Madrid – Yel Değirmenleriyle Savaşan Kent

“Kar yağıyor / ve sen böyle “No pasaran” deyip / Madrid kapısına dikilmeden önce / her hâlde vardın. / Ne bileyim / meselâ / Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin. / Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki / kuzeyde almış olduğun yarayı saklamaktadır./ (…) / Belki Puerta del Sol’da küçük bir dükkânın vardı / renkli İspan­yol yemişleri satardın.”

Büyük şair Nâzım Hikmet’in dizelerinde böyle geçiyor Madrid; ya da Arapların verdiği adla “Magerit” mi demeli?.. Oysa bugün Araplardan hiç iz yok kentte. II. Philip zamanında başkent olarak düşünülen Madrid aslında ete kemiğe bürünmüş bir kent. Ozanlara, müzisyenlere verdiği esinle dünyanın dört bir yanında anılıyor adı.

Madrid sözcüğü Arapça “Magerit”ten geliyor. İberya Adası’nda deniz seviyesinden 650 metre yüksekte kurulan Madrid’in içinden Manzonareğ Irmağı geçiyor. 1651’de II. Philip zamanında kurulan kent, III. Charles döneminde daha da gelişmiş, genişlemiş. Burada her şey oldum olası bir numara büyükmüş; başkentin Castilla Yaylası’nda can sıkıcı bir kasaba olduğu zamanlarda bile. Mimarisi anıtsal; öyle ki caddelerin görünümleri içinde, bir bakanlığı bir bankadan, bir bankayı bir kışladan ayırt etmek hiçte kolay bir iş değil!

Bin üç yüz kilometre karelik alana yayılan kentte ilk göze çarpanlar tarihî binalar ve çeşmeler. İspanyol mimarîsinin belki de en belirgin özelliği oldukça daracık balkonlu evleri. Alabildiğine geniş caddelerin kenarlarına, tabir yerindeyse mısır taneleri gibi düzgün dizilmiş evlerin balkonlarında keyif yapan İspanyolları göremiyorsunuz bunun için.

1361’de başkent olan Madrid’in üçte biri park olarak düzenlenmiş. Madrid’i baştan başa kateden “Paseo de la Castellena” Bulvarının boyutları, Paris’teki benzerlerini gölgede bırakacak kadar geniş.

İspanya, daha önceden de belirttiğim gibi uzun bir dönem değişik Arap kabilelerinin hâkimiyeti altında kaldığı için mimarîde Doğu etkisinin izlerini görmek mümkün. Yapımı XII. yüzyıla kadar inen kiliselerde bile Arap etkisi açık biçimde seziliyor. Arap-Müslüman kültürünün izleri yalnızca mimarîde değil, konuşma şeklinden dansa kadar pek çok yerde rastlanıyor.

Kent geçirdiği tarihsel süreçleri, canlı bir organizma gibi kendi içinde yoğurmuş ve kendi yapısına katmış. “Romantik Madrid” böyle alanlardan biri: Şehir, Aydınlanma Ça­ğı’ndan III. Carlos’a, XIX. yüzyılın unutulmaz kraliçesi İsabella’ya kadar uzanan geniş bir yelpazenin soluğunu üzerinde taşıyor. Madrid’e bir kimlik kazandırmak için tüm üsluplar birbirine girmiş.

İşte bu dönemden kalan kenti anlatacak en uygun sözcük: “Görkem”… Her şey görkemli burada. Süslü yapılar, havuzlu ve heykelli meydanlar, geniş caddeler, uyumlu yapı adaları ve geceleri tüm kenti bir düş âlemine çeviren ve her yerde gölge oyunları yaratan bir aydınlatma. Madrid her an ışık seli ile yıkanıyor.

Madrid’e gelip de Prado Müzesi’ni gezmeyene gülerler. Avrupa’nın en önemli müzelerinden biri olan Prado, pek çok ressamın tablosuna ev sahipliği yapıyor. 120 salonda 3 bin tablo sergileniyor. El Greco, Velasquez, Tizian, Raffael, Ribera ve Goya’nın yanı sıra Riber, Murillo, Rubens ve Bosh… Tüm ressamların kendi üslûplarını yansıtan en güzel örnekler de bu müzede görülebilir. Müzenin en değerli tabloları ise Valazques’in “Las Meninas”ı. Ziyaretçilerin müzeye ilgisi öyle yoğun ki, Özel kolleksiyon bölümün önünde en az yarım saat kuyrukta beklemek zorunda kalıyorsunuz.

Prado’nun hemen karşısında Alman kökenli Thyssen-Bornenisza ailelerinin özel koleksiyonunun sergilendiği Thyssen Müzesi bulunuyor. XIII. ve XX. yüzyıllar arasında yaşayan Duccio, Van Eyk, Dürer, Caraviggio, Rubens, Van Gogh, Gauguin, Mondrian, Klee, Hopper gibi ünlü ressamların tablolarını içeren bu müzede 800 tablo, heykel ve halı bulunmakta. Kültür üçlüsünün sonuncusu Kraliçe Sofia’nın ismini taşıyor. Reina Sofia müzesi. Piccaso, Dali ve Miro’nun eserleri çoğunlukta.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Madridliler eğlenceyi, alış verişi, elbette kahveyi seven insanlar. Geceleri kent merkezi adeta karınca yuvasına benziyor. Sanki bir “Bombay”. Hele bizim Beyoğlu’muz sayılan “Gran Via” da cehennem gibi bir trafik var. Sadece Madridliler değil tüm İspanyollar böyle. Ancak, bu eğlen­ce ve dinlence alışkanlıklarını biraz fazla ileri götürmüşler. İspanya’da büyük mağazalar hariç, esnafın çalışma süresi sabah 10.00’dan öğleden sonra 14.00’e ve akşamüzeri 17.00’den akşam 19.00’a kadar… Öğleden sonra 14.00 ile 17.00 arası uykuların kutsalı “Siesta” zamanı. Siesta da İspanyollara Endülüs döneminden kalma bir âdet. Müslüman Araplar, peygamberimizin sünneti olan ve “kayûle” adı verilen öğle uykusunu İspanyollara miras bırakmışlar. Ama, İspanyollar siestayı uykudan çok, dalga geçmek için kullanıyorlar.

Unicode

Madrid, pek çok ozana ilham vermiş bir kent demiştim. İşte bunlardan biri de Şili’nin Nobel ödüllü ünlü şairi Pablo Neruda. Bakın nasıl anlatmış Madrid’i dizelerinde:

“Madrid’in bir mahallesinde kalırdım.

Görünürdü, oradan, uzaktan

Kastilya’nın çökük güzü.

Kocaman derin bir okyanus gibi

‘Çiçeklerin Evi’ydi evimin adı.

Fışkırırdı sardunyalar her yandan

Evim güzel bir evdi.”

Kentte sayısız dükkân, galeri, kahve ve lokanta var. Bunlar özellikle Puerta del Sol ve bilhassa Plaza Mayor’un çevresinde öbeklenmiş.  Yaşam tutkusunun hayat bulduğu Madrid kahvelerinin en ünlüsü Cafe Guinon. Hemingway’den Luis Bunuel’e kadar birçok kişinin oturduğu Recoletos Bulvarı üzerindeki ünlü kahvelerin kapısında insanlar kuyrukta bekliyor. Yahya Kemal, “Madrid’de Kahvehane” adlı şiirini burada mı yazdı acaba, diye düşünmeden edemiyoruz.

“Madrid’de kahvehaneyi gördüm ki havradır / Bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır.”

Puerta del Sol, İspanya’nın en popüler meydanlarından biri. 1978 yılında burası Madrid’in “coğrafî merkezi” olarak kabul ediliyordu. Madrid’in ve İspanya’nın bütün caddeleri, burada “sıfır” kilometreden başlar. Randevular burada verilir. Yılbaşı dahil tüm kutlamalar bu meydanda yapılır. Ayrıca Madrid’in sembolleri olan kocayemiş ağacına tırmanan “ayı” heykeli de  bu meydandadır.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda bir vahşet örneği olan boğa güreşlerinin yapıldığı Plaza de Mayor, mimarî açıdan Avrupa’nın en tanınmış arenalarından biri. Yapımına 1617’de III. Philip’in emriyle başlanmış. Taç giyme törenleri, kraliyet düğünleri, turnuvalar, yargı ve infazlar hepsi bu alanda yapılırmış. Meydanı çevreleyen dükkân ve lokantalar akşamları en pırıltılı giysilerini giyerek selâmlıyorlar geceyi. Bunların arasında en çok şekerciler ve hamur ürünleri satan dükkânlar göze çarpıyor; ancak İspanyollar Amerikalılar gibi hamur işlerine düşkün olduklarına rağmen nedense onlar gibi şişman değiller.

III. Charles döneminde başlayıp 1792 yılında tamamlanan Cibeles Meydanı’nda bulunan anıtta, Tanrıça Kibele aslanlar tarafından çekilen bir arabada betimlenmiş. Bu figür bize hiç de yabancı değil. Çünkü, Kibele (Artemis) Anadolu kökenli bir tanrıça ve özellikle Yunan mimarî ve heykeltıraşlığında değişik betimleriyle karşımıza çıkıyor. Kibele sanki dev fıskiyelerin arasından orta ve güney Amerika yerli halkının ıstırabını haykırıyor. Kibele ünlü Bergama Sunağı’nın kabartmalarında da yine aslanların çektiği arabasında betimlenmişti.

Retiro Park, eski bir sarayın bahçesi. 1869 da halka açıldı. İçinde havuzlar, bahçeler, anıtlar ve ünlü Kristal Sarayı bulunmakta. Retiro Parkında şekilli bitkileri ile Fransız, heykel ve çeşmeleri ile İtalyan ve geniş çim alanları ile İngiliz bahçeciliğinden alıntılar yapılmış!

Bence bir insanlık utanç alanı olan Los Ventas Arenasının önünde bir heykel var. Herhalde ünlü matador “El Cordobes”e ait. Heykelin altında şöyle bir yazı okunuyor “Bir matador ölür, bir melek doğar”… Niye efendim! Bence bu yazının doğrusu şöyle “Bir matador ölür, bir katil temizlenir ve doğru cehenneme gider”…

Hızlı trenle birlikte fonksiyonunu kaybeden Atocha Garı 1992 yılında Rafael Moneo tarafından kış bahçesine, dönüşmüş. Sıcaklığın 26°C de tutulduğu ferfoje ve cam iskeletli Tropikal Bahçe’de rutubet fıskiyeler kanalı ile  sağlanıyor.

İspanya’da uzun süre hüküm sürmüş Fransız Burbon ailesinin en önemli eseri olan Kraliyet Sarayı (The Royal Palace), İspanya’nın en görkemli yapılarından biri. Madrid’in en yüksek yerinde kurulmuş olan bu saray, Avrupa’daki diğer benzerleri gibi yağma veya yangına maruz kalmamış. Bu nedenle de bugün dimdik ayakta. Sarayın belki de en ilginç yanı, içinde tam 1118 adet saat bulunması. Bu saatleri kurmakla görevlendirilmiş özel bir memur bile var. Değişik mimarî üslûpları barındıran sarayın tam 2864 odası bulunuyor. İnanılması güç bir sayı bu. Günümüzde avcı kralları, bazı resmî davetler için bugün de  bu sarayı kullanıyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Asuan Barajı’nın yapımı sırasında su altında kalan “Debud Anıtı”, Mısırlılar tarafından İspanyollara armağan edilmiş ve Madrid’e dikilmiş. Anıtın geçmişi 2500 yıl geriye dayanıyor.

Madrid’deki diğer ünlü bir meydan İspanyol Meydanı. Burada hemen her gün ziyaretçilere yönelik “flâmenko gösterileri” gerçekleşiyor. Kastanyetlerini şıkırdatarak eteklerini savuruyorlar ve yüreğinizin bir köşesinde gizli kalan coşkunluğu yeniden diriltiyorlar.

İspanyol Meydanı, II. Dünya Savaşı sonrası adeta bir güç sembolü gibi dikilmiş beton bloklarla kuşatılmış geniş bir alan ile, bu alanın içindeki parktan oluşuyor. Parkın ortasına, ünlü İspanyol yazar Cervantes elinde bir kitap olduğu hâlde betimlenmiş. Miquel de Cervantes, Türkler tarafından sakat bırakıldı, korsanların saldırısına uğradı, Mağribliler onu bıçakladı, rahibelerce aforoz edildi, Sevilla’da tutuklandı, Cezayir’de hapis yattı. Cervantes’in heykelinin hemen ayaklarının dibinde, o ünlü kahraman Don Kişot, sivri sakalı, sarkık bıyıkları ile atının üzerinde mağrur bir ifadeyle duruyor. Yorgun, ama aynı zamanda inançlı bir hâli var. Yorgunluğu yel değirmenleriyle giriştiği savaştan olsa gerek!.. Zaten değirmenin böğrüne sapladığı mızrak da hemen yanı başında… Sanço Panço’suz bir Don Kişot düşünülemez elbet. Sanço Panço da Rosinante isimli eşeğinin üzerinde havuzun durgun sularına karşı rehavete ilerler gibi…

Bir cumartesi akşamı sıkılınca kendimi La Via Grande’ye atıyorum. Sere serpe bedenleri üstünde boya ve dövme, alına, yanağa, dudağa, göbeklere delgi ile yerleştirilmiş metal parçalar, her yana uzayan tuhaf giysiler, rugan çizmeler, dağcı botları, sarı, yeşil, mor meçli kısa veya uzun saçlar, kısaca özeti, tuhaflık(!) ve kaybolmuş bir gençlik.

Kurtuba ya da Uzaklardan Gelen Son Emevî

Guadalkivir‘in sol yakasında, lüks bir otelin terasındayım. Kurtuba‘nın mimarî dokusuyla hiç uyuşmayan bir yapının en üst katında. Bulunduğum yerin tek özelliği, eski kentin en iyi buradan görünmesi. Kurtuba karşıda, ilkyaz yağmurları ile kabarıp genişleyen ırmağın öte yakasında dar sokakları, beyaz duvarlı evleri, Alcazar‘ı, gölgesi suya vuran ünlü La Mezquita‘sıyla uzaklaşıyor gibi. Belki de iki yakayı bağlayan eski Roma köprüsü bu uzaklık duygusuna yol açan, Endülüs halifelerinin kentini ulaşılmaz, gizemli kılan. Sular taş köprünün ayakları arasından akıp gidiyor işte,  sazlıklardan oluşan adacıklarda bile duvarlar, sur yıkıntıları, eski bir değirmenin hayaleti var. Bir de Molino de la Albolifia, yani bir zamanlar bu yörenin simgesi olan bostan dolabı. Çarkının ağır bir devinimle dönüşünü buradan izleyemiyorum; ama aşağıdan aldığı suyun yukarıdan geldiği yere, yine ırmağa dökülüşünü tahmin edebiliyorum.  Gıcırtıyla dönerken inliyor dolap.

Zamanın çarkı inildeyerek dönüyor işte, savaşlar yıkımları, yıkımlar yok oluşları izliyor. Üç yüz yıl boyunca bu kentte hüküm süren Emevî hanedanından ne kaldı geriye? Nerede yüz binlerce el  yazması ciltten oluştuğunu bildiğimiz

II. Hakem‘in, İbn Futeys‘in kitaplıkları, havuzlu bahçeler, Medinâ‘nın  dolambaçlı  sokaklarını  dolduran  Yahudi, Arap,

Berberî, Hristiyan, Mecuzî toplulukları, nerede o renkli güzelim kalabalık? Ve efendilerin saltanatı, arkların içinden akan suyla sarayda mavi yeşil çinilere sıçrayan kan? Bilim yuvası okullar, kandil ışığında sabahlara dek kopya edilen Kur‘an‘larla astronomi kitapları, İdris‘in haritaları ile usturlabı, İbn‘ül Arabi‘nin, İbn Hazm‘ın, İbn Rüşt‘ün kelamları, ―Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba‖ya ağıt yakan Şerif er-Rundi‘nin, adını Akdeniz‘in simgesi zeytin ağacından alan İbn Zeydun‘un o güzelim müveşşah ve zecelleri, Maymunid‘in her derde deva ilaçları şimdi nerede? Medinet-ül Zehra‘da görkemiyle göz kamaştıran sarayların, portakal bahçeleri ile havuzların yerinde yeller esiyor artık. Ve bugün Batı Avrupa‘nın ortak belleğinde bir anı bile olmayan eski Endülüs İbn Haldun‘un öngördüğü tozlu tarih sayfalarında yaşıyor.

Kol saatimde yelkovanla akrebin yarışı hâlâ sürüp gidiyor ama… Diyeceğim şu ki, Molino de la Albolafia‘yla Gongora‘nın anısına dikilmiş anıtın arasındaki mesafe çok kısa; bulunduğum yerden baktığımda her ikisini de görebiliyorum. Gel gelelim o mesafeyi kat eden yüzyıllar var arada. Roma lejyonlarından Vizigotlar‘a, La Mezquita‘nın şadırvanından loş ve karanlık kiliselere, Tora‘ların korunduğu eski sandıklardan Kolomb‘un yumurtasına koskoca bir tarih var. Dolap inleyerek döne dursun, ben işte bu tarihin akışına bırakmalıyım kendimi. Kurtuba‘yı halifeliğin merkezi yapan Emevî soyundan bir kaçağın, Mavera-ün-nehir‘de doğduktan sonra  ―makus  talihini‖  yenebilmek  için  çöllerde  yıllarca  at koşturup yüce dağlar aşan, yedi deryalar geçen, Şam‘dan kalkıp ta buralara, dünyanın bir ucuna gelen İbn Muaviye‘nin olağanüstü serüvenini anlatmalıyım. Kurtuba tarihi onunla

başlamıyor belki; ama kentin üç yüzyıl boyunca artarak sürecek görkemi onun öyküsünden kaynaklanıyor.

Halife II. Hişam‘ın torunuydu Abdurrahman, babası Emevî soyundan bir prens, annesi Berberî kökenli bir köleydi. On dokuz yaşına dek dedesinin Fırat kıyısındaki sarayında büyümüş, cariyelerle haremağaları tarafından el üstünde tutulmuş, iyi bir eğitim almıştı. Şairdi. Aşkı savaşa, musıkîyi kılıca yeğliyordu. Ne var ki El Rusafa sarayındaki mutluluk, işret sofralarıyla kadınlardan, şarapla musıkî ve şiirden ibaret bu sorumsuz yaşam, fazla uzun sürmedi. Hanedan‘ın can düşmanı Abbasiler, doğu vilayetlerinde başkaldırdılar. Abdurrahman‘ın yıllar sonra bile düşlerine girecek, korkulu bir karabasan gibi ömrü boyunca peşini bırakmayacak siyah bayraklarıyla halife II. Marvan‘ın üzerine yürüdüler. Marvan savaşı yitirince iktidarı ele geçiren Abu   el-Abbas,   bizzat   kendisinin   seçtiği   El-Saffah, yani

Kandöken‖  adının  gereği,  Emevî  soyunu  katletmeye  karar verdi. Yalnızca yaşayanları değil, ölüleri bile  rahat bırakmadı. Eski halifelerin Şam‘daki mezarlarını açtırarak Muaviye‘nin küllerini çöle savurttu, Hişam‘ın cesedi haça gerildikten sonra yakıldı. Abdurrahman‘ın yeğenlerinden biri, el ve ayakları kesilerek bir eşeğe bindirilip diyar diyar dolaştırıldı. Hişam‘ın kızı prenses Abda, hazinenin yerini söylemediği    için    hançerlenerek    öldürüldü.    ―Kandöken‖ Abbas bu yaptıklarıyla da yetinmeyerek, ülkenin dört bir yanına tellallar gönderip Emevîleri bağışladığını ilan etti. Sonra da, sarayına davet ettiği tüm Emevî ileri gelenlerini muhafızlarına öldürttü. Yerde can çekişen cesetlerin üzerinde raks  edilip  şarap  içildiğini  yazıyor  eski  kaynaklar, şölenin

sabaha dek sürdüğünü, ud sesleriyle gazellerin son nefeslerini verenlerin inleyişine karıştığını belirtmeyi de unutmadan.

İşte bu dehşet ortamından bile sağ kurtulabildi Abdurrahman, ağabeyi Yahya da boğazlanınca küçük kardeşini ve oğlu Süleyman‘ı yanına alıp doğuya doğru at koşturarak izini kaybettirmeyi başardı. Kurtuba‘da noktalanacak uzun yolculuğu boyunca onu bir an olsun yalnız bırakmayan kölesi Bedri‘yle birlikte Fırat‘ı geçti. Kervansaraylarda konaklayıp viranelerde gizlendi. Ne var ki, Abbas‘ın adamları çok geçmeden izini buldular ve gözleri önünde kardeşiyle oğlunu kılıçtan geçirdiler. Abdurrahman ise katillerin elinden yaralı kurtulabildi. Yapayalnızdı artık. Bu dünyada Bedri‘den başka ne bir yakını ne bir dikili ağacı vardı. Bu kez batıya yöneldi. Her an öldürülebileceği korkusuyla kimliğini gizleyerek, mağaralarda, ağaç kovuklarında geceleyip gündüzleri dörtnala at sürerek Ürdün‘den Filistin‘e, oradan İskenderiye‘ye doğru yoluna devam etti; Libya çölünü geçerek Keruan‘a vardı. Oradan ötesi Arapların İfrikiya adını verdiği topraklardı. Bu toprakları da ardında bırakıp annesinin kabilesi Nafza‘ya sığındı. Bu kabile Ceuta yöresinde yaşayan Berberî kabileleri arasında en savaşçısıydı. Orada silah kullanmayı, kılıç kuşanıp kelle kesmeyi öğrendi. Düşmanlarıyla savaşa hazırdı artık. Ama Şam çok uzaklarda kalmıştı. Hem Abbasi Devleti hâlâ güçlüydü. Oysa karşıda, 20 küsur yıl önce Tarık bin Ziyad‘ın geçtiği denizin ötesinde Endülüs denilen, henüz sağlam bir yönetimin oluşmadığı, uçsuz bucaksız bir ülke vardı. Kaçak prens, son Emevî Abdurrahman, eski kölesi, can yoldaşı Bedri‘nin önerisiyle Cebel-ü Tarık‘ı geçerek Endülüs‘e ayakbastı ve hem Berberîlerin hem Arapların

desteğini almayı başardı. Sevilya‘da bir kahraman gibi karşılandıktan sonra Kurtuba üzerine yürüdü. Kentin valisi Yusuf al-Fihri‘yi bozguna uğratarak iktidara el koydu. Böylece İber Yarımadası‘nın neredeyse tümünü üç yüzyıl boyunca egemenlik altına alacak Emevî hanedanının temelleri atılmış oldu. Kurtuba, beş yıl kaçtıktan sonra yitirdiği her şeyi yeniden ele geçiren bu gözü pek delikanlı sayesinde yeni ve güçlü bir yönetime kavuştu. Kent kısa sürede gelişti. Su yollarının kazılmasına, Alcazar‘la La Mezquita‘nın yapımına başlandı. Yahudi ve Hristiyan halk inançlarında özgür bırakıldı. Hoşgörü ve güven ortamında, yeni bir toplum düzeni kuruluyordu Guadalkivir‘in kıyısında. Yine de her şey tozpembe değildi. En yakınlarından bile kuşku  duyan  Abdurrahman,  ―Kandöken‖  kadar  zalim  bir hükümdar olmuştu. Rakiplerini acımadan öldürtüyor, egemenliğini tanımayanların ocağını söndürüyor, onu iktidara taşıyanları küstürüyordu. Bu davranışlarında da pek haksız sayılmazdı. Abbasiler Kurtuba‘da Emevî yönetimini devirmek için her çareye başvuruyor, karışıklık çıkartıp isyanları körüklüyorlardı. Belki bu yüzden kendisine başkaldıran bir isyancının kellesini kesip tuzlatarak bir kutuya koydurttu Abdurrahman. Ve bir mektupla birlikte Bağdat‘a gönderdi. Batı halifesinin mektupta ne yazdığını bilmiyoruz. Ama eski kaynaklar kutuyu açan Doğu halifesinin  ―Allah‘a  şükürler  olsun  ki  bu  İblisle  arama  bir deniz koymuş‖ diye dua ettiğini yazıyorlar. Yine eski kaynaklara bakılırsa, uzun boylu ve sarışındı. Bir gözü, belki uzun yıllar karanlıkta yaşamak zorunda kaldığından, belki de bir hançer yarası aldığından, görmüyordu. Kurtuba‘da yaşadığı 32 yıl boyunca doğup büyüdüğü ve bir gün her şeyini yitirdiği ülkesini unutmadı. Bugün hâlâ Kurtuba

evlerinin iç avlularını süsleyen La Mezquita‘nın şadırvanını, her biri ayrı biçim ve renkteki sütun ormanının devamı olan nar ve portakal ağaçlarını ona borçluyuz. Abdurrahman bir şiirinde şöyle dile getiriyor sürgün acısını:

Bir hurma dalına baktım yurdundan ayrılmış Uzak Batıdan ta El – Rusafa’dan gelen

Dedim: İkimizde yaban ellerdeyiz.

Çok zaman uzak yaşadım sevdiklerimden.

Uzaktan gelen son Emevî sayesinde yeni bir uygarlık yeşerdi burada. Batının gelişmesinde, Orta Çağ karanlığından kurtulup  Rönesans  ve  ―aydınlanma‖ya  ulaşmasında  önemli katkıları olan bir uygarlık. İşte bu sürecin altını çizmek gerekiyor, Endülüs tarihini ele alırken. Oysa son yıllara dek Avrupalı tarihçilerin, birkaçının dışında, söz konusu süreci araştırmaktan özellikle kaçındıklarını biliyoruz.Kurtuba‘ya bakıyorum. Orada, ırmağın öte yakasında başlayıp dağa doğru yayılıyor kent. Bir zamanlar İslam‘ın en görkemli dönemine tanık olmuş bu duvarlar, diye düşünüyorum, sazlıkların içinden fışkıran ağaçlıkların gölgesinde ayrı dinlerden insanlar barış içinde yaşayabilmişler. Ezan sesi çan sesine karışmış, bir Müslüman, Yahudi komşusuyla konuşup dertleşebilmiş, hatta kız alıp vermişler birbirlerine. Derken yine Yunus‘un dizeleri geliyor aklıma. Bu kez dertli dolaptan dem vurmuyor şair, yılların ötesinden insanlık dersi veriyor bize:

Sen sana ne sanırsan Ayrığa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…