Madrid – Yel Değirmenleriyle Savaşan Kent

“Kar yağıyor / ve sen böyle “No pasaran” deyip / Madrid kapısına dikilmeden önce / her hâlde vardın. / Ne bileyim / meselâ / Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin. / Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki / kuzeyde almış olduğun yarayı saklamaktadır./ (…) / Belki Puerta del Sol’da küçük bir dükkânın vardı / renkli İspan­yol yemişleri satardın.”

Büyük şair Nâzım Hikmet’in dizelerinde böyle geçiyor Madrid; ya da Arapların verdiği adla “Magerit” mi demeli?.. Oysa bugün Araplardan hiç iz yok kentte. II. Philip zamanında başkent olarak düşünülen Madrid aslında ete kemiğe bürünmüş bir kent. Ozanlara, müzisyenlere verdiği esinle dünyanın dört bir yanında anılıyor adı.

Madrid sözcüğü Arapça “Magerit”ten geliyor. İberya Adası’nda deniz seviyesinden 650 metre yüksekte kurulan Madrid’in içinden Manzonareğ Irmağı geçiyor. 1651’de II. Philip zamanında kurulan kent, III. Charles döneminde daha da gelişmiş, genişlemiş. Burada her şey oldum olası bir numara büyükmüş; başkentin Castilla Yaylası’nda can sıkıcı bir kasaba olduğu zamanlarda bile. Mimarisi anıtsal; öyle ki caddelerin görünümleri içinde, bir bakanlığı bir bankadan, bir bankayı bir kışladan ayırt etmek hiçte kolay bir iş değil!

Bin üç yüz kilometre karelik alana yayılan kentte ilk göze çarpanlar tarihî binalar ve çeşmeler. İspanyol mimarîsinin belki de en belirgin özelliği oldukça daracık balkonlu evleri. Alabildiğine geniş caddelerin kenarlarına, tabir yerindeyse mısır taneleri gibi düzgün dizilmiş evlerin balkonlarında keyif yapan İspanyolları göremiyorsunuz bunun için.

1361’de başkent olan Madrid’in üçte biri park olarak düzenlenmiş. Madrid’i baştan başa kateden “Paseo de la Castellena” Bulvarının boyutları, Paris’teki benzerlerini gölgede bırakacak kadar geniş.

İspanya, daha önceden de belirttiğim gibi uzun bir dönem değişik Arap kabilelerinin hâkimiyeti altında kaldığı için mimarîde Doğu etkisinin izlerini görmek mümkün. Yapımı XII. yüzyıla kadar inen kiliselerde bile Arap etkisi açık biçimde seziliyor. Arap-Müslüman kültürünün izleri yalnızca mimarîde değil, konuşma şeklinden dansa kadar pek çok yerde rastlanıyor.

Kent geçirdiği tarihsel süreçleri, canlı bir organizma gibi kendi içinde yoğurmuş ve kendi yapısına katmış. “Romantik Madrid” böyle alanlardan biri: Şehir, Aydınlanma Ça­ğı’ndan III. Carlos’a, XIX. yüzyılın unutulmaz kraliçesi İsabella’ya kadar uzanan geniş bir yelpazenin soluğunu üzerinde taşıyor. Madrid’e bir kimlik kazandırmak için tüm üsluplar birbirine girmiş.

İşte bu dönemden kalan kenti anlatacak en uygun sözcük: “Görkem”… Her şey görkemli burada. Süslü yapılar, havuzlu ve heykelli meydanlar, geniş caddeler, uyumlu yapı adaları ve geceleri tüm kenti bir düş âlemine çeviren ve her yerde gölge oyunları yaratan bir aydınlatma. Madrid her an ışık seli ile yıkanıyor.

Madrid’e gelip de Prado Müzesi’ni gezmeyene gülerler. Avrupa’nın en önemli müzelerinden biri olan Prado, pek çok ressamın tablosuna ev sahipliği yapıyor. 120 salonda 3 bin tablo sergileniyor. El Greco, Velasquez, Tizian, Raffael, Ribera ve Goya’nın yanı sıra Riber, Murillo, Rubens ve Bosh… Tüm ressamların kendi üslûplarını yansıtan en güzel örnekler de bu müzede görülebilir. Müzenin en değerli tabloları ise Valazques’in “Las Meninas”ı. Ziyaretçilerin müzeye ilgisi öyle yoğun ki, Özel kolleksiyon bölümün önünde en az yarım saat kuyrukta beklemek zorunda kalıyorsunuz.

Prado’nun hemen karşısında Alman kökenli Thyssen-Bornenisza ailelerinin özel koleksiyonunun sergilendiği Thyssen Müzesi bulunuyor. XIII. ve XX. yüzyıllar arasında yaşayan Duccio, Van Eyk, Dürer, Caraviggio, Rubens, Van Gogh, Gauguin, Mondrian, Klee, Hopper gibi ünlü ressamların tablolarını içeren bu müzede 800 tablo, heykel ve halı bulunmakta. Kültür üçlüsünün sonuncusu Kraliçe Sofia’nın ismini taşıyor. Reina Sofia müzesi. Piccaso, Dali ve Miro’nun eserleri çoğunlukta.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Madridliler eğlenceyi, alış verişi, elbette kahveyi seven insanlar. Geceleri kent merkezi adeta karınca yuvasına benziyor. Sanki bir “Bombay”. Hele bizim Beyoğlu’muz sayılan “Gran Via” da cehennem gibi bir trafik var. Sadece Madridliler değil tüm İspanyollar böyle. Ancak, bu eğlen­ce ve dinlence alışkanlıklarını biraz fazla ileri götürmüşler. İspanya’da büyük mağazalar hariç, esnafın çalışma süresi sabah 10.00’dan öğleden sonra 14.00’e ve akşamüzeri 17.00’den akşam 19.00’a kadar… Öğleden sonra 14.00 ile 17.00 arası uykuların kutsalı “Siesta” zamanı. Siesta da İspanyollara Endülüs döneminden kalma bir âdet. Müslüman Araplar, peygamberimizin sünneti olan ve “kayûle” adı verilen öğle uykusunu İspanyollara miras bırakmışlar. Ama, İspanyollar siestayı uykudan çok, dalga geçmek için kullanıyorlar.

Unicode

Madrid, pek çok ozana ilham vermiş bir kent demiştim. İşte bunlardan biri de Şili’nin Nobel ödüllü ünlü şairi Pablo Neruda. Bakın nasıl anlatmış Madrid’i dizelerinde:

“Madrid’in bir mahallesinde kalırdım.

Görünürdü, oradan, uzaktan

Kastilya’nın çökük güzü.

Kocaman derin bir okyanus gibi

‘Çiçeklerin Evi’ydi evimin adı.

Fışkırırdı sardunyalar her yandan

Evim güzel bir evdi.”

Kentte sayısız dükkân, galeri, kahve ve lokanta var. Bunlar özellikle Puerta del Sol ve bilhassa Plaza Mayor’un çevresinde öbeklenmiş.  Yaşam tutkusunun hayat bulduğu Madrid kahvelerinin en ünlüsü Cafe Guinon. Hemingway’den Luis Bunuel’e kadar birçok kişinin oturduğu Recoletos Bulvarı üzerindeki ünlü kahvelerin kapısında insanlar kuyrukta bekliyor. Yahya Kemal, “Madrid’de Kahvehane” adlı şiirini burada mı yazdı acaba, diye düşünmeden edemiyoruz.

“Madrid’de kahvehaneyi gördüm ki havradır / Bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır.”

Puerta del Sol, İspanya’nın en popüler meydanlarından biri. 1978 yılında burası Madrid’in “coğrafî merkezi” olarak kabul ediliyordu. Madrid’in ve İspanya’nın bütün caddeleri, burada “sıfır” kilometreden başlar. Randevular burada verilir. Yılbaşı dahil tüm kutlamalar bu meydanda yapılır. Ayrıca Madrid’in sembolleri olan kocayemiş ağacına tırmanan “ayı” heykeli de  bu meydandadır.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda bir vahşet örneği olan boğa güreşlerinin yapıldığı Plaza de Mayor, mimarî açıdan Avrupa’nın en tanınmış arenalarından biri. Yapımına 1617’de III. Philip’in emriyle başlanmış. Taç giyme törenleri, kraliyet düğünleri, turnuvalar, yargı ve infazlar hepsi bu alanda yapılırmış. Meydanı çevreleyen dükkân ve lokantalar akşamları en pırıltılı giysilerini giyerek selâmlıyorlar geceyi. Bunların arasında en çok şekerciler ve hamur ürünleri satan dükkânlar göze çarpıyor; ancak İspanyollar Amerikalılar gibi hamur işlerine düşkün olduklarına rağmen nedense onlar gibi şişman değiller.

III. Charles döneminde başlayıp 1792 yılında tamamlanan Cibeles Meydanı’nda bulunan anıtta, Tanrıça Kibele aslanlar tarafından çekilen bir arabada betimlenmiş. Bu figür bize hiç de yabancı değil. Çünkü, Kibele (Artemis) Anadolu kökenli bir tanrıça ve özellikle Yunan mimarî ve heykeltıraşlığında değişik betimleriyle karşımıza çıkıyor. Kibele sanki dev fıskiyelerin arasından orta ve güney Amerika yerli halkının ıstırabını haykırıyor. Kibele ünlü Bergama Sunağı’nın kabartmalarında da yine aslanların çektiği arabasında betimlenmişti.

Retiro Park, eski bir sarayın bahçesi. 1869 da halka açıldı. İçinde havuzlar, bahçeler, anıtlar ve ünlü Kristal Sarayı bulunmakta. Retiro Parkında şekilli bitkileri ile Fransız, heykel ve çeşmeleri ile İtalyan ve geniş çim alanları ile İngiliz bahçeciliğinden alıntılar yapılmış!

Bence bir insanlık utanç alanı olan Los Ventas Arenasının önünde bir heykel var. Herhalde ünlü matador “El Cordobes”e ait. Heykelin altında şöyle bir yazı okunuyor “Bir matador ölür, bir melek doğar”… Niye efendim! Bence bu yazının doğrusu şöyle “Bir matador ölür, bir katil temizlenir ve doğru cehenneme gider”…

Hızlı trenle birlikte fonksiyonunu kaybeden Atocha Garı 1992 yılında Rafael Moneo tarafından kış bahçesine, dönüşmüş. Sıcaklığın 26°C de tutulduğu ferfoje ve cam iskeletli Tropikal Bahçe’de rutubet fıskiyeler kanalı ile  sağlanıyor.

İspanya’da uzun süre hüküm sürmüş Fransız Burbon ailesinin en önemli eseri olan Kraliyet Sarayı (The Royal Palace), İspanya’nın en görkemli yapılarından biri. Madrid’in en yüksek yerinde kurulmuş olan bu saray, Avrupa’daki diğer benzerleri gibi yağma veya yangına maruz kalmamış. Bu nedenle de bugün dimdik ayakta. Sarayın belki de en ilginç yanı, içinde tam 1118 adet saat bulunması. Bu saatleri kurmakla görevlendirilmiş özel bir memur bile var. Değişik mimarî üslûpları barındıran sarayın tam 2864 odası bulunuyor. İnanılması güç bir sayı bu. Günümüzde avcı kralları, bazı resmî davetler için bugün de  bu sarayı kullanıyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Asuan Barajı’nın yapımı sırasında su altında kalan “Debud Anıtı”, Mısırlılar tarafından İspanyollara armağan edilmiş ve Madrid’e dikilmiş. Anıtın geçmişi 2500 yıl geriye dayanıyor.

Madrid’deki diğer ünlü bir meydan İspanyol Meydanı. Burada hemen her gün ziyaretçilere yönelik “flâmenko gösterileri” gerçekleşiyor. Kastanyetlerini şıkırdatarak eteklerini savuruyorlar ve yüreğinizin bir köşesinde gizli kalan coşkunluğu yeniden diriltiyorlar.

İspanyol Meydanı, II. Dünya Savaşı sonrası adeta bir güç sembolü gibi dikilmiş beton bloklarla kuşatılmış geniş bir alan ile, bu alanın içindeki parktan oluşuyor. Parkın ortasına, ünlü İspanyol yazar Cervantes elinde bir kitap olduğu hâlde betimlenmiş. Miquel de Cervantes, Türkler tarafından sakat bırakıldı, korsanların saldırısına uğradı, Mağribliler onu bıçakladı, rahibelerce aforoz edildi, Sevilla’da tutuklandı, Cezayir’de hapis yattı. Cervantes’in heykelinin hemen ayaklarının dibinde, o ünlü kahraman Don Kişot, sivri sakalı, sarkık bıyıkları ile atının üzerinde mağrur bir ifadeyle duruyor. Yorgun, ama aynı zamanda inançlı bir hâli var. Yorgunluğu yel değirmenleriyle giriştiği savaştan olsa gerek!.. Zaten değirmenin böğrüne sapladığı mızrak da hemen yanı başında… Sanço Panço’suz bir Don Kişot düşünülemez elbet. Sanço Panço da Rosinante isimli eşeğinin üzerinde havuzun durgun sularına karşı rehavete ilerler gibi…

Bir cumartesi akşamı sıkılınca kendimi La Via Grande’ye atıyorum. Sere serpe bedenleri üstünde boya ve dövme, alına, yanağa, dudağa, göbeklere delgi ile yerleştirilmiş metal parçalar, her yana uzayan tuhaf giysiler, rugan çizmeler, dağcı botları, sarı, yeşil, mor meçli kısa veya uzun saçlar, kısaca özeti, tuhaflık(!) ve kaybolmuş bir gençlik.