Hurghada – Kızıl Deniz

Her coğrafya kendine has özellikler içerir. Bunları keşfetmek için cesaretle yola çıkmak gerekir. Yola çıkınca yalnızlığımızla baş başayız. Sevenleriniz ise genelde siz yollarda iken hep endişe duyar.

Bu kez Kızıldeniz’in Mısır topraklarında kalan batı sahiline doğru tek başıma uçmaya karalıyım. THY’nın Hurghada’ya varış saati yalnız gezginler için ürkütücü bir zaman dilimi, sabahın 03:00’ü! Üstelik bu kentte kimseyi tanımıyorum. Uçağın içinde genellikle Mısırlılar ile çok sayıda Alman turist var. Havalimanında pasaport polisi kılı kırk yarıyor. Kimseyi Mısır’a sokmamakta kararlı gibi. Tek bir görevli var, önünde ise uzanan upuzun bir kuyruk! Oysa ki bu yörenin tek geliri buraya gelen bu zenginler.

Uzun boylu tipik Arap memur, benim yeşil pasaportumu bile ciddiyetle inceledi, sağa sola telefonlar edildi. Sonunda koca siyah valizim elimde havalimanının kapısındayım. Hurghada Havaalanı uzaktan yeni ve modern görünse de iç hatları ve giriş salonu kullanışsız ve oldukça kirli idi.. Oturacak tek bir koltuk yok, tuvaletler inanılmaz pis idi. Ama dış hatlar çıkış bölümünde duty-free bölümü de tam tersine sanki bir pazar, bir şenlik yeri. Gayet hareketli. Sultanhamam’ı andıran çok sayıda dükkân ve kahve var.

Gezi kitaplarında taksinin bu coğrafyada ucuz olduğu ancak ciddi pazarlık gerektiği yazılmış. İnternetten yer ayırttığım otelim insan yapımı bir tatil beldesi olan El Goura’da. Havaalanına hemen hemen 25 kilometre uzakta. Şoförle sonunda 25 Avro’ya anlaşıyoruz. Sonra bunun bile çok yüksek bir ücret olduğunu öğrendim, Neyse sslında bu yöre çok ucuz ama sürekli kazık yememek için bir süre burada yaşamış olmalısınız. Taksi karanlığı yara yara ilerliyor. Sıcak hava akımı beni iyice sersemletiyor. Sonunda sabahın 05:00’inde otelim Sultan Bey’e varıyorum. Elbette bu saatte odayı bana tahsis etmeleri pek kolay olmuyor. İki saat kadar lobide bekliyorum. Sabahın ilk ışıkları ile sokaklarda çok sayıda kedi dolaşıyor. Bana bakıp miyavlıyorlar. Belki de açlar, susuzlar. Her yer kapalı. Elimden bir şey gelmiyor!

El Gouna aslında 14 otel, 3 marina ve 2200 özel villa ve apartman bloğundan oluşan özel bir yerleşim merkezi. Suni su yolları ile bütünleşmiş kendine has bir mimarîsi var. Ayrıca bu yerleşim bölgesinde golf sahası, hastanesi, alışveriş merkezleri, özel okulu, radyosu ve hatta bir de müzesi bulunuyor. Özel mülkiyet olduğundan girişler güvenliğin kontrolü altında. Burada oturma veya çalışma izni olmayan ve güvenliğin gözü tutmadığı kişiler bu komplekse sokulmuyor. O koca arazi ve mülkler meğer tek bir kişininmiş. Adı da “Savinis”. Mısır’ın zengini de tam zengin. Odama girip şöyle 4 saat kadar uyuyorum. Başım ağrıyor. Çok sayıda sivrisineğe bile aldırmıyorum.

Kızıldeniz boyunca 36 kilometre uzanan yerleşim alanlarına Mısırlı zenginler yanında çok sayıda yabancı da yerleşmiş. Hâlâ da kentin her bölgesinde inşaatlar tüm hızı ile devam ediyor.

Kızıldeniz bildiğiniz gibi Süveyş Kanalı ile 1869 yılında Akdeniz’e bağlandı. Arap Yarımadası’nın ucundaki Bal el Mandeb Boğazı ile Kızıldeniz Hint Okyanusu’na açılıyor.

Uyanınca sarı “Go” diye anılan bir otobüse atlayıp Hurghada Kent Merkezine doğru uzanıyorum. Ben bir yol insanıyım. Yolda düşlere dalarım. Manzara beni etkiliyor. Hayranlıkla dışarıyı seyrediyorum. Sessiz bir çöl sarılığını palmiyeler, rüzgâr türbinleri ile hepsi gerek renk gerekse mimarî açıdan coğrafyaya uyum sağlamış iki veya üç katlı turuncu renkli evler tamamlıyor. Yol çok geniş ve dümdüz. Otobüs bile dayanamayıp hız yapıyor. Ancak hangi yolun nereye gittiği belli değil. Doğru dürüst yol levhaları yok. Zaman zaman zakkumlar ile su kanalları dostça  buluşuyor. Kırk dakika sonra Hurghada’nın merkezine yaklaşıyoruz. Bu arada içinde onlarca yolcu varken otobüsün kuyruğa girip mazot alması beni şaşırttı. En az 20 dakika orada öyle bekledik. Bu coğrafyada yaşam rahat ve yavaş. Telaşa gerek yok. Hurghada’nın merkezi tipik bir Arap kasabası. Kalabalık, kirli, gürültülü ve bence anlamsız. Binalarda numara göremiyorum. Bu yerleşim merkezinin en hareketli yeri “Marine Bulvarı”. El Dahar ve Sakalah kent merkezini oluşturuyor. El Memsha ise Hurghada’nın modern kesimini temsil ediyor.

Sahil boyunca Makadi Bey, Sharm El Naga, Sum Bey gibi yabancıların tercih ettiği tatil beldeleri sıralanıyor. Al Qusery ise Kızıldeniz’in batı sahilinin önemli bir tarihî limanı.

Öğleden sonra motorla Zeytouna Adası’na gidiyorum. Su berrak, ılık ve sakin. Su sporları için ortam müsait. Ama Maldivler’de olduğu gibi rengârenk mercan balıklarına rastlamadım. Plajda genelde yaşlı Almanlar uzanmış kertenkele gibi yatıyorlar. Hareket yok, neşe yok, ortalık bir “mezarlık” kadar sakin. Hatta kimse konuşmuyor bile Günde ortalama 9 saat güneş alan bu coğrafya gençlere değil emeklilere ilginç ve ucuz gelmiş olmalı.

Kısa Kısa Kızıldeniz Hurghada Yöresi:

  • Çok çeşitli karışımlar yaparak hazırlanan kat kat ve rengârenk lezzetli meyve sularını denemek gerekir. Bazılarının içine meyve parçaları da eklenmiş. Daha hoş.
  • Bu yörede tarihî eserler ve müzeler aramayın.
  • Kızıldeniz sahillerinin mutfağına elbette balık ve su ürünleri hâkim. Ancak gelen yabancıların damağına hitap edecek her çeşit lokanta mevcut. İtalyan, Tayland, Japon, Fransız gibi. Turşu ise her yerde yemiş gibi ufak kaplarda satılıyor.
  • Şebeke suyunu içmenizi tavsiye etmem.
  • Eski Mısır filmleri dans-müzik ve hareketi ile o ünlü Hint filmlerini hiç aratmıyor.
  • Bu yörede şişman bol. Aslında Mısırlılar ince ve uzun olarak bilinir. Belki de bu şişmanlık bir varlık göstergesi.
  • İşçiler dahil herkesin elinde son model cep telefonları eksik değil.
  • Yabancılardan daima normal fiyatın iki üç katını talep ediyorlar. Manavda da, kitapçıda da, bakkalda da, takside de bu iş böyle. Çok uyanık olmanız gerekir!
  • Halkı genelde yabancılarla ilgilenip yardımcı olmaya gayret ediyor. Ancak sürekli yönelttikleri ilk soru olarak “nerede doğduğumu” bilmek istemeleri beni rahatsız etti. Bu da bir ayrımcılık değil mi?
  • Radyolarda sürekli Kuran okunuyor. Ezan da çok yüksek bir sesle camilerden hoparlörle dağılıyor.
  • Tüm Mısır’da cuma ve cumartesi günleri resmi tatil.
  • Turizm ile yaşayan Hurghada yöresini ziyaret eden yabancılara ülkelerinde alıştıkları ve tatil sırasında da bulmak istedikleri her türlü olanağı sunmaya çalışıyorlar. Ancak 183 odalı ve 3 yıldızlı Les Rois oteli bir ilki gerçekleştirerek otelinde içki servisini tamamen kaldırdı. Oysa bir İngiliz, bir Alman pubda oturup içkisini yudumlamak ister!
  • Her köşede sualtı dünyası ile buluşmanızı sağlayacak “Dalış Merkezleri” açılmış. Zaten buranın en çekici yeri aslında bu mercan kayalıkları.
  • Genellikle “Bilmiyorum” demiyorlar. Sorulanı anlamadan yorumda bulununca size genellikle yanlış adrese yöneltiyorlar.
  • “Arap devrimi” sonrası bu yöreye her yıl muntazam olarak gelen birçok zengin aile vazgeçince bu coğrafyada çarkın dönmesi için aslında Türk ziyaretçiye  çok ihtiyaçları var.
  • Hurghada tatil yöresinin en önemli rakibi Türkiye’de çok iyi bilinen “Şarm el-Şeyh”. Aslında artık THY’nın her gün uçacağı Hurghada’nın da ülkemizde tanıtımı yapılmalı.
  • Hurghada’dan başkent Kahire’ye  otobüs ile 6 saat sürüyor.

Kahire: Terk Edilmiş Güzel

Mısırlılar, paha biçilmez hazinelerin üzerine bağdaş kurmuş, yorgun, yoksul, bezgin, pis ve tozlu bir yaşamı sürdürüyorlar sanki… Kahire‘yi gezerken yönetmen Nisa Akman,  ―Bu  kenti  ve  bu  kentlileri,  tonlarca  su  getirip  iyice yıkayacaksın‖ diyordu. ―Kahire‘yi yıkamak…‖

Tanrının bile başaramadığı bu işi hayal etmektense, çölün önlenemez tozu ve çöl rüzgârının sürekli taşıdığı kum nedeniyle sanki aşıboyası rengi bir tül takmış, hazinelerini bu toprak rengi tozun ardında gizleyen bu gizemli kenti olduğu gibi kabul edip değerlendirmek daha doğru değil mi?

Evet, Kahire de tüm Mısır gibi benzersiz hazinelerin üzerinde duruyor. Firavunların kalıntıları (Giza ve Sakkara‟nın 5 bin yılın ötesinden gelen piramitleri veya müzenin hazineleri), kentin Kıptî (Mısır-Hristiyan) uygarlığının oldukça eski tarihli kilise, müze gibi zenginliklerine en son olarak da yine benzersiz güzellikteki İslam anıtları da karışıyor. Firavunların uygarlığı, yalnız yapıtlarının inanılmaz boyutları ve canlılıklarıyla değil, sünnetten mevlide, çeşitli uygulamalarıyla da sanki binlerce yıl ötesinden İslam‘a doğru uzanan bir köprü… Bugünün Kahire‘sinde ve Mısır‘ında firavunlardan, o eşsiz uygarlıktan ne kalmış diye tartışmak ve araştırmak boşuna… Kalan bir şeyler var; ama derinde… Bugün Kahire kuşkusuz sayısız cami, minareleri, inançları ve ezan sesleri ve yaşam biçimleriyle öncelikle bir İslam kenti… Ama kentin ortasında kurulan renkli çadırlarda, yeni ölen bir kişiye ağıt yakılmasından, piramitlerin bekçisi Sfenks‘te  başlayan onarım eyleminin aydınlar katında uyandırdığı tepkinin büyüklüğüne, birçok şey Firavunların uygarlığına sürekli gönderme yapıyor.

Tarihe Bir Bakış

Firavunlardan sonra Romalılar bu çevrede bir kale kurmuşlar. 639 yılında Halife Ömer‘in komutanı İbn-el Aş Mısır‘ı fethetmiş. Bir efsaneye göre İskenderiye üzerine yürümek için çadırını söktürmek üzere olan komutan, çadır direğine konan iki güvercin nedeniyle bundan vazgeçmiş, çadır olduğu yerde kalmış. Bu nedenle, çevrede oluşan kente (bugünkü   Eski   Kahire)   ―Fustat‖   yani   çadır   adı   verilmiş. Bugün, Maşr-el Atika denen Eski Kahire‘nin bir adı da Fustat. Abbasilerin komutanı, Türk kökenli Ahmed İbnî Tülûn, 870 yılında sarayını buraya taşımış, ve bugün hâlâ tüm görkemiyle ayakta olan şahane bir cami yaptırmış.

Ama Kahire‘nin asıl kuruluşu, Fatimîler dönemine rastlıyor. Fatimîler adına Mısır‘ı fetheden ―Cevher‖ komutan, bugünkü  kentin  asıl  nüvesini  kuruyor:  ―El  Kahira  –  Zafer Kazanan Kadın‖… Başkent buraya taşınıyor ve yıl 970‘lerde ünlü El Ezher Cami yapılıyor. Sonra Selahaddin Eyyûbî geliyor, görkemli bir kale yaptırıyor. Bugün bu kale, Kahire üzerinde baş döndürücü bir panaroma ile birlikte, çok daha sonra,  Hidiv  Mehmet  Ali  Paşa  tarafından  yaptırılmış  ünlü

―Albatr   Cami‖nin   ve   çevredeki   çeşitli   cami,   müze   ve kalıntıların da gezildiği önemli bir ziyaret yeri olmuş… Sonra Memlûkların parlak dönemi, Yavuz Sultan Selim ile birlikte

Osmanlı egemenliğine geçiş, Türk mimarîsinden esinlenmiş sayısız cami, mescit, medrese, türbe… Hidiv İsmail Paşa ile birlikte  kentin  Batı  etkilerine  açılması,  ―Avrupalılaşması‖ unutulmamalı… Kahire, 1900‘lerden itibaren Nil‘in öbür yakasına ve adalara da sıçrayan ve günümüze dek süregelen inanılmaz gelişmesini sürdürecektir.

Kahire‘de göze çarpan önemli bir detayda, tüm yapıları kaplayan toprak rengi toz ve bunun altından yine de belli olan, süslü, zengin, barok cepheli yapıların güzelliği… Güzel; ama terk edilmiş, bakımsız…

1956 İsrail Savaşı öncesi nüfusu 1 milyonu ancak aşan bu kent, bugün 14–15 milyon insanı barındırmaya çalışıyor. İnsanlar, tüm ülkeden iş bulmak için başkente akın ediyor, sonra burada da işsiz kalınca, başta Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış ülkelere gidiyorlar. Sokaklarda inanılmaz renklilikte bir kalabalık. Çoğu zaman örtülü, kapalı; ama hep boyalı ve bakımlı yüzleri ve özellikle gözleri ile dikkati çeken, çocuklarından alışveriş sepetlerine, her şeyi inanılmaz bir dengeyle başlarının üzerinde taşıyan kadınlar…

Sokaklardan cami avlularına, her yeri işgal etmiş, yoksul, kirli ama sağlıklı ve güler yüzlü çocuklar… Derilerinin koyu rengi kadar, ırklarına özgü güzellikleriyle de göze çarpan Nubyalılar… Şaşkın Fellahlar, yaşlı Yahudîler, çılgın şoförler, trafiği umutsuz hareketlerle bir nebze yönlendirmeye çalışan

―çavuşlar‖…    Memurlar,    medrese    öğrencileri,    hocalar, papazlar, yol arayan turistler…

Bütün bunlar, Eski Kahire‘nin El Tahrir veya Han-el- Halili meydanlarını, müze önlerini veya cami avlularını dolduruyor, kente inanılmaz bir hayat veriyorlar.

Kahire’de İslam

İslam‘ın etkisi elbette duyumsanıyor. Kentin binlerce minaresinden yükselen ezan sesiyle birlikte yaşam bir ölçüde duruyor, hemen her yerde namaza duruluyor, malını satmak üzere boğazınıza yapışmış satıcılar bile namaz vakti ortadan yok  oluyor.  Giysi  çeşitliliği  içinde  ―İslamî  kıyafetler‖  ağır basıyor. Din, sanki çağdaş atılımlarını bir türlü gerektiği gibi yapamamış bu toplumda, sığınılan son çare, zor bir yaşamı kabullenmek olmuş…

Namaz vakti camilere girmek için Müslüman olduğumuzu söylemek gereği doğuyor. Kadınlar, kimi zaman erkekler, resimlerinin çekilmesinden memnun  kalmıyorlar; bu arada fotoğraf makinem bir yumruk bile yiyor. Kaldırımda sergilenen dinsel kitapların resmini çekmek istediğim bir yerde, serginin başındaki gençler, buna şiddetle karşı çıkıyor. Yoksullukların, geri kalmışlığın resmini çeken ―turiste‖ karşı çıkan gururlu Mısırlıyı çok iyi anlıyorum; ama bunun bir

―kültür  olayı‖nı  resimlemek  olduğunu  anlatmaya  çalışıyor, itirazlarına itiraz ediyorum. Ancak tartışmak boşuna!.. Vazgeçiyorum.

Firavunlardan Kıptîlere

Kahire, gezmekle bitip tükenmeyen bir kent. Tarihe, arkeolojiye merakı olan biri için bir cennet. Giza piramitlerini bir kez daha geziyor, gizemli ve görkemli Sfenks‘te başlatılan haşin onarıma biraz üzüntüyle bakıyor, geçen seferde göremediğimiz    ünlü    ―kayığı‖    görüyoruz:    1954    yılında bulunan, 1224 sedir ağacı parçasının bir araya getirilmesi ile 25 yılda tamamlanan, 45 metre boyunda ve özel bir müzede

sergilenmekte olan firavunların kayığı… Başka bir günde  Eski Kahire diye adlandırılan semte gidiyor, buradaki Roma kalıntılarını, Doğu Hristiyanlığı‘nın ilk mabedleri arasında yer alan Aziz Serj, Aziz Yorgi, Azize Barbara ve bir Roma mahzeni üzerine inşa edilmiş olan gizemli El-Muallaka‘yı (Asılı Kilise) geziyoruz.

Geniş bir mezarlık alanın ortasında yer alan bu çok eski semtin göbeğinde, gerçekten çok etkileyici bir Kıptî (Kopt) sanatı müzesi var. Mısır tarihinde önemli bir rol oynamış olan Kıptîler (Mısır Hristiyanları), Firavunların uygarlığı ve Grek- Roma uygarlığı ile daha sonraki İslam uygarlığı arasında çok ilginç bir geçiş dönemi oluşturmuşlar. Özellikle ahşap, maden, kumaş işçilikleri olağanüstü… Kıptî sanatı, mimarîsi ve el işleriyle, Kahire‘de keşfedilmesi ve ayrıca değerlendirilmesi gereken bir alan…

―Müslüman   Kahire‖yi   gezmek   ise   kuşkusuz   günler istiyor. İbn-i Tülûn Cami‘den adını alan semt, tarih kaynıyor.

IX. yüzyıldan kalma İbn-i Tülûn Cami, şimdiye dek görebildiğim en güzel İslam yapılarından biri. Hemen yanı başındaki küçük İslam evi (diğer adıyla, Gayer Anderson Müzesi), biri XVI. yüzyıl, diğeri XVII. yüzyıldan kalma içi bir müze zenginliğinde iki eski tipik Kahire evinin birleştirilmesiyle oluşmuş.

Bu evde kentin ünlü sıcağından tümü korunmuş, gölgeli balkonlarda oturup, aşağıdaki havuzlu bahçeyi seyrederek ömür geçirmiş olan eski aileleri düşündükçe, insanoğlunun hemen her uygarlıkta doğaya karşı olabilecek en iyi yaşam koşullarını gerçekleştirmedeki becerisine hayran olmamak elde değil… Daracık Bab-el Vezir Sokağı boyunca yer alan cami ve medreselerinde Kahire‘nin gerçek yaşamını soluyorum.

Kahire‘nin  de  bir  ―Mavi  Cami‖  var:  XIV.   yüzyıldan kalma Aksungur Cami, masmavi İran çinileriyle kaplanmış… Aynı yüzyıldan kalma ünlü Hasan Medrese-Türbesi, yine İslam   sanatının   erişilmez   örneklerinden   biri   olan   ―Bab-ı Zuwayla‖ denen eski kapının hemen yanı başında, onarım hâlindeki El Muayyed Cami‘nin şerefelerine çıkıyor ve Müslüman Kahire‘ye panoramik bir bakış atıyoruz. Eğer insan bütün bu camileri, medreseleri ve türbeleri gezmeye kalksa, bu kentte aylar geçirmesi gerekir.

İslam dünyasının en büyük üniversitesi, öğrencileri arasında birçok Türk de bulunan El-Ezher kompleksi Memlûk Sultanı El Guri‘nin adını taşıyan külliye ve Ahmed Maher meydanındaki ünlü İslam Müzesi (Ahşap işçiliğinden, İznik Çinileri‟ne, fildişinden cam işlerine, İslam sanatının şimdiye dek gördüğümüz en zengin koleksiyonları var burada), gezebildiğimiz diğer yerler oluyor.

Fethiye Muhammed, yaşı belli olmayan bir Arap kadını. Kocasını yitirmiş, iki oğluyla yaşıyor. Oğullarından Ragıp‘la birlikte yaşadığı oldukça yoksul odada ziyaret ediyoruz onu… Şoförümüz  Muhammed  bizi  buraya  getirdi…  ―Mezarlıklarda yaşayan‖ birilerini görüp konuşmak istemiştik. Şoförümüzün oldukça sınırlı İngilizcesi (Buna kimi zaman Türkçe sözcükler de karışıyor.

Birçok Mısırlı gibi Muhammed de “Türk asıllı” olduğunu söylüyor.) aracılığıyla Fethiye Hanım, bize yaşamını anlatıyor. Mezarlıklarla iç içe bu kulübeyi iki oğlu ile birlikte yapmış. Mezarlığın sahibinin izniyle ve ona düşük bir kira ödeyerek… Kentte başlarını sokacak bir yerleri olduğu için sevinçli   gözüküyorlar.   ―Ölülerle‖   başbaşa   yaşamak   ise anlaşılan onları hiç de rahatsız etmiyor.

Kahire‘de bu durumda sayısız insan var. (Tam bir sayı edinemedik, kimse söylemiyor.) Bu, ilk ağızdan sanıldığı gibi kovuklarda ve mezar içlerinde sefil, ürkünç bir yaşam biçimi değil. Mısır mezarları, bizimkilerinin tersine insanların çok aralıklı olarak gömüldüğü, türbelerin bol olduğu yerler. Türbelerin içine sığınmışlar, mezar taşlarının yanı başına evcikler kondurmuşlar.

Ölülerle çevrili ve iç içe yaşıyorlar. Kim bilir, belki bu da ölümü; yaşamın doğal bir uzantısı, başka bir dünyada sürmesi olarak gören, değerli eşyaları, hizmetçileri, uşakları, kedileri- köpekleri ile birlikte gömülen, ölümü; sanat yapıtını  oluşturan başlıca itici güç olarak kabul etmiş, Firavunlar uygarlığının kalıntılarından kaynaklansa gerek.

Bu mezarlar ve türbeler, zaten içlerinde yaşanmasından gelen ilginçlik olmasa bile görülmeye değer yerler. Biri kentin    doğusunda,    öbürü    güneyinde    uzanan    iki   dev

―nekropol‖,  diğer  adıyla  ölüler  kenti.  Kayıtbay  Nekropolü

denen doğu mezarlarını geziyoruz.

Yaşlı (ve bahşişe doymaz) bir bekçi, bize özellikle

―Halifelerin  Mezarlığı‖  denen,  aslında  Memlûklülerin  son döneminin büyüklerine ait türbeleri gezdiriyor. XIV. yüzyıl sonlarından başlayarak günümüze dek gelen bu yapılar içinde, dokuz cami, beş sultan türbesi ve sayısız mezar var. Gezebildiğimiz türbelerin iç zenginliğini, görkemini anlatmaya sözcükler yetersiz kalıyor.

İnal, Barsbey, Kayıt Bey, Barkuk, Kurkumaz artık tarihin malı oldular. Türbeleri ise duruyor. Kâh yaşlı bir bekçi tarafından turistlere gezdirilmek kâh günümüzün yoksul Kahireli göçmenleri için geçici veya sürekli barınaklar oluşturulmak üzere…

Bu insanlar görebildiğimiz kadarıyla içinde barındıkları bu tarihsel mekânları tahrip etmiyorlar. Tersine, onlara belki bakım bile yapıyorlar. Yine de görkemli mermer oyma kapıların ardındaki peçeli kadın profilleri, izbe yataklar serilmiş türbelerdeki yaşlılar veya mezar taşlarının üstünde oynayıp duran çocukları ile bu ―ölüler kenti‖, bir yabancının Kahire denen gizemli kentten edinebileceği en ―egzotik‖, en çarpıcı, en farklı izlenimlerin bir bölümünü de sinesinde barındırıyor.