Ola, Atacama ve San Pedro

Göller, lagünler, çok sayıda yanardağlar, taş çöller, kumullar, kırmızı volkanik kayaçlar, gül renginde aktif volkanlar,  dümdüz toprak kırmızı yollar, deniz kulakları, gayzerler, tilkiler, lama soyundan “jamalar”,  emu  diye anılan iri uçmayan siyah kuşlar, flamingolar, tuz birikintileri işte size gözlemlediğim Dünyanın en eski çölü Atacama Yöresi.

 Kasten “çöl” demiyorum, yer yer kocaman ağaçların boy gösterdiği bir coğrafyayı tamamen çöl olarak nitelemek hiç doğru değil. Milyonlarca yıl önce nehirler akış hızını kaybedince alüvyonlar çökelmiş,  başta tuz olmak üzere her türlü mineralce zengin bir havza oluşmuş.  

Burası özellikle lityum açısından dünyanın en zengin yöresi. Ancak lityum suyun buharlaştırılması ile elde edildiğinden lagün ile göllerin suyu hızla azalıyor. Göçmen kuşlar da  artık buralara pek uğramıyor. Ekosistem dolayısı ile hızla bozuluyor. Elbette saha jeoloji açısından bir laboratuar gibi ve çok ilginç.

Ayrıca bir diğer  yanlış da “yağış oranı” ile ilgili, bir çok makalede Atacama çölünde yüz yıllardır yağmur görülmediği yazılmış, koca bir “yalan”. Zaten havzanın etrafını çevreleyen dağlardan gelen kar suları yeraltı nehirlerini,  lagün ile gölleri sürekli besliyor. Özellikle doğu rüzgarları yöreye sık sık yağmur getiriyor.
San Pedro de Atacama’nın ana meydanındaki 1641 yapımı kilisesi  ülkenin milli değeri olarak kabul edilmiş (1951) Çivi kullanılmamış,  bağlantılar lama derisinden yapılmış kumaş parçaları ile sağlanmış. Ahşap çatısı da çok ilginç.

Kilisenin önündeki parktaki bir banka çöküyorum. Atacama Bölgesinin ziyaretçilerinin büyük bir bölümü sınırlı bütçe ve sırt çantası ile yola çıkan gençler. “Bravo” çok iyi yapıyorlar.  Etrafımı inceliyorum, hepsinin ayağında birer potin var. Saçları da genellikle örülü. Belli ki yorgunlar. Yüzlerinde kıpırtısız bir ifade var. İleride gökyüzüne doğru havlayan üç köpek parkın sessizliğini aniden  bozuyor. Saat ise zamanı dilimlemeye devam ediyor. Meydandaki kaktüsün iğneli dikenleri ışıkta parlıyor. Kızıl bir ışık altında ufuktaki And Dağlarını izlemek insana sonsuz bir özgürlük hissi veriyor

Airbnb kanalı ile bulduğum evime doğru kızıl renkli tozlu toprak yolda yürüyorum. Bu evde ana ile kız ve ufak torunları ile beraberim. Çocuğu çok şımartmışlar,  ağlayıp tepinerek anne ve anneannesine her istediğini yaptırıyor. İçimde inanılmaz bir mutluluk var. Buralara kadar ulaştığım için şükrediyorum. Mahallelerin arasında sık sık bildiğimiz bakkallar da var ve inanın çok ucuz. Muz, peynir,   elma ve biraz da yemiş alıyorum. Sadece 2 dolar ödüyorum.  Size odamda bu satırları yazarken bir yandan onları atıştırmak bana ayrı bir zevk veriyor.

Bu arada bir spor salonunun önünde geçtim. Gençler neşe ile müzik eşliğinde hem dans ediyor,  hem de spor yapıyor. Video’ya alıp paylaşıyorum..

San Pedro’nun civarında inanın çok sayıda ilginç ve görülesi noktalar var.  En az dört gün buralarda kalmak gerekir.

“Ay Vadisi” veya diğer adı ile Mars Vadisi (Valley of the Moon) aslında rüzgarın şekillendirdiği, tuz, kil ve jipsten oluşuyor.  Hele bir kayaç var ki  yan yana dizilmiş üç azizeye benziyor, adı da “Tres Marias.” Girintili çıkıntılı yüzey yapısı Ay veya Mars’a benzetilmiş.  Zaten Mars’a yollanan keşif araçlarının deneyleri burada gerçekleşmiş.

Sonra kısa kısa bir patika yürüyüşü ile kum tepelerine ulaşılıyor. Ama bu tip kumulların en güzel örneğini elbette Namibya’da görüyorsunuz. Bu yöre 1982 yılında koruma altına alınmış. Milli parka girerken bir ücret ödeniyor Elbette, para alsınlar ama dilerim amaca uygun doğru yerlerde kullanılır.

İkinci tur “lagünler” (piedras rojas) tüm gün sürüyor. İnka yolu üzerinde bulunan bu saha UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Taa 1400 yıl önce İnkalar bakır madenlerini işlemek üzere buraya yerleşmiş. Grand Rio Nehrinden alınan suyun kanallarla taşındığı teraslarda tarım yapılmış. Daha sonra İspanyollar aynı teraslarda üzüm yetiştirip, kiliseleri için İsa’nın kanı kabul edilen şarabı hazırlamışlar.

Salar de Atacama, anteplanosu Şili’nin en büyük tuz, dünyanın ise en büyük lityum kaynağı. Lityum dünyanın en hafif metali. Yüksek bir reaktiviteye sahip.  Ayrıca burası flamingoların dinlenip yumurtladığı bölge. Ancak 10 yıl önce buradaki flamingoların sayısı 10 bin iken üç yıl önce beş bine, bu yıl ise maalesef bine kadar düşmüş durumda. Flamingolar sessizlik ister ve korkarlarsa senede bir defa bıraktıkları yumurtalarını terk edip,  kaçarlar. Ayrıca yeterli yem bulamazlarsa yine uzaklaşırlar. Yörede üç çeşit flamingo bulunuyor, siyah, pembe ve siyah-pembe kanatlılar. Sudaki mikro organizmaları süzerek bünyelerine alırlar. Yavrular beyaz doğar, daha sonra gri olur sonuçta yedikleri mikroorganizmalar sayesinde o güzelim pembe renge sahip olurlar.

Aracımızı upuzun kuyruklu bir tilki takip ediyor, ona gelen geçen araçlardan yiyecek vermiş olmalı. Oysa tilki, fare, yumurta ve kertenkelelerle beslenir. Onu sürekli beslenmeye alıştırırsanız artık avlanmaz, tembelleşir ve sonuçta aç kalır.

 Yola devam ediyoruz ve gittikçe yükseliyoruz. 3000 metrede kırmızı kaktüslere rastlanıyor. 3800 metrede ise sadece kuru sapsarı otlar göze çarpıyor. Uçamayan kocaman siyah kuş Eme’yi de görüyoruz. Elbette bu özel  kuşlar koruma altında. Avustralya’da ise bu kuşların neredeyse soyları tükenmiş. Yol boyunca lema’ların atası kabul edilen jemalara rastlıyoruz. Bir erkek,  dişilerden oluşan sürüye önderlik ediyor. Aynı aslanlar gibi.

Miscati Lagününe ulaşıyoruz. Tatlı su olduğu için kışın donuyor ama bölgedeki hayvanların su kaynağı. Manzara sahiden mükemmel,  bol bol fotoğraf çekiliyor.

Yola hayvanlar çıkıyor diyorlar. Aslında onların yolunu ve yaşam alanını biz yollarla ortadan ayırmadık mı ?

Bu coğrafyada binlerce çeşit kuş barınıyormuş. Ağaç olmadığı için kuşlar çalılara yumurtluyorlar. Onları korkutmamak için kesinlikle patikaların dışına çıkılmasına izin verilmiyor. Korkup kaçarlarsa yumurtalarını da  terk ediyorlar.  

3300 metrede kurulmuş Sucairo Kasabasında ufak ve tertemiz bir lokantada leziz sebze çorbası ile başlayan bir öğle yemeği veriliyor. Burada  bir ilkokulu ziyaret ediyorum. Her sınıfta sadece  5 veya 6 öğrenci var.

En son ziyaret ise “Toconau Kasabasına”. Sevimli bir parkı ve 1750 yılından kalan tarihi bir çan kulesi var. Nüfusu ise  sadece bin. Pet şişeleri kullanarak bir park inşa etmişler.

“Alma” havanın inceldiği 2500 metrede kurulmuş dünyanın ünlü bir  astronomi merkezi. Avrupa, Kuzey Amerika ve Japon bilim adamlarının ortak çalışmaları burada tüm hızı ile  devam ediyor. Takım yıldızları, gezegenler, galaksiler, Satürn halkaları, Samanyolu sürekli  inceleniyor. Amaçları dünyaya benzer yeni bir yaşam yeri bulmak. Yani bu dünyayı zaten adım adım yok ettik sıra artık yeni bir gezegende !   Bu merkezi ziyaret etmek mümkün. Teleskoplarla, bulutsuz, nemsiz,   tertemiz gökyüzünü inceliyorlar. Işık kirliliği de yok.  Gözün görmediği ışık ve duymadığımız sinyalleri 12 metre çaplı dev radyo teleskoplarla takip ediyorlar.  

Kısa Kısa Atacama Çölü ve San Pedro

  • Merak ettim “San Pedro” adı nereden geliyor diye. İki farklı görüş var, birisi İspanyol komutanın adı olduğu diğeri ise dönemin  dini lideri papanın adı olduğu.  
  • San Pedro,  Atacama yöresinin turistik merkezi,  her sokak butik otel ve ucuz hostellerle dolu. Çok sayıda kahve ve hediyelik eşya satan dükkan bulunmakta. Ama kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kaldığım dört gün içinde bir satıcı bile beni dükkanına çağırmadı veya  laf atmadı.
  • Buradaki Gezginlerin arasında en yaşlı bendim. Atacama herhalde gençlere hitap ediyor olmalı. Çok lüks oteller bulunmaması, yükseltinin verdiği korku, yaşı ilerlemiş ziyaretçileri engellemiş olmalı !
  • Sokaklar hep birbirine benziyor, evlerin tamamı tek katlı ve avlulu, yüksek duvarlarla çevrilmiş. Sokak adları yok,  ev numaraları da pek yok. Ama çok odalı evlerin içinde her türlü konfor var. Airbnb kanalı ile bulduğum ve 5 gün kaldığım evin yolunu inanın ancak son gece öğrenebildim.
  • San Pedro’da o kadar çok köpek var ki, çoğu da iri, onları kim besliyor, vallahi pek anlayamadım. Sordum “hepsi sahipli” dediler. Bence sakıncası yok ama eğer köpekten korkuyorsanız, bu kente sakın gelmeyin,  bir anda birkaç tanesi birden yanınızda bitiveriyor.
  • Ne de olsa Atacama’da 2400 metre yükseltideyiz. Karasal iklimde, güneş batınca aniden soğuk bastırıyor. Gündüz 24 derece santigrat olan sıcaklık gece birden iki dereceye kadar düşüyor. Titriyorsunuz, sabah 10 gibi güneşle birlikte hava tekrar ısınıyor. Zaten halkı hep yün ve  anoraklar ile  geziyor.
  • Çok sayıda Seyahat acentesinde günlük turlar satılıyor. Hepsinin güzergahı aynı.  Bazıları günlük bazıları yarım gün. Bazıları ise Bolivya’ya doğru birkaç gün. Ama inanın hiç biri öyle pahalı değil. Anlatmıştım, ben iki tur aldım. Biri yarım günlük “Ay Vadisi Turu” (Valle De la Luna) diğeri ise tam günlük Lagunas Antiplanicas idi. Tam günlük turda zengin bir kahvaltı ile  yerel  bir lokantada öğle yemeği dahildi. İkisine 73 Amerikan Doları ödedim. Birinci turun sonunda bize bir tepeden güneş batışını izlettiler. Vallahi güneş aslında her yerde aynı batar. Dünyanın her köşesinde para kazanmak için güneş batımını özel turlarla seyrettiriyorlar. Ama Calama’ya inerken uçaktan seyrettiğim ve  çok uzun süren renkler cümbüşü sahiden hoştu. Ne de olsa bu coğrafyada bulut yok. Hava kirliliği yok, nem de yok, yıdızlara çok yakınsınız. Yıldızlar sanki tek tek gökte asılı.
  • “El Tatio Gayzerini” ziyaret etmek de bir diğer seçenek. Hatta orada sıcak suda yüzmek de mümkün. Gayzerleri aslında en esaslı İzlanda’da izliyorsunuz.
  • San Pedro’da bir kahve var adı  “Emperio”. Muhakkak orada sıcacık bir Empana  yiyin. Bir çeşit börek ama inanın harika !
  • Öğretmen ve öğrenciler eğitimin kalitesini yükseltmek için eylem yapıyordu. Ben de yanlarına gittim.  Özellikle tarih dersinin kaldırılmasını hiç istemiyorlar. “İnsan tarihini bilmezse geleceğini kestiremez.” diyorlar.  San Pedro’da Escuela Basica E 26 ilköğretim okulunu ziyaret edip öğrenci ve öğretmenlerle bir sohbet toplantısı yapıyorum.

Ve Bir Fıkra

San Pedro’da varlıklı bir iş adamının karısı ölür.  Mezarlığa girecekleri sırada tabut mezarlığın parmaklıklarına çarparak birden parçalanır. Kadın da bu sarsıntının etkisi ile canlanır. Adamcağız üzüntüsünden mi yoksa sevincinden mi pek anlaşılmayan bir nedenle gözyaşları arasında karısını alıp güzelce evine döner. İki yıl sonra kadıncağız yeniden ölür. Tabut mezarlığın kapısına geldiği zaman adam bağırır. “Aman parmaklıklara dikkat”

  • Atacama yöresine en fazla ziyaretçi temmuz ayında geliyormuş.
  • Turlar sırasında 3800 metreye kadar çıkılıyor. Ama ciddi bir yükselti hastalığına rastlanmamakta. Ne de olsa alışarak yavaş yavaş yükseliyorsunuz.  Evet,  koşunca sık nefes alıyorsunuz. Hafif bir de başağrısı hissediyorsunuz. Deniz kenarında % 21 olan oksijen oranı yükseklerde düşünce beynin ihtiyacı olduğu oksijeni almak için daha sık soluyorsunuz.  Yükseltide alkol almak tehlikeli ve hareketleriniz yavaş olmalı. Kanı sulandıran aspirin tavsiye ediliyor. Uçakla birden La Paz Cuzco veya Lhasa’ya inince yükselti hastalığı daha ciddi boyutlarda oluyor. Yerinizden kalkamıyorsunuz size  oksijen veriyorlar.  Bir de “koka” yaprağının acı suyunu içiriyorlar. 

GÜNEY AMERİKA

ZAANDAM GEMİSİYLE GÜNEY AMERİKA (DÜNYANIN SONU) GEZİSİ

20 Kasım 2016’da İstanbul-Paris, Paris-Santiago aktarmalı Fransız Havayolları ile çok uzun bir uçak yolculuğu ile sabah saat 09.00’da Santiago’ya ulaştık.

18 günlük olan bu gezi benim için çok önemliydi, çünkü o 2 sihirli kelime yıllarca beni kendine çekmiştir (Mecellen Boğazı).

Otelimize yerleştikten sonra Santiago de Chile şehir turuna çıktık, şehre hâkim olan Christobal tepesinden şehri seyrettik, daha sonra Meryem Ana Kilisesi’ni ziyaret ettik. Sevgili Atatürk’ün büstünün bulunduğu parkı gezdikten sonra Şili’nin ünlü pazarlarından hediyelik eşyalar aldık ve otelimize geri döndük.

Üçüncü gün Valparaisa Limanından gemimiz denize açıldı, dördüncü günü denizde yaşadık.

Beşinci gün Puerto Montt, göller bölgesinin baş şehriydi, burada neoklasik kiliseyi ve balıkçılar rıhtımını ziyaret ettik, daha sonra Puerto Varasta Alman göçmenlerin kurduğu Frudillar kasabasını ziyaret ettik, yerel pazarlardan tahtadan yapılmış tavuk ve horoz biblolarını aldım ve onları çok sevdim.

Altıncı gün : Chacabuco

Bugün turistlerin kiraladığı minibüse 4 arkadaş dahil olduk. Simpson Parkı’nı ziyaret ediyoruz, burası Chacabuco’nun milli parkı. Park içerisindeki orijinal flora hakkında bilgi aldık daha sonra Puerto kasabasına geçtik. Domos denilen marketten hediyelik eşyalar satın aldık.

Yedinci ve sekizinci gün

Şili fiyortlarını ve Sarmiendo kanalını denizde seyir halinde geçiyoruz.

Ve Macellan Boğazı

Zaandam Amerikan gemisi ile Macellan Boğazı’nı geçiyoruz, deniz oldukça dalgalı, karşı kıyıdaki dalgaları yavaş yavaş sis örtüyor, dağların hemen hemen bütün tepeleri karlı.

Denizin yüzü yer yer beyazlaştı, dalgalar çoğalmaya başladı. Kolay değil, hayallerimin ötesinde olan ve her zaman ulaşmak istediğim o sihirli iki kelime “Macellan Boğazı”, şimdi tam oradayım, kendimi çok mutlu hissediyorum ve Allah’a şükranlarımı bildiriyorum. Bütün dünyayı gezdim ama buralara gelmeyi çok istedim, gemideki İspanyol müziği de duygularıma eşlik ediyor.


Yarın Macellan Boğazı’nı üstten seyretmek için Punto Arenas turuna çıkacağız, tepelerdeki kar ve buzulları göreceğiz, penguen barınaklarının bulunduğu sahile gidecek Macellan penguenleri denilen ve yeryüzünde sadece burada yaşayan kafaları beyaz çizgili penguenleri seyredeceğiz.

Dokuzuncu Gün

Ne yazık ki Punta Arenas’a çıkamadık, çünkü muazzam fırtına var, ama ben hiç korkmuyorum herhalde kaptan olan Alanyalı Hüseyin Dede’min kanı dolaşıyor damarlarımda. Cockburn kanalını ve daha sonra 13 Eagle kanalını denizde seyir halinde geçiyoruz.

Onuncu Gün

Glacier buzulunun yakınından geçiyoruz ve nihayet Ushuai’ya varıyoruz. Buraya “Dünyanın Sonu” da deniyor. Enfes manzaraları olan bir yer burası. Ushuai da Tierra de Fuego Doğal Parkı’nı geziyoruz. 35 dolar vererek The End of The Wrold Train (Dünyanın sonu treni ) biniyoruz. Bu tren dünyanın en güney noktasındaki tren olarak tanımlanıyor ve mahkumların treni olarak da biliniyor.

1883 yılında başkanJulio Argentino Roca cumhuriyetinin en güneyinde bir ceza kolonisi oluşturulmasını içeren teklifi sundu ve Avustralya-Sidney, Fransa’nın Yeni Kaledonya gibi benzer girişimlerdeki olumlu sonuçları örnek gösterdi.

Önceleri sivil sanatkarlar olanmahkumlar tren inşaatlarında çalıştırıldı. Daha sonra tehlikeli ve sabıkalı mahkumlara derme çatma hapishaneler yapıldı. Sonraları büyük bir hapishane inşası için kullanıldı. O inşaatlarda kullanılan trenle harikalar diyarında gezer gibi eşsiz manzaralar şelaleler ve o zaman kullanılan kesilmiş ağaçları seyrederek 7 kilometre gezdik ve sanki gezimize bu inşaatlarda çalıştırılan mahkumların ruhları da iştirak etmişti. Tren yolunun orijinal uzunluğu 25 km idi.

Onbirinci Gün

Cape Horn (Horn Burnu)

Sabaha karşı saat 5’te bizi uyandırdılar. Çok heyecanlıydım, hazırlanıp güverteye çıktık, kuvvetli bir rüzgarla birlikte yağmur vardı, gemi ok gibi sallanıyordu, sağa sola adeta yalpa vuruyordu. Uzaktan bir deniz fenerinin ışığı seçilmeye başladı, bence bu dünyanın en ucundaki fenerdi!

O anda Jules Verne’i hatırladım, çocukluğumu, gençliğimi, fenere yüzerek gidişimi, ümitlerimi, hayallerimi, sularda kayboluşumu, sonra aydınlık sabahları, sabahla birlikte cıvıldayan kuşları, kaybettiğimi sandığım sevgili kuşlarımı, fenere varınca yakaladım. ( Not: Ortaokuldayken Jules Verne’in bütün eserlerini okudum, özellikle Dünyanın Ucundaki Fener, Balonla 5 Hafta, 80 Günde Devr-i Alem gibi. Seyahat tutkusunu bana Jules Verne aşıladı. Nur içinde yatsın.)

Onikinci Gün

Falkland Adaları ( Stanley)

Stanley, Faulkland Adaları’nın baş şehriydi. Şehrin tam ortasına Margaret Thatcher’ın büstü dikilmişti. Şehrin yere yapışmış damları renk renk olan evleri vardı. Pencereleri yerle aynı hizada olan bu evlerin görünüşleri çok orijinal ve hüzünlüydü.

Dünyanın en sonundaki bu evlerin sanki zorla güzel görünmeye çalışırmış beğenilmek istermiş gibi halleri vardı.

Evlerin neden bu kadar alçak olduğunu merak ettim, rüzgardan korunmak ve fırtınada uçmamaları için böyle yapıldığı söylendi.

Kendi kendime iyi ki buralarda yaşamıyorum.

O anda içimde ağlayan o kimsesiz öksüzü kovdum (R. Tevfik) ve hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın yazın kader bizi senden ayırmasın sevgili İstanbul, sevgili Y. Kemal diyerek avazım çıktığı kadar bağırmak istedim.

Buralara kadar gelmişken o sevgili kuşları, bu toprakların gerçek sahipleri olan penguenleri ziyaret etmeden olur mu?

Dört arkadaş taksi tuttuk, çok uzun bir yol kat ettikten sonra penguenlerin bulunduğu sahile vardık. Kuvvetli bir rüzgar vardı, kaç kere düşme tehlikesi atlattım, bu kadar kuvvetli olan rüzgar nedense yumurtalarının üstünde oturmuş olan penguenlerin tüyünü bile kıpırdatmıyordu, bu da beni çok hayrete düşürdü.

Tam da hayvanların yumurtlama mevsimiydi ve çok sinirliydiler, yanlarına yaklaştığımız zaman garip ve kuvvetli sesleriyle bizi kendilerinden uzaklaştırmaya çalışıyorlar, yumurtalarını korumaya çalışıyorlardı.

Montevideo-Uruguay

Onüçüncü ve ondördüncü günü denizde seyir halinde geçirdik.

Onbeşinci Gün

Uruguay’ı 2007 yılında baştan başa Güney Amerika turunda görmüştüm. Bu seferki gelişimde buraların ne kadar güzel olduğunu daha iyi anladım.

Dünya sosyetesinin kış aylarını geçirdikleri malikaneleri, sahilleriyle ün yapmış Punta del Este şehrini, ünlü sanatçıların bazı devlet adamlarının villalarının bulunduğu yerleri gezdik. Özellikle Casa Pul’la müzesinde gördüğüm tablo beni çok etkiledi, oradan bir türlü ayrılmak sitemeydim. Tablodaki ressam Carlos Paez Vilaro, sevgili siyam kedisi ile sanki gözlerimin içine bakıyorlardı. Bu kadar canlı bir tablo görmemiştim.

Tablodaki ressam Carlos ölmüştü ama kedisi yaşıyordu, yandaki koltuğun üstünde oturuyordu. Onu uzun uzun sevdim ve o da bana geride kalmanın ne kadar acı olduğunu gözleriyle anlatmaya çalıştı.

Onaltıncı Gün Buenos Aires

Artık turumuz sona ermek üzere…

Bu turda Palermo Parkı, San Martin Alanı, eski ve yeni liman, Eva Peron’unun mezarını ziyaret ettik. Mezarlığa girişte çiçekli bir bölüm vardı. Daha sonra mezarlar sıklaşmaya ve kasvetli iç karartıcı bir hal almaya başladı.

Eva Peron’un mezarısiyah mermerden yapılmıştı, yan tarafta beyazımsı mermerden yapılmış tablosu ve hayat hikayesi bulunuyordu.

Arjantin demek “tango” demektir. Çünkü Arjantin tangonun ana vatanıdır. 2007’de yaptığım turda tango gecesine katılmıştım, ikinci kez katılmadım.

Uzun bir uçak yolculuğu ve sevgili : İstanbul

Venezuela, Kolombiya, Ekvator, Galapagos Adaları Gezisi

Gezmek bana göre dünyayı bütün güzellikleriyle tanımak, Allahın büyüklüğünü, yarattığı eşsiz sonsuzluğu can-ı gönülden hissetmek, onu yüreğinize sığdırabilmektir.

Lise çağlarında ve üniversite yıllarında atlas üzerinde hayali olarak dünyayı gezerken “istemek elde etmenin yarısıdır” dedim ve yıllar son ben bir gezgin oldum. Hemen hemen bütün dünyayı gezdim. Tıpkı Tasavvufun devi Ferididdün Attar’ın dediği gibi “ Her yol yolcusuna göredir, herkesin yürüyüşü kemalincedir.” Ona katılıyorum. Benim de yürüyüşüm bu yolda oldu.

12 Ekim 2012 yılında yaptığım Venezuela, Kolombiya, Ekvator, Galapagos adaları gezilerinde hissettiğim duygular ve gördüğüm harikulade yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Venezuela

1. Gün

12 Ekim 2012 Lufhanza hava yollarıyla İst-Frankfurt, Frankfurt-Karakas aktarmalı uzun bir uçuşla Karakas’a geldik ve otelimize yerleştik.

2. Ve 3. Gün

Ertesi gün kısa bir şehir turunda şehrin görülecek tarihi ve turistik yerlerini gezdikten sonra kalacağımız Canaima Ulusal Parkı’na güzel manzaralar seyrederek geldik. Burası adeta bir çiçek cennetiydi, bir şelale cennetiydi.

Hemen biraz arkamızda süslü ve yanları sazlarla kaplı küçük kulübeler vardı, içleri gayet modern olan kulübelere loç adı veriliyordu, bu loçların önlerinde hamaklar vardı. Biz bu loçlarda 2 harika gün geçirdik ve bütün çevreyi gezdik.

Bu loçların yanlarından ve üstlerinde koyu pembe tropik çiçekler sarkıyordu, onları sanki başlarına çiçekler takmış akşam üstü kapılarda eşlerini bekleyen mutlu kadınlara benzettim.

Birden annemi hatırladım, çocukluğumu hatırladım. Zavallı annem hiç bir zaman başına çiçek takamamıştı. İçim sızladı.

4. Gün

2 gün sonra bu güzel milli parkın biraz ötesindeki meydana küçük uçaklar geldi ve biz bu uçaklara binerek şelaleler diyarı dediğim Venezuela’nın kalbi olan şelaleleri üstten seyretmeye başladık. Bu uçaklar pilotla beraber 4 kişi alıyordu. Bu canım şelaleleri üstten seyretmek harika bir şeydi.

Özellikle 1000 m. Yükseklikten kendini özgür ve cesurca aşağılara salıveren Angel şelalesi görülmeye değerdi.

Tam karşımızdaki şelaleler Vivaldi’nin Mevsimler’ini terennüm ediyorlar, bizde buradayız diyerek ruhları mevsimlerde gezdiriyorlardı.

Biz de kendimizi tıpkı Y. Kemal’in “Akıncılar”ı gibi hissedip “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik”, o kadar mutlu ve bahtiyardık ki, o çocuklar gibi olduğumuzu sanıp dev gibi şelalelerin altından geçerek onları yendiğimizi hayal ettik.

Kolombiya

5. Gün

Sabah erken saatlerde Kolombiya’nın başşehri Bogota’ya uçtuk. Otelimize transfer olduktan sonra şehir turumuza başladık, turda Bolivar meydanı, Katedral, Bolivar konağı, Kongre Sarayı gibi yerleri gezdik. Türk milletinin Atatürk’e olan engin sevgisinin aynını Kolombiya’lılar da Bolivar’a duymuşlardır, çünkü Kolombiya 1821 yılında İspanyol’lardan özgürlüklerini general Simon Bolivar sayesinde kazanmışlardır.

6. Gün

Daha sonra kendi alanında dünyanın en kapsamlı müzesi olan altın müzesini ziyaret ettik. Müzede 25000 eser sergilenmişti. Botero müzesinde ise Botero’nun ve birçok ressamın eserlerini seyrettik. Edebiyatta Gurcia Marguez nasıl liderse Botero’da aynı değerlere sahipti.

7. Gün

İspanyolca Testere dağları anlamına gelen 3142 m. yükseklikteki dünyaca ünlüMonserrate tepesine sonsuzluğun merdiveni gibi görünen bu tepeye teleferikle çıktık. İspanya’nın Katalunya bölgesindeki Monserrat manastırından esinlenerek yapılan kiliseyi ziyaret ettik. Hac mekanı olarak tanınan bu kiliseyi binlerce hacı ziyaret etmektedir.

Aynı Rio’daki Korkovado tepesinde insanlığı kucaklayan dev İsa’yı hatırlatan daha küçük İsa’yı gördükten sonra yemyeşil ormanlarla kaplı And dağlarının ruhunu hissederek, Bogota şehrinin harika manzarasını seyrettik ve resimler çektik.

Ekvator

8. Gün

Sabah erken saatlerde yerel hava yollarıyla Güney Amerika’nın kuzeyinde bulunan Ekvator’un başşehri Quitto’ya ulaşıyoruz. Quitto 2500 m. yükseklikte, And dağlarına yaslanmış dünyanın 2. en yüksek şehridir. Otelimize yerleştikten sonra panoromik şehir turumuza çıkıyoruz.

Mariscal bölgesini geziyoruz. İndepencia Katedralini, La Campania kilisesini, Bağımsızlık anıtını, başlangıçta Cizvit manastırının bir parçası olan daha sonra Ekvator üniversitesine dönüştürülen sömürge binasını görüyoruz, bu bina mimarinin harikulade bir örneğiydi.

9. Gün

Bugün şehrin 10 km. kuzeyinde bulunan Ekvator çizgisinin geçtiği, başlangıç paralelini, Middle of the World City heykelini, dünyanın ortası çizgisini ziyaret ettik.

İnkaların yüzlerce yıl önce hatasız olarak bulduğu Ekvator çizgisini, ilim adamları 300 m. yanılgıyla bulmuşlar. Bu çizgi dünyayı tam olarak ikiye bölen varsayım çizgisidir.

Kuzey yarım küresini ve güney yarım küresini birbirinden ayıran bu çizgiyi, manyetik farklılıkları deneylerle gördük. Şöyle ki:

Su dolu bir lavabonun içine atılan yapraklar, çizginin sağ tarafına yani kuzey yarım küresine konduğu zaman sağdan sola, deneyi tersine yaptığımız zaman soldan sağa dönmeye başladı. Bu olay belki de hayatımda gördüğüm en hayret verici olaydı.

Bende Kuzey ve Güney yarım küresine ayaklarımı basarak o eşsiz mutluluğu duymak şansına sahip oldum.

Galapagos Adaları

10. Gün

Bu sabah yerel hava yollarıyla Güney Amerika kıtasının 1000 km batısında bulunan 62 adadan meydana gelmiş ve dünyanın en büyük florasına sahip Galapagos adalarına gidiyoruz. Buraların en büyük merkezi Santa Cruz adası. Baltra havalimanına indikten sonra feribot geçişi ile kalacağımız kasabaya ulaşıyoruz. Bu adalar Unesko dünya mirası listesinde yer almıştır. Dünyaca ünlü Charles Darvin koruma merkezinde nesilleri koruma altına alınmış tefekküre dalmış kocaman kaplumbağaları, kendilerini seyretmeniz için sizi anlayışla karşılayan, fotoğraf çekmenizi sabırla bekleyen dev iguanaları, mavi ayaklı Booby kuşlarını seyrediyoruz.

Galapagos adaları 1535 yılında Peru’ya giderken Panama piskopozu Toman de Berlanga keşfetmiştir. 1832 yılında Ekvator tarafından ilhak edilerek yerleşime açılmıştır. Charles Darwin’in bu adaları ziyaret etmesi adalara dünya çapında ün kazandırmıştır.

11. Gün

Darwin koruma merkezinde koruma altına alınmış dev kaplumbağaların içlerinde 2 asra yakın yaşayan kamplumbağalar vardı. Mesela Deep 175 sene yaşamış 2006’da olmüş, 2. Dev kaplumbağa 168 sene yaşamış 1965 yılında ölmüştür.

Hüzünlü bir aşk hikayesi olan yalnız George 152 sene yaşamış 2012 yılında ölmüş. Aşkı platonik bir aşka dönüşen George, hiç bir eşi kabul etmemiş ve sevgilisine sadık kalmış ve adı Yalnız George olaran olmuş.

“Küçük bir çakıl taşına benzettiği sevgilisini sonsuzluğa giden kocaman bir nehirde kaybetmiş”(C. Külebi) “Ümidini yelken alan bir gemide bir güzel gün bir bahar beklemiş” (Y. N. Nayır), beklemiş ama sevgilisi hiç gelmemiş. Geoge yine de sevgilisinin bir ayak sesine razı olarak, vuslat istememiş kıyamete kadar beklemeyi göze almış.

Zira aşkın ölüm kadar güçlü, ölüm kadar gerçek olduğunu bilenlerdenmiş ve ölmüş. Sonsuzluğa uçup gitmiş. (S. Yalsız Uçanlar)

12. Gün

Santa İzaber adası Galapagos adalarına ait olan bir adadır. Yerel bir tekne ile 45 dakikalık bir deniz yolculuğu ile adaya geldik. Burada çeşitli deniz canlılarını, fokları, pelikanları, kayalarda tünemiş deniz kırlangıçlarını, mavi ayaklı Bobby kuşlarını seyrettik. Buradaki sevgili kuşlar vefasız değillerdi, mevsimde artık sonbahar değildi. Eski bir dost gibi davranan rüzgar sanki aşına bir gençlik şarkısı gibi saçlarımızın arasında geziniyordu. (Sevgili Teoman Alpay)

Bazı arkadaşlar bu akvaryuma benzeyen canım denize girdiler. Turumuzun sonunda otelemize geri döndük.

13. Gün

Ve nihayet bu güzel turu bitirmiş olduk.

Galapagos-Ekvator daha sonra Bogota-Frankfurt ve sevgili İstanbul’a döndük.

PARAGUAY

PARAGUAY’I NE KADAR TANIYORSUNUZ?

Hazırlayan: Prof. Dr. Orhan KURAL

Türkiye Gezginler Kulübü Kurucu Başkanı

E-posta: kural@itu.edu.tr

Dünyada görmediğim tek bir başkent kalmıştı, “Asuncion”,  dokuz günlük uzatılmış bayram tatili rotamı bu yönde kullandım. Bilet ücretini hiç sormayın,  ben de söylemeyeyim ! Ama paramı sağlıklı iken geziler için kullanmayacağım da ne yapacağım ! Daha sonra başkaları mı yesin ?

Bir Cuma sabahı yine sabahın 4’ünde dev İstanbul Havalimanındayım. Çok konuşulan, tartışılan iddialı havalimanı artık faal (Mayıs 2019)  Hiç uyumadığım günlerde aslında pek mutlu ve sağlıklı olamıyorum. İlk bağlantı noktası olan Barselona’ya ulaşırken uçak tamamen dolu ama bir ara kendimden geçip sızmışım. Esas uzun uçuş Şili’nin Latham (Lan) Havayolları ile Barselona – Sao Paulo arası,  tam 10 saat. Bu uçak da tamamen dolu. Zaten uzun uçuşlar hep dolu oluyor.  Gülü seven dikenine katlanır. Uyku ilacı alıyorum, son üç saat uyumuşum. Sao Paulo havaalanı bir tuhaf, dar ve sevimsiz bir koridor boyunca yürü de yürü.

Sonunda “Asuncion” yazılı  kapıyı buluyorum, daha 2,5 saatim  var. Ufak bir kafetaryada kırmızı bir masaya ilişiyorum ve dikkatle civardaki yolcuları inceliyorum. İş adamı kılıklı şapkalı, orta yaşlı adamcağız sanki acı ile bütünleşmiş, hayallere dalmış belli ki  bir üzüntü geçirmiş. Saçları örülü sarışın ufak bir kız sanki neşe ile kanat çırpan bir melek gibi mutlu  sağa sola koşuşturuyor. Kırlaşmış kısa saçlarının uzun kaküllerinin sakladığı simsiyah tılsımlı gözlerle koşan kıza  dikkatle bakan hanımla göz göze geliyoruz bana hafiften gülümsüyor.

Havalimanının derin karanlığında kaybolmak mümkün değil, çünkü ışık hep geri döner ve sizi bulur.  Onun için  yapılacak şey, gelecek günlere ve gökyüzüne daima ümitle bakmaktır.

Nihayet kentlerin anası,  kıtanın en eski kenti Asuncion’a doğru havalanan uçağındayım. Bu aslında bu yolculukta en kısa uçuşum sadece 2 saat. Ünlü havacı Silvio Pettirossi’nin adını taşıyan Asuncion Havalimanı sevimli ve  ufak,   kimse kapıda yolunuzu kesip rahatsız etmiyor. Merkeze taksi fiyatları sabit ve hep  15 dolar. Havaalanı taksilerinden genelde korkulur. Biz yeni ziyaretçiler  onlar için daima  birer kurbanız.

Artık Airbnb ile bulduğum ve daha sonra zevkli bir butik otel olduğunu anladığım “Art – Haus” ta geceliyorum. Sahibi Amerikan vatandaşı Javier ilgili, konuşkan ve bulunduğu coğrafya hakkında geniş bilgisi var. Özellikle hükümeti acımasız eleştiriyor ve sabah abc gazetesinin muhabiri benimle söyleşi yapıyor ve yayınlıyor.

Değerli Büyükelçim A. İnci Ersoy ile başkentin en tipik ve tarihi lokantası Bolsi’de buluşuyoruz. Bu hacimde politikacı, öğrenci, ziyaretçi ve diplomat hep birlikte iştahla yemek yiyor.   İnci Hanım 6 aydır Paraguay da görev yapıyordu. (Mayıs 2019)  Bravo,  bir defa mükemmel İspanyolca ve İngilizce konuşuyor. Çok kitap karıştırmış, araştırmış, kurucu büyükelçi olmak aslında zordur. Daha sonra gelen diplomatlar bir bakıma hazıra konar. Hanımefendi benim gibi hassas, titiz ve dakik. Ne de olsa ikimiz de “yay burcuyuz”.

Hemen Mision Otel’in yanında kurulmuş olan  kitap fuarında Nanduti radyo kanalına birlikte konuk oluyoruz.

Bir Paraguaylı polis telefonla şefine bilgi veriyordu. “Sabahtan beri zanlıyı dikkatle takip ediyorum, evinden çıktı, önce berbere girdi, tıraş oldu, ben de hemen yanındaki koltukta  sakal tıraşı oldum. Lokantada hemen yan masada idim. Sonra sinemaya girdi, işte orada izini kaybettim.”

-Niye sen de peşinden sinemaya girmedin mi ?

– Yok şefim ben o filmi daha önce görmüştüm.

Güney Amerika’nın en az ziyaret edilen bu izole kenti ben çok  sevdim. Şimdi size bu ilginç ülkeyi ve başkenti Asuncion’u anlatmaya çalışacağım.

Kısa Kısa Paraguay ile Başkent Asuncion

  • “Para”,  yaka,  “Guay” ise ırmak demek,
  • Mango ağaçları her yerde kimse mangonun yüzüne pek bakmıyor.
  • Paraguay tropikal ve yarı tropikal bir iklime sahip. Arazinin önemli bir bölümü çok mümbit. Bu yüzden pamuk bile yetiştiriyor. Hayvancılık önemli bir gelir kaynağı, tüm dünyaya et satıyor.
  • Su rezervleri fazla ama pek değerlenmiyor. Örneğin, çeşmelerden nedense su akmıyor, alt yapı çok zayıf, vatandaşları sularını pet şişe ile satın  alıyor.
  • Arjantin – Brezilya sınırında yer alan Ciudad Del Este (Doğudaki Şehir) çok hareketli ve büyük  çaplı ticaretin döndüğü bir kent. Paraguay gelirinin % 60’ı buradan geliyor. 60 kilometrekarelik dev bir serbest bölge. Günde dönen bir milyon dolarlık ticaretten bahsediliyor. Genellikle elektronik ağırlıklı. Brezilya ve Arjantin’e  birer köprü ile bağlanıyor. Arjantin’den Paraguay’a otobüs ile geçerken pek pasaport kontrolü yok. Ama pasaportunuzda giriş mühürü olmazsa “o ülkede daima kaçak durumunda olursunuz”. Ciudad Del Este’de Türkiye’nin Fahri Konsolosu var. Hani başınız derde girerse !

Ciudad Del Este’den başkent Asuncion’a karayolu ile ulaşmak ortalama 5 saat.

  • Paraguay ekonomisi Brezilya ile sıkı bağlantılı, Zaten ülkede Portekizce de konuşan çok !
  • 1811 yılında bağımsız olan Paraguay  ayrıca Tayvan’ı ilk olarak resmen tanıyan ülke de !
  • Tüm Güney Amerika’da “Los Turcos” deyimi çok yaygın, aslında bu kişiler Osmanlı döneminde Lübnan ve Suriye’den bu kıtaya göç etmişler. Elbette şu anda torunları hayatta.  Paraguay’da Los Turcos nedense daha  çok pazarlık edenler için kullanılırmış.
  • Paraguay bir dönem başta Naziler olmak üzere bir çok ülkeden kaçan varlıklı kişilere kapılarını açmış. Cizvit papazları da buraya  gelmiş. İntihar ettiği söylendi ama  biliyorsunuz Adolf Hitler’in cesedi bulunamadı. Onun da buraya geldiği söylentiler arasında. Odessa adlı bir örgüt bu organizasyonu gerçekleştirmiş. Ama esir kamplarında  seçtiği Museviler üzerinde canlıdan canlıya gerçekleştirdiği korku filmlerini andıran organ nakilleri ile tanınan ve “savaş suçlusu” olarak arananların liste başı olan  Josef Mengele’nin Paraguay’a vardığı ve burada yaşadığı kesin görünüyor. Hatta Concepcion yakınındaki bir köy sarışın ve mavi gözlü insanları ile bir Bavyera kentini andırıyor. Hatta Çiftlik Bank adı altında zaten kanmaya meyilli halkını dolandırıp kaçan şişman ve saf görünüşlü Mehmet Aydın’ın da Uruguay’dan sonra buraya kaçtığı konuşuluyor. Hatta hatırlarsanız beni bile bir ara ona destek olmakla suçladılar ve gazetelerde manşette yer aldım.
  • Alfredo Stroessner yönetimi tam 34 yıl sürmüş. (1954 – 1989). Ama dönemi oldukça sakin geçmiş.
  • Benim gençliğimde “Los Paraguayos” çok sevilen ve dinlenen bir gruptu.
  • Paraguay bir dönem Güney Amerika’nın en zengin ve kalkınmış ülkesi imiş. Hatta o dönemde 30 bin kişi Kore, Brezilya ve Japonya’dan bu coğrafyaya göç etmiş.  Savaş ilan ettiği Brezilya, Arjantin, Uruguay birlikte Paraguay’ı kıskaç altına alıp onun bu başarılı yükselişini durdurmuşlar.
  • Bugün maalesef rüşvetin büyük boyutlara ulaştığı % 6’lık çok zengin bir kesiminin yönetime hakim olduğu, halk yararına yapılacak işlerin çok yavaş yürüdüğü, ihalelerde çok yüksek komisyonların hakim olduğu bir ülke yaratıldığı anlatılıyor.
  • Sel felaketinden dolayı evlerini terk eden halk parlamentonun karşısındaki parka yerleşmiş. Tam bir sefalet sergileniyor ama aldıran pek  yok. 4×4 lüks arabalar caddelerde boy gösteriyor. “Del Sol” adlı AVM’de en lüks ve  en pahalı markaların dükkanları sıralanıyor. Örneğin halkın istifade ettiği, spor yaptığı ve parkların bulunduğu sahil boyundaki yolun tamamlanması tam 25 yıl sürmüş. Çünkü parlamentoda her grup ihaleyi kendi arkadaşlarına vermek isteyip diğerlerini engellemiş. Burada Paraguay Nehri boyunca yürüyün.  
  • Asuncion denize sahili olmayan fakat heveslenen bir ülkenin bir bakıma liman şehridir. Zaten Güney Amerika’da sadece Bolivya ile Paraguay denize ulaşamaz.  Mato Grasso yöresinden doğan Rio Paraguay Nehri okyanusa ulaşır. Milli Bayramlarda bembeyaz denizci üniforması ile albay ve amiraller iftiharla geçit törenine katılır. Bolivya’ya karşı kazandığı “Chaco Savaşı” (1932 – 1935) Paraguay için daima bir başarı öyküsü olmuştur.
  • Asuncion’dan Bolivya sınırına otobüsle gideyim derseniz bu en az 30 saat demektir.
  • Gezi notlarında herkes nedense Asuncion için “görülecek kayda değer bir yeri yok” demiş. Neden ki; her kentin özelliklerini keşfetmemiz gerekir. Siz aradıkça Asuncion kendini gösterecektir. 
  • Asuncion Amerika Büyükelçiliği’ni ENKA inşa ediyordu. (2019)
  • Kent eski ve yeni olmak üzere iki bölüme ayrılmış.
  • Asuncion’da Atatürk İlkokulu var. Ne mutlu !  
  • Kentin merkezindeki geniş doğal park yeşil alan olarak korunuyor. Buranın adı “Sağlık Parkı”.
  • Asuncion Belediyesi kent duvarlarını grafiti sanatçılarına tahsis ediyor. Sahiden harika eserler ortaya çıkmış. Güzel ve başarılı bir uygulama
  • Havalimanı kent merkezine oldukça yakın,  taksi ile 15 dakika,  dönüşte şehirden alana kadar taksi 10 dolar tuttu.
  • Lomesan Jeronimo Sokağı ve merdivenleri rengarenk atık malzemelerle süslenmiş. Görülmeye değer.
  • Barno Müzesinin tavsiye ederim, Kristof Kolomb öncesi seramikleri ile yerli ve çağdaş sanat bölümleri var.
  • Karmelitas Caddesi kentin kalabalık alışveriş sokağı.
  • Belediye Müzesi kentin 1880 yıllarında kuruluşunu anlatıyor. Ama bence öyle pek ilginç değil
  • Bir de tren istasyonunda bulunan bir müze var.  (1861) Güney Amerika’daki ilk ray hattının kurulduğu bu  ülkede uzun zamandır tren seferleri gerçekleşmiyor.
  • Botanik Bahçesini (Jardin Botanica) ilgi duyanlara öneririm.
  • Tarihi şehir Colon Antequera Caddesi civarında zevkli koloniyal binalar dikkatinizi çekecek.
  • Palacio de Lopez Sarayı (1857) şüphesiz kentin en görülesi binası. Louvre Sarayını örnek almış. Cumhurbaşkanlığı’na ev sahipliği yapıyor.
  • Panteon Nacional de Los Heros (1936) bir kahramanlar ve şehitler anıt mezarı, Paris’teki benzerini andırıyor.
  • Kentte ulaşım rengarenk otobüslerle sağlanıyor. Metro ve tramvay yok. İş çıkışlarında otobüse binmek pek öyle  kolay değil. Otobüslerin içi ise ayrı bir alem. Seyyar satıcılar ve müzik yapanlar hiç eksik olmuyor.
  • Gece hayatı ise oldukça hareketli, La Cachambra gece kulübünü tavsiye ediyorlar. Salonun ortasında bir tren varmış.
  • Catedral Metropolitana 1842 yılında yenilenmiş.  
  • Her coğrafyada pazarlar fotoğraf çekmek için ideal yerlerdir. Burada da Mercado Quatro var.
  • Paraguay’ın yerli halkı Guarinelerdir. Nüfusun büyük bölümü melezdir. Zaten bir dönem  beyazların kendi arasında evlenmesi yasakmış.
  • Halkı için dakik oldukları söylenemez. Bu coğrafyada aceleye gerek yoktur. Öğle tatili en az 2,5 saat sürer. Ama unutmayın bu coğrafyada yazın sıcaklık 45oC’ye kadar yükselir.
  • Paraguay’ın nüfusu genelde gençtir ve çoğu 30 yaş altı. Ama eğitim sistemi “çok başarısız”,  belki de birileri düşünmeyen, yazmayan ve okumayan bir toplum yaratmak istemiş.
  • Parasının adı “Guarinisi” ama genelde Amerikan doları da kabul ediyorlar. 1 USD = 4000 Guarinisi (Haziran 2019)
  • Genellikle et obur bir ülke, bilhassa “Asado” yani  barbekü ziyafetleri ünlü. Seçimlerde adaylar köy köy dolaşıp barbekü partileri düzenlermiş. Adayın fotoğrafı ve adı barbekü verilen alana asılınca seçimlerde oylar elbette bu adaya gidermiş.
  • Brezilya ile ortak kullandığı Itaipu Barajı, bir dönem dünyanın en büyük hidroelektrik santralleri arasında yer aldı.
  • Paraguay’ın komşuları gibi ciddi bir yeraltı kaynağı yok. Komşusu Şili dünyanın en önemli bakır ve lityum yataklarına sahip.   
Panchos Bir çeşit sosisli sandviç
Mbeiu Mısır unu ve peynirle yapılan nişastalı kek
Pastel Madio Kıymalı turta, aslında tüm  Güney Amerika’da bu turta çok yaygın
Chipa (Çipa) Paraguay peyniri ve mısır unu hazırlanıyor,  “simidi” andırıyor.    
Guarana Şeker eklenmemiş yerel bir içecek,  
Bitkisel Çaylar Kurutulmuş Mate otundan yapılan Mate çayını soğuk (terere) ve sıcak (mate) olarak çok tüketiyorlar. Termoslarda veya Guampa denilen tahta ve metal pipetli bardaklarla mate çayını daima yanlarında taşıyorlar. Mate çayı kalbi rahatlatır, zihni açar, yorgunluğu alır.    
Sopa Paraguyana Taze mısır, mısır unu, süt ve soğanla hazırlanıp, fırında pişiyor. Bir çeşit kek

URUGUAY

GÜNEY AMERİKA’ NIN AVRUPA’ LISI URUGUAY

Dünya’ da yeni yerler keşfeden Avrupa’ lı denizci milletler peşlerinden göçmenleri getirirken, yeni gelen göçmenler kendi ülkelerine yani Avrupa’ ya benzer özellik gösteren coğrafyaları tercih ettiklerini görmekteyiz çoğunlukla. Örneğin Afrika’ da Güney Afrika Cumhuriyeti’ nin en çok Avrupa’ lı göçmenin geldiği yer olmasının sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Komşu ülkeler Arjantin veya Brezilya’ da insan yüzlerine bakıldığında yer yer eski Amerika yerlilerini andıran yüzleri sıklıkla görsek de Uruguay’ da genelde beyazlar çoğunluktadır. Yemyeşil bitki örtüsü, geniş çayırlıkları ve düz arazisi ile coğrafi özellikleri de Avrupa’ yı andırıyor Uruguay’ ın. Bu nedenle Uruguay’ a Güney Amerika’ nın Avrupalısı adını verdim.

Türkiyeden doğrudan uçuş bulunmayan Uruguay’ a Arjantin’ in başkenti Buenos Aires’ den ulaşım oldukça kolay. Otobüsle geçmek isterseniz, iki ülkeyi ayıran Uruguay Irmağının dar yerlerine kurulu kuzeydeki köprülerinden geçerek giden otobüsler 12 saatte başkent Montevidio’ ya varıyorlar. Uruguay Irmağı’ nın denize döküldüğü yer oldukça geniş bir körfez şeklini almış ve nereden nehrin bittiği ve nereden denizin başladığı belirsiz. Buenos Aires’ ten hızlı bir şekilde Uruguay’ a geçmenin yolu gemileri kullanmak. Körfezi karşıdan karşıya geçen deniz otaobüsleri mevcut ve oldukça hızlı bir biçimde gidiyorlar. Colonia Express adlı deniz otobüsünü tercih ettim. 1 saatlik yaklaşık 25 dolar (150 Arjantin pezosu) ödenerek yapılan yolculukla Uruguay’ ın Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Colonia Del Sacramento şehrine geliyorsunuz. Gemiye binmeden önce Unesco birtakım tarihi değerleri için bu şehri listeye almış olsa da, şehrin etrafındaki ilk gelen Avrupalı’ ların yaptığı basit surlar ve tarihi birkaç yapının tarihi değeri Türkiye’ de yaşayan birine göre oldukça vasat kalıyor.

Unesco Dünya Kültür Mirası Listesindeki Colonia Del Sacramento Şehir Surları

Colonia Uruguay’ ın turistik yerlerinden olduğu için oldukça fazla otel ve yemek seçeneği var. Fakat restoranlardan hiçbiri akşam 20′ den önce servise başlamıyor. Karnınız çok aç olsa marketlerden alacağınız yiyecek dışında bir şey bulamayabilirsiniz. İstanbul adını taşıyan bir Türk restoranı Uruguay’ da bile var. Sahipleri konuştuğumda akşam yemeğinin saat 20′ den sonra yenmesinin burada bir kültür olduğunu öğreniyorum.

Hayvancılığın gelişmiş olduğu bu ülkede et ve et ürünlerinin fiyatları diğer yiyecek maddelerine nispeten ucuz. Hayvancılık ve tarım yaygın olmasına karşın Uruguay’ da nüfusun az olması nedeniyle doğal yaşam da korunmuş görünüyor. Örneğin ülkede muazzam kuş çeşitliliği var. Uruguay’ ın ulusal kuşu kabul edilen “güneyli lapwing” (southern lapwing) kuşunu her yerde görmek mümkün. Ayrıca Colonia şehri muazzam bir papağan cenneti. Şehrin içindeki ağaçlar kalabalık papağan sürüleri ile dolu. Ziyaretim sırasında (Ağustos ayı) Uruguay da kışın ortası olmasına karşın hava çok soğuk değildi. Aşırı soğukların görülmediği bu ülkede papağan nüfusunun fazla olması normal olmakla birlikte şehir içlerinde bu denli kalabalık papağan varlığı oldukça ilgimi çekti doğrusu.

Uruguay’ ın ulusal kuşu “Güneyli Lapwing”
Colonia’ da papağanlar

Colonia Şehri kadar başkent Montevideo’ da sessiz bir şehir. Şehirdeki birkaç meydan hariç diğer yerlerin sessizliği Avrupa şehirlerini andırıyor. Şehir dışlarında yol boylarında sık sık büyük çiftliklerde kırsal yaşam yaşam oldukça yaygın. Fakat ülkenin kırsal bölgeleri de şehirleri gibi gelişmiş durumda. Son yıllarda Avrupalı’ yaşlıların Uruguay’ a göç ederek bu ülkede yaşamayı tercih ettiklerini okuyorum. Gerçekten de ülkenin tamamı sanki bir sayfiye yeri.

Başkent Montevideo’ da tarihi meydan

Komşu ülkelere göre daha gelişmiş bir görüntüsü bulunan Uruguay’ da kendi para birimleri olan Uruguay Pezo’ su kullanılıyor. Fiyatlar diğer Güney Amerika Ülkelerine göre biraz pahalı. Pahalılığın nedenlerinden biri de ülkeye gelen yabancılar olabilir. Geniş alanlarda az insanın yaşadığı, hayatın oldukça durağan aktığı bu ülkede fazla durmanın çok fazla gereği olmadığı için kısa bir seyahat yeterlidir.

Titicaca Gölü

Peru ile Bolivya arasındaki sınırın bir bölümünde dünyanın en yüksekteki en büyük gölü yer alıyor. Deniz seviyesinden 3800 m. yüksekte olan bu gölün adı Titicaca Gölü. 194 km uzunluğunda ve 65 km. genişliğindeki bu gölün en derin yerinin 280 m olduğunu okumuştum. Hakkında birçok efsaneler bulunan bu gölde sekiz adet ada var. Bu adalardan biri ve en büyük olanı gölün Bolivya sınırı içinde olup, üstünde bazı kalıntılar bulunan Titicaca adası. Adada bulunan Güneş Tapınağı kalıntılarından dolayı “Güneş Adası” olarak da biliniyor.

“Titi” İnka dilinde Jaguar ya da Pars anlamına geliyormuş.

“Caca” (Kaka) ise kaya demekmiş. İnkalar bu adaya Pars Kayası adını vermişler. Çok eski bir efsaneye göre bir gece bir pars Titicaca adasının en yüksek kayası üstünde görülmüş. Başında çok büyük bir yakut olan bu kutsal hayvan, taşın ışığı ile adanın etrafındaki suları başkent Lima’nın ticaret limanı olan Callao’ya kadar aydınlatmış. Bu bir efsane olmakla birlikte Titicaca gölü bunun gibi onlarca efsaneye ev sahipliği yapıyordu.

Bugün Titicaca Gölü üzerinde tekne ile gezecek, yüzen adalarda yaşayan kabilelerin yaşantılarını yakından görecektik.

Sabah kahvaltı sonrası bir minibüs bizi otelden alarak Puno’nun göl kıyısındaki limanına bıraktı. Peru’lu rehberimiz eşliğinde gurupla birlikte bir tekne ile göle açıldık. Hava şansımıza hafif bulutlu olmakla birlikte yağmur olasılığı yok gibiydi. Teknemiz sazlıkların arasından gölün orta kısımlarına doğru ilerliyordu.

Ufukta üstünü bulutların süslediği And Dağları bütün heybeti ile uzanmaktaydı. Yaklaşık yarım saat sonra sazlardan yapılmış kulübelerin bulunduğu adacıklara vardık. Kıyılarda yine sazlardan imal edilmiş tekneler göze çarpıyordu.

İskeleye yanaşan tekneden iner inmez adada yaşayan yerliler bizi karşıladılar. Uros denilen bu ada halkı bir zamanlar kendilerini işgalci kabilelerden korumak amacıyla sazları örerek yaptıkları bu adacıklara yerleşmişler. Gölde bu  adalardan farklı büyüklükte onlarcası yer alıyor. Bu adalarda yaşayanlar her türlü ihtiyaçlarını adalar üzerinde karşılıyorlar. Daha büyük olan adalarda kalabalık koloniler halinde yaşantılarını sürdürmekteler. Okulları, marketleri adalar üzerinde sazlardan yapılmış kulübelerden oluşuyor. Çocuklar bir adadan diğerine kayıklara binerek okula gidiyorlar. Geçimlerini balıkçılıkla ve turizm ile sağlıyorlar.

Uros kadınlarının, örgülü saçları ve bol kesimli renkli etekleri ile tipik bir görünüşleri var. Turistlere alışkın oldukları belli olan ada halkı bizlere adaların nasıl yapıldığını, yaşantılarını anlattılar. Daha sonra sazlardan yapılmış bir tekne ile gölde bir gezinti yaptık. Ada üzerinde bir markette kahve molası verdikten sonra yöresel el işi eşyaların tanıtımı ve alış verişten sonra bizi şarkılarla uğurladılar. Geldiğimiz tekne ile Puno’ya döndük.

Otele geldiğimizde karnımız acıkmıştı. Şehrin ana meydanına yakın bir restoranda yemek yedikten sonra Puno sokaklarına daldık. Neyse ki bir önceki gün bizi fena halde etkileyen oksijen açlığına bünyemiz yavaş yavaş alışıyordu. Hafiften başlayan yağmura aldırmadan dolaştık. Meydanda toplanan orkestralardan yayılan müziği dinledik.

Bu coğrafyada yaşayan ve eski bir kızılderili ırk olan “Quechua” yerlileri ile sohbet ettik, resim çektirdik. Akşama doğru oksijen açlığı tekrar kendini göstermeye başlamıştı. Otele dönüp dinlenmemiz gerekiyordu. Yarın sabah erken yola çıkacak ve 8 saat sürecek olan bir tren yolculuğu ile And Dağlarını aşarak Cusco’ya gidecektik.

Yatağa yattığımda aklıma eski İnka efsaneleri geldi. Güney Amerika’nın hemen hemen her tarafında çok eski çağlardan kalma yapılar bulunuyordu. Fakat en fazla kalıntının bulunduğu yer Peru sınırları içindeydi. Pek çok uygarlık bu bölgede izlerini bırakmıştı.

Çoğu tarihçiler Güney Amerika uygarlıklarının beşiğinin Titicaca Gölü olduğuna inanmaktaydılar. Güney Amerika uygarlıkları ile ilgili okuduğum kitaplarda İnka öncesi mitler, Titicaca Gölündeki adalarda yaşayan ve eski bir ilah olan “Viracocha” dan bahsetmekteydi. “Viracocha” dünyayı henüz karanlık hüküm sürerken, güneş yokken yaratmış.

Sonra Titicaca Gölü üzerindeki güneşi ve ayı doğurmuş, böylece dünya ışığa kavuşmuş. Sonra da bugün bölgede bulunan Tiahuanaco şehrinde kilden insan ve hayvanları yaratarak onlara hayat üflemiş. Viracocha, uzun yıllar bölgede yaşadıktan ve insanları eğittikten sonra bir gün herkesle vedalaşarak arkadaşları ile birlikte okyanusun dalgaları üzerinde gözden kaybolmuş.

Hikayenin buraya kadar olan kısmı için mitoloji denebilir. Ancak, Paskalya Adası’nın Avrupalı kaşifler tarafından 1772 yılında keşfedilmesi ile birlikte mitlerle gerçekler birbirine karışmaya başlıyordu.

Avrupalılar Büyük Okyanus adalarına geldiklerinde adalardaki yerlilerin çoğunun mavi gözlü, soluk beyaz derili ve kızıldan sarıya kadar değişen renkte saçları olduğunu görünce hayretler içinde kalmışlar. Bu insanlar tunç renkli derileri ve kuzguni siyah saçları ile Polinezyalılardan farklı imiş.

Paskalya adası halkı ise güneşten kavrulan dağlık bir ülkeden deniz yolu ile gelen beyaz ataları hakkında hikayeler anlatıyorlarmış. Acaba bu beyaz derili ırk Peru’daki mitlerde adı geçen ilah olan “Viracocha” ve arkadaşları mıydı?

Titicaca gölü çevresindeki hikayeler ile Büyük Okyanus yerlileri arasındaki kulaktan kulağa dolaşan efsaneler birbiriyle örtüşüyordu.

Uykuya dalmadan önce düşüncelerim bu efsaneler ve mitler arasında gezinmekteydi.

Tango’nun Ana Vatanı: Arjantin

Güney Amerika’nın, dünya ve Türk basınında en çok yer almış ve kendinden söz edilen ülkesi hangisi dense, çoğu kimse hemen “Arjantin” diyecektir. Tango’suyla, Peron’uyla ve eşi Eva’sıyla, diktatör Videlası’yla, Falkland Savaşı’yla, Maradona’sı ile ve tabii birasıyla!..

Osmanlı pasaportuyla Arjantin’e yerleşmiş olması nedeniyle “El Turco” diye anılan ve ülkemizi ziyaret eden Sabık devlet başkanı Carlos Menem ile ülkemizde de sahnelenen Andrew Llyod Webber’in Evita müzikali, Arjantin’le ülkemizi sanki daha bir yakınlaştırdı. Sonra bir bakıma Arjantin = et demektir.

Arjantin, Güney Amerika’nın güneyinde, 2,8 milyon kilometre kare yüz ölçümlü bir ülke. Bir bölümüne Mezopotamya, bir bölümüne Patagonya deniliyor. İlk yerleşim XVI. yüzyılda başlıyor. Önce Macellan, sonra İspanyollar gelmiş bu topraklara. Pampalarda kurulan büyük çiftliklere göç yüreklendirildi.

Macellan’dan sekiz yıl sonra 1536’da Mendoza, Buenos Aires’i çamur renkli bir ırmağın deltasında kurmuş. Arjantin’in yerli halkı olan Kızılderililerle uzun süre çarpışan Mendoza ülkesine geri dönmeye karar verince, Buenos Aires tam 270 yıl önemsiz bir kent olarak kalmış. Daha sonra İngilizler buraları işgale kalkışınca, Kızılderililer ile İspanyolların direnişi ile karşılaşmışlar. Ardından da İspanyollar, yoğun bir göç başlatmışlar bu topraklara.

Arjantin, 1912’ye kadar az sayıda insanın, yani sadece toprak sahibi soyluların oy kullanabildiği bir cumhuriyetmiş. 1916-1930 arasında Halver’in iktidara gelişiyle herkese seçme ve seçilme hakkı tanınmış ve Arjantin bu dönemde dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmuş. 1880 ile 1930 yılları arasında Arjantin’e Avrupa’nın birçok ülkesinden 9 milyon maceraperest insan göç etmiş.

1930’larda askerî bir darbeyle iş başından uzaklaştırılan Halver’den sonra, 1946’ya değin “askerî” bir dönem yaşanır Arjantin’de, sonra Peron cumhurbaşkanı seçilir. Peron, ilk karısı Eva Duarte’nin yardımları ile işçi ve köylünün sempatisini toplar; ama ordu ve kiliseyle arası açılır. Sonuçta, 1955 yılında Peron bir ihtilal ile devrilir. Ancak, Arjantin ekonomisi bir türlü belini doğrultamaz.

Bunun üzerine 1973 yılında Peron tekrar başa geçer; fakat bir yıl sonra ölür. Peron’un ölümünden sonra başkan yardımcısı ve onun üçüncü eşi olan Isabel Peron, batı yarım küresinde ulusal bir hükümetin başına geçen ilk kadın “başkan” unvanını alır. Ama ülkede kargaşa artınca, 1976’da kanlı bir ihtilâlle iktidardan uzaklaştırılır. Sıkıyönetim ilânı ile birlikte meclis kapatılır, General Videla cumhurbaşkanı olur. 1981’de ise cuntanın başına Galtieri getirilir. 1982’de Arjantin, Falkland Adalarını işgal edince, Galtieri’nin adı dünya basınında çok sık geçmeye başlar. Dış baskılar sonunda adalar yeniden İngilizler’e kalınca, Galtieri’nin de yıldızı söner. Sonuçta da cunta 1983 Ekim’inde dağılarak, yerini sivil yönetime bırakmak zorunda kalır.

Arjantinlilerin hemen hemen tümü Avrupalı göçmenlerin torunları; ama onları öteki Lâtin Amerikalılardan ayıran bir özellik, çoğunlukla “İspanyol” değil “İtalyan” asıllı olmaları. İtalyanları sonra Basklar, Polonyalılar, Ukraynalılar, Orta Avrupalılar, İskoçlar ve İngilizler takip ediyor.

Arjantin üzerine en güzel kitaplardan birini yazan Pierre Kalfon’un “Sıradan bir Arjantinli” tarifi ise şöyle:

“Sırasıyla bir adet geniş kalçalı Kızılderili kadın, iki İspanyol binici, üç iyice ezilmiş “Gauço” (melez), bir İngiliz seyyah, yarım baş Bask çiftçi, bir tutam zenci… Kısık ateşte 300 yıl kaynatın… Helmini dökünce, çabucak tercihen Güney İtalya’dan beş İtalyan köylü, bir Polonyalı Yahudi, dörtte üç Lübnanlı tüccar ve bütün bir Fransız fahişeyi ekleyin. Elli yıl dinlendirip öyle servis yapın.”

Hayvancılığın ekonomi bakımından önemli olduğu Arjantin’de eğer et yemediyseniz, hayatınızın yarısı gitti demektir. Lokantalarda etler birer kilo ağırlığında geliyor önünüze. Hele “Baby Beef” dedikleri 8 santim kalınlığında 15 santimetre genişliğindeki etleri bitirmek bir mucize. Etin yumuşaklığı ve lezzeti unutulur gibi değil. Bizim ineklerden biraz daha küçük boylu; ama şişman olan inekleri, lokantaların kapısına koymuşlar.

Et depoları, daha kapıdan girerken insanın gözünü doyuruyor. Evet, Arjantin’de et üretimi kişi başına yılda 82 kilogram; ama hükümet halkın sağlığı için sebze ve meyve yenilmesini teşvik ediyor. Aman aniden çok et yemeyin, gece fenalık geçirebilirsiniz.

Nüfusun üçte biri başkent ve yakın çevresinde yaşıyor. Yani Arjantin’in bir tek büyük şehri var.

Bu bilgiler, Arjantin’in öteki Güney Amerikalı ülkelere oranla ne kadar farklı bir konumu olduğunu da göstermiyor mu?

Buenos Aires’in çevresinde Arjantin’in yüreği olan “pampalar” uzanıyor ve bu otlaklar yüz ölçümünün %20’sini kaplıyor. Pampalarda odaklaşan tarım, ülke ekonomisinin temelini oluşturuyor. Tarım, ülkenin dış satımında %90’lık bir paya sahip. Besicilik ise en önemli sektör. Bu sektör Arjantin’i dünyanın en büyük et dış satımcılarından biri yapmış durumda. Bağcılık ve şarapçılık konusunda da iddialı bir ülke.

Bir zamanlar enflasyonun en korkunç boyutlarda kendini gösterdiği Arjantin 1992 yılı başında Austral’den dört sıfır atıp para birimini peso’ya çevirdi. Yaşanan ekonomik sıkıntılar yüzünden (1 USD = 1 peso) uygulamasından da 2001 yılında vazgeçiliyor.

“Arjantinlinin biri Buenos Aires’in halk pazarından aldığı tişörtü çocuğuna giydirmiş. Bir süre yürüdükten sonra yağmur başlamış. Islanan tişört çekmiş, Düttürü Leyla’nın giysisine dönmüş çocuğun üzerinde. Çocuğunun elinden tutan adam yeniden aynı dükkâna getirmiş. Satıcının yanına yaklaşmış ve tişörtü işaret etmiş:

– Tanıdın mı?

Satıcı pişkin:

– Maşallah, maşallah! Ne de çabuk büyümüş, delikanlı olmuş maşallah!… ”

Buenos Aires: Güney Amerika’nın Paris’i

İspanyolcada “hoş rüzgar” anlamına gelen Buenos Aires, Avrupalı görünümüyle Güney Amerika’nın en büyük ve en önemli kenti. River Plate isimli 4 bin 410 kilometre uzunluğundaki nehrin, Rio De La Plata adı verilen denizden 200 kilometre içerdeki deltasında kurulmuştur.

Pampaların başkenti Buenos Aires mimarî yönden çok farklı dümdüz bir kent. Klasik, barok, art novo, rokoko, koloniyel ve belle-epoque yapılar, iki katlı İngiliz köy evleri, beton yüksek apartmanlar, çelik ve cam kaplı modern gökdelenler, hepsi yan yana aynı caddede sıralanıyor. Mimarîdeki bu kargaşayı parklar, sokaklar ve caddeler dengeliyor. Tüm sokaklar birbirine paralel veya birbirini dik olarak kesiyor. Kentin bir ucundan başlayan sokak, diğer ucunda bitiyor. Buenos Aires’in sokaklarından her an insan taşıyor, müzik taşıyor. Gecenin üçünde-dördünde bile trafik sıkışabiliyor.

Trafik deyince, yine ilk kez gördüğüm bir uygulamayı anlatmak istiyorum: Otomobilini park etmek isteyen, öne ve arkaya birkaç tampon darbesiyle öndeki on arabayı ve arkadaki on arabayı iterek kendine park yeri açıyor. Kimse el frenini çekmiyor. Bu ülkede park ederken değil, doludizgin yaşarken de “fren” kullanan pek yok!

“Portenus” yani “liman sakinlerinin” başkenti Buenos Aires’de her şey çok büyük boyutlarda. 1830’lu yıllarda  buraya gelen ünlü bilim adamı Darwin, o günün 60 bin nüfusu için fazlası ile büyük bulduğu Buenos Aires’i kitaplarında bu yönüyle anlatacaktı.

Ünlü sanatçı Rodin, Buenos Aires’i çok severmiş ve sık sık ziyaret edermiş. Meşhur “Düşünen Adam” heykelinin bir tanesini bu kente hediye etmiş. Diğer iki heykelden biri Paris’te, diğeri ise New York Metropolitan Müzesi’nde.

Buenos Aires yemyeşil bir kent. Şehir içinde büyük bir alanı kaplayan polo ve at yarışlarının yapıldığı, gölleri ile Palermo Parkı heykellerle donatılmış. Boş zaman bulursanız dünyanın en büyüğü olarak anılan tarihî Colon Tiyatrosu içinde bir tur atıp, atölyelerini, sahnesini, salonunu ve sahne kıyafetlerini şöyle bir hayranlıkla seyredin, derim.

“Plaza De Mayo” yani “Mayıs Alanı” çok ama çok ünlü. İspanyol döneminin hükümet binası bugünün tarih müzesi “Metropolitan”, katedral, alımlı sarışın Eva Peron’un balkonunda ateşli konuşmalar yaptığı ve halka seslendiği ünlü Pembe Saray, hep bu alanda. Arjantin’de iç savaş esnasında taraflarından birisinin bayrağı kırmızı, diğerinin ise beyaz olduğundan, sarayın rengi için bir türlü anlaşamamışlar, sonunda binayı “pembeye” boyamışlar. Bugün de devlet başkanının çalışma odaları burada bulunmaktadır.

Mayıs Alanı’nın ortasındaki dökme demir çeşmeli havuzun çevresi, beyaz tebeşirle çizilmiş insan siluetleriyle dolu. Arjantinli anneler, ortadan kaybolan ve yıllardır haber alamadıkları çocukları için hâlâ her perşembe günü saat 13’te burada toplanıyorlar. Bu, bana bir dönem Galatasaray Lisesi’nin önünde toplanan “Cumartesi Anneleri”ni hatırlattı.

Uzun süren askerî rejim dönemlerinde kaybolan 9 bine yakın kayıp Arjantinlinin arkasında bıraktığı binlerce anne, baba, eş ve çocuk var. 1976-1983 yılları arasında Videla, Viola, Galtieri ve Bignore dönemlerinde ortadan kaybolanlara ait tüm iddialar değerlendirildiğinde, kayıplar 30 bine ulaşıyor. Bu yıllar arasında yeri gizli tutulan 300’e yakın ceza evi vardı. Askerî rejim karşıtı yüzlerce insanın uçak ve helikoptere bindirilip, canlı canlı havadan Plata Nehri’ne atıldığı anlatılıyor. Ceza evinde doğup, anneleri ölen çocukların büyük bölümünü, çocuğu olmayan subaylar evlat edinmişler.

O günlerde olduğu gibi bugün de çocukları kaybolmuş(!) anneler; eşleri, yakınları kaybolmuş(!) kadınlar bu meydana geliyorlar. O zamanlar, ellerinde kaybolanların fotoğrafları, başlarında beyaz baş örtüleri ve yüreklerinde umutla her gün gelirlermiş… Şimdilerde artık yalnız haftanın bir günü, perşembeleri geliyorlar. Başlarında yine baş örtüleri var; ama çocuklarını, yakınlarını bulma umutları artık “yok”. Şimdi, yaşanılanlar unutulmasın, herkes bilsin, sorumluluktan herkes payını alsın diye geliyorlar. Çünkü içlerinden birinin dediği gibi “Bu kentte olup bitenden yaşayan herkes “sorumlu”. Kimse bilmiyordum, görmedim, duymadım diyemez.”

Parlamento Alanı, Parlamento Binası ve Parlamento Anıtı ile barok, rokoko karışımı süslemelerin tam bir cümbüşü. Corienthes Bulvarı ise Buenos Aires’in Broad-way’i; neon ışıkları, sinema ve tiyatroları ile çok hareketli. Tucuman Sokağı’nda ise çok büyük kitap ve müzik dükkânları sıralanmakta. Yani burada eski ve yeninin hoş bir uyumu var. Dünyanın en geniş caddesi olarak anılan (144 metre) ortasından koca bir Obelisk bulunan ünlü 9 Temmuz Bulvarı’ndan muhakkak geçeceksinizdir.

San Telmo’daki antika pazarı, kente gelen herkesi kendine çekiyor. Gerçek antikaların satıldığı, canlı heykellerin objektiflere poz verdiği, kuklaların oynatıldığı, çalgıcıların müziklerini, özellikle Pazar günleri “tango” sokak dansçılarının da danslarını sergilediği, köyden kente göçün izlerini taşıyan hüzünlü ve hareketli bir yer San Telmo. San Telmo alçak sarmaşıklı binaları, yosun tutmuş tuğlaları, demir parmaklıklı balkonları ve gösterilerin tüm hızı ile devam ettiği Dorrego meydanı ile eminim sizi memnun edecektir.

Arjantin; deri eşya, timsah ve yılan derisi, ayakkabı, çanta imalâtında dünyanın en iyilerinden kabul ediliyor. Ayrıca, Buenos Aires sokaklarında ve özellikle Florida Caddesi’nde dünyanın ünlü mağazalarının şubelerini görmek mümkün. Kent gezisinin ilginç bir durağı olan Rocalette ise lüks lokantalar, butikler, barlar ve sanat galerileri ile dolu.

Eva Peron: Bir Efsane

Eva Duerte, 7 Mayıs 1919’da küçük bir taşra kasabasında, bir çiftçinin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. 1940-43 yılları arasında Buenos Aires’te radyo ve film dünyasında hızla yükselir. Bu arada, Albay Peron’la evlenen Eva, kocasının cumhurbaşkanı olması nedeni ile siyasette etkin bir rol oynar. Sağlık ve çalışma bakanı olarak çalışan Maria Eva Peron, işçi ücretlerinin artırılmasında etkin olur.

Eva Peron Vakfını kurar, çok sayıda hastane, kimsesizler yurdu ve huzur evi yaptırır, kadınlara seçme ve seçilme haklarının verilmesinde etkili olur. Kendisine “Evita” olarak hitap edilmesini ister. Ancak, onu sevenler kadar, sevmeyenlerin varlığı da bir gerçekti. Otuz üç yaşında, 1952 yılında kanserden öldüğünde, sokakları dolduran kalabalık yüzünden iki bin kişi yaralanmıştı. Raçoleta Mezarlığı’nda her biri birer tarihsel anıt olan değeri 50 bin USD’yi bulan aile mezarları arasında yer alan, sürekli taze çiçeklerle süslenen kabrini, ülkeye gelen turistlerle birlikte kendisini seven Arjantinlilerde sık sık ziyaret ediyor.

Eva’nın ortalıktan esrarengiz bir şekilde yok olan kemikleri ancak 20 yıl sonra bir istisna olarak (asil bir aileden olmadığı için) buraya kaldırıldı.

Buenos Airesliler, Yunan tarzı kolonlarla süslenmiş bu ünlü mezarlık için şöyle diyorlar. “Ömür boyu lüks içinde yaşamak, Raçoleta mezarlığında gömülü olmaktan daha ucuzdur”

Delta ve bir Alman Zırhlısı

Buenos Aires yakınındaki El-Pazo Irmağı’nın deltasında bir gezinti yaptık. Akarsu alabildiğine yayılmış, çok geniş bir delta. Ortada adacıklar var. Kıyı boyunca uzanan ve birbiri ile yarışan görkemli villâlar yapılmış. Bu deltada geçmişte meydana gelen ilginç bir olay, bugün hâlâ insanların belleğinde yaşıyor.

1.Dünya Savaşı’nın hızla dünyanın her yanına yayıldığı dönemde Almanlar, düşman donanmalarını alt etmek amacıyla Atlas ve Hint Okyanusu’na korsan filolar ve cep denizaltıları gönderiyor. Bunlar ticaret gemilerini izleyip onları insafsızca batırıyorlardı. Bu korsan zırhlıların en ünlülerinden biri “Admiral Graf Von Spee”; geminin komutanı da Amiral Hans Landgsdorff idi. Bu ünlü denizci, I. Dünya Savaşı’na katılarak birçok başarı elde etmiş, Alman Filosu Başkomutanlığı Kurmay Başkanlığı’na dek yükselmiş.

Ünlü komutan korsan zırhlısıyla okyanuslarda kol gezerken, bir İngiliz ticaret filosunu sıkıştırıyor ve dokuz gemi batırmayı başarıyor. Ancak, üç İngiliz zırhlısı Landgsdorff’un peşine düşüyor. Yara alan Alman zırhlısı, düşmanlarını atlatmak amacı ile Plata Irmağı’nın deltasına giriyor. Burası tarafsız bölge olduğundan, İngiliz zırhlıları içeri girmeyip deltanın denize açıldığı yerde demirliyorlar ve Alman zırhlısını ablukaya alıyorlar.

Uruguay yönetimi kendisine 48 saat onarım izni veriyor. Kapana kısılan gururlu komutan, verilen sürenin bitmesine yakın asker ve subaylarını son kez toplayıp, onlara hizmetinden dolayı teşekkür ediyor ve hepsini karaya çıkartıp gemisinin su kapaklarını açıyor. Bir süre sonra zırhlısı ile birlikte deltanın derinliklerinde yok oluyor. Teslim olmak yerine ölümü seçen insanlar, hele böyle bir de trajik öykü yazarlarsa, yıllar sonra hâlâ hatırlanıyorlar. Bu olay da, bunun bir örneği işte.

O Koca Çiftlikler

Buenos Aires’e gelen turistleri, kentten pek de uzakta olmayan çiftliklere götürürler. Siyah pantolonlu, siyah çizmeli ve siyah şapkalı, beyaz gömlekli, bellerinde kalın geniş bir kemer, kemerlerin üstünde zımbalanmış metal paralarla “gaucho”lar, bu çiftlikte sizi genellikle bayraklarla karşılar.

Dizi dizi ızgaralar üstünde öksüzü bile doyuracak kadar et, tavuk, hindi, sucuk, sakatat, kaburga pişmektedir. İsteyen ata biner, isteyen gösterileri seyreder. Beyaz ve siyah benekli ve besili inekler etrafta sallana sallana dolaşmaktadır. Yemekten sonra yine bir tango seyredip 50 kilometre uzaktaki başkent Buenos Aires’e dönebilirsiniz.

Tango: Sokağın Felsefesi

Arjantin’de bir de müzik olgusu var ki, ulusal bir tavra dönüşmüş. Şöyle de denilebilir: Anglosakson kültürüne Brezilya samba; Jamaika kalipso; Arjantin ise tango ile karşı çıkmış. Hepsi de tam birer baş kaldırı müziği aslında; ama mükemmel bir estetikle bütünleşmiş.

Tango’nun tarihi oldukça eskilere dayanıyor. Tango önce Buenos Aires’ten kendine özgü argo bir dille bezenmiş olarak doğuyor. O dönemde buna “Lunfargo” adı veriliyor. İtalyanca, Fransızca ve Almanca sözcüklerin karışımıyla ve bazen de uydurma sözcüklerle oluşan bir dilmiş bu. Oldukça küfürlü bir dil…

Pansiyonlarında yasalara aykırı işlerin döndüğü, sokaklarında şarap ve şeker kamışı rakılarının içilip kavgaların yapıldığı kenar mahallelerin dili. Hatta anneler ve babalar sokaklarda tango sözlerini duymasınlar diye çocuklarının kulaklarını pamukla tıkarlarmış.

Sonra bir dönem geliyor, tangoda argo yasaklanıyor. Mesafe tanımadığı, eller, vücutlar, yanaklar, kalçalar ve bacaklar dans sırasında yapıştığı ve zaman zaman kadın kadına veya erkek erkeğe dans edildiği için “ahlâksızlık” diye kilise de karşı çıkıyor tangoya…

Halbuki tango, yaşamın ta kendisi Arjantinliler için. Örneğin ayakkabı tamircisi, kapıcı, işportacı, genelev patronu için bile tango yazılmış. Tangoyu çalanlar, söyleyenler ve dans edenler, bu müziğin kendilerini anlattığına tüm içtenlikleriyle inanırlar. Tango umutsuz aşkları, ölümsüz sevgileri anlatır.

Aslında tango; “Hüzünlü bir düşüncenin dans biçiminde kendini ifadesidir.” desek yanlış olmaz. Erkek hiçbir zaman gülmez, asık suratlıdır; çünkü tangoda yaşamın kokusu vardır; ama ölümün tadını da taşır. Kısaca tango “sokağın felsefesi”dir.

Arjantin’de tango insanların iç dünyasında duygu fırtınaları yaratıp, onları yönlendirip yaşamlarına anlam verir. Genelde, erkekler dökümlü bir pantolon, bez kaplı bir ayakkabı, yakası açık gömlek giyer ve eşarp takarlar. Kadının kusursuz vücudunu, belin ve bacakların kıvraklığını gösteren yırtmaçlı siyah bir elbise kavrar.

Tangonun dört temel enstrümanı vardır: Piyano, bandoneon, viyolin ve kontrabas. Bunlar mutlaka olacaktır. Ancak, tango aslında bandoneon’dur derler. Akordeondan çok farklı bir müzik aleti bu. 1830’lu yıllarda Almanya’nın Bavyera bölgesinde cenaze törenlerinde çalınmak üzere imâl edilmiş. Tüm dünyadan milyonlarca insan; müzikleri, aletleri, felsefeleri, yaşam tarzları acı ve sevinçleri ile Arjantin’e göç ederlerken bandoneonu getirmişler yanlarında.

İspanyolca konuşup, kendisini İngiliz sanan İtalyanlar, yani bugünün Arjantinlileri, göç ederek geldikleri yerde umduklarını bulamayınca, acılarını, düş kırıklıklarını “tango” ile anlatmışlar.

Açıp kaparken farklı ses çıkaran 71 tane tuşu ve bir metreye kadar uzayan bir kutusu olan bandoneonun, tahtadan olduğu için son derece dramatik, tatlı ve lirik bir sesi vardır. Arjantin’in çok sevilen şairi Julien Conteya, bir şiirinde bandoneonu “yüz kör kuşun şarkı söylediği bir kafestir” biçiminde tanımlıyor.

Ama Arjantin’de yasaklanan tango Avrupa’ya giden bazı müzisyenlerin çabalarıyla, kendini tüm dünyada kabul ettirmiş zamanla. Bir de Gardel var tabii. 1890’da doğan Fransız göçmeni Carlos Gardel, bir çamaşırcının oğlu olarak Buenos Aires kentinin yıkık dökük evleri arasında büyümüş. Usuhuai’de bir süre hapiste yatmış. Nedeni bir sır.

Gardel duygulu sesi ile yoksulluğu bastırır. Tango’yu tüm Latin Amerika’ya, Avrupa’ya ve Holywood aracılığı ile dünyanın her yanına yayıyor. 1935 yılında Kolombiya’da genç yaşında esrarengiz bir uçak kazasında ölmesine rağmen, Frank Sinatra ve Beatles’dan sonra, dünyada plâğı en fazla satılan şarkıcı unvanına sahip. Gandel’in ölümü ile Arjantin’de milli yas ilan edilmiştir. Characita Mezarlığı’nda tangonun ilahı Gandel’in elinde sigara tutan heykeli kendisini ziyarete gelen hayranlarına gülümser. Bu arada kısa bir not: Uruguaylılar da sahte oturma iznini bu ülkede aldığı için Carlos Gandel’e sahip çıkmıştır.

İtalyan asıllı Amerikan vatandaşı Rudolf Valentino da, filmlerinde kendine özgü stili ile tangonun yayılmasında çok etkili olmuş.

Ünlü tango hocası Milena Plebs, bu dans için şunları söylüyor:

“Tango, iletişimi sağlayan bir dil. Bu dil sonsuza dek çoğaltabileceğiniz tümcelerden oluşuyor. Her tümcenin anahtar sözcükleri var. Sözcükleri erkek saptıyor. Ama, kadının da sözcükleri bilmesi gerekir ki, tümceyi tamamlayabilsin. Erkeğin egemenliğini kabul ederek, o dili kullanabilsin…”

Buenos Aires’e gelen turistler, muhakkak bir “tango gösterisine” götürülüyorlar. Gece kulüplerinde bir saat tango dinletiyorlar. Şarkı aralarında çiftlerin bir mizansen çerçevesinde öfke ve ihtiras dolu danslarını seyrediyorsunuz.

Ertesi gün şehir turunda, tangonun doğduğu limandaki “La Boca” yani “Gemiciler Mahallesi” geziliyor. Efsaneleri dillerden düşmeyen kabadayıların, küçük fahişelerin, nice umutların kırıldığı batakhanelerden artık iz kalmamış. “Gölgemin bile sahibi yok” diyen ünlü şair Borges’in kör olmadan önce isimlendirdiği “serseri sokaklar yolu” artık yok. Artık bu limana ne gemi yanaşıyor ne de limandan bir gemi kalkıyor. Ama La Boca tüm güzelliği ve canlılığı ile tangolu yılları yansıtmakta. 1890–1977 yılları arasında yaşamış olan ressam Benito Q Martin sayesinde bu bölge çehre değiştirmiş. İki ya da üç katlı, tahta ve tenekeden yapılmış bu evlerin dış duvarları, ressam Martin’in ricası ile canlı ve değişik renklerle boyanmış. Zaten zamanında bu evler tersanelerden çalınan veya artan rengarenk gemi boyaları ile boyanmıştı. İnsan renk patlaması ile kendini sanki bir tiyatro dekoru içinde sanıyor.

Sokaklarını da ünlü tangocuların heykelleri süslüyor. Göçmen kenti Buenos Aires’in kozmopolit ruhundan çıkan tango, yüz yıldır acıyı, isyanı, düş kırıklığını, öfkeyi anlatmış. Ne “opera” gibi ehlîleşmiş, ne de “pop” gibi geçici. Arjantin unutulsa bile, bazı değişikliklere uğramış biçimiyle başta ülkemiz olmak üzere tüm dünyada yılların ötesine esmeye devam edecek sert bir rüzgârdır Tango…

Kısa Kısa Arjantin

  • Eğer Buenos Aires’de illaki bir müzeye gideyim derseniz tercihiniz “ Museo Nacional de Bellas Artes” olsun. Avrupalı ustalardan Renoir, Rodin, Monet, Toulouse, Lautrec, Goya, Gauguin ve Van Gogh’u içeren on bin parçalık bir koleksiyon sizi bekliyor.
  • Arjantinliler “Fakland Adaları”na ısrarla “Islas Malvinas” olarak isimlendiriyorlar. Sakın ha bu ülkede adalara “Fakland” demeyin.
  • Arjantinliler pek kavga etmezler! Rahatlar, yavaşlar ve sakinler. Güzel, alımlı ve zevkli giyiniyorlar. Ateşli ve tutkulular. Lüksü seviyorlar. Evde yemek yeme kültürleri yok. Her akşam lokantadalar.
  • Belediye başkanı Torcuato de Alvear 1882 yılında güneyin Paris’i olarak görmek istediği Buenos Aires’de fakir mahalleleri silip süpürerek büyük bulvarlar, caddeler meydana getirmiş. Mayıs Meydanında hala telgraf ve telefon tellerini yerinde görünce kendi başına hepsini söküp atmış. Yani bu kent için o yıllarda epey para harcamış.
  • Buenos Aires’in en tipik ağaçları Osmanlının da sembolü olan “çınar ağaçları” ile “arbol borracio” yani “sarhoş ağaç”. Sarhoş ağaç iri ve bodur gövdeli ve dalları şemsiye gibi yerlere değiyor.
  • Arjantin, Şili gibi önemli bir şarap ülkesi. Kırmızı şarabı daha da ünlü. Bilhassa “Mendoza” etiketini arayın.
  • Tabi bir de eşsiz “mate” çayı var. Paraguay’da yetişen bir otun kaynatılması ile hazırlanıyor. Bu çay gümüş ya da tahta bir kapta uzun bir süre kalabiliyor. Arjantinliler bu kapları yanlarından hiç ayırmıyor. Sokakta, işte, nerede olursa olsun matelerini yudumlamaya bayılıyorlar. Yoksul yerli halk ve köleler yıllarca bu mate ile avunmuşlar.
  • Arjantin’de “cortado” yani az sütlü orta sertlikte kahve ısmarlanır. Oturduğunuz masanın siyah mermer kaplı yüzeyine, önce gümüş şık bir peçetelik, ardından bir bardak soda, minik metal bir tabakta üç acıbadem kurabiyesi ve sonunda küçük bir bardakla kahve ile gümüş bir sütlük konur.
  • Arjantin’in dünyaca ünlü şairi “Jorge Luis Borges” (1899–1986) başkentin Palermo Viejo mahallesinde doğmuş. Evi zamana yenilmiş ama şiirleri dilden dile dolaşıyor. İşte “Borges” ve ona göre “zaman”;

Zaman benim yaratılış maddemdir.

Zaman beni aşındıran bir nehirdir,

ama o nehir benim.

Zaman beni parçalayan bir kaplandır,

ama o kaplan benim.

Zaman beni bitiren bir ateştir,

ama o ateş benim.

  • Buenos Aires’de denize girmek imkânsız. Denize girmek isteyen ya 500 kilometre güneye yani Mar del Plato’ya ya da Kuzeye Uruguay’daki Punto del Este’ye kadar gitmelidir.
  • Arjantin’de hamburger istenildiğinde önünüze Osmanlı tuğlası gibi kalın bir et geliyor. Yemek kültürlerinin bir numaralı düşmanı ABD’li Mc Donald’s eminim ki bundan 12 adet hamburger çıkartır. Neyse İstanbul’da 22 adet Mc Donald’s kepenk indirdi ya! Ne güzel!
  • Arjantin’de “İspanyolca” konuşuluyor. Gerçi Arjantinliler telaffuzlarıyla biraz farklı bir dil yaratmışlar ama olsun. İspanyolca 30 tam ülkenin resmi dili. Birleşmiş Milletlerin kabul ettiği beş resmi dilden biri. Maalesef ülkemizde bu dilin ne kadar önemli olduğu henüz kavranamadı. Gençler hemen İspanyolca öğrenin!
  • Arjantinliler de İspanyollar gibi “bingo” oynamayı çok seviyor. Bingo salonlarının önünde uzun kuyruklar oluşuyor.
  • “Soğancık” lakaplı kısa boylu Maradona, hızlı deparı, ayağını raket gibi kullanması ve çalımları ile tüm dünyada büyük ün yaptı. Ancak 1991 yılında FIFA kanında kokain bulunca 15 ay futboldan uzaklaştırılmıştı. Skandallarının sonu gelmedi. Hastanelerde tedavi gördü. Ama resimleri, heykelleri, formaları ile gene de Arjantin’de her yerde o var.

Buenos Aires’e gelip de başta Borges olmak üzere ünlü edebiyatçıların uğrak yeri Kristal aynaları, mermer masaları, duvarlarındaki soluk fotoğrafları ile Turtoni Cafe’de kahve yudumlamadan, soluklanmadan bu kenti terk edemezsiniz.