Yunan Adaları

Yunanistan, demokrasinin beşiği kendine özgü bir Akdeniz ülkesi, ama biz onu zaman zaman “mızıkçı komşumuz” olarak tanıdık. Yunanistan aslında yemekleri, dansları, müziği ile bize çok yakın. Bir çocuk doğduğu zaman “düşmanını veya kimden nefret edeceğini” bilir mi? Buna acaba kim karar verir? Ailesi mi, politikacılar mı, medya mı? Dört asır iç içe yaşamış iki ulus birbirine niye bu kadar düşman olsun ki? Hem Türkler hem de Yunanlar keyfi sever, İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Rumlar birçok güzelliği ayrıca kendilerine has sanatlarını da beraberlerinde götürdüler. Onlar ülkemiz için farklı bir renk, bir mozaik idi!

Yunanistan binlerce ada ve binlerce kilometre sahil demek. Yani Yunanlar ya deniz kenarında ya da tavernada büyürler ve yaşlanırlar.

Biz ne kadar genelde “bozkır” insanı isek, onlarda o denli “denize” bağlıdır. Bebekler bile sahilde güneşlenen annelerine eşlik ederler. Büyürler, serpilirler, motosiklet veya bisikletle sevgililerini yanlarına alıp “keşif” gezilerine başlarlar. Anakarada veya adalarda denize inen tüm sokaklardaki tavernalar gençleri bekler.

Asırlık çınarların gölgesinde bir fıçı içinde kitabını okuyan “Diyojen’e” yaklaşan Büyük İskender sormuş: “Dile benden ne dilersen?” Diyojen ise ışığını engelleyen İskender’i başını bile kaldırmadan “gölge etme başka ihsan istemem” diye yanıtlamış.

Rahattırlar, aceleye gelemezler, her köşede bir kuaför, bir güzellik salonu var. Yani kendilerine iyi bakıp güzel görünmek isterler. Ama genelde ağızlarından “sigara” da eksik olmaz. Başta biraz aksi olabilirler ama onlara “gülümserseniz” o zaman hemen dostluk köprüleri kurulur.

Mübadele ile Anadolu’dan Marsilya’ya giden bisküvi imalatçısı bir Rum vatandaşı Pire’de kahve içerken bisküvi ister. Kahveci “O da ne?” diye sorar. Hemen gemiden iner. Şu anda Yunanistan’ın en önemli bisküvi fabrikasının sahibidir.

Dört yüz yıllık Osmanlı egemenliğinde kalmış 1924 mübadele anlaşması ile nüfusunun 1/3’ü Türkiye’den göç eden Yunanistan’da adım başı Türkçe bilen biri ile karşılaşmak mümkün, rakının “uzo”, şişkebabın “sütlaki”, işkembenin “podi” olarak isimlendirildiği Yunanistan’da sokaklarda dilenci ya da mendil satan çocuklar yok.

            Bakın Bülent Ecevit “Türk-Yunan” şiirinde bize nasıl seslenmiş:

Sıla derdine düşünce anlarsın
Yunanlıyla kardeş olduğunu
Bir Rum şarkısı duyunca gör
Gurbet elde İstanbul çocuğunu


Haydi Yunanistan’ın Girit ve Rodos hariç diğer popüler aralarını tek tek inceleyelim.

Ege’nin Bahçesi Midilli, Yani “Lesbos”

Biz “Ege’nin bahçesi Midilli” diyoruz, ama Yunanca adı “Lesbos”. Dağlık ve girintili-çıkıntılı bu ada 150 bin nüfusu ile Yunanistan’ın, Girit ve Korfu’dan sonra üçüncü büyük adası.

M.Ö. VI. yüzyılda lirik şair Sappho ve çevresinde şiirlerine hayranlık duyan genç kızlar ile ünlenmiş. Lezbiyen olarak bilinen Sappho, kurduğu okulda gelin adayı genç kızlara müzik, şiir ve dans öğretirmiş.

Kızaran nara benzersin,

                        dalın tepesinde

En yüksek dalında unutulmuş

                        bir ağacın,

Hayır unutulmuş değil

                        yetişilememiş.

Sappho bu dizelerinde Midilli’yi anlatıyor olmalı. Ayvalık’a motorla iki saat mesafede olan Midilli’nin başkenti, limanın da bulunduğu Mitilini. Adanın batı tarafı ağaçsız ve volkanik hareket sonucu 20 milyon yıl önce taşlaşmış ormanı ile tanınıyor. Doğu bölümünde ise 11 milyon zeytin ağacı var. Evet, yanlış yazmadım. Yunanistan’ın nüfusu kadar kutsal zeytin ağacı bulunduruyor. Elbette zeytin toplama zamanında bu adaya bir göç dalgası akıyor. İşçiler geliyor. En önemli geçim kaynakları Uzo yapımı ile bir de zeytinyağı. Sonra da turizm geliyor.

Tam 450 yıl, 1462-1912 yılları arası Osmanlı denetiminde kalan Midilli’de Mitilini, Molyvos ve Sigri kaleleri günümüzdeki Osmanlı’yı temsil ediyor. Midilli halkı mübadele anlaşmasından sonra Anadolu’dan buraya göç etmiş, adaya renk ve canlılık gelmiş.

Midilli bir bakıma ev yapımı reçeller, tahta oyma işleri, seramik, lokma tatlısı, Olympos Dağı, küçük bahçeli evler, hanımların da yer aldığı açık hava meyhaneleri, zeytinyağı ve sabun satan dükkanlar, bir dönem burada belediye başkanlığı yapan ünlü müzisyen Mikis Theodorakis, tuzlalar, çam ve zeytin ormanları, Uzo imalathaneleri, meditasyon turları ve termal kaynaklar demektir. Midilli’de “eski” korunmuş. Tanrıların tanrısı Zeus’un kıymetli eşi Tanrıça Hera, çocukları emzirmek için göğüslerini açmış ve gökyüzüne fışkıran sütünden en yükseleni “Midilli”yi oluşturmuş.

Otobüsümüz süslü mü süslü… İki katlı. Sanki bir misafir odası. Rehberimiz Armağan Çağlayan’a benzeyen Sahir. İlk durağımız Mitilini Arkeoloji Müzesi. Modern bir müze. Roma villa mozaikleri, seramik kaplar, heykel başları, kandiller hemen dikkat çekiyor.

Mitili’nin dar sokaklarında yürüyerek St. Thedori Kilisesi’ni geziyoruz. Daha sonra Ermo Caddesi’nden geçerek Osmanlı Mahallesinde Ermiş Kıraathanesi’nde bir kahve molası veriliyor. Zeytinlikler arasında yol alarak Manamados Manastırı’na varıyoruz. İnsan kanı ile yoğrularak hazırlanmış olduğuna inanılan siyah ikonanın bulunduğu bu manastırda herkes dileklerini bir kağıda yazıp bir kutuya atıyor. İsteklerinin çabuk gerçekleşmesini isteyenler ise birer metal papuç bırakıyor. Ayazmasında su içip yanındaki kahvede ise lokma tattıktan sonra Osmanlı döneminde Türklerin yaşadığı küçük balıkçı limanı Molivoso Köyü’ne varıyoruz. Mytımna akropolünün bulunduğu tepeden Assos sadece 2,5 kilometre uzaklıkta. Tepeden köye doğru dar sokaklarda yürüyerek bu kez plajları ile ünlü Petra Köyü’nde deniz molası veriliyor. Volkanik bir tepe üzerine kurulan Meryem Kilisesi için 114 basamak tırmanmanız gerekiyor. Ünlü kadın şair Sappho’nun plajında yüzdüğü rivayet edilen “taş” anlamına gelen Petra’dan ayrılıp adanın en yüksek dağı Olympos eteklerinde yol alıyoruz. Yol üstünde bir kilisede dua edip, kıyafetlerini çalılara asıp çıplak denize girenler günahlarından arınıyormuş.

Flamingoların durağı olan bir iç denizin hemen yanında iki fabrika inşa edilmesi beni üzdü. Kalari Koyu ise sardalyaları ile ünlü.

Özgür Aşk ve Günah Adası: Mikonos

Her birinin kendine özgü bir öyküsü ve büyüsü olan Yunan Adaları arasında özel bir yeri bulunan Mikonos hayalimizde ateşli, çılgın ve yırtıcı geceleri ve “gay” yaşamı ile şekillenir. Her yıl dünyanın her coğrafyasından milyonlarca ziyaretçiyi  kendine çeker. Gün boyu meltem rüzgârlarının tatlı esintisi ile okşanan Mikonos, geceleri bar, disko ve balık lokantaları ile birden bire canlanır. Sıkı içki içilir. Sabahın ilk ışıkları ile de müzik ve kahkaha seslerinden yorgun düşer. Hint Lideri, Gandhi “her gece ölüyorum, her sabah yeniden doğuyorum demiş” Mikonos ise tam tersine insanları günaha davet eden coşkusu ile her gece “yeniden” doğar. Diğer adalar gibi “beyaza” teslim olan Mikonos birçok filme de ev sahipliği yaptı.

Dalgaların köpükleri, yel değirmenleri, iç içe geçmiş evler, ara sokaklar, evlerin arasından yükselen kiliselerin çan kuleleri, genç kızların kıyafetleri bu adada hep “beyazdır.” Pek çok cadde ve sokağın zemini koyu renkli volkanik taşlarla kaplanmış. (Bir dönem İstanbul’un yollarını kaplayan o güzel parke taşları söküldü ve yerine maalesef asfalt kaplandı.) Beyaz, yeşil ve mavinin, kuş kafesleri ve duvarlardan sarkan begonvillerle kaynaştığı Mikonos’un kimliğini hasır şapkalı XV. yüzyıl yel değirmenleri ile bir de etrafta korkusuzca dolaşan sevimli bir pelikan kuşu tamamlıyor. Merkezden ayrılıp Mikonos’un altın renkli kumsallarını dolaşmaya başlarsanız, iki katlı beyaz evlerin üstünde gökyüzü maviden önce pembeye, daha sonra ise pembeden sarıya dönüşürken kırmızı tahta sandalyenizde “Türk kahvesini” yudumlayabilirsiniz. (Aman, Yunanistan’da siz siz olun “Türk Kahvesi” demeyin burada adı “Yunan” kahvesidir.)

“St Petersburg’un kuzeyin Venedik’i” olduğu gibi tüm adaya yayılmış 350’den fazla kilisesi ile Mikonos’a da Yunanistan’ın Venedik’i derler. Adanın yüzyıllar öncesinde bir Venedik kolonisi olması bu benzetmede elbette “etkili” olmuştur.

Mick Jagger “Toparlanmak şartı ile arada bir dağıtabilirsiniz” demiş. Burada sosyete hiç toparlanmıyor. Plajda bir yazlık şezlong kirası 3 bin Avro idi.. Havuzlar pahalı Fransız şampanyalar ile doluyor, kalamar ve balık eşliğinde Santonini şarapları içiliyor, muhteşem vücutlar sergileniyor, meltem rüzgârlarının serinlettiği ateşli ve yırtıcı geceler kırmızı, mor, siyah değil “lâl”. “Bugün yaşa, yarın daha pahalı olabilir” diye düşünen jet sosyetenin uğrak yeri idi. Mikanos, Roman Polanski, David Beckham, Michael Douglas gibi ünlüleri sık sık konuk ediyordu. Bu ufak adada sakin bir plaj bulamazsınız. Doğal taş döşeli daracık sokakların her köşesinde acı-tatlı yaşam öyküleri anlatılır.

Ama Yunanlıların bir ünlü kadın generali vardır. Halkı Osmanlıya karşı silahlandırır. Heykeli adanın merkezindedir. Adı Mandı Mavrogenos. Aslında Osmanlı Santonini ve Mikanos adalarına fazla müdahale etmemiş.

Markalı ürünlerin satıldığı, yine beyaz rengin hâkim olduğu dükkânlarda, yel değirmeni ile pelikan figürleri, el işi angora bluzlar, keten perdeler, ikon benzeri dini kompozisyonlar, masa örtüleri ve çeşit çeşit içkiler satılmaktadır.

Limana yakın Manto Mavrogenous meydanında eğlenceye hazırlanan kozmopolit bir kalabalık dikkatle birbirini süzmektedir. Uzo şişeleri tek tek açılırken deniz suyu içinde saklanan ıstakozlar sıcak suda canlı canlı kaynatılmak için cepleri dolu göbekli bir müşteri beklemektedir. Kadehler neşe ile yükselirken adalara özgü bir yöntemle, özel soslarla pişirilen, deniz ürünleri ve balıklar masalara hızlı adımlarla teker teker taşınmaktadır.

Başkenti “Hora” olan Mikanos’ta eğer birkaç gün kalacak iseniz Apollo’nun doğum yeri olarak anılan Delos Adası’na gitmeniz gerekir. Tek bir ağacın bile bulunmadığı 5 kilometrekarelik ada kıraç bir görünümdedir. Mitolojiye göre, yüzyıllar öncesi Delos Adası’nda tek bir palmiye ağacı yükselirmiş. Letoon sırtını bu palmiyeye yaslayarak Apollon ile Artemis’i dünyaya getirmiş. M.Ö. 487’de Attik Delos Birliği’nin kurulması ile Delos tarih sahnelerinde tekrar yer alıyor. Antik çağda önemli bir kent olan bu ufak ada bugün bir arkeolojik merkez yani sit alanı olarak ilan edilmiş, insan yerleşimine kapalı.

Ege’ni En Etkileyici Adası: Santorini

Yunan adaları arasında en farklı, en etkileyici olanı şüphesiz yarım ay şeklindeki Santorini, Siklad Takımadaları olarak anılan grubun da en ünlüsüdür. M.Ö. 1500 yıllarında Thira Adası üzerinde bulunan dönemin önemli bir Minos yerleşim merkezi “Akrotor”, adadaki volkanın harekete geçmesi ile tarihe iyice gömüldü. Bu volkanik patlama Libya ile  Kahire’de bile hissedilmiş.

Girit adasındaki Minos uygarlığı da dev tsunami dalgaları ile tarihten silindi ve ada yüzeyi 10-75 santimetre kalınlığında asitli küllerle kaplandı. Santorini dört parçaya ayrıldı ve dünyanın en büyüğü olarak kabul edilen, uzun çapı 11 kilometre olan dairesel kalderesi oluştu. Bugün kalderenin içinde olan Neo-Kameni siyah volkanik adasının üstünde yer alan krateri gezebiliyorsunuz. Çok sayıda arkeolog Platon’un kayıp uygarlığı Atlantis’in burası olduğunu iddia ediyor. Hani Thomas More’un o ünlü kitabındaki gibi; paranın geçmediği bir ütopya olan Atlantis adasında herkes eşitti. Hatta çocuklar bile ortaktı. Doğan çocuğu sütanneleri büyüttüğü için anne ile babası bilinmezdi. Kimin kim ile çocuk yapacağına  halk meclisi karar verirdi, çok zeki çocuk istenmezdi.

Ege Denizi’nin ortasında peş peşe şiddetli patlamaların gerçekleştiği çağlarda bu doğa olayı tanrıçaların birbiri ile savaşması olarak kabul edilirmiş. Sıcak likitlerin aktığı, ateş saçan akkorun etrafı cehenneme çevirdiği bir anda denizin dibinden simsiyah bir “canavar” tüm görkemi ile su üstüne çıkar. Bu işte “Thira’dır”. Santonini’de herkes yaşamlarını renklendirerek “anı” yaşar,  “anı” değerlendirir. Çünkü bu ada birçok felaket yaşamıştır.

Balayı adası Santorini’nin bir yüzü sığ ve kumsaldır. Günümüzde turist dolu gemilerin yolcularını indirdiği tarafı ise dik kayalardan oluşmuş. Belki de korsan baskını korkusu ile tepe üstünde kurulan kente skala iskelesinden ulaşmak için üç seçeneğiniz var. Birincisi ücretini ödeyip,  kuyruğa girip teleferiğe bineceksiniz veya katırların sırtında 30 metrelik dik yamaçtan çıkacaksınız (masum hayvanlara olan saygımdan dolayı bu şık bana çok ters geldi.) Üçüncü seçenek ise 588 basamağı kaymadan tek tek tırmanmak. Tabii katırların donu olmadığı için dışkılarının üstüne basabiliyorsunuz!

Dağların sırtında kurulduğu için hem başkenti Fira, hem de adanın ucundaki sevimli kasaba Oia’da birbirine yaslanarak kayalar boyunca kutu kutu yükselen beyaz-mavi evler, denizin yeşil ve lacivert fonu ile güzel bir “kontrast” oluşturmuş.

Denizden 260 metre yükseklikteki yalçın kayalıkların üstüne serpiştirilmiş, bazıları pansiyona dönüştürülmüş kemerli bina ile mavi kubbelerin yer aldığı yılan gibi kıvrılarak yükselen merdivenlerde yürüdükçe her köşede yaşadığınız sürprizler size yorgunluğunuzu hissettirmiyor. Bazı sokaklar bir evin terasında son buluyor ve siz evin temizlik yapan hanımı ile göz göze geliyorsunuz. Her yer sanki “seyir terası.”

Sarp uçuruma yerleşmiş Oia (İa okunuyor) 1956 depremi ile denize çöken yarısını kaybedince bir süre boş kalır. Daha sonra ressam, şair ve sanatçılarının metruk evlere yerleşmesi ile tekrar canlanır. Turizme destek veren devlet yardımı ve zevkli mimarların çalışması ile ince-uzun dar sokakları, sevimli butikleri, kuyumcuları, yel değirmeni mahallesi, mavi kubbeli aile mezarları ve kiliseleri, fondaki lacivert denizi, küçük havuzlu otelleri, evlerinin önündeki sardunya ve fesleğenlerle özgür bir kimlik kazanır.

İsmini Azize Irene’den alan 76 kilometrekarelik Santonini ve Oia acaba ne kadar masum? Dünyada en fazla fotoğrafı çekilen köyü olduğu iddia edilen Oia’nın halkı “ziyaretçileri” hangi gözle görüyor. Bu soruların yanıtlarını lütfen siz de düşünün… Unutmayın ki Yunan turizm gelirinin üçte biri Santonini ve Mikanos adalarından gelmekte idi.

Toprağın volkanik yapısından kaynaklanan beyaz, siyah, yeşil rengi Santorini tatlı şaraplarının kalitesine de yansımış. Ancak yeni neslin tamamen turizme yönelmesi geleneksel şarapçılığın geleceğini tehlikeye atmış.

Santonini’de Koutsoyannopoulos Ailesinin bir yer altı şarap müzesi var. Küçük odalarda maketler yardımı ile antik çağdan bugüne kadar şarapçılık gelişimi ve teknolojisi anlatılıyor. Bu arada kırmızı, beyaz ve tatlı şaraplarını tadıyorsunuz. Santonini’de üzüm yenmez bu bir kayıptır, üzümden sadece şarap yapılır!

Ege’ye dağılmış 2385 adanın 2380’i Yunanlılara ait. Elbette büyük bir kısmı boş. Bazılarını size anlatmaya çalıştım. Oysa ki bazıları Türkiye’ye  o kadar yakın ki. Zaten adalardaki yaşamı zenginleştirenler 1924 yılı mübadelesi ile Anadolu’dan buraya gelen Rumlar.

Bakın, Balkan Savaşı sonrası İngiltere’de yapılan barış görüşmeleri sırasında, İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, Osmanlı Dışişleri Bakanı Mehmet Paşa’ya şunları söylemiştir:

“Edirne’yi size bırakmayız. Fakat On İki Adayı, İtalyanları başka bir sahada tatmin ederek size vermeye mecburuz. Çünkü biliyoruz ki bu adalar elinizde olmadan Ege sahillerini müdafaa edemezsiniz.”

Mareşal Fevzi Çakmak da, Ege Denizi’nde yaptığı gezi sırasında: “Ben bu adaların bu kadar yakın olduğunu bilseydim, İstiklal Savaşı’nda derhal adalara çıkarma yapardım” demiş. Ne dersiniz?