Malta Mektubu

Malta’da tarih o denli renkli ve karmaşık ki, yazımın başlığını seçerken derin derin düşünmek zorunda kaldım. Daha önce Malta ile ilgili yayınlanan makalelere şöyle bir göz attım: Şövalyeler Ülkesi Malta; Uygarlıklar Müzesi Malta; Şövalyeler ve Sürgünler Adası; Akdeniz’de Bir Taş Bebek; Akdeniz’in Tam Ortasında Bir Büyülü Ada; Akdeniz’in Mavisine Açılmış Harikulade Bir Pencere; Açık Tarih Müzesi ve liste böylece uzuyor gidiyor… Sonunda, İngilizlerin Kurtuluş Savaşı yıllarında Malta’ya sürgüne gönderdiği 145 devlet adamı, din adamı, ordu komutanı ve yazar arasında bulunan Ziya Gökalp’in ünlü eserinin adından esinlenmeye karar verdim: Malta Mektubu… (Ama, bu arada hemen belirteyim ki, bu sürgün sonrasında eski sadrazam Said Halim Paşa’dan tutun da Hüseyin Cahit Yalçın gibi yazar ve gazetecilere, Hüseyin Rauf Orbay gibi meclis üyelerine kadar uzayan 145 aydından on üçü Malta’da hayatını yitirmiş, on beşi ise o dönemin sürgün adasından kaçmayı başarabilmiş.)

            Malta, Akdeniz’in göbeğinde olduğundan, yüzyıllar öncesinden beri buraya egemen olmak isteyen uluslar arasında hep el değiştirmiş. Hatta, Malta halkı, sonunda kendilerinin bir güç tarafından korunması gerektiğine bile inanmışlar. İşte bu renkli tarih, adalıların yemeğini, lisanını, kısaca kültürünü etkilemiş!

Lisanlarının grameri, Arapça ağırlıklı. Lâtin alfabesiyle yazılan tek Sami dili de Malta dili. Aksanı, Sicilyalıların konuştuğu İtalyanca’ya yakın; mutfakları tipik Sicilya örnekleri ile dolu. Sokaklarında lâmbalar ile kırmızı mektup kutuları, İngiltere’deki gibi soldan akan trafik var. Mimarî siluet Kuzey Afrika’yı andırıyor. Katedrallerindeki fresk ve süslemelerde, o çok korktukları Osmanlı izleri hâkim. Kısacası, Malta’yı işgal eden tüm topluluklar ona kendilerinden bir şeyler katmışlar; ama, Malta, bu kadar karışık kültürü sentezleyerek, kendi kimliğini de korumayı başarmış!  

Malta’dan, Finikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Bizanslılar dahil pek çok uygarlık geçmiş. Tam 220 yıl Arap egemenliğinde kalan Malta’yı, tam 260 yıl da ünlü St. Jean Şövalyeleri yönetmiş. 1565 yılında, Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Yeniçerilerle takviye edilmiş Turgut Reis komutasındaki 180 parça gemi ile 30 bin askere sahip Osmanlı donanması, Malta’yı beş ay kuşatmış. Yedi yüz kişilik St. Jean Şövalyeleri, 3000 kişilik orduları ile bu küçük adayı o denli başarı ile savunmuşlar ki, tüm Avrupa’da ün kazanmışlar. Seksen yaşındaki Turgut Reis, bu kuşatma sırasında şehit olup, daha sonra Libya’ya gömülmüş. Turgut Reis’in şehit düştüğü yer, bugün bile “Pointe Dragut” yani “Turgut Burnu” olarak anılıyor.

1798 yılında, 29 yaşında ve enerji dolu Napolyon buraya gelmiş. Asil şövalyeleri ülkelerine gönderip ülkeyi Fransa’ya bağlamış. Ama Fransızlardan memnun kalmamış ada halkı,  İngilizlerden yardım istemiş! Ülke 1801 yılında İngiliz yönetimine girmiş. II. Dünya Savaşı’nda, İngilizlerin bu önemli askerî üssü, Almanlar tarafından aylarca bombardıman edilmiş. Birçok ev yıkılmış; Malta halkı çok kötü günler geçirmiş; ama, ada yine de Hitler’in ordusuna teslim olmamış. Malta, ancak 1964 yılında bağımsızlığına kavuşabilmiş.

Malta Cumhuriyeti, Malta, Gozo, Comino, Cominotto ve Filfola adlı beş adadan oluşuyor. Adaların 7 bin yıllık bir geçmişi var. Malta, milâttan önceki yıllarda bile uzun yolculuğa çıkan gemicilerin barınağı olmuş. Zaten, Malta adı da Finike dilinde “Denizde Sığınak” anlamına geliyor. Roma döneminde ise Malta, “bal” anlamına gelen “Melita” olarak adlandırılıyor.

Dört Yüz Yıllık Bir Destanın Sembolü : St. Jean Şövalyeleri

Malta ile özdeşleşmiş, Osmanlı’nın baş ağrısı St. Jean Şövalyeleri’ni merak edince, bir yığın kaynak buldum. 1099 yılına dönelim… Godefroy de Bouillon ve onun Haçlıları Kudüs’ü ele geçirdiğinde,  bu şehirde yaşayan, hacca gelen Hristiyanlara, yolculara ve hastalara yardımcı olan bir grup hemşire vardı. İşte bu grup, zaman içinde kendini korumaya gerek görerek, askerî bir tarikat haline dönüştü. 1291 yılında, Orta Doğu’daki Haçlı prenslikleri tarihten silinince, mezhep üyeleri önce Kıbrıs’a, sonra da Rodos’a yerleştiler. Rodos’da kurdukları hastahane ile insancıl faaliyetlerini sürdürüp bir de donanma oluşturdular. Avrupa’daki asil ailelerden aldıkları yardımlarla Bodrum Kalesi’ni 90 yılda inşa ettiren de gene St. Jean Şövalyeleri idi.

1523 yılında Kanunî Sultan Süleyman Rodos’u alınca, İspanya Kralı V. Charles, bu şövalyelere 12 bin nüfuslu Malta Adası’nı tahsis eder. Kanunî de onların Rodos’tan Malta’ya geçmelerine izin verir. Onlar da Kanuni’nin hoşgörüsü ile, verilen süre içinde bu yeni merkezlerine taşınırlar. Malta Adası’na gelince de, su ve yiyecek sorunu ile karşılaşırlar. Ayrıca adada kolera salgını da vardır.

Sessiz Eski Başkent : Mdina (Medine)

Tarihi 4 bin yıl öncesine kadar uzayan Finike kökenli kent Mdina (eski Melita), adanın tam kalbinde… Gerek Sicilya, gerekse Malta’ya yönelik olarak başlatılan Müslüman akınları sonucu, ada, 869-870 yıllarında el değiştiriyor. Melita şehri de bu tarihte Medine (Mdina) adını alıyor. Malta’da yıllar boyunca hâkimiyetlerini sürdüren ve Hristiyanlara din serbestliği tanıyan Araplar, kendi dillerini yayarak bugünkü Malta dilinin türemesini de sağlamışlar. Mdina’nın katedrali, yüksek bir tepenin üzerine kondurulmuş. Geçmişi oldukça hareketli olan kent, günümüzde “sessiz”. Nüfusu oldukça az. Burada yüzyıllar boyunca, adanın asil aileleri yaşamış.

Mdina’da tüm eski yapılar çok iyi korunmuş durumda. Evler genellikle tek veya iki katlı, düz damlı yapılar. Göze çarpan oldukça ilginç bir manzara da, evlerin tepelerine asılmış televizyon antenlerinin çokluğu idi. Binaların balkonlarından ve pencerelerinden ise rengarenk çiçekler sarkıyor. Mdina’nın sessiz, tarih kokan sokaklarında dolaşırken içinizi huzur kaplıyor. Bir deprem sonucu yarısı yıkılan Mdina, sonra tekrar inşa edilmiş. Eğer yürümek istemezseniz, faytona benzeyen “Karrozzinler”, tarih yumağında bir yolculuk için sizleri bekliyorlar.

Malta sanki sarıya boyanmış. “Malta Taşı” olarak anılan, yumuşak, boşluklu, sarımsı ve killi kalkerin tek yapı elemanı olduğu bu adada, hava ile temas eden kireç taşı zaman içinde aşınıp, renk değiştiriyor, sonuçta güzel bir renk cümbüşü oluşturuyor.

Kibar beylerin kurduğu kibar başkent: Valletta

Valletta, aslında birkaç büyük kasabanın, stratejik koylar, yarımadalar ve haliçler üzerinde birleşerek yayılmasından oluşmuş. Osmanlı kuşatmasından bir yıl sonra, 1566’da, St. Jean Şövalyeleri bu şehri kurmuşlar. Osmanlıların işgal korkusu, Maltalılara, belki de Avrupa’nın en sağlam sur ve kalelerini yaptırmış. Hem de Türk esirleri de kullanarak. Kent, şövalyelerin yaptığı değişik yapılar, muhteşem saraylar ve surları ile son derece çekici bir açık hava müzesi görünümünde. Evet, XVI. yüzyılda, Valletta, plânlı programlı bir biçimde güçlendirilmiş; ama, II. Dünya Savaşı’nda bombardımanlar nedeniyle hemen hemen bütünüyle tahrip olmuş.

Daha sonra birbirini izleyen onarım çalışmalarıyla eski mimarî dokusunu yeniden kazanmış ve bugünlere gelinmiş. Anıtsal tarihî yapılar, daracık sokaklar, cumbayı anımsatan balkonlu evler, saraylar, kiliseler ve katedraller -özellikle de St. John Katedrali- kentin en göz alıcı Arap ve Barok ağırlıklı mimarî öğeleri oluşturuyor. Valletta’da, tarihî kent dokusu içinde bulunan ve alışılmışın dışında olan farklı bir mimarî eserler topluluğu daha var: “Auberge”ler. Han ya da otel anlamına gelen bu kelime, Fransızca kökenli. Malta’da, bir devrin ünlü şövalyelerinin ikametlerine ayrılmış yapılar bunlar!

Eğer yolunuz buralara düşerse, büyük limanın en güzel manzarasına sahip Baracca Bahçeleri’nden sonra Malta’nın 5 bin yıllık tarihini gözler önüne seren 45 dakikalık bir ses ve görüntü gösterisini mutlaka izleyin… Bu multivizyon gösterisinin adı, “The Malta Experience”. 39 projektör, 3 bin renkli saydam, dört sesli efektör yardımı ile Cilalı Taş Devri’nden bugüne dek, Malta’nın renkli, heyecanlı, zaman zaman hüzünlü tarihini ekrana yansıtıyorlar.

St. Jean Şövalyeleri’nin Başmühendisi G. Cassar tarafından inşa edilen St. John Katedrali, tabanın altındaki 400 şövalye mezarı, taş üstüne işlenmiş tablolardan oluşan kubbesi, her birinin ayrı güzelliği olan ve şövalyelerin ana vatanı kabul edilen sekiz ülkeyi temsil eden şapelleri, gümüş kapısı, güzel mermer heykelleri ile insanı büyülüyor. Hele Napolyon, katedralde bulunan kıymetli parçaları alıp götürmeseydi, kimbilir daha neler neler görebilecektik.

Valletta Müzesi’nde bizleri anlatan önemli bir fresk var. St. Elmo Kalesi’nin düşüşünü (23 Haziran 1565) anlatan bu freskte Osmanlı görüntülenmiş. Fresk, Matteo Perez D’Alleccio’nun imzasını taşıyor.

Üç Tepeli Bir Ada: Gozo

Malta’nın en batı ucunda yer alan Gozo Adası’na gitmek için, Malta’nın gene en kuzey ucunda yer alan Cirkewwa’dan feribota binip yarım saatlik bir yolculuğu göze almanız gerekiyor. Gozo Adası, yoksul balıkçıları, taş sokakların serinliğinde dantel örüp ziyaretçilere satan kadınları, tipik pansiyonları, bol sayıdaki kaktüsleri ve kapı üzerinde korkusuzca bırakılan anahtarlarla bakirliğini yaşıyor. Belki de böyle çok mutlu Gozo halkı… İki ada arasında düşünülen köprüye de bu yüzden karşı çıkmış olmalılar.

Dükkânlarında “flu” kartpostallar satılan, ucuz balık lokantası, doğal plajları, incik boncuk satıcıları, kıyılarda pinekleyen yoksul; fakat, iyi yürekli halkı ile Gozo, Malta’nın belki de en ilginç bir köşesi. Gozo ve yanı başındaki ufacık Comino Adacığı ise cam kırığı mavisi koyları ile su altı sporu meraklılarını bekliyor.

Üç tepeli Gozo Adası’ndaki kiliselerin iki çan kulesi var. Sağdaki kuledeki saat doğru zamanı, soldaki kuledeki saat ise daima 11:45’i gösteriyor. “Niye ?” diyeceksiniz…Malta’da batıl inançlar oldukça yaygın. Efendim, Gozo Adası’nda bir şeytanın olduğu söyleniyor. Bu şeytan, ancak gece saat 24:00’te ortaya çıkarmış ve daima “sol tarafına” bakarmış… Anladınız değil mi?

Malta, sekiz çeşit Roma dehliz mezarları (catacomb), mavi mağaraları (blue gratto), Dingili’nin dik kayalıkları, zengin tarihi, su sporları, golf sahaları, St. Jean Şövalyeleri, dar sokakları, katedralleri, şişko ve rengârenk gondolları, cumbalı, sanki sarıya boyanmış Malta taşından yapılmış evleri, tanrıça, toprak ana Astroth adına yapılmış tapınakları, nostaljik Leyland otobüsleri, güzel kapı tokmakları, tavşan eti ve şarabı ile sizleri bekliyor; lütfen fazla bekletmeyin onu!