Moskova Hızla Değişen Bir Yaşam

“Moskova Üniversitesi’nin kuleli muhteşem yapısına sırtımı dönüp, gerçekten güzel bahçenin nehre doğru, kâh teraslar yaparak, kâh kıvrılıp bükülerek inen yeşillikleri arasından şehre bakıyorum. Moskova, şimdi daha güzel… Şehirlere mana veren asıl unsurun “insan” olduğunu Moskova kadar açık anlatan bir ikincisi zor gösterilir. Tanrım, ne yapı, ne cadde genişliği, ne ağaç, ne park, hiçbiri, hiçbiri, bir şehri şehir yapmaya nasıl da yetmezmiş!.. İnsanı, gülen, konuşan, üzerinde yaşamanın bütün belirtileri görülen bir varlık olarak bunların yanına katmadınız mı; isterse her köşe başını bir dev blokla donatıp, her caddeye iki Champs Elysée genişliği veriniz; işte belli ki, az geliyor…” diyor, “Rusya’dan” adlı kitabında Bedi Faik. Ve Ekliyor. Moskova’yı böyle kısaca anlatmak ve özetlemek çok zor. Çünkü, bir şeyler mutlaka eksik kalacaktır…

Bir söylenceye göre, Moskova’yı Mosk ve Kıva adlarında bir karı-koca kurmuş. Ne çarlık döneminde ne de sosyalist dönemde, Moskova’nın bir kent planı yokmuş. Napolyon Savaşları sırasında, yani 1812’de 250 bin olan Moskova’nın nüfusu, 1917’de 2 milyona ulaşmış, 1982’de ise bunun tam 5 katına. Bunun üzerine, kent alanı ve nüfusunun 2010 yılına kadar büyütülmemesine karar verilmiş. Moskova, uçsuz bucaksız ovalar ortasında kurulmuş. Tüm yapılarda hep ağaç kullanılmış; çünkü civarda taş yok dense, yeridir. Bu nedenle 1812 yılında Napolyon’a dörtte üçü yanmış bir Moskova bırakıp şehri öyle terk etmişler!

1147’de Kremlin duvarları (Kremlin, “kale” anlamına geliyor.) içinde oluşmaya başlayan Moskova, zamanla Kremlin dışına taşarak bugünkü durumuna gelmiş. Volga’nın kolu olan 505 kilometrelik Moskova Irmağı, kenti ikiye bölüyor. Irmak üzerinde sürekli yolcu ve yük taşındığı için bizim Haliç’i andırıyor.

Moskova’nın caddeleri çok geniş, parklar ve yeşil alanlar, bizleri şaşırtacak kadar çok. Bazı alanlarda yer alan, her biri birer sanat şaheseri olan heykeller ve parkları süsleyen havuzlar dikkat çekiyor. Büyük çiçekli bulvarlar, bin bir çeşit ağacın yer aldığı koruluklar, parkların birinde çimlerin üstüne oturup etrafımı izliyorum. Kırmızı yanaklı şişman Slav kadın, bankta yanak yanağa, dudak, dudağa bir çift, kırmızı gül satan, ufak burunlu küçük kız, elindeki kitaba yoğunlaşmış yaşlı bir bey, yirmi yıl öncesinin Moskova’sı ile bugünün Moskova’sı o kadar farklı ki; o sessiz, saygılı, emniyetli, çekingen Moskova artık şu sözcüklerle tanımlanıyor. Kumarhane, striptiz, kivi suyu, Mc Donald’s, rap müziği, bol sayıda dilenciler, Benetton, boy boy sigara reklamları ve elbette mafya.

Çarlık döneminden kalma yüzlerce büyük ve güzel bina var Moskova’da. Daha yeni binalar ise eski kent dışına, çok planlı bir biçimde, geniş caddeler üzerine yapılmış ve halen de yapılmaya devam ediliyor. Yemyeşil alanların ortasından yükselen bu binaların hemen hepsi de prefabrike. Moskova artık şehir merkezinin dışında, planlı bir şekilde gelişiyor!

Kremlin Sarayı, Moskova ile Birlikte Anılır

Moskova denince ilk olarak akla “Kremlin” geliyor kuşkusuz. XX. yüzyılın siyasi serüveninde en önemli  siyasi kararların alındığı bir merkez ne de olsa. O yüzden de basın yayın organlarında adı sık sık geçiyor. Kremlin’in yapımı XII. yüzyıla uzanıyor. Kiev Prensi uzun kollu    -çok para canlısı imiş-  Yuri zamanında temeli atılan kale, 20 kule ile çevrili ve çok büyük bir alanı kaplıyor.

Kremlin Sarayı 1818’de tamamlanmış. Çar, açılışa dünyanın önde gelen kişilerini çağırmış. Kremlin Sarayı ile ilgili o kadar çok şey anlatılıyor ki, üstelik hepsi de birbirinden ilginç. Ben size sarayın yapıldığı ilk günlerde geçen trajik bir olayı aktarayım isterseniz:

Kremlin Sarayı’nı herkes çok beğenmiş; ama Çar Korkunç İvan’ın tutkusu bir başkaymış. Saraya âşık olmuş âdeta. Sarayı yapan mimarı çağırmış ve “Söyle bana, bundan daha güzel bir bina yapabilir misin?” diye sormuş. Şaşıran mimar, “evet” diye karşılık vermiş; ama onun bu kendine güveni başına iş açmış. İvan hemen mimarın gözlerini oydurtmuş, daha güzel bir bina yapamasın diye…

Dünyanın en büyük çanı ve topu da burada. İkisi de bronzdan yapılmış. Ama, bugüne kadar ne topla ateş edilmiş, ne de çandan bir “tın” sesi çıkmış! Olsun… Yapılmış ya… İki yüz tonluk çar çanı, fırınlama sırasında çıkan bir yangın sırasında üzerine dökülen suyun oluşturduğu  ısı farkı nedeniyle çatlamış. Kırık çan bugün bir dilek taşı.  Alaşım olarak içine konulan altın ve gümüş çanın sesine farklı bir renk katarmış. Menzili 440 metre olan devasa  topun ağırlığı da azımsanacak gibi değil; gene tam 200 ton. Topun süslemeli güzel tekerlekleri sonradan eklenmiş.

Bu topu, düşmanı korkutmak için yapmışken Ruslar Kremlin için bakın ne diyorlar: “Bir top var hiç atış yapmamış / Bir çan var hiç çalmamış. / Bir hükümet var hiç çalışmamış.”

Kremlin’in içinde çarlık döneminden kalma saraylar, çeşitli binalar, çarların mezarlığının bulunduğu katedraller, kiliseler, ayrıca modern bir yapı olan içinde konser salonu bulunan Kruşçev döneminde yapılan  Kongre Binası bulunuyor.

Kremlin’in içindeki katedrallerin en önemli tüm “taç giyme” törenlerinin yapıldğı “Assumption” (Meryem’in göğe yükselmesi) katedraliymiş. Ortodoks kiliselerinde Aneks’i esas kilise ile ayıran duvar üstüne 3-4-5-6 veya 7 sıra ikona yerleşiyor. Genellikle en alt sıranın tam ortasında Hz. İsa, iki yanında da Meryem Ana ile kilisenin ithaf edildiği aziz yer alıyor.

“Krasni” yani “güzel” meydanda yürürken bir de baktım bir Rus askeri elinde atmaca ile yanımdan geçti. Meğer bu atmacalar güvercinleri yakalayıp, öldürüyormuş. Kremlin’e zarar vermesinler diye!

Rusya’nın kalbi ve yönetim merkezi Kremlin’i gezmek için dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçiler her zaman uzun kuyruklar oluşturuyor… Lenin, eşi Krupskaya ve kız kardeşi ile birlikte 5 yılını; Stalin, 20’li ve 30’lu yıllarını hep Kremlin’de geçirmiş. Kremlinin iki kilometre uzunluğundaki kırmızı duvarları ve kaleleri inatla direndi yedi eşli korkunç Ivan’a, Büyük Petro’ya,  Büyük Katerina’ya, Napolyon’a. Stalin’e ve hala ayakta, sapasağlam.

Kızıl Meydanın Oyuncağı Soğan Kubbeli Katedral!

Moskova denince akla gelenlerden biri de, fotoğrafçıların gözdesi Aziz Valisi (Basilius Katedrali). Renk renk kuleleri, dokuz kubbesi  ile zoraki bir biçim ve renkler cümbüşü. Belki de onu yaptıran Çar Korkunç İvan’ın ruhsal yapısını yansıtıyor. Ancak Tatar  Camiiden etkilendiği kesin.  Aziz Vasili Katedrali Kazan ve Astrahan Hanlıklarına karşı kazanılan zaferler anısına 1554-1560 yılları arasında inşa edilmiş. Napolyon bu yapıya hayran kalır ve taşlarını tek tek söküp Paris’e taşımayı bile düşler. Stalin ise Kızıl Meydan’daki ünlü geçit törenlerine engel olduğu için yıktırmak ister. Ancak ünlü Mimar Baranovsky pastayı da andıran kilisenin merdivenlerinde boğazını keseceğini söyleyince Stalin bu çılgın fikrinden vazgeçer.

Yedi Kız Kardeşler !

Moskova’yı gezerken, uzun kuleli, kimilerine göre “çirkin” olarak tanımlanan yedi dev bina hemen göze çarpar. Hepsi de Stalin döneminde yapılmış. Hem de 40 bin Alman esirin hayatına mal olmuş. Biri Moskova Üniversitesi, ikisi bakanlık, ikisi otel, ikisi de mesken olarak kullanılıyormuş. Bunların bir benzeri, yani sekizinci bina da Varşova’da bulunuyor. Moskova’ya gelen Nazım Hikmet bu binaları görünce “sizin ne güzel mimarlarınız vardı. Bu koca binalarda nereden çıktı ?” diye sorar.  Şoför yanıtlar ünlü şairi “Stalin yoldaş böyle istiyor, büyük binaları çok seviyor.” “Stalin yoldaş mı ?” diye sorar Nazım Hikmet. “Ben öyle bir mimar tanımıyorum”, hemen ufak bir not: Stalin hiçbir zaman Nazım Hikmet ile görüşmemiştir!

Napolyon  Moskova Yollarında !

Moskova’da “Borodino Panoraması”nı da kesinlikle görmenizi öneririm. 1812 yılında, Moskova’ya 150 kilometre uzaklıktaki Borodino Köyünde Fransızlarla Ruslar arasında, sadece 15 saat süren ve “Borodino Savaşı”nın anlatıldığı, 116 metre çapındaki dev bir dairesel tablo ve  maketlerle  desteklemiş. Toprak, çamur, yanmış ev, kırık tekerlek, top arabası,  süvariler ve yaralılar hepsi iç içe.  Bu görkemli tabloyu, Lenin’e benzeyen ressam Franz Rubur ve beş yardımcısı, bir yılda tamamlamış.  Tablo o kadar canlı ki, bakarken sanki savaşı siz de bire bir yaşıyorsunuz! Acaba, ressamlarımız tarafından bunun benzeri bir kompozisyon ile “Çanakkale Savaşı” anlatılamaz mı diye düşündüm. (Ve bu gerçekleşti, çok mutlu oldum.)  Tek gözlü (gözünü Osmanlı savaşında kaybetmiş), karizmatik “yaşlı tilki” diye bilinen  Rus General Kutuzu’nun başarılı taktiği ile “Borodino Muhaberebesi” sonrası geri çekilen Ruslar, Napolyon’a boş, yanmış, soğuk ve yiyeceksiz bir Moskova bıraktılar. Bu kez Moskova’yı düşman değil kendileri yaktı.  Napolyon Moskova’da üç hafta kalır ve geri çekilir. Ama kışın geri dönüş de hiç te kolay değildir. Partizanlar sık sık yollarda saldırırlar. Napolyon ordusunu bırakıp hassa alayı ile Paris’e döner.  Farklı Avrupa ülkelerinin askerleri ile birlike 650 bin olan ordusu altı ay sonra Fransa’ya döndüğünde bu  sayı  70 bine düşmüştür. General Kutuzu “Moskova’yı geri alırız ama ordum giderse iş biter” demişti ve haklı çıktı.

İşte Moskova, Yeşil Moskova

1990 yılı sonrası kapalı şehir ilan edilen Moskova’daki bazı lokantalar da müze değerinde. Bunlardan biri de 1870’te kurulmuş olan Oktijabrja Caddesi’ndeki “Slavianskij Bajar”. Pek çok ünlü kişiyi konuk etmiş buranın masaları; Çaykovski, Stanislavski, Korsakov, Çehov… Hatta, Çehov ünlü “Köpekli Kadın” öyküsündeki kadını bu lokantada tanımış. Tolstoy “Savaş ve Barış” ‘ı yine buralarda kağıda dökmüş.

            “Gorki Parkının” ismi ile ünlü ama oraya gidince doğrusu şükutu hayale uğradım. Sanki ucuz bir lunapark ve bildiğimiz çocuk parkı. Oysa bu ismi taşıyan bir ünlü film ile bir de ünlü müzik grubu  var. Sonra Maksim Gorki’ye de ayıp olmuş. 110. yılını kutlayan Tretyakov sanat galerisinde Rus ressamların eserlerini bulabilirsiniz. Tropinin Kramskoy, Somov, Repin ve Levita gibi. Haraketli Manej meydanı gençlerin buluşma noktası. Bol sayıda tank, uçak, uçaksavar, ambulans ve savaş gemisi görmek istertseniz “Zafer Parkı” sizi bekliyor.

            Moskova’da turlarken eski KGB binasını size gösterecekler. Rusya’nın bir zamanlar en yüksek binası imiş. Çünkü oradan “Sibirya” görünüyormuş.

Kenti dolaşırken Bolşoy Tiyatrosu’nu, Çocuk Tiyatrosu’nu, Lenin Kütüphanesi’ni (170 dilde 30 milyon kitapla dünyada kitap sayısı bakımından dünyada birinci.), Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’ni, Moskova Üniversitesi’ni (191 ülkeden 30 bin öğrenci öğrenim görüyormuş.) gezdik. Kentin bir başka güzel yanı da, kentin içinin bile ormanlar, korular ve parklarla kaplı oluşu. ,

Moskova Sokakları Bedii Faik’in ifadesi ile “İnsanın elindeki izmaritleri yere atamayacağı kadar temiz.” Moskova’da yaşayan insanların 70 bininin soyadı “Cmirnov”, 80 bininin de “Kuznetzov”. 3 bin kişi de “Puşkin” soyadını taşıyor; ama yalnızca 200 kişinin adı “Aleksandr”…

Anlatmaya değer bir “Bina Kaydırma Müdürlüğü” var Moskova’da. Bu müdürlük, anıtları, binaları, yani taşınmaz gibi görünen şeyleri kaydırıyor. Örneğin; Puşkin Anıtı’nı 100 metre, Şehir Belediye Binası’nı da 13 metre kaydırmış.

Moskova ve tüm Rusya’da en fazla satılan elbette de  tüketilen “içki ve sigara”, en fazla da votka. Tüm mağazaların büyük bölümü içki çeşitlerine ayrılmış. Rusya’nın ünlü sahne sanatçıları bile maalesef  sigara içiyordu.

Bir akşam üstü idi. Bir kahvenin yeşillikleri içindeki bir  bahçesinde Moskovalılar votka, çay ve bira eşliğinde sohbet ediyorlardı. Birden hoş bir melodi yükseldi. O sese, o müziğe birden aşık oldum. İnsan şarkıya aşık olur mu? Oldu işte… İçeri koştum ve şarkının kime ait olduğunu öğrenmek istedim. Olmadı…. Anlatamadım ve belki de  onlarda bilmiyordu. Ümidimi kestim. Hep bekledim ki bir yerde bir daha duyayım diye. Olmadı!