Monte Carlo, Prenses Kelly ve Gilbert Becaud

Onuncu Televizyon Festivali nedeniyle Prenses Grace Kelly‘nin davetlisi olarak gidiyorum Monaco‘ya. TV filmlerinin yarışacağı bu bir haftalık festivalde bir de konser bölümü vardı. Konserde Josephin Baker, Gilbert Becaud ve ben vardım. Josephin Baker o sıralarda oldukça yaşlıydı; ama hiç yaşını göstermiyor, hâlâ güzel vücudunu, bacaklarını sergileyen giysisiyle âdeta genç kızlara taş çıkartırcasına sahnede dans ederek şarkı söylüyordu. Monte Carlo‘da muhteşem bir otelde kalıyorduk. Bu bir hafta sürecek olan festival için Sabiha Keyn‘in hazırladığı muhteşem kostümleri (her gece ayrı bir kostüm) gala gecelerinde giyecektim. Sahnede de Zuhal Yorgancıoğlu‘nun Kars yöresinden modernize ettiği, beyaz üstüne siyah motifli, mini etekli, yine aynı motiflerle bezenmiş beyaz diz üstüne kadar çizmeli giysiyi giyecektim. Yaptığım müzikle giysilerimi özdeşleştiririm ve olaya bir bütün olarak bakarım. Benim müzikte yaptığımı, Zuhal Yorgancıoğlu modada yapıyor. Mesela, kendi türkümü, Yves Saint Laurent giysisiyle özellikle dış ülkelerde seslendirdiğimi düşünün. Festivale katılan birçok ünlü arasında Claudia Cardinale de vardı. Kendine özgü kısık sesiyle, bu esmer güzeli İtalyan yıldız, ne yalan söyleyeyim Prenses Grace

Kelly‘nin asil güzelliği karşısında sönük kalmıştı. Grace Kelly sonradan olma değil, doğuştan asil bir kadındı. Onurumuza verdiği resepsiyonda alçak gönüllülüğü ve güzelliğiyle herkesi büyülemişti. İstanbul‘a gelmek istediğini; ama çocuklarını bırakamadığı için gelemediğini söylerken çok içtendi. (Çocukları o yıllarda henüz küçüktüler.) Prens Rainier de şakaklarına düşen hafif kırlaşmış saçlarıyla hoş bir adamdı. Daha önceki önemli bir olayı anlatayım sizlere. Paris‘te Barcley Plak Şirketi ile üç yıllık bir sözleşme yapmıştım. Monte Carlo konserim sebebiyle Barcley benim için büyük beyaz, lila renkli nefis bir afiş hazırlamıştı. Afişte ―Grand Vedette Turc Esin Afşar‖ yazılı idi. Anlaşmaya göre bu afişler, Monte Carlo sokaklarına asılacaktı. O sabah bir telefon gelmişti. Festival organizatörü, binbir özürle benim afişimi asamayacaklarını söylüyordu. Gerekçe de şuydu: Gilbert Becaud, ―Eğer o Türk‘ün afişlerini asarsanız ve de benim ismimi onunkinden 40 kez daha büyük yazmazsanız bu konsere çıkmam!‖ demiş. Hoppala! Dünya çapında ünlü Becaud‘nun, Esin Afşar‘ı kıskanacak hâli yok ya! Ne menem iştir bu? Basınla söyleşi yapmak için otelin lobisinde bir araya geldik. Becaud‘ya dönüp ―İsminizin 40 kez daha büyük yazılmasını istemişsiniz. Çok üzüldüm. Oysa ben sizi 100 kez daha büyük zannediyordum‖ dedim. Eveledi geveledi, doğru dürüst bir yanıt veremedi. İşin aslı sonradan öğrenildi. Dediklerine göre Gilbert Becaud, meğer Ermeni asıllı imiş. Sanat yaşamımda birkaç kez aynı nedenle engellemelere uğramışımdır.

Ertesi gün ünlü Monte Carlo Kumarhanesi‘nde makinelerde şansımı denerken (Rulet çevirecek hâlim yoktu ya!) Becaud, hafiften kur yaparak ―Aşkta kazanıyorsunuz galiba?‖ diye sorduğunda, ―Evet! Kocam beni çok seviyor‖ diye alaylı bir biçimde yanıtlamıştım. Konser gecemizde bana ünlü Amy Barelli Orkestrası eşlik ediyordu. Seslendirdiğim parçalardan biri de ―Üsküdar‖ idi. Ama çok değişik bir yorumla okudum. Düzenlemeyi de Andre Keer yapmıştı. Bir bölümünde doğaçlama yaptığım blues‘u çok beğenmiş, hemen notasını yazıp parçaya eklemişti. İlk kez seslendirecektim Monte Carlo‘da. İzleyiciye giysim ve de repertuarım ilginç gelmiş olmalı ki, konser sonunda bütün salon ayakta alkışlıyordu. İşin garibi, Becaud‘ya bana gösterilen ilgi gösterilmemişti. Hani neredeyse ―Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste‖ diyesim geliyordu. Ne var ki aheste aheste değil, çabuk çabuk çıkmıştı ahım. Monte Carlo‘daki Onuncu TV Festivali‘ne Türkiye henüz bir filmle katılacak durumda değildi o yıllarda; ama Türkiye‘den jüri üyesi olarak TRT Yönetim Kurulu Başkanı olan ağabeyim Suat Sinanoğlu da katılmış meğer. İşin enteresan tarafı ikimizin de birbirimizden haberi olmadığından, orada karşılaşınca pek şaşırmıştık. Benim ağabeylerim ilginçtir. Bu gibi durumlarda bana yararları olacakları yerde hep zararları olmuştur. Örneğin, bir festivale katılmak üzere TRT benim ismimi verdiğinde ağabeyim, ―O, festivallere çok gidiyor, başkasını gönderin!‖ diye karşı çıkmış. Ama Monte Carlo‘daki konserimden sonra beni içtenlikle kutladığını da buradan açıklamalıyım. Yale Üniversitesi‘nde profesör olan ağabeyim Oktay Sinanoğlu da 35 yılı aşkın bir süredir Amerika‘da olmasına karşın, bana konser verdirmek için en küçük bir çaba göstermemiştir. (Ta ki “Yunus Emre” yılı nedeniyle Kuzey Amerika konserlerim için Kültür Bakanlığı ve Amerika‟daki üniversite öğrenci dernekleri devreye girene dek.) Amerika‘ya gittiğim zaman da ağabeyim âdeta hazıra konmuş ve oradaki konserlerimden birkaçını izleyip benimle gurur duyduğunu söylemiştir, o kadar. Ama pozisyonundan yararlanıp, işe yarar yaramaz demeden sülalesine kol kanat gerip, onları civcivler gibi etrafına toplamasındansa, benimkileri yeğlerim doğrusu! (Her ne kadar dürüst insanlara madalya verilmiyorsa da!..) ―Bir hafta boyunca her gece bir gala vardı‖ demiştim. Erkan Özerman bana bu galalarda, her gece ayrı bir giysi giydiriyordu ve de hemen hemen salona en son biz giriyorduk. Bu bana çok ters geliyordu. Ama Erkan her seferinde, ―Ben bu taktikleri Dario Moreno‘dan öğrendim. Neyine gerek, sen beni dinle!‖ diyordu. Gerçekten de biz salona girdiğimizde bütün başlar bize çevriliyordu. ―Türk, bu gece acaba ne giydi?‖ merakı içindeydiler. Festival sonunda açıklandı ki ―En İyi Giyinen Sanatçı‖ seçilmiştim. Yaşasın Zuhal Yorgancıoğlu, nur içinde yatsın Sabiha Keyn!

Romanya

Romanya‘da bir kayak merkezi olan Brasov‘da yapılan uluslararası şarkı yarışmasına katılmak üzere yola çıkıyorum. Aylardan şubat. Hava soğuk mu soğuk. Ünlü bestecilerimizden Muammer Sun‘un, Ömer Hayyam‘dan bestelediği ―Seni sevdim diye kınarlarsa beni simli bestesi ve bir Romen bestesi olan ―Of inimioare‖ ile katılacağım yarışmaya. Bir hafta sürecek olan bu festivale, yarışma dışı davet edilen birbirinden ünlü sanatçılar da var. Aklıma gelenleri hemen sıralıyorum: Connie Francis (Amerikalı), Claude Nougaro (Fransız), Marie Laforét (Fransız), Ewa Demarczyk (Polonyalı), Joe Dolan (İrlandalı) ve Juliet Saget (Fransız). Claude Nougaro‘yu ise ilk kez Romanya‘da izledim. Fransızların bu ünlü şarkıcısı, o zamanlar oldukça genç yaşlardaydı. Müziği bana çok ilginç, kendine özgü ve etkileyici gelmişti. Şarkı söylerken mim de yapıyordu bazen. Yıllar sonra Paris‘te gördüğümde ise caz söylemeye başlamıştı ve artık zirvede olan olgun bir sanatçıydı. Ewa Demanczyk de beni en çok etkileyen sanatçı olmuştu. Aynı zamanda mimar olan bu kadın, sahnede inanılmaz etkileyici bir şarkıcıydı. Siyahlar içerisindeki bu kadın, hiç hareket etmeksizin yalnız yüz ifadesiyle şarkı söylüyordu. Polonya dilinde söylediği şarkılar, dilini anlamadığım hâlde beni inanılmaz etkilemişti. Âdeta büyülenmiştim. Bu güçlü sanatçı, özellikle bir şarkısında ağlamakla gülmek arasındaki oyunu ve ses rengiyle beni hem etkilemiş hem şaşırtmıştı. Programı sona erdiğinde ise gözlerimden süzülen yaşlarla ayağa fırlamış ve çılgınlarca onu alkışlamıştım. Önce bu durumumdan utandım ama çevreme baktığımda –jüri üyeleri de dâhil olmak üzere– herkesin kendisini ayakta alkışladığına şahit oldum. Topluluğunun da mizansenleri gayet ilginç ve oldukça ölçülüydü. İster istemez ülkemi ve de grupların sahne disiplinsizliğini düşündüm. Bu işler; disiplin, kültür ve de eğitim gerektiriyor pek doğaldır ki…

Bizdeki gibi kolay olmuyor bu işler. Ağzından sakızını atıp, bacağını ve göğsünü açıp sahneye fırlayarak şarkıcı olmak yalnız bizim ülkemize has ne yazık ki! (Gerçek sanatçılar üstlerine alınmasın!) Ewa Demarczyk‘i üstlenip buraya getiren, jüri üyelerinden İsveçli yaşlı bir adamdı. Bize böyle bir sanatçıyı dinleme fırsatı verdiği için kendisine teşekkür ettiğim zaman İsveçli jüri üyesi: ―Olur mu? Asıl ben size teşekkür ederim, böyle bir sanatçıyı anlayıp takdir ettiğiniz için‖ deyip acı acı gülerek ilave etti: ―Paris‘te maalesef bu kadını hiç mi hiç anlamadılar. Olimpia‘da jonklörlerden önce çıkardılar onu.‖ Oysa büyük isim olan, Marie Laforét için bile ondan sonra sahneye çıkmak talihsizlik sayılırdı. Yarışmacı olan Julie Saget, çok sempatik, hayat dolu, hatta çılgın bir kızdı. Ufacık tefecik bu çılgın şarkıcı için, ―Olsa olsa bu kız sahnede rock söyleyip dans eder‖ diye düşünüyordum. Oysa öylesine şaşırttı ki beni, sahnede izlediğimle özel yaşamında tanıdığım Julie, sanki ayrı iki insandı. Sarı saçlarını ensesinde toplamış, düz, sade siyah bir giysi ile sahneye çıkan Julie Saget, daha ilk anda saygı uyandırıyordu izleyenlerde. Müziği çok ilginç ve kendine özgü idi. Şarkı sözlerini kendi yazmıştı. Daha sonra dostluğumuz ilerlediğinde bana imzalı bir plağını vermiş ve bütün şarkılarının sözlerini kendisinin yazdığını söylemişti. Yine onunla Bulgaristan‘da karşılaştık; ben Türkiye‘den, o Fransa‘dan yarışmaya katıldık. Yıllar sonra da benim Fransa‘daki konserime gelecekti. Benim yarışma günüm geldiğinde, Türkçe sözlerle söyleyeceğim, Romen şarkısının ilk dörtlüğünü Romence söylemem için ısrar etti orkestra şefi. Bunu benden dostça istemişti. Ben de ezberlemeye çalışmıştım. ―Of inimiore, deçe mi separe ki nioptaimore…‖ filan gibi bir şeyler. Hayy Allah! Bir sözcüğü, birden unutuverince mezür (ölçü) kaçırmıştım. Bu yüzden de dereceye girememiş ve ―Kritik ödülü‖ denen basın ödülünü almıştım. Özellikle seslendirdiğim Muammer Sun‘un bestesi çok beğenilmiş, başka ülke sanatçıları tarafından da satın alınmak istenmişti. Ertesi gün izleyici olarak yarışma salonuna girdiğimde ise bütün jüri, ayağa kalkarak beni saygıyla selamlamıştı. Aslında daha büyük bir ödüle lâyık olduğumu söylemişlerdi. TV programları, radyo programları yaptım ertesi gün. Braşov Dağları‘nda Yunus Emre‘den ―Bana seni gerek seni‖yi söylemiş, donmamak için de bütün TV ekibi ve ben konyak içmiştik. Güzel anılar ve dostluklarla ayrılmıştık Romanya‘dan.

Nice – Cannes – Monte Carlo

FRANSIZ RİVİERASININ İNCİLERİ

Fransa’nın güney sahillerinin büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Ülkenin, en fazla turist çeken bölgelerinden biri olan, Cote d’Azur olarak da adlandırılan bu sahil şeridinin en ünlü merkezlerine kısaca bir göz atalım.

NİCE

Fransa’nın Cote d’Azur bölgesinin ve dünyanın en güzel ve güneşli şehirlerinden Nice, Avrupa’nın en çok turist çeken yerlerinden biri. St. Tropez’den buraya uzanan otoban Fransızlar tarafından ‘güneşli yol’ olarak adlandırılıyor.

Burası, dar sokakları ve eski binalarıyla, şehrin en tarihi bölgesi. Nice ve çevresi aslında uzun yıllar İtalyan egemenliği altında kaldı. Halkın büyük çoğunluğu da İtalyan’dı. 19. yüzyılda Fransa, İtalya’ya göre daha zengin ve güçlü olduğundan, 1860 yılında yapılan referandum ile Nice ve bulunduğu bölge Fransa’ya bağlandı.
Bu nedenle, o dönemden kalma evlerde tipik İtalyan mimari özellikleri görülüyor. Konuşmayı ve yakın iletişimi seven İtalyanların yaptığı, birbirine yakın binalar ve pencereleri kepenkli evler yan yana sıralanmış.

Yürüyerek keşfedebileceğiniz bölgeye en az birkaç saatinizi ayırmak gerekir. Eski şehrin, cıvıl cıvıl, sürekli hareketli sokaklarında gezerken yorulduğunuzda, mola vererek, yöresel lezzetleri keşfedebileceğiniz birçok restoran da bulunuyor.
Eğer yolculuğunuz ekim – haziran ayları arasındaki döneme rastlarsa, Opera Binasında da birçok opera, bale ve konsere de seyirci olabilirsiniz.

Cours Saleya Pazarı: Nice Eski Şehir’de kurulan açık pazarları da içinde barındıran bölge, şehrin mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri. Rengarenk çiçekler, yöresel lezzetler, hediyelik eşyalar, mis kokulu sabunlar, bulabileceğiniz ürünlerden sadece birkaçı.
Pazarda vakit geçirirken yorulursanız çevrede, oturup dinlenebileceğiniz, kahve içebileceğiniz veya yemek yiyebileceğiniz birçok restoran ve cafe alternatifi de bulunuyor.

Nice Sahilleri: Nice şehrinin en güzel kısmı hiç kuşkusuz, kilometrelerce uzanan sahilleri. Nice’te istediğiniz yerden denize girebiliyorsunuz. Plajlarda ücret karşılığında şemsiye ve şezlong kiralayabilirsiniz. Plajların taşlı olduğunu da belirtelim.

Place Massena Meydanı: Massena Meydanı, şehrin en merkezi yeri. Tarihi Eski Şehir bölümü, Nice’in en ünlü ve geniş caddelerinden Jean Medicine ve trafiğe kapalı Rue Massena arasında kalan meydanın ortasındaki fıskiyeler de çok meşhur. Şehirde bazı dönemlerde yapılan etkinlikler ve festivaller bu meydanda düzenleniyor. Her yıl 13 Şubat – 1 Mart arasında düzenlenen Nice Karnavalı’nın merkezi de bu meydan oluyor.

Garibaldi Meydanı: Garibaldi adı Nice’de birçok yerde karşınıza çıkıyor. Meydanı, restoranı, Provence Bölgesi’nde bazı yerleşim yerlerinin ismi olarak duyuyorsunuz. Köklü Garibaldi Ailesi dünyanın en küçük ikinci ülkesi Monaco’yu yönetiyorlar.
Nice’in en ünlü ve güzel vakit geçirebileceğiniz meydanlarından bir tanesi Garibaldi Meydanı. Meydanda aynı isimli bir cafe – restoran hiçbir zaman boş kalmıyor.

Parc de la Colline du Chateau Tepesi: Şehrin kuş bakışı manzarasını seyretmek ve fotoğraflarını çekmek için en uygun yerlerden biri Parc du Chateau Tepesi. Kale tepesi anlamına gelen Parc du Chateau’da eskiden yer alan kale sonraları yıkılmış. Rue des Ponchettes yolunda bulunan asansör ile buraya çıkılabilir veya yürüyerek tırmanılabilir. Eski Nice bölgesi, liman bölgesi ve Nice sahil bölgelerinin fotoğraflarını buradan çekebilirsiniz.

Nice Liman Bölgesi: Adeta Kalamış Marinasını andıran Nice liman bölgesi ve çevresinde kahvaltı sonrası ya da akşam vakti keyifli bir gezinti yapılabilir.

Parc Floral du Phoenix Parkı: Şehrin yemyeşil parklarından olan Parc Floral du Phoenix, ayrıca şehrin en büyük camdan evini de içinde barındırıyor.

Cathedrale Saint Nicolas Katedrali:  Saint Nicolas Kilisesi, Rusya dışında bulunan en büyük Ortodoks kilisesi. Bu bölgede yaşayan Rusların ibadet etmeleri için yapılmış. Rus Katedral mimarisini Rusya’ya gitmeden incelemek isteyenler için bulunmaz fırsat.

Müze sever misiniz? Paris’in dünyaca ünlü müzesi Louvre gibi müzeleri olmasa da Nice’de sanat ağırlıklı müzeler bulmak mümkün. Özellikle Yahudi sanatçı Marc Chagall’ın eserlerinin bulunduğu müzeyi tavsiye ederim.(Salı günleri kapalıdır. Giriş 8€)

Yeme İçme: Bildiğiniz gibi Fransız mutfağı dünyaca meşhurdur. Sahildeki restoranlarda özellikle deniz mahsulleri ile birer kadeh Beyaz Şarabı tavsiye ederim. Ayrıca balık çorbası ile Fransızlara özgü soğan çorbası damak çatlatan lezzetler arasında sayılabilir. Salade Niçoise (Nis Salatası) da ismini bu şehirden almıştır. Yemek sonrası Çikolata ve muzlu Krep yanına 2 top Vanilyalı Dondurma ısmarlayın.

Son Olarak Birkaç Not: Yaklaşık her bir şehre ayrılmış birer gününüz var ise. Tatili olduğunu göz önünde bulundurup, fazla koşturmadan keyifle gezip dinlenerek, yıllık yorgunluğunuzu atmanızı tavsiye ederim. Örneğin sabah kahvaltısı sonrası saat 10.00 gibi yollara düşmeye, akşam yemeklerini sahillerdeki lokantalarda keyif ile yemeğe, yemek sonrası varsa bir müzikal ya da gösteriye gitmeyi tavsiye ederim. Ya da hava uygunsa sahildeki cafe’lerde insanlara karışıp şehri yaşamanızı öneririm.

Bir şehri en pratik ve hızlı gezmenin yolu Hop On – Hop Off çift katlı turist otobüslerine binmek geçerken beğendiğiniz yerleri haritadan işaretlemek daha sonra tekrar buraya gelip gezmektir.

CANNES

Bu seyahatte Nice’de konaklamayı düşünüyorsanız, araba kiralayarak ya da tren ile rahatlıkla Cannes’e gidebilirsiniz.

Sahil şeridinde olan Cannes şehrinde kültürel olarak yapılacak maalesef çok fazla etkinlik yok. Müzelere meraklı iseniz, tarih ve deniz müzeleri, kilise olarak da Notre dame de l’Esperance gibi ziyaret edilebilecek yerler arasında. Mayıs ayında yapılan Cannes Film Festivali ile ünlenen bu şehirde yazın insanlar plajlarda ünlüler ile birlikte güneşlenme fırsatı bulabiliyor.

Marinada dolaşıp cafe’lerde oturup restoranlarda yemek yemek, Cannes’ı yaşamanın en güzel yollarından biri olacaktır. Şehir turu kapsamında ise yapılabilecek en ideal şey, çift katlı otobüs ile tur aldıktan sonra şehri La Croisette yürümek, Roseraie Parkını gezmek olabilir.

MONTE CARLO

Fransa’nın güney sahilinde ayrı bir devlet olarak kurulan, dünyanın ikinci küçük ülkesi Monaco’nun kartal yuvası gibi tepede kurulu olan başkenti olan Monte Carlo, casinoları ve zenginlerin yatlarını demirledikleri marinası ile meşhur.

Monte Carlo’da gezilecek yerler arasında ilk sırada ünlü Monte Carlo Casinosu sayılabilir. 1863 yılında ünlü Mimar Charles Garnier tarafından yapılan Monte Carlo Casinosu, bugün de Monaco’yu ziyaret eden turistlerin mutlaka fotoğrafını çekip, görmek istediği yerlerin başında geliyor. İçeriye, kumarhanelerin bulunduğu bölüme girmek isterseniz mutlaka şık bir kıyafet giymeniz gerekiyor.

Monte Carlo Casinosunun sahil tarafında ve çevresinde, ünlü markaların mağazalar yer alıyor. Ayrıca casinonun geniş ve bakımlı bahçesinde gezmeye çok uygun.

Monte Carlo Casinosunun önünde, Monaco ve Fransız rivierası’nın en ünlü kafesi Cafe de Paris bulunuyor. Monaco’yu gezmeye gelen turistler bu cafe’ye mutlaka uğruyorlar. Cafe de Paris’in dondurmaları ve kahveleri çok ünlü.

Grimaldi Forum: Monte Carlo’da gezilecek yerler arasında yer alan Grimaldi Forum, 2000 yılında tamamlandı. Grimaldi Forum, fuar, kongre ve toplantı salonu olarak kullanılıyor. Oldukça modern bir mimarisi bulunan yapının içinde ayrıca şık restoranlar da bulunuyor.

Japon Bahçeleri: Bu şehirdeki gezilecek yerler listenize Mimar Yasuo Beppu tarafından tasarlanan Japon Bahçelerini mutlaka ekleyin. Burayı ücretsiz olarak gezebilirsiniz.

SON OLARAK BİRKAÇ DİP NOT İLE  GEZİMİZİ TAMAMLAYALIM

Nice’de konaklamanız durumunda Monte Carlo’ya tren ile rahatlıkla tren ile gidilebilir. Ancak benim tavsiyem ve önerim, Nice’de havaalanında iner inmez bir araba kiralayıp bu yerlere araba ile gitmenizdir. Eğer arabanız varsa, Monte Carlo’ya giderken mola vermeden devam edip, İtalya’ya geçerek bir zamanlar harika müzik festivalinin düzenlendiği San Remo’ya gidebilirsiniz. İtalya’nın bu şirin sahil kasabasında, değişik bir kültürle tanışıp, öğlen yemeğinizi enfes şarabını yudumlayıp pizzanızı yedikten sonra, öğleden sonra Monaco’ya dönmek ve akşam Monte Carlo’nun casino’sunda gecenizi değerlendirebilirsiniz. Eğer süre kısıtlamanız da yok ise, kiraladığınız araba ile bir gününüzü Fransa’nın batı sahillerinde geçirmenizi tavsiye ederim. Birkaç saatlik yolculukla St. Tropez üzerinden Toulon’a, oradan da Marsilya’ya ulaşabilirsiniz.

Bir Tutkudur Seyahat…