!

Rusya’nın kalbi ve yönetim merkezi Kremlin’i gezmek için dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçiler her zaman uzun kuyruklar oluşturuyor… Lenin, eşi Krupskaya ve kız kardeşi ile birlikte 5 yılını; Stalin, 20’li ve 30’lu yıllarını hep Kremlin’de geçirmiş. Kremlinin iki kilometre uzunluğundaki kırmızı duvarları ve kaleleri inatla direndi yedi eşli korkunç Ivan’a, Büyük Petro’ya,  Büyük Katerina’ya, Napolyon’a. Stalin’e ve hala ayakta, sapasağlam.

Kızıl Meydanın Oyuncağı Soğan Kubbeli Katedral!

Moskova denince akla gelenlerden biri de, fotoğrafçıların gözdesi Aziz Valisi (Basilius Katedrali). Renk renk kuleleri, dokuz kubbesi  ile zoraki bir biçim ve renkler cümbüşü. Belki de onu yaptıran Çar Korkunç İvan’ın ruhsal yapısını yansıtıyor. Ancak Tatar  Camiiden etkilendiği kesin.  Aziz Vasili Katedrali Kazan ve Astrahan Hanlıklarına karşı kazanılan zaferler anısına 1554-1560 yılları arasında inşa edilmiş. Napolyon bu yapıya hayran kalır ve taşlarını tek tek söküp Paris’e taşımayı bile düşler. Stalin ise Kızıl Meydan’daki ünlü geçit törenlerine engel olduğu için yıktırmak ister. Ancak ünlü Mimar Baranovsky pastayı da andıran kilisenin merdivenlerinde boğazını keseceğini söyleyince Stalin bu çılgın fikrinden vazgeçer.

Yedi Kız Kardeşler !

Moskova’yı gezerken, uzun kuleli, kimilerine göre “çirkin” olarak tanımlanan yedi dev bina hemen göze çarpar. Hepsi de Stalin döneminde yapılmış. Hem de 40 bin Alman esirin hayatına mal olmuş. Biri Moskova Üniversitesi, ikisi bakanlık, ikisi otel, ikisi de mesken olarak kullanılıyormuş. Bunların bir benzeri, yani sekizinci bina da Varşova’da bulunuyor. Moskova’ya gelen Nazım Hikmet bu binaları görünce “sizin ne güzel mimarlarınız vardı. Bu koca binalarda nereden çıktı ?” diye sorar.  Şoför yanıtlar ünlü şairi “Stalin yoldaş böyle istiyor, büyük binaları çok seviyor.” “Stalin yoldaş mı ?” diye sorar Nazım Hikmet. “Ben öyle bir mimar tanımıyorum”, hemen ufak bir not: Stalin hiçbir zaman Nazım Hikmet ile görüşmemiştir!

Napolyon  Moskova Yollarında !

Moskova’da “Borodino Panoraması”nı da kesinlikle görmenizi öneririm. 1812 yılında, Moskova’ya 150 kilometre uzaklıktaki Borodino Köyünde Fransızlarla Ruslar arasında, sadece 15 saat süren ve “Borodino Savaşı”nın anlatıldığı, 116 metre çapındaki dev bir dairesel tablo ve  maketlerle  desteklemiş. Toprak, çamur, yanmış ev, kırık tekerlek, top arabası,  süvariler ve yaralılar hepsi iç içe.  Bu görkemli tabloyu, Lenin’e benzeyen ressam Franz Rubur ve beş yardımcısı, bir yılda tamamlamış.  Tablo o kadar canlı ki, bakarken sanki savaşı siz de bire bir yaşıyorsunuz! Acaba, ressamlarımız tarafından bunun benzeri bir kompozisyon ile “Çanakkale Savaşı” anlatılamaz mı diye düşündüm. (Ve bu gerçekleşti, çok mutlu oldum.)  Tek gözlü (gözünü Osmanlı savaşında kaybetmiş), karizmatik “yaşlı tilki” diye bilinen  Rus General Kutuzu’nun başarılı taktiği ile “Borodino Muhaberebesi” sonrası geri çekilen Ruslar, Napolyon’a boş, yanmış, soğuk ve yiyeceksiz bir Moskova bıraktılar. Bu kez Moskova’yı düşman değil kendileri yaktı.  Napolyon Moskova’da üç hafta kalır ve geri çekilir. Ama kışın geri dönüş de hiç te kolay değildir. Partizanlar sık sık yollarda saldırırlar. Napolyon ordusunu bırakıp hassa alayı ile Paris’e döner.  Farklı Avrupa ülkelerinin askerleri ile birlike 650 bin olan ordusu altı ay sonra Fransa’ya döndüğünde bu  sayı  70 bine düşmüştür. General Kutuzu “Moskova’yı geri alırız ama ordum giderse iş biter” demişti ve haklı çıktı.

İşte Moskova, Yeşil Moskova

1990 yılı sonrası kapalı şehir ilan edilen Moskova’daki bazı lokantalar da müze değerinde. Bunlardan biri de 1870’te kurulmuş olan Oktijabrja Caddesi’ndeki “Slavianskij Bajar”. Pek çok ünlü kişiyi konuk etmiş buranın masaları; Çaykovski, Stanislavski, Korsakov, Çehov… Hatta, Çehov ünlü “Köpekli Kadın” öyküsündeki kadını bu lokantada tanımış. Tolstoy “Savaş ve Barış” ‘ı yine buralarda kağıda dökmüş.

            “Gorki Parkının” ismi ile ünlü ama oraya gidince doğrusu şükutu hayale uğradım. Sanki ucuz bir lunapark ve bildiğimiz çocuk parkı. Oysa bu ismi taşıyan bir ünlü film ile bir de ünlü müzik grubu  var. Sonra Maksim Gorki’ye de ayıp olmuş. 110. yılını kutlayan Tretyakov sanat galerisinde Rus ressamların eserlerini bulabilirsiniz. Tropinin Kramskoy, Somov, Repin ve Levita gibi. Haraketli Manej meydanı gençlerin buluşma noktası. Bol sayıda tank, uçak, uçaksavar, ambulans ve savaş gemisi görmek istertseniz “Zafer Parkı” sizi bekliyor.

            Moskova’da turlarken eski KGB binasını size gösterecekler. Rusya’nın bir zamanlar en yüksek binası imiş. Çünkü oradan “Sibirya” görünüyormuş.

Kenti dolaşırken Bolşoy Tiyatrosu’nu, Çocuk Tiyatrosu’nu, Lenin Kütüphanesi’ni (170 dilde 30 milyon kitapla dünyada kitap sayısı bakımından dünyada birinci.), Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’ni, Moskova Üniversitesi’ni (191 ülkeden 30 bin öğrenci öğrenim görüyormuş.) gezdik. Kentin bir başka güzel yanı da, kentin içinin bile ormanlar, korular ve parklarla kaplı oluşu. ,

Moskova Sokakları Bedii Faik’in ifadesi ile “İnsanın elindeki izmaritleri yere atamayacağı kadar temiz.” Moskova’da yaşayan insanların 70 bininin soyadı “Cmirnov”, 80 bininin de “Kuznetzov”. 3 bin kişi de “Puşkin” soyadını taşıyor; ama yalnızca 200 kişinin adı “Aleksandr”…

Anlatmaya değer bir “Bina Kaydırma Müdürlüğü” var Moskova’da. Bu müdürlük, anıtları, binaları, yani taşınmaz gibi görünen şeyleri kaydırıyor. Örneğin; Puşkin Anıtı’nı 100 metre, Şehir Belediye Binası’nı da 13 metre kaydırmış.

Moskova ve tüm Rusya’da en fazla satılan elbette de  tüketilen “içki ve sigara”, en fazla da votka. Tüm mağazaların büyük bölümü içki çeşitlerine ayrılmış. Rusya’nın ünlü sahne sanatçıları bile maalesef  sigara içiyordu.

Bir akşam üstü idi. Bir kahvenin yeşillikleri içindeki bir  bahçesinde Moskovalılar votka, çay ve bira eşliğinde sohbet ediyorlardı. Birden hoş bir melodi yükseldi. O sese, o müziğe birden aşık oldum. İnsan şarkıya aşık olur mu? Oldu işte… İçeri koştum ve şarkının kime ait olduğunu öğrenmek istedim. Olmadı…. Anlatamadım ve belki de  onlarda bilmiyordu. Ümidimi kestim. Hep bekledim ki bir yerde bir daha duyayım diye. Olmadı!

Biz Kimlerden İndik?

Seksenli yılların ortalarında, dünyaya yeni yeni açılmaya başlayan ve turist çekmek için turlara gezi kolaylıkları sağlayan ilginç ve gizemli bir ülkeydi Rusya. Elli küsur yıllık bir yalnızlıktan sonra üzerindeki esrar perdesini azıcık aralamıştı. Eteğinin ucundan kaldırılmış, dikkatleri o anda sadece bacağına çekmek isteyen; ama daha nice tatlar sunmaya hazır olduğunu da belli eden çapkın bir kadın gibiydi. Biz orta sınıfın Türkleri de bize çağ atlatan yeni yönetimin     rüzgârında,     ―turistik     gezi     manyakları‖na dönüşmüştük. Her bir bayram ve yılbaşı, ne pahasına olursa olsun, illa bir başka ülkede kutlanmalıydı. Yurt dışına çıkışların, çok zor yetmişli yıllardan sonra (o yıllarda hapishanelerden toplu kaçış oranları, yurt dışına tedavi amaçlı çıkışlardan daha yüksekti) insanlara bir vatan klostrofobisi gelmiş olmalıydı. Yurt dışı yasağı kalktığından beri, önüne gelen bir tura yazılıyor, Uzak Doğu ve Orta Avrupa ülkelerine parası çıkışmayanlar da Avrupa‘nın varoşlarında, Bulgaristan‘da, Romanya‘da dolanıp duruyorlardı.

Ben 1987 yılını 1988 yılına bağlayan geceyi Moskova‘da geçirmeyi programlamıştım. Yılbaşında sabaha kadar havyar yiyecek, votka ve şampanya içecek ve balalaykalar eşliğinde kazaskalar yapacaktım.

Yılbaşından iki gün önce, sabahın çok erken saatlerinde kalkmış, Yeşilköy‘e varmış, bizi Moskova‘ya

götürecek olan uçağımızın bilet gişesinin önünde toplanmaya başlamıştık. Biz ilk gelenler, beş vizon mantolu hanım ve eşlerimizle birlikte on kişilik bir gruptuk. Dakikalar ilerledikçe diğer yolcular da ikişer üçer geliyorlardı.

Bir vizon, bir vizon daha, üç vizon, beş vizon, on, on iki, on altı vizon. Yirmi, yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş vizon! Tanrı‘m, bu şehirde başka kürk bulunmaz mıydı? Grubumuz tamamlandı. Bir kişi dışında tam yirmi yedi baş vizonduk!

Biz vizonlar aramızda üç gruba ayrılıyorduk. Mantolarının omuzları çok yüksek vatkalı olup, etek boyları topuklarını dövenler (1987 yılının modasıydı), yurt içinden alınmış parlak kısa tüylüler ve yurt dışından alındıkları besbelli, parlak uzun tüylüler. Vizonlar olarak, bir alt kimliğimiz daha vardı ki o da renklerimizdi. Açık kahve, koyu kahve ya da çok koyu kahverengiydik hepimiz. O anda kılıf değiştiremeyeceğimize göre, kuplarımızın ve renklerimizin belirlediği sınıflarımıza boyun eğmişliğimizi hazmetmeye çalışıyorduk çaktırmadan.

Yüksek vatkalı olanlar ve etekleri topuklarını dövenler, son modayı yansıtmanın gururuyla hafiften kasılıyorlardı. Benim gibi, diz altı vizonlular, eksik etek olmanın utancını, eskinin soyluluğunu taşımanın kibriyle dengelemeye çalışıyorlardı.

Uçağa çağrılınca itiş kakışla, yumuş yumuş, vizon vizon merdivenleri tırmanmış; ancak kürklerimizi çıkartıp tepedeki raflara tıkıştırınca gerçek kimliklerimize kavuşabilmiştik.

Moskova‘da götürüldüğümüz otelin lobisi Türk, Japon, İtalyan, Fransız ve Amerikalı turistlerle doluydu.

Amerikalıları       kocaman      ayaklarından,      Türkleri       de vizonlarından şıp diye ayırt edebiliyordum.

Alık alık etrafıma bakınırken birden, o kafasında kırmızı damalı örtüsüyle bembeyaz uzun entarisiyle dolanan Arap‘ı gördüm. Bir gözü eski zaman korsanları gibi bandajla kapanmıştı. (Şimdikiler Rayban ya da Armani gözlük takıyor.) Adam döndü dolaştı, gelip sağ yanıma oturdu. Gözüm ha bire Arabın bandajına kayıyordu. Ayıp olmasın diye öte tarafıma kaykılıp, sol tarafa çevirdim başımı. Aaa! Oda nesi? Sağ tarafımdaki Arap kaşla göz arasında soluma geçmiş. Sağa baktım, gözü bandajlı Arap sağda. Sola döndüm, gözü bandajlı Arap solda. Gözlerimi sımsıkı yumup açtım, tam karşıya baktım, bandajlı Arap asansöre giriyor. Yok yok, asansörden çıkıyor. Bir giriyor, diğeri çıkıyor. Yine sağıma baktım, Arap sağımda. Soluma döndüm, Arap solumda. Asansörün önündekiler üçlemişler. Her taraf gözü bandajlı, beyaz elbiseli, başları kırmızı damalı örtülere sarılmış bu Araplarla dolu.

Ya benim uçak düştü, ben öldüm ve suçlarımın cezasını çekmek üzere tek gözlü Araplarla, vizonlu kadınlarının bulunduğu bir mekâna bırakıldım ya da bu otelde kör Arapların yıllık toplantısı var.

Ölmemişim, tek gözlü Arapların yıllık toplantısı da yokmuş. Sadece otelin beşinci katında, bir klinik varmış ve çok ünlü bir Rus doktor bu klinikte katarakt ameliyatları yapıyormuş.

Ertesi sabah, grubumuzla Moskova‘nın ruhsuz ve muntazam binalarının yer aldığı geniş caddelerinde, en açık kahveden en koyu kahveye ton farkları atarak dalgalana dalgalana yürüdük. Sanki vizonların bulunduğu taraflarda yangın çıkmıştı da, topluca kaçmıştık ormandan. Ruslar bu muhteşem sürüyü ibretle izliyorlardı. Önce o çok ünlü metroya binecek, sonra müzeleri ve kiliseleri ziyaret edecektik. Programımızda ―sirk‖ ziyareti de vardı. Sirkin kapısına vardığımızda, bilet almak için biz vizonlar önde, beyler arkada sıralandık. Biletleri kesen genç, eliyle bizi göstererek rehberimize bir şeyler söyledi:

―Vizon, Türklerin millî kıyafeti midir?‖ diye sormuş.

―Ergenekon   efsanesine   göre,   Türklerin   kurtlardan indiğini sanıyordum; ama anlaşılan yanılmışım. Herhâlde vizonlardan iniyorlar‖ dedi rehberimiz. Doğru, yanılmış bizim rehber! Biz ne kurtlardan, ne de vizonlardan iniyoruz. Son bir iki seneden beri, Nişantaşı caddelerinde dolaşan Türkler‘den kolaylıkla anlaşılacağı gibi, ―Louis Vuitton‖dan iniyoruz biz.

Moskova

Avrupa’nın Şaheser Kenti: Moskova

Merkezi New York’ta bulunan “Mercer Human Resource Consulting” şirketi tarafından yürütülen ve yıllık geliri 100 bin dolar olan bir üst düzey yöneticinin farklı şehirlerdeki tüketim harcamaları dikkate alınarak yapılan araştırmaya göre Moskova, yabancı bir üst düzey yönetici için dünyada yaşamın en pahalı olduğu kent. Gerisini artık siz takdir ederek yola koyulun!

Dünyada yaşamın en pahalı olduğu şehirler, Londra, Seul, Tokyo, Hong Kong, Kopenhag, Cenevre, Osaka, Zürih, Oslo, Milan, St.Petersburg, Paris, Singapur, New York olarak sıralanırken birinciliği kimselere kaptırmayan Moskova ise sanırım bu kategoride sırasını kimseye kaptırmayacak gibi görünüyor. Zaten Amerikan dergisi “Forbes” tarafından her yıl yayımlanan “Dünya Milyarderleri Listesi”nde Moskova, New York’un ardından ikinci sırada yer alıyor. Araştırmaya göre, dünyadaki 53 Rus milyarderden 25’i Moskova’da yaşıyor. Bu manada hakkını veren bir şehir!

Rus şehirlerinin açık hava müzesi görünümündeki şehirleşme tekniği bence incelenmeye değer ve kesinlikle bir bilim dalı konusuna dâhil edilmelidir. Deli Petro diye bildiğimiz Rus Çarı Petro’nun dâhiyane fikirleri ile kurulmuş bulunan ve Rusya’nın ikinci büyük kenti olan Saint Petersburg kadar belki değilse de Moskova’nın da Avrupa’nın sayılı şehirlerinden hiç de azımsanacak bir yönü yoktur.

İnsanı Orta Çağ Masallarının sihirli dünyasına götüren tarihi yapıları, karşıdan karşıya geçmek için nerede ise taksi tutmak! isteyeceğiniz geniş bulvarları ve birçoğu Orta Çağ dönemi zamanında inşa edilmiş katedralleri ve müzeleri ile Moskova, keşfetmeyenler için merak uyandırırken, bir kez görenlerin ise bir daha gitmek için sabırsızlandıkları bir kent.

Her şehrin mutlaka bir “gidince görülecek listesi” vardır. Fakat söz konusu Moskova olunca bu liste uzar gider. Listenin başındaki yerler ise sadece mimari özellikleriyle değil Rusya tarihindeki önemleriyle de dikkat çekiyor.

Bizans İmparatorluğu’nun çöküşüyle Ortodoks Kilisesi’nin de merkez haline gelen Moskova, III. Roma olarak anılmaya başlanmıştı.1917’de kurulan Sovyet Rusya’nın merkezi haline gelen şehir, zamanla modern Rusya’nın kalbinin attığı yer haline gelmiş. 1992’de dağılan Sovyetler Birliği ise Moskova’nın öneminden bir şey kaybettirmemiş aksine o dönemin özelliklerini hem mimarisinden hem de sosyal yaşantısından hissettirmesine neden olmuş.

Günümüzde ise tarihin ve modernitenin, doğu ile batının özelliklerini bir arada görebileceğiniz Moskova, ihtişamı ile dünyanın en çok turist çeken başkentlerinden biri. İçinden geçen Moskova Nehrinden adını alan ve 11 milyon nüfusa ev sahipliği yapan, dünyada en fazla milyarderi barındıran Rusya’nın başkenti Moskova!

Şehrin en ünlü ve bilinen yeri olan Kızıl Meydan, birçok tarihi olaya da sahne olmuş. 15. Yüzyıldan bu yana Çarlık Rusya döneminin de 1917’deki Ekim Devriminin ve 1990’daki Glasnost Politikasının sonucu olarak dağılan SSCB’nin de her zaman en önemli meydanı olarak bilinen alanda, Lenin’in Anıt Mezarı, Korkunç İvan tarafından 16. Yüzyılda yaptırılan Aziz Vasili Katedrali, Devlet Tarih Müzesi, GUM Alışveriş Merkezi ve Kremlin Sarayı’nın giriş kapısı bulunuyor.

Rusya’nın ilk devlet kütüphanesi ve ilk üniversitesi de Kızıl Meydan’da açılmıştır. 12. yüzyılda projesini Konstantin Tan’ın çizdiği büyük Kremlin Sarayı’nın, inşasına 15.yüzyılda başlanmış ve İtalyan, Hollandalı, Alman mimarların katkısı ile 20. yüzyıla kadar yapımı devam etmiş.

Kremlin Sarayı tek bir sarayı çağrıştırsa da Rusça ’da kale, şato gibi anlamlara gelen Kremlin, birçok yapıyı içinde barındıran bir yapılar bütününe karşılık geliyor. Aynı zamanda Rus Devlet Başkanlığının ikametgâhını da kapsayan sarayın içinde imparatorluk ailesine ait odalar, göz alıcı mobilyalarla döşeli kabul salonları, kristal ve porselen ev eşyaları bulunuyor.

Kremlin’deki dini yapılar Bizans ve İtalyan etkisi taşıyor. Bu özelliğiyle Moskova Kremlin’i gezdiğinizde, sanki Orta Çağ Avrupası’na yolculuk etmişsiniz hissini uyandırıyor. Yüksek duvarlarla çevrili Borovitsky Tepesi’ne kurulmuş bu kalenin güneyinden Moskova Nehri, doğusundan Kızıl Meydan, batısından St. Basil’s Katedrali ve Alexander Bahçesi görülüyor.Kızıl Meydan      

Kızıl meydan, Moskova Kremlini’nin duvarlarının inşasının ardından 17. Yüzyılda yapılmış. Yapıldığı günden beride hem Rusya hem de eski SSCB için toplumsal ve siyasi bir öneme sahip olmuş. Dünyanın en ünlü meydanlarından biri olan Kızıl Meydan, tarih boyunca idamlara, gösterilere, geçit törenlerine ve mitinglere sahip olmuş. Yaklaşık 500 metre genişliğindeki Kızıl Meydan’ın ortasında Kremlin duvarlarının hemen önündeki kızıl ve siyah granitlerden oluşan piramit seklindeki Sovyetler Birliği’nin kurucusu olan Lenin’in anıt mezarı bulunuyor.

Mozoleden çıkıldığında arkada kremlinin duvarlarının dibinde diğer ünlü kişilerin mezarları görülebilir. Stalin, Brejnev ve Yuri Andropov, uzaydaki ilk insan Yuri Gagarin, Amerikalı yazar John Reed ile Lenin’in eşi ve kız kardeşi bunlardan sadece bir kaçı. Ayrıca meydanda Lenin Mozalesi’nin hemen karşısında sadece tarihe değil alışverişe de düşkün turistlerin özellikle dikkatini çeken Moskova’nın en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan GUM bulunur. Özellikle kış aylarında ışıklandırmalarıyla gözleri kamaştıran GUM’un ön Neo-Rus tarzı ön cephesi Kızıl Meydan’ın neredeyse tüm doğu kanadını kaplıyor.Katedraller şehri          

Moskova denilince akla her biri birer sanat eseri sayılabilecek katedraller geliyor. Bu katedrallerin çoğu Bizans mimarisi örnek alınarak yapıldığında Moskova Sovyet Rusya’sının soğuk beton yapılarında farklı olarak bir Avrupa kentinde geziyormuş hissi veriyor. Moskova’nın Kızıl Meydan’da bulunan yarım asırlık Aziz Vasili Katedrali’nin saymazsak en önemli katedralleri Kremlin içindeki Katedraller Meydan’ındadır. Rusya’nın bir dönem en yüksek yapısı olan 81 metre uzunluğundaki Büyük Ivan Kulesi de buradadır.

Bu kulenin yanında 200 ton ağırlığında bir çan vardır. “çanların çanı” olarak adlandırılan ve yapımı iki yıl süren bu çanın, ait olduğu yerde yani kulede değil de zeminde olmasının nedeniyse 200 ton ağırlığında olmasıdır. Çan” kilosu” nedeniyle yerinden kaldırılamamış ve hiçbir zaman kuleye yerleştirilememiş. Yine Baş Melek Katedrali, Meryem’e Müjde Katedrali, Çarların ve İmparatorların taç giyme töreninin yapıldığı meşhur Uspenski Katedrali’de bu meydanda yer alır.

1872 yılında Rusların Napolyon’a karşı kazandığı zaferin anısına, Bizans mimarisinin etkisinde kalarak tasarladığı Kurtarıcı İsa Katedrali’nin hikâyesi ise oldukça ilginç. Katedralin tarihi 1883 yılına dayanıyor. O zamanlar bu baş yapı, hem halka bağışlanan ilk katedral hem de dünyanın en büyük Ortodoks ibadethanesiymiş. Som altından kubbeler, altın freskler ve ikonlarla bezeli bu katedralin şansızlığı Stalin’in din karşıtı politikası olmuş.

Stalin, katedralin altın yapılarını devlet hazinesine aktarırken, katedral için de yıkım kararı vermiş. Katedralin yıkılması yetmiyormuş gibi bir de yıkımdan sonra ortaya çıkan çukura havuz yaptırılması, dönemin Ortodokslarının asla affetmeyecekleri bir hareket olmuş. Yıllar sonra, tarih 1997’yi gösterdiğinde bu katedral, aslına uygun olarak tekrar inşa edilmeye başlanmış ve 2000 yılında halka açılmış.Moskova’nın İstiklal Caddesi: Arbat    

Arbat Caddesi, özellikle son yıllarda en az Kızıl Meydan kadar dikkat çeken yerlerden biri haline gelmiş. 1980’li yıllardan beri sadece yaya trafiğine açık olan cadde için bir nevi İstiklal Caddesi denilebilir. Arnavut kaldırımlı Arbat Caddesi’nde sokak müzisyenleri, Rus el sanatını yansıtan hediyelik ürün stantları, ressamlar, antikacılar, butikler, açık hava kafeleri ve Rus tarzı publar kendilerine yer bulmuş ve ortaya çok samimi, her adımda başka bir etkinlikle karşılaşabileceğiniz bir sokak çıkmış. Arbat’ta tarihin farklı dönemlerinde birçok ünlü yazar, ressam ve tiyatrocu da yaşamış. Arbat şehir merkezine yakınlığıyla da hem yerli halkın hem de yabancı turistlerin uğrak yeri haline dönüşmüş.Dünyanın En Renkli Metrosu    

Dünyanın en muhteşem metro istasyonlarının Moskova’da olduğunu söylersek abartmış olmayız. Artan yolcu trafiği ile Çin’in Şangay şehrinden sonra en yüksek yolcu taşıma kapasite sahip olan Moskova Metrosunu, 2014 yılında 2.5 milyar yolcu taşımış. Şehrin merkezinde ulaşım, birbirini bağlayan yüzlerce metro hattıyla sağlanıyor. Metro kavramını değiştiren sanatın, zarafetin ve bir o kadar da kültürün bir parçası haline gelmiş Moskova Metrosu ile şehir baştan sona yer altından birbirine bağlanmış durumdadır.

Metro denince aklımıza başka şehirlerdeki gibi yer altındaki rutubet kokuları, fareler, burnu yakan bir maden kokusu, soğuk duvarlı ve boğucu bir ulaşım şekli gelmesin. Avizeler, heykeller, resimler ve afişlerle süslenmiş bir metro, kulağa garip geliyor olsa da, Moskova metrosu adeta bunlar sıradan. Hiç yer altı müzesi görmedim diye üzülmeyin! Moskova Metrosunu kullanın demek istediğim anlaşılacaktır.Moskova Nehri

Moskova’ya gelip de yapılmadan dönülmemesi gereken aktivitelerden biri de  şehrin ortasında menderesler çizerek  akan ve şehre adını veren Moskova Nehri’nde yapılan nehir turlarıdır. Ukrayna Oteli’nin önünden kalkan bu turlar için tekneler, otelini önünde uzanan nehir yolu üzerindeki iskeleden kalkıyor. Moskova’da yaşanan dondurucu kış mevsiminde ise nehir turu yapmanın imkânı yoktur. Nehrin yer yer donması sebebi ile nehir kenarındaki restoran ve kafelerden birinde bu eşsiz manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.Rus Edebiyatından Kalanlar

Söz konusu Rusya olunca akla Rus Edebiyatı’nın gelmemesi düşünülemez. Elbette Moskova da bu büyük edebiyatçılardan izler taşıyor. Bunlardan biri de Puşkin Devlet Güzel Sanatlar Müzesi.1912 yılında açılan bu müzede yer alan eserler, ağırlıklı olarak 19. ve 20. yüzyıl Avrupa ve Amerika sanatını yansıtıyor. Bina girişindeki Robin’in kült olmuş “Düşünen Adam “mutlaka görülmeli. Gerçek edebiyat düşkünleri ise Puşkin’in adı verilen müzeden ziyade yazarların yaşadıkları evleri görmeyi tercih edebilir. Puşkin’in bir süre eşi ile birlikte yaşadığı evi Arbat caddesi’ndedir. Gorki ise ölümünden önce kıymeti bilinen nadir yazarlardan olduğundan Pushkinskaya’daki evi oldukça ihtişamlıdır ve müze haline getirilmiştir. Gorki’nin evinde kendine ait bir şapeli bile vardır.