Jamaika – Pınarlar Ülkesinden, Rastaların Babil’ine

Genç Arawak savaşçısı, atını dağlar arasındaki yemyeşil vadide durdurur. Doruklardan aşağıya, türlü ezgiler yankılayarak akan onlarca ırmağa, halkı için bir cennet yurt bulmanın coşkusuyla bakar. Kızıl tenli kolunu alnına yayarak, akarsuları besleyen dorukları izlerken, “Oralarda yüzlerce pınar olmalı.” diye düşünür… Genç savaşçının keşfettiği bu topraklara yerleşen Arawaklar, yeni yurtlarına “Xaymaca” adını verirler; yani “Pınarlar Ülkesi.”

Jamaika – Ocak

Jamaika’da Arawak yerleşiminin başlangıcı bu şekilde mi oldu, bilinmez. Yine de, kendimi dağlar, bereketli ovalar ve akarsularla bezeli, 10 bin kilometre karelik bu küçük ada devletinde bulduğumda, böyle bir başlangıca inanma isteği duydum. Aman, yanlış anlaşılmasın! Düş gücüme özgü bu başlangıç kurgusunun içerdiği, “Pınarlar Ülkesi” (Xaymaca) adı, bir “gerçek alıntısı”.

Bu gerçeği, ülkenin hemen her köşesinde görmeniz mümkün. Jamaika, Tepesindeki delikten su fışkırtan bir balina gibi; küçük ada, üzerinde yüzden fazla akarsu taşıyor. Ancak, yeşili tehdit altında. XV. yüzyıla dek sık ormanların bulunduğu adada, tarım alanları açmak ve ev yapmak için ağaçların önemli bir bölümü kesilmiş. Hızla artan ülke nüfusu ve ülke ekonomisinin tarıma dayalı oluşu, bu tehdidi sürekli canlı tutuyor.

Karaibler’in en büyük adalarından olan Jamaika’nın tarihine kısa bir bakış atmaya ne dersiniz?

Arawaklar, Kolomb’un keşfinin ardından, 1509’da İspanyol sömürgeciliğiyle yüz yüze geliyor ve diğer Amerind uygarlıkları gibi yok ediliyorlar. Bu katliamlardan kurtulmayı başarabilmiş bir grup Arawak yerlisi, hâlen tropikal ormanlar ve Antil Adaları çevresinde, küçük kabileler hâlinde yaşamaktadır. 1655’te buraya yerleşen İngilizler ve daha önceleri de  İspanyollar tarafından, tarlalarda çalıştırılmak için Afrika’dan getirilen köleler, dağlara kaçarak uzun yıllar özgürlükleri için mücadele ederler. Köleliğin kaldırılışı, 1833 yılını buluyor. Bunun yanı sıra koruyucu gümrük tarifeleri de kaldırılınca, fiyatlar düşüyor, şeker kamışı plantasyonlarını iflâsa sürükleyen şiddetli bir bunalım ortaya çıkıyor.

Seçkin bir beyaz çiftçiler zümresi tarafından yönetilen ve bir eyalet meclisine sahip olan ada, 1865’ten 1884’e dek doğ­rudan doğruya İngiliz İmparatorluğu’nun yönetimi altında yaşıyor. Büyük yabancı şirketlerin kuruluşuna tanık olan uzun bir politik durgunluk döneminin ardından, 1940’tan başlayarak, sendika lideri Bustamante ve avukat yeğeni Manley’in önayak olmasıyla bağımsızlık süreci başlıyor. 1953’te yeni bir anayasa kabul edilerek, Manley başbakan oluyor. 1962 yılında Jamaika, Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu)’in bir üyesi olarak kalmakla birlikte, bağımsız bir ülke olarak kabul ediliyor.

Bob Marley, Reggae ve Rastafaricilik

Jamaika’nın kahvesi, romu, doğası var; ama bir de Bob Marley’i var… Bildiğiniz gibi, adı, ülkesinin adıyla özdeşleşen Bob Marley, Jamaika dendiğinde ilk akla gelen “ulusal zenginlik”. Onlarca altın ve platin plak kazandı. Politik bir suikastten kurtuldu. Vokalisti Ganalı Rita ile evlendi. Bilindiği kadar 5 çocuğu oldu. Müzikle uğraşan oğlu Ziggy ile tanışmıştım. Çoğumuz Jamaika’yı, Tanrı-insan Bob Marley ve tüm dünyaya yayıp sevdirdiği reggae müziği ile tanıyoruz. Yetmişli yıllarda; “Avrupalı dans etmeyi bilmiyor; onlara nasıl dans edildiğini öğreteceğim.” diyerek yola çıkan Bob Marley’in sözünü ne derece yerine getirebildiği hepimizin malûmu. Hangimiz, kendini reggae’nin kıvrak ritmine kapılıp dans etmekten alıkoyabildi?..

Bob Marley için müzik yaşamdı, ölümü kabul etmeyen bir müzikti. “Havada doğal bir mistik kokusu var.” dedi. Farklı kültürlerden müzikseverlerin reggae tutkusu bir yana, bu müzik türü, Jamaikalılar için bambaşka bir anlam taşıyor. Çünkü reggae, Jamaika halkının bir bölümünün yaşam felsefesi olan Rastafariciliğin manevî müziği. Raggea aslında bir başkaldırı, bir hoşnutsuzluk, kara kıta Afrika’ya dönme özlemidir.

Rastafaricilik, 1920’lerde, Vaiz Marcus Garvey’in etkisiyle, Hristiyan düşünce biçiminin siyah bir sentezi ve Hristiyanlığın değişik bir tarikatı ola­rak ortaya çıktı. Marus Garvev, 1930’da Haile Selasiye adıyla tahta çıkan son Habeşistan İmparatoru Ras Tafari’yi, Tanrı’nın yeryüzündeki cisimleşmesi ve zenci halkın kurtarıcısı ilân etti. Rastalar, Jamaika’nın kendi öz “Babil”lerini simgelediğine ve kendilerinin yitik İsrail kabilelerinden birini oluşturduklarına inanmaktadırlar.

Tıbbî bakım, doğum kontrolü ve evlilik gibi bazı beyaz ırk alışkanlıklarını kabul etmeyen Rastalar, bir ot olan marihuana içilmesini ise savunmaktadırlar. “Dread” denen lüle lüle saçları (Türkçe’de bu saç modeli Rasta adıyla anılmakta.) omuzlarına düşmektedir. Bu saçlar kişisel çıkarların, hırsların bir kenara itilmesi anlamına gelir. 

Eğer tüm dünyadaki zencilerin özgürlük savaşlarını anlatan; ama tüm insanlığı içeren reggae müziğini seviyorsanız ve Rastafari felsefesini benimsiyorsanız, 1981 yılında kansere yenik düşerek ölen Marley’in vasiyeti üzerine gömüldüğü, Kingston’un “Dokuz Mil” köyündeki bu mezara gitmek zorundasınız. Çünkü Bob Marley’in mezarı, Rastalar’ın vazgeçilmez ziyaret yeri!

Kingston

UB4O adlı dünyaca ünlü reggae grubunun, yine tüm dünyada hit olmuş “Kingston Town” adlı şarkısına da konu olmuş başkent Kingston, adanın kuzeyinde, Blue Dağları’nın eteklerindeki Liguanea Ovası’nda kurulmuş. 1907 yılındaki deprem, kentin eski kesimini yerle bir etti­ğinden, kentte bugün daha çok modern yapılar var. Tari­hi boyunca pek çok depreme ve kasırgaya sahne olan başkentin doğal limanını, aynı zamanda bir turizm merkezi olan Palisadoes Yarımadası’nın kum setleri korumuş.

Başkent limanını koruyan bir diğer set olan dalgakıranın ucunda, XVII. yüzyılda Orta Amerika’daki İspanyol kolonilerine baskınlar düzenleyen korsanların üssü olan Port Royal kasabası bulunuyor. Jamaika’nın ilk başkenti olan bu “İspanyol kasabası”, önemli bir liman ve ticaret merkezi durumunda. Modern ve tropikal bir başkent olan Kingston’da, tepenin yamacındaki “Bel Air” bölümünde lüks evler sıralanıyor.

Başkent Kingston’un çevresinde, doğal güzellikler içinde zengin kesimin evlerinin yer aldığı büyük bir banliyö var. Ancak, bu düzenli, yeşil kent görüntüsünün içinde, gecekondu mahalleleri de yer almakta. 1960 yıllarında Yeni Kingston oluşturulmuş. Ancak parklar evsizlerle dolu. Jamaika nüfusunun % 30’u Kingston’da yaşıyor. Ülkede yaşanan yoğun işsizlik sorunu, özellikle kentin bu kesimlerindeki sefaletle birleştiğinde, bu küçük adanın, cennetin “irem bağları” olmadığını anlıyorsunuz.

Montego Bay: Kuzey Jamaika’nın Turistik Merkezi

Montego Bay, adanın kuzey doğusunda yer alan önemli bir turizm merkezi. Kingston’dakinden sonra, ülkenin ikinci hava limanı da bu kentte; bu limana charter seferi yapan birçok uçak iniyor. Oteller Bölgesi, şehir merkezi, civardaki özel villâlar olmak üzere üç ana bölüme ayrılan Montego Bay’in en hareketli yeri, Sam Sharpe Meydanı. Bu meydanda, eskiden kölelerin hapis tutulduğu bir bina dikkati çekiyor.

Burada, bizi gerçekten çok etkileyen ve aynı zamanda ürperten bir malikâneyi de gezdik; adı, Rose House. Yani “Cadının Evi” veya “Perili Köşk” veya “Lanetli Köşk”, artık siz koyun adını. Bir tepe üzerindeki bu evin önü teraslı olarak tamamen çim ve denize bakıyor. Bir şeker kamışı çifliğinin sahibi İngiliz’e ait olan bu evde, çok şaşırtıcı ve  bir dizi tuhaf olaylar yaşanmış: Ufak tefek bir hanım olan ve çiftliğin sahibi John Palma ile 18 yaşında evlenen beyaz cadı Anni, bu binada üç kocasını, aşığı ile birlikte üç ayrı odada öldürmekle kalmamış, çok sayıda köleyi de bir geceliğine yatağına davet ettikten sonra öldürmüş. Öldürdüğü kocalarını, kölelerinin yardımıyla gizli dehliz sayesinde denize attırmış. Ama sonra o köleleri de ihbar edip kaçtılar diye öldürtmüş. Yani tam bir “kara dul”muş. Sonuçta genç zenci aşığınca 29 yaşında boğulmuş.

Anlatılanlar, Stephen King romanlarında bile eşine zor rastlanacak kadar karışık ve ürpertici. Öyle ki, bu “masum” kadının mezarının başında durmak bile beni tedirgin etti. Evi daha sonra satın alanların başına da ardı ardına felâketler gelmiş. Biri balkondan düşüp boynunu kırmış, aynada ve yatağının başında zaman zaman acımasız Anni’nin siluetleri oluşuyormuş. (Çekilmiş bazı fotoğraflar bu olayı doğruluyordu.) Evin son sahibi olan hanımın, bu evi müze hâline getirerek mazisi ile ciddi kazanç sağladığı da görünen bir gerçek. Evin mobilyaları ve dekorasyonu da kölelik dönemini yansıtıyor. Bence adada mutlaka görülmesi gereken yerler arasında!

Hemen hemen 700’e yakın çiftlik evi kölelerce yakılmasına rağmen Anna’nın lanetinden korktukları için bu eve dokunmamışlar. Montego Bay’in bir de ilginç plajı var. Dr. Cave’s Beach. 1880 yıllarında Dr. Mecati buradaki mağarada su ile hastalarını tedavi ederek dünya çapında ün yaptı. Bu olay Jamaika’nın ilk turizm hareketi olarak kabul ediliyor. Ancak 1932 yılında bir fırtınada bu mağara çöktü, fakat aynı yerdeki plaj hâlen binlerce gezgini buraya çekiyor.

  • Jamaika’da 200 tür orkide yetişiyor. Bunlardan 73’ü sadece bu adaya özel ve dünyanın başka hiçbir yerinde yetişmiyor. Ayrıca, ananasın da sekiz farklı türünün yetiştiği bu adada bin çeşit ağaç var.
  • Bir Jamaikalıya herhangi bir şey sorun. Eğer onaylıyorsa yanıtı muhakkak “Ya-man” olacaktır.
  • Blue Mountain yöresinde yetişen ve aynı adı taşıyan kafein oranı düşük kahveler, dünyaca ünlü. Brezilya’dan sonra en fazla kahve ihraç eden ülke de Jamaika. Adanın en önemli geçim kaynaklarından biri olan kahve, kırmızı taneler hâlinde dalından koparılıp kurutulduktan sonra kavruluyor ve gerekirse öğütülüyor. Aslında Jamaika halkı pek kahve içmiyor. Elde edilen arabica kahvenin % 95’i ABD ile Japonya’ya ihraç ediliyor. Yine bu dağlarda bulunan bir ağacın üzerindeki çitlembik benzeri küçük meyvelerin kokusu tanıdık geliyor. Meğer “Pimento” adlı bu meyve “Old Spice” parfümünün ham maddesiymiş. Ayrıca bu ağacın yaprağından masaj sırasında kullanılan yağ ve diş ağrısına iyi gelen bir şurup yapılıyor.
  • Uzun yıllar Jamaika’da yaşayıp, en az yerli halk kadar acı çekmiş ve kölelik yapmış olan Çinliler, bu gün turizm sektöründe önemli ölçüde söz sahibi ve gelir seviyeleri de çok yüksek. Ayrıca Hintliler de adanın ticaretini ellerinde tutuyor.
  • Jamaika’da halkın arasına karışınca, fakirlikle karşı karşıya kalıyorsunuz. Dökülen belediye otobüsleriyle yapılan balık istifi yolculuk sırasında tam bir kargaşa hüküm sürüyor.
  • Hedonizm kelimesi, mitolojide “özgürce ve sınırsız eğlenme” anlamına gelir ya, Jamaika bu sınırsız eğlenceyi, özellikle yalnız bayanlara, seksin, uyuşturucunun ve dansın her çeşidiyle sunuyor. Bu konuda isim yapmış Tayland ve Filipinler gibi ülkelere de rakip olmak istiyor gibi.
  • Jamaika’da çekilen bazı filmler de bu adanın ününü artırmış. Henry Charriere’nin romanından uyarlanan ve Dustin Hoffman ile Steve Mc Quinn’in başrollerde olduğu “Kelebek” ve Tom Cruise’un “Kokteyl” adlı filmi, bu küçük adada çekilmiş. Ayrıca 007 James Bond romanının yazan Ian Fleming de aslen Jamaikalı. Bazı Bond filmleri de yine bu yeşil ve  sevimli adada çekilmiş. Ayrıca çok ses getiren Karaib Korsanları ile Brook Shields’ı meşhur eden “Mavi Göl” filmlerinin doğal platosu Jamaika olmuş.
  • Güneydeki Black River’da düzenlenen “Timsah Safarisi” de turistlerin gözdesi. Dört yüze yakın timsahtan bazıları isimleri çağrılınca (Örneğin; Tom, Jerry, Josephine, George) tek tek tekneye yaklaşıyor ve mamalarını alıp yine uzaklaşıyorlar. İşin özeti, timsahları bile birer oyuncak haline getirmişler. Nehir kıyısında Mangrove ağaçlarının gölgesinde tropikal ağaçların yapraklarını çiğneyerek kendilerinden geçen yerlilerin, dinî ayinlerinde kaynatıp suyunu içtikleri ve kokain elde etmekte kullandıkları “Koko” ağaçları da yine bu ormanda. Safari boyunca, hoş çiçekleri koklarken, çulluk cinsinden kuşları görmek de mümkün.
  • Ünlü şarkıcı Kalipso Kralı Henry Belafonte de Jamaika doğumlu. Ama 16 yaşındayken ABD’ye göç etmiş. Hatırlarsınız, Türkiye’de onun parçalarını Metin Ersoy seslendirirdi.
  • Tütünü ilk olarak, bu adanın yerlileri olan Arawaklar’ın sarıp içtiği sanılıyor. Yani bu “bela” bu coğrafyadan tüm dünyaya yayılmış. Hamak da ilk kez Jamaika’da kullanılmış.
  • “Aki” adlı bir meyvesi var bu adanın. Kabuğunun içi sabun olarak kullanılabiliyor. Irmağa atılınca da balıkları uyuşturuyor. Jamaikalılar için bir tür balık yakalama aracı da oluyor bu meyve. Tek başına ya da kurutulmuş balıkla birlikte kızartılırsa, lezzetli bir yemek olarak karşımıza çıkıyor. Tadı ise mantarı çağrıştırıyor. Ancak, aki yemenin bir şartı var: Meyvenin kabuğunun kendiliğinden çatlaması gerekiyor. Eğer dalında çatlamadan yenilirse, içindeki zehirli gaz, insan için büyük bir tehlike oluşturuyor!…
  • Üç yıl içinde İspanyolları bu adadan uzaklaştıran İngilizler büyük pazarlıklar sonucu 6 Ocak 1739’da bile bile bir sıfır kaldırarak, yani hile ile Jamaika’da 15000 yerine 1500 hektar araziyi yerli halka bıraktı. Bugün de Accompang olarak anılan bu serbest bölgelerde yerli halk kendi yönetimini kurdu. Her 6 Ocak’ta buralarda danslarla, şarkılarla, muhteşem giysilerle çok renkli bir kutlama töreni yaşanır.
  • Jamaika bayrağıdaki siyah; köle zencilerin acılarını, yeşil; bu adanın doğasını ve altın sarısı; ülkenin sahip olduğu zenginlikleri simgeliyor.
  • Jamaika’nın uzun kuyruklu milli kuşunun figürünü her yerde görebilirsiniz. Bu kuş “Cennet Kuşu”nu andırır. (Swallow tail humming bird)
  • Bayağı tombul Jamaikalı kızlar adanın her yerinde gayet cüretkar kıyafetlerle rahatça geziniyor.
  • Negril, 11 kilometrelik turkuaz renkli uzun sahili, denizi ve beyaz kumu ile ünlendi. Lona, Bloody ve Orange isimli plajlarına ziyaretçiler rağbet ediyor.
  • Jamaikalılar, Red Stripe marka yerli bira ile romu içmeyi tercih ediyor. Saf rom ise kumaşla temas ederse kumaşı deler!
  • Patty’i tatmanızı tavsiye ederim. Zaten “Juicy patties” diye bir zincir var. En lezzetli patty’i onlar yapıyor. Böreğin içine püre halinde et, tavuk, sebze, peynir, karides veya karışık olarak hepsini birden koyuyorlar. Yemekleri genelde baharatlı. Limon çiminden de çay hazırlıyorlar.
  • Ünlü İngiliz aktör, rejisör, yazar, bestesi Sir Noel Coward  bu adada “Fire fly” olarak bilinen bir ev yaptırmış.
  • Jamaika, ayrıca kolay ve ekonomik evlenmek isteyenler için bir cennet.
  • Çocuklar 2,5 yaşında yuvaya gidiyorlar. Özellikle kızların önlüğe benzer üniformaları hizmetçi giysilerine benziyor. Sanki okul biter bitmez lüks hotel zincirinde kat görevlisi olarak işe başlayacak gibiler.
  • Bu adada izin almadan insanları fotoğraflamak sahiden “tehlikeli”. BBC ekibini bile evire çevire dövmüşler.
  • 1749 yılından beri şeker kamışından rom üreten Appleton Tesisi’ni ziyaret etmek mümkün.
  • Montego Bay Havalimanı’na ismi verilen Donald Sangsters daha görevinin ilk aylarında bir davette besin zehirlenmesinden ölen, halkın sevdiği başbakanları imiş.
  • Jamaika “eşcinsel düşmanı” tutumu ile de çok eleştiri alıyor. Bu tutumu şarkılarına da taşıyan bazı Jamaikalı müzik grupları bu yüzden Avrupa ve ABD’ye davet edilmiyor. Bu adada kadın sayısı erkek sayısına nazaran çok fazla. Kızların evlenme şansı çok az.
  • Ünlü aktör Erol Flynn de bu adanın Port Antonio kentinde güzel bir ev inşa ettirmiş.
  • Kingston’da suç oranının ABD’nin dört katı olduğu bilgileri bu adaya her şey dahil, ucuz paketlerle gelen turistlerin otelin içinde kalmaya ve adada gezintiye çıkmamasına neden oluyor.
  • Adanın güneyinde de “Treasure Beach” de ufak plajları, kıyıdaki çok sevimli lokantaları ile hoşunuza gidecektir.
  • “Ys Falls” şelaleleri 1990 yılında halka açıldı. Yedi adet şelalenin havuzlarında yüzmek mümkün. Doğa adeta coşmuş. Bol oksijen insanı sarhoş ediyor. Sizi buraya traktörün çektiği ahşap bir araç götürüyor.
  • Jamaikalılar, İngilizce’yi yayarak ve yuvarlayarak konuşuyor. Anlamak zaman zaman çok zor oluyor.
  • Bir filme de konu olan Blue Lagoon, mürekkep mavisi rengi ile sahiden çok hoş. Burada ünlü Kaptan Cousteau dalış yapmış.

Mismina’nın Çayhanesi

Diwali Bayramı yeni bitmişti. Geceler boyunca, kandiller, adak mumları, çatapatlar, çalgılar, şenlikler arasında gelmiştik. Yol boyundaki çayhanelerin, seyyar satıcıların, dükkanların, irili ufaklı tapınakların önünde şimdi bolca kandil kırıkları, eriyip akmış, sağa sola bulaşmış parafinler, çatapatlardan, füzelerden, kız kaçıranlardan arta kalmış barut yanıkları vardı.

Üçüncü gecedir yoldaydık. Köylerden geçerken Diwali eğlencelerine doyamamış haylazlar, tüketemedikleri atomlarını bizim arabanın önünde · patlatmaya devam ediyorlardı. Bildikleri otobüslere benzemeyen, camı penceresi sıkı sıkı kapalı, üstünde iyice sarılmış bagajdan başka ne insan ne tavuk bulunan yabancı sarı otobüsü uzaktan görür görmez çocukların giriştikleri sinsi hazırlık kısa sürede tamamlanıyor ve tam biz geçerken ya altımızda ya az ötemizde, ya ön camın tam ortasında gümbürtülü şimşekler çaktırıyorlardı. Bizim cephanemiz tükenmişti. Yol kıyısındaki tezgahlardan aldığımız maytaplar, fişekler iki kez ikmal yaptığımız halde yetmemişti, karşılık veremiyorduk. Katlanmaktan başka çare kalmamıştı, zaten alışmıştık, sabaha Delhi’ de olacaktık.

Geçtiğimiz son köyden beri karanlık içinde yol alıyorduk. Bu yollarda hiç alışık olmadığımız kadar uzun sürmüştü ıssızlık. Çoktandır ne bir yerleşim ne bir çayhane, ne bir araba … Öylece boş, sessiz, dümdüz uzayıp giden bir yol. Oysa bu yollarda adım başı bir köye bir çayhaneye ya da tamirhanelerin çıplak ampulleriyle aydınlanmış bir yol çatıya düşersiniz. Hindistan sizi asla tenhada bırakmaz, ama gidiyorduk işte ve ortalık tenhaydı. Gece yarısını henüz geçmiştik …

Sarı otobüste on kişiydik. İki kişi dışında herkes, arkadaki ranzalarda uyuyordu. Çevrede bizim motorun sesinden başka bir ses, bizim farların ışığından başka bir aydınlık olmadığını neden sonra fark ettim …

İşte o sırada sağ tarafımızda göründü. Yandaki camda bir anda belirdi. Birkaç Diwali kandiliyle aydınlanmış çardağın altındaydı. Uzaktı, yalnızdı. .. Frene bastım. Nasıl olduysa bizim duraklamamızı beklermiş gibi, sağ tarafımızdan peş peşe kamyonlar geçmeye başladı. Oysa iki saniye öncesine kadar dikiz aynasında tek bir ışık yoktu.

Onu ilk gördüğüm andaki hali olduğu gibi hafızamda duruyor. Tahtadan, geniş bir kerevetin köşesine bağdaş kurmuş, sırtını aynalı bir mindere dayamıştı. Kamyonlar havalı kornalarını kökleyerek hala yanımızdan geçiyordu. Bağdaş kurduğu yerde hiç kıpırdamıyordu ve bizden başka hiç kimse onu görmüyordu sanki. Kamyonlar tamponlarından sarkıtılmış yüzlerce zinciri şakırdatarak geçiyordu. Kandillerin ışığı, siyah iri gözlerinde şaşırtıcı yansımalar çaktırıyor ve ayak bileklerindeki halhalları aydınlatıyordu. Kamyonlar, egzozlarından sis bulutları salarak geçiyordu. Kuzguni siyah saçları, sim işlentili erguvan bir şalın altından taşmıştı. Kamyonlar soluk almadan geçiyordu. Sanki eflatuna çalan sürmeleri vardı. Kamyonlar, yorgun şoförleriyle sarsılarak geçiyordu. Sarisini özenle kuşanmıştı belli ki ve gecenin bu geç vaktinde biraz dağılmış görünse de gözden kaçmayan bir titizlik seziliyordu duruşunda. Kamyonlar rüzgarlarıyla bizim otobüsü sarsarak geçiyordu. Nefis bir kıvrımla bükülmüş dizlerinin dibinde küçük tahta bir sandık vardı, bir zamanlar nefti yeşile boyanmış, ama sökülen boyalar yerini insan teniyle temas eden tahta rengine bırakmıştı. Kamyonlar rengarenk kasalarından taşan yüklerle bizim pencerelere sürtünerek geçiyordu. Parmakları, kulakları, bilekleri küçük ışıltılarla doluydu. Kamyonlardan fırsat kaldıkça ve yolun karşısındaki kandillerin ışığı egzoz bulutlarından sıyrıldıkça, palmiye yapraklarıyla örtülü çayhane çardağının altında, halı serili geniş bir ahşap kerevete bağdaş kurmuş dimdik oturan kadın siyahiydi, doğuluydu, geceye müthiş yakışıyordu …

Kadını bu kadar yakından ve ayrıntılarıyla otobüsün içindeyken mi gördüm, yoksa kamyonların geçişi başladığı gibi bir anda kesildikten sonra arabayı, sağa, çayhanenin az ötesine çekip kerevette yanına oturduktan sonra uzun uzun seyrederken mi aklıma yerleşti tam bilemiyorum.

Adı Mismina’ydı. Yol kıyısındaki çayhaneyi işletiyordu. Sırım gibi kocası ve iki erkek kardeşi, Mismina’nın talimatlarına uyarak çay hazırlıyor, çapati pişiriyor, sabah için havuç patates soyuyorlardı.

Yol kıyısındaki bu çayhanelerde hangi saat olursa olsun sütlü zencefilli Hint çayı ile birlikte buraların asli yemeği mercimek çorbası “dal” ve haşlanmış pirinç “bat”, hiç ikirciklenmeden söyleyeceğiniz gibi “dalbat” isteyip karnınızı doyurursunuz. Dal bat’ ın yanında tandırda pişmiş çapati ekmeği de olursa tadından yenmez. Yalnız, buralarda yemek önünüze konduğunda çatal kaşık istemeyin tuhaf karşılanır. Sağ elinizin üç parmağı varken, haşlanmış pirinci parmaklarınızla toparlayıp avucunuzun içinde tek lokmalık hamur haline getirdikten sonra, kıvamlı mercimek çorbasına daldırıp ağzınıza atmak varken, dudaklarınızla bu lezzetli lokma arasına, o tuhaf metal parçasını sokmanın ne gereği var anlaşılmaz.

Çayı pişirdikleri ocak, kerpiçle örülüp toprakla sıvanmış mutfak tezgahının üstündeydi. Modern mutfakların tezgah altı ocak-fırın düzeni bu yol kıyısı çayhanelerde de aynen uygulanır. Çoğunda sütlü çayın yanında birkaç çeşit yemek ve mutlaka pilav bulunur. Toprak tezgahın en uygun yerine açılan deliklerden birinde tencere, diğerinde çay kaynar. Üçüncü delik, çapati pişirmek için tandır olarak kullanılır. Deliklerin altında odun, saman, çöp, dal yaprak ne bulurlarsa yakarlar. Bu üç delikli ocağın yanına, çayhanenin kapasitesine göre tencereler, tabak çanaklar dizilir, çay servisi de buradan yapılır. Mismina’nın Çayhanesi ‘nde servisi patateslerin başından kalkan yakışıklı koca yapıyordu, ama bütün gözler tahtın köşesinde oturan esmer sultandaydı.

Mismina, bağdaş kurduğu ahşap tahtın köşesinden küçük çayhaneyi, belli belirsiz jestler ve mimiklerle bir prenses edasıyla yönetiyordu. Çayhanede çalışan üç kişi, yerli bir dil konuşuyorlardı kendi aralarında, alçak sesle ve gerektiği kadar. Üç erkek kayıtsız şartsız bir teslimiyet içindeydi, Mismina’ya çoktan biat etmiş, huzura ermişlerdi. Sultan’ ın dizleri dibinde, sulanıp süpürülmekten sertleşmiş toprak zeminde, çıplak ayaklarıyla küçük adımlar atarak oraya buraya gidip geliyorlardı. Sabah kahvaltısı için ekmeğimiz bitmişti, kırk çapati ısmarlamıştık onun hamurunu karıyor, çay kaynatıyorlardı. Sükûnet içindelerdi …

Bizim otobüste yatanlar, çoktandır sallantısız ortamda uyumayı unuttukları için uyanmış, birer ikişer açık havaya çıkmaya başlamışlardı. Ayakları toprağa basar basmaz, önce yandaki tarlaya gidip işiyor, sonra doğruca Mismina’nın dizleri dibine oturup çay beklemeye başlıyorlardı. Sapa bir yoldaydık ve çayhanedekiler muhtemelen ilk kez bu kadar çok yabancıyı bir arada ve yakından görüyorlardı. Bir şaşkınlık ifadesi ya da garipseme yoktu hallerinde her geceki kamyonculardık sanki onlar için …

Birkaç kamyoncu daha yanaştı bizim arkamızdan, birer çay içip gittiler. Giderken hesabı Mismina’ya ödediler. Sultan, aldığı parayı dizi dibindeki hazine sandığının kapağını hafifçe aralayarak içine bıraktı. Sandığın ön yüzünde irili ufaklı birkaç çekmece, yan tarafında işlentili pirinç kulplar vardı. Kandillerin ışığı ağırlaşmıştı. Küçük sandık da ağır masif duruşuyla ve Mismina’nın dizleri dibindeki yeriyle iyice esrarengiz görünüyordu.

Çayhanede, Mismina’nın tahtıyla mutfak tezgâhı arasında, bambu çerçeveye kenevir ipler gerilerek yapılmış, yorgun kamyoncular birkaç saat kestirip tazelensinler diye yan yana dizilmiş bir sıra somya, gelişigüzel çakılmış üç salaş masa ve sert plastik sandalyeler yanında en göz alıcı eşya bu sandıktı. Mismina’yla kocasının hiç kuşkusuz en değerli servetleri …

Gerçi sultan da müthiş süslüydü; sol kulağında bir sıra altın halka, sağ kulağında kırmızı taşlı iri ve sallantılı bir tek küpe vardı, küpenin ucundaki gümüş püsküller omzuna kadar iniyordu. Simli başörtüsünü boynundan aşağı koyuvermişti. Sarisinin altına giydiği dar bluz bereketli göğüslerini kuşatırken, gergin göbeğini açıkta bırakmıştı. Ayak bilekleri yine halhallar, ayak parmakları yüzüklerle doluydu. Hepsinin farkındaydı, kostümünü ve takılarını dişiliği gibi şahane taşıyordu. Bizim tayfadan kadın arkadaşlarımızın giyim kuşamlarına, duruş davranışlarına bakışındaki anlamı daha sonra arkadaşlarımızın bizzat kendileri itiraf etti. Biraz şaşkınlık ve garipsemeyle karışık bir ünlemdi Mismina’nın kadın arkadaşlarımız hakkındaki fikri: “Vah vah … ”

Eğer ortak bir dili konuşuyor olsaydık, el kol hareketleri ve bir iki kırık kelime dışında sözle de iletişim kurabilseydik, kim bilir neler sorup anlatırdı. Belki de bütün bir ömür geçirecekleri bu küçük işletmede, hemen arka tarafta hasırla bölünmüş oda gibi bir yerde yatıp kalkıyorlardı, bunu anlamıştık. Üç çocuğu vardı, arkadaki bölmede uyuyorlardı. Tahtının yanındaki kalasa dergilerden kesilmiş sinema yıldızlarının fotoğraflarını asmıştı. Hepsinin arasına da küçük bir ayna …

Diwali kınaları ellerini daha da güzelleştirmişti, kandiller indikçe çayhanenin ve Mismina’nın büyüsü koyulaşıyordu, yola çıkma vaktiydi, çapatile! pişmişti. Hesap ödenirken sandık bu kez aralanmadı, kapak tamamen açıldı. Hafifçe itilerek önümüze sürüldü …

Mismina hazinesini sunuyordu. Merakımızı arsız bakışlarımızdan anlamıştı, “Alın bakın ne varsa işte bu.” diyordu. Baktık. Bu küçük sandık, çekmeceleri, katları, gizli bölmeleriyle bir dükkan, bir ev, bir tuvalet masası ve kasaydı. İçinde bir dikiş iğnesiyle birkaç renk iplik, kamyonlar için yedek far ampulü ve iki boy sigorta, Mismina’nın diğer takılarıyla birlikte sürmeler, kınalar ve paralar. Her şey, sanki bir ömür, bu küçücük sandığın içindeydi ve bu çayhanedeki yedi kişinin hayatı gibi o da Mismina’nın dizleri dibinde duruyordu. Biraz daha kalırsak, biz de oranın bir parçası olacaktık, yola koyulmalıydık.

Arabaya binerken son bir kez göz attım geriye, her şey yerli yerinde gibi görünüyordu, ancak hangi arada geldiyse elektrikler gelmiş, kandillerin ışığı yerini renkli-beyaz neon çiğliğine bırakmıştı. Gözlerim Mismina’yı aradı, tahtında yoktu, arkamızdan kalkmış, yan taraftaki tarlaya işemeye oturmuştu. Kontağı çevirdim, yol yine tenhaydı, sola geçip devam ettik …

')}