Orta Meksika Görülmeli

Başkent Mexico City’i arkada bırakıp Meksika’nın güneyine yöneliyoruz. Yollar muntazam ama bunun ciddi bir ücreti var. Sık sık turnikelerde otoyol parası ödüyoruz. Meksika artık ucuz değil. Komşusu ABD’ye ayak uydurmuş. Ballı fıstık Chapula, demir hindisi gibi farklı tatlar yol boyunca deneniyor. Otobüsümüzün rahat koltuklara gömülüp haritayı inceliyoruz. Burası Meso – Amerika yani Amerika kıtasının geçiş bölgesi.

Öğleye doğru 120 kilometre sonra 2100 metre yüksekliğe kurulan ülkenin dördüncü büyük kenti Puebla yerleşim merkezine giriyoruz. Depreme karşı binalar hep iki katlı inşa edilmiş. Puebla, Meksika’nın en güzel ve hareketli kentlerinden biri. Zaten Dünya Miras Listesi’ne girmiş. Puebla’nın çevresi, ikisi sönmüş biri faal üç volkanla çevrilmiş (Popocatepetl, Iztacchuatl ve Orizaba). Acapulco’yu Veracruz’a bağlayan yol üzerinde önemli bir kavşak noktası burası. İspanyollar 400’den fazla Olmek ve Toltek tapınağı üzerine kilise inşa etmiş. Koloni mirası ile tanınan Pueblo aynı zamanda el yapımı seramik ve çinileri ile ünlü. Talavera fayansları, kobalt mavisi ve sarı sırlı motifleri ile biliniyor. Fayanslar binalarının dış ve iç mekânlarını süslüyor. Geniş evleri, meydanları, uzun etek ve uzun atkılı (Febozo), beyaz jüpon ve bluzlu süslü kadınları dikkati çekiyor.

İlk olarak kentin ünlü katedrallerini ziyaret ediyoruz (1558 – 1645). Bahçesine Melek heykelleri dizilmiş, katedralin melekler tarafından tamamlandığına inanılıyor. İşçiler bu arada eyalet valisine karşı bir protesto yürüyüşü gerçekleştiriyor. Meksika’da sık sık rastlanan bir durum. İkinci ziyaretimiz Rokoko tarzının tipik bir örneği olan Santo Domingo Kilisesi’ne. Pueblo’da çeşit çeşit, renk renk “tatlı” üretilir. Bu arada bir hatırlatma: eğer kiliseye bir piskopos görevlendirilirse orası “katedral” sıfatını alır.

Acele ile rahibelerce hazırlanan bir “sos”, devlet başkanı Augustin Itorbide’nin çok hoşuna gidince bu sos “Mute Pobeno” olarak ünlenmiş ve kentin bir parçası olmuş.  “Comotes de Pueblo” ise meyvelerle tatlandırılmış bir çeşit lokum.

Yemek sonrası 4 saatlik bir yol bizi bekliyor. Zaman zaman yağmur, zaman zaman dolu yağıyor. Birçok iklimi birlikte yaşıyoruz. Yolun iki tarafı da yemyeşil mısır tarlaları ile kaplı. Ucuz işçi kullanılarak üretilen araçlar tüketim ülkesi ABD’ye gönderiliyor.

Yeni İspanya’nın can damarı kabul edilen liman kent Veracruz’a giriyoruz. İspanyolların bu coğrafyada ilk ayak bastıkları yer burası, yine Meksika’da ilk tren hattı gümüş cevherini taşımak amacı ile Mexico City ile Veracruz arasına kurulmuş. Otelimiz kentin ana meydanına yakın! Her akşam 17.30’da bando eşliğinde gerçekleşen bayrak indirme törenine yetiştirmek için koşturuyoruz.

Veracruz XIX. yüzyıldaki görkemli havasını kaybetse de koloni mimarîsinin izlerini günümüzde de taşıyor. Bol sayıda hediyelik eşya satan ufak stantlar yan yana sıralanmış. Arkadaşlar otelde yemek yerine sahilde su ürünlerini tatmak istiyorlar. Hava rutubetli ve boğucu sıcak.

Veracruz-Palenque 11 Saat Yolculuk! (611 kilometre)

Tekrar otobüsümüzün tekerlekleri dönüyor. Zaman zaman yol çalışmaları var. Mango ağaçlarının yanında durup iştahla mango yeniliyor. Şeker kamışı tarlaları da dikkati çekiyor. Sakız ağacı sadece Türkiye ile Meksika’da, Orgen ağacı ise sadece Meksika ile Fas’ta bulunuyor. Yollarda upuzun tırların trafiği çok yoğun. Tüm ulaşım bizdeki gibi karayolu ağırlıklı. Demir yolları ihmal edilmiş. Villahermosa’da tipik bir yerel lokantada aldığımız öğle yemeği farklı ve lezzetli idi. Ben avagadro salatasını doğrusu çok beğendim. Sonra evde de yaptırmaya başladım. Ama avagadro bayağı pahalı.

Guatemala sınırına yakınız. Yüzlerinde kar maskesi ile kapalı Zapatista (ELN) gerillaları ile karşılaşıyoruz. Gümrükte bekleyen kamyonlardan belirli bir para alıyorlarmış. Rehberimiz Ferhat da bizim otobüs için 30 peso ödemiş. Aldıkları para aslında çok az. Çünkü politik olarak halkı karşılarına almamaları gerekiyor. Devletin de bu eyleme sesi çıkmıyor, karışmıyor. Bu hareketin lideri ağzında piposu ile ünlenen Marcus’un kimliğini bugüne kadar kimse bilemedi.

Nihayet Palenque Maya Antik Kenti sayesinde hızla gelişen Palenque Kasabası’na varıyoruz.

Tropik ormanlarına giriyoruz.

Palenque Maya Antik Kenti Geziliyor. Virajlı Bir Yolla Misol-Ha Şelalesi, San Juan Chamula Kilisesi ve Sonunda San Cristobal (219 kilometre):

Her sabah 7’de kahvaltıdayız ve saat 8’de ise hareket, her gece başka bir oteldeyiz. Yirmi dakika sonra Maya toplumunun en etkileyici kentlerinden biri olan Palanque’de keşfe başlıyoruz.

Palanque’nin Mayalarca verilen esas adı “Lakam-Ha” (büyük sular). M.Ö. 2500 ile M.S. 300 yılları arasında tarım, avcılık ve balıkçılıkla geçinen önemli bir Maya kenti olan Palanque en parlak dönemini tahtı 13 yaşında annesinden teslim alan Kral II. Pakal (M.S. 615-683) yıllarında yaşar ve 40 bin nüfusa erişir. Daima Maya kentlerinde gözle görünenden daha çok fazlası vardır, rüyalarla örülmüş bir dünya yaratılmıştır. Güneş tutulmasını bile hesaplayan yönetici asil grup böylece köylüleri etkiledi. Paris henüz bir köy iken Mayalar bilim ve sanatta harikalar yarattı. Sonra birden Maya kentleri bir sessizliğe bürünür. Nedeni bugün bile kesin olarak belli değil. Palanque 16 kilometrekarelik alanı, yüzlerce yapısı ile sık ormanda kaybolur. Altın peşinde koşturan İspanyollar bile burayı bulamaz. İlahi krallar kaybolur ama Maya halkı 3 bin yıldır ve bugün de yaşamını ve geleneklerini devam ettiriyor.

Karşımıza ilk olarak “yazıtlar piramidi” çıkıyor. İçinde 81 yaşında olan kral II. Pakal’ın lahit odası var. Ama lahitin taş süslemeleri ile ünlü kapağı başkentteki arkeoloji müzesinde. Kırmızı Kraliçe olarak anılan mezarın ise II. Pakal’in ya annesi ya da eşine ait olduğu söyleniyor.

Karşımızda kutsal Seyba Ağacı duruyor, ormanda ise jaguar ve maymunlar geziniyormuş. Burası koruma altında bir ulusal park. Ayrıca Palanque 1987’de Unesco Dünya Kültür Mirası olarak kabul edildi. Yapay bir teras üstüne kurulu sarayın üstüne çıkıyoruz. Çok sayıda satıcı var. Yemyeşil çim örtüsü tüm sahayı kaplamış. Simetri yok ama harmoni etkili…

Üç piramit yan yana dizilmiş… Güneş, haç tapınağı ve yaprak haç tapınakları. Bazı arkadaşlarımız haç tapınağına tırmandı. Buradaki binaların yüzde 90’nı tanrıya adanmış, ama esas amaç tanrıya yaklaşmak. Beyaz kıyafetli kabile koruma altında olan yerel Lakadonlar.

Ormanın içinde su sesleri eşliğinde zevkli bir yürüyüş sonrası antik kentten dışarı çıkıyoruz. Misol-ha Şelalesi’nin (40 metreden dökülüyor) göletinde yüzüyoruz. Su adeta gökyüzünden akıyor.

Virajlı yolda oldukça yavaş ilerliyoruz. Yollardaki çok sayıda tümsek hızımızı kesiyor. Öğle yemeğini doğa içinde bir lokantada alıp (Selva Maya) yola devam ediyoruz. Buranın halkı benzin istasyonu açtırmıyormuş böylece araçlara bidonlarla benzin satıyorlar.

San Juan Chamula Maya köyünün kilisesi sahiden insanı şaşırtıyor. Tamamen bir Maya tapınağı! Haçlar ağaç dalları ile kapanmış. Yerde çam ağacı dalları duruyor böylece kilisenin zeminine değil kendi topraklarına basmış oluyorlar, kilisenin her köşesinde dizili yüzlerce mum dikkati çekiyor. Ziyarete gelen Maya aileler bir hindi veya tavuğun kilise içinde başını kopartıp kurban ediyor. Her yer kan içinde, içim bulanıyor, kendimi dışarı atıyorum. Enerjisi çok yoğun bir yer. Yoruyor. Ama elbette çok ilginç bir yer. Bir Alman papaz bu duruma itiraz edince mayalar kiliseyi ateşe vermişler, yanan kilise öyle duruyor. İnanç en zor değişen kavramdır.

Köyün sokakları aç köpeklerle dolu! Hem de hepsi cins köpekler. Köpeklerden biri aynen sırtlana benziyor. Ufacık bir köpek ise uyuz. Oysa ki tedavisi çok kolay, kimse ilgilenmiyor. Köpekler bizi bir umutla otobüse kadar takip ediyorlar.

San Cristobal çok hareketli ve insana huzur veren bir kent.

Otelimiz Diego de Mazarieogos, eski şehirde geniş avlusu ve tipik odaları ile şık bir otel.

San Cristobal – Chiapa de Carzo – Sumidero Kanyonu ve Villahermosa

Rengârenk binaları, Arnavut kaldırımları, taş avluları, kırmızı çatılı alçak binaları, kemerli binaları, daracık sokakları ile bu kez koloni şehri San Cristobal’ı adımlıyoruz.

1528 yılında San Cristobal Meksika’nın ilk ve en eski İspanyol kasabası olarak kuruldu. Salgın hastalıklardan çok çekti. Santa Domingo kilisesi dıştan Barok, içten ise rokoko!

San Cristobal bölgesel kıyafetleri ile Maya halkının  her an canlı bir kasabası. Bekâr erkeklerin hasır şapkalarının iki yanından birer kurdele sarkıyor. Halkın ayaklarındaki Huaraches’in tabanı oto lastiği, üstü ise deri. Huipil ise boyundan geçirilerek giyilen üst kısmı rengârenk işlemelerle süslü bluzlar.

Sürekli farklı iklimleri yaşıyoruz. Bir sıcak, bir soğuk, arada ise bereket getiren yağmur…

San Cristobal’dan ayrılıyoruz. Yine eylem yapan öğretmenler yolu kesmiş. İnip konuşuyorum! “Bizden sonra dört kapı daha var, devam edemezsiniz” diyorlar. Alternatif diğer bir yola giriyoruz. Bir saat sonra Chiapa de Carzo kasabasındayız.

Hızlı motora yerleşiyoruz. Üstümüzde sarı can yelekleri var. Guatamala’dan doğan Grijalva nehrinin oluşturduğu Sumidero Kanyonu’na doğru hareket ediyoruz. Kanyondan gidiş yolculuğu 32 kilometre. Gidiş-dönüş ise ortalama 2 saat sürüyor.

Kanyonun yamaçları 100 metreden 1000 metreye kadar yükseliyor, suyun derinliği ise ortalama 10 metre. Yol boyunca timsah, sarı kocaman kelebekler, pelikan, ibiş ve karabatakları izliyoruz ama suyun hareketsiz bölümünde toplanan çöp yığınları motor gezisinin tüm zevkini bitiriyor.

Dönüşte öğretmenler yine yolları kesmiş… İki saat kadar zaman kaybediyoruz. Villahermosa’daki otelimize çok geç varıyoruz.

Villahermosa – Venta Parkı – Orizabe – Puebla (640 kilometre – 7saat)

Sabah taze bol yumurtalı bir kahvaltı sonrası Villahermosa caddelerindeyiz. Bir milyon nüfuslu bu hareketli kent Meksika’nın petrol bölgesinde.

Bir yuvayı ziyaret ediyoruz. Çocuklar bize coşku ile şarkı söylüyor.

Tüm çocuklar tertemiz! Saçlar ise jöleli.

Yuvada fotoğraflar çekiliyor, hediyelerimizi çocuklara veriyoruz.

Sıra Olmek (Olmec) açık hava müzesi ve hayvanat bahçesinde. “Pargue Museo de La Venta”. Hayvanlar perişan. Çakal, jaguar, siyah maymun, yaban domuzu, tilki insanlara birer oyuncak haline dönüştürülmüş.

Ufacık kafeslerde dönüp duruyorlar. Psikolojileri bozulmuş.

Keşke bilseler de intihar edebilseler!

“Karıncayiyen” benzeri hayvancıklar (conti) evcilleşmiş, etrafta korkusuzca dolaşıyorlar. Daha önce bu parkın simgesi kocaman bir timsah varmış. Üç kere tünel açıp kaçmış ama her seferinde yakalanmış. Sonunda eceli ile ölmüş ama bu coğrafyada bir efsane olmuş, heykeli dikilmiş.

Park boyunca bu coğrafyanın ana kültürü Olmek’lerden eserler sergileniyor. Olmekler (M.Ö. 1500 – M.S. 100) Mısır yazısına benzer “fikir veren figürler” kullanmışlar. En ünlü Olmek heykeli Warrior (savaşçı). Heykellerin yapı taşı olan bazalt 64 kilometre uzaktan getirilmiş. Acaba buraya kadar nasıl taşındı? Çok şaşırtıcı tekerlek kullanmadılar. Yaptıkları heykel suratları zencileri andırıyor. Bazı Olmek dev başları 6 tonu buluyor.

Burada gece ses ve ışık gösterileri yapılıyor. Yılan, deri değiştirdiği ve toprağın altına girdiği için bu kültürlerde “kutsal” sayılıyor!

Kaktüsün çiçeği olan Dragon Fruit (Ejderha meyvesi) tadıyoruz. İçi ufak siyah çekirdekli, kendisi ise beyaz!

Ve yollardayız…

Bu kez eylemcilerin yol kesmeleri bitti ve düz bir otoyol boyunca hızlı ilerliyoruz.

Orizabe Kentini ziyaret ediyoruz.

Buraya 1859 yılından itibaren Avrupa’dan üst düzey aileler yerleşmiş.

Bir sanat, bir kültür şehri oluşmuş.

Valilik sarayını ünlü Gustav Eiffel demir yapı malzemesi ile planlamış. Adı da zaten “Demir Saray”. Bahçesi de çok zevkli. Sarayın içinde tipik bir kahvede keyifle oturuyoruz. İki genç kız bir köşede hüzün dolu şarkılar söylüyor.

Aman Meksika kültürüne sahip çık!