Küba

Uçağımız hava alanına indiğinde, eski bir dostu karşımda  bulmuşçasına sevinç duyuyorum. Bende bu duyguyu yaratan, hava alanının adı: “Jose Marti”. Dünya gezginliğimin öncesinde, şiir dünyasında yolculuklara çıkardım; Jose Marti şiirleri, bu yolculukların en güzel uğraklarından biriydi. Ne yalan söylemeli, değişen dünyaya ayak uydurmamakta direnen, deyim yerindeyse, orkestranın akortsuz enstrümanı gibi nahoş sesler veren Küba’yla ilgili çok farklı düşüncelerim vardı. Oysa konuklarına, Jose Marti adıyla “Hoş Geldiniz” diyen Küba, hemen sarıp sarmalıyor beni. Tur otobüsüyle kent meydanına doğru yol alırken, bir yandan, neden kendi ülkemde bir “Orhan Veli” ya da “Yahya Kemal Beyatlı” hava alanı yok diye düşünüyor, bir yandan da, beni kuşatan düş içinde, Jose Marti’den bir dize mırıldanıyorum:

“Ülkemin halkı, Sevgili Kübalılar!”

Bir Çağa Adını Veren Adam: Fidel Castro

Castro, dünyaya tek başına kafa tutan adam, belki de Küba’nın purolar kadar ilgi çeken bir başka yüzü. Bu delici bakışlı, sakallı dev, 13 Ağustos 1927’de Küba’da Oriente eyaletine bağlı olan Biran yakınlarındaki bir çiftlikte doğmuş. Sanırım babasının da bir çiftçi olduğunu söylemeye gerek yok; çiftçi ve de varlıklı.

1945 yılında Havana Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başlamış. Beş yıl sonra mezun olmuş ve 1952’de Küba Halk Partisi’nden milletvekili adayıymış. Koca kurt, böylelikle siyasete ısınmaya başlamış. Siyasete atılışından bir yıl sonra, 26 Temmuz 1953’te 172 arkadaşıyla birlikte Moncado Kışlası’na başarısız bir baskın düzenlemiş ve yakalanarak tam 16 yıl hapse mahkûm edilmiş. Bu hareket, Küba Devrimi’ni ateşleyen bir fitil oluyor elbette. Yargılanması sırasında yaptığı, “Tarih beni haklı çıkaracaktır” başlıklı savunması, düşündüğü devrimin programı gibidir zaten.

1955 yılında çıkan genel af sonucu serbest bırakılmış. Küba, efsanevî liderini, oy toplamak için af çıkaran bir siyasî iktidara borçlu. Castro, serbest bırakıldıktan sonra Meksika’ya sürgüne gönderilir. Burada, Che Guevara ile birlikte Küba’nın işgalini plânlar. 2 Aralık 1956’da, içlerinde Che Guevara’nın da bulunduğu 82 arkadaşı ile birlikte, Havana’da bir meydanda hâlen sergilenen “Grama” adlı deniz motoru ile Küba’ya çıkar. İlk çatışmada başarısızlığa uğranılmasına rağmen, Ocak 1959’da devrim başarıyla sonuçlanır. Küba tarihinde Castro dönemi böylece başlamış olur. Castro’nun adı, bugün Küba ile özdeşleşmiş durumda. Ülkesinin az  gelişmişliğinden  doğan sorunları  kendi yöntemleriyle çözmeye çalışan Castro, ne yazık ki Küba’nın bölgedeki tek komünist ülke oluşundan kaynaklanan birtakım sorunlara çare üretmeye çalıştı.

Yine de insanın aklına, Hz. İsa’nın o çok ünlü sözü geliyor: “Tanrım! Beni niçin yalnız bıraktın!”

Birer Efsane : Che Guevara ve Jose Marti

Devrim kahramanlarına özel ilgi var Küba’da. Örneğin; Küba’nın ulusal kahramanı olan Arjantinli Che Guevara’nın portrelerini tişörtlerde, posterlerde, kısacası her yerde; hatta kül tablalarında bile görmek mümkün. Onun için, Che Guevara, sanki gerçekten “hiç ölmemiş gibi”, halkın arasında yaşıyor ya da Küba’nın caddelerinde dolaşıyor.

Bir dönem bakanlık yaptığı binada, ışıklar 24 saat “Che” için yanıyor!

Son yıllarda, Che Guevara’ya duyulan ilgi dallanıp budaklanarak arttı. Devrimci yakışıklı Che, motosikletli  Che, pilot Che, doktor Che, çapkın ve romantik Che. Arjantinli ve Kübalı uzmanlardan oluşan bir ekip, Bolivya dağlarındaki  toplu mezarlarda Che’nin cesedini tespit edip, Küba’daki gerilla mücadelesini başlattığı Santa Clara’da hazırlanan anıt-mezara gömdüler. Ancak, Bolivya dağlarında denizden 2 bin metre yükseklikteki 6 bin nüfuslu Valle Grande kasabasının sessizliği, Che Guevara sevgisiyle dolu meraklı gezginlerce bugün bile bozuluyor.

İşte böyle efsanelerden biri de Jose Marti. Havana Hava Alanı’na adını veren, heykelleri dikilen, kitapları yaygın olarak okunan ve resimleri Che Guevara’nınkilerle beraber her köşede yer alan Jose Marti, 1871’de İspanyol sömürgeciliğine karşı çıkmasıyla ünlü.

Küba’nın Kayıp Geçmişi

“Düşmanına büyük kötülükler yapabilirsin; evini yakıp yıkar, ürününü yağmalarsın, hazinesine  el  koyar, tahtını çeki-verirsin altından, suyunu zehirler, hastalık bulutları gezdirirsin tepesinde. Ama, sakın tarihine dokunma. Zaferin öyle çabuk alaşağı edilir ki, buna sen bile şaşarsın!”

Bu sözleri bir Çek düşünür söylemiş, yüzyıllar önce. Küba’yı gördüğümüzde, bu sözlerin doğruluğunu bir kez daha anlıyoruz. Bugün Küba’da, Kolomb öncesi döneme ait tek bir iz bile bulamıyorsunuz. Ülkenin geçmişinin, tarihinin büyük bir parçası eksik. Uzun süreli bir bellek yitimi gibi bir şey bu.

İspanyollar, öylesine müsrif ve acımasızca tüketmişler ki tarihi, XV. ve XVI. yüzyıllarda, pek çok yerli, sadece canlarını kurtarabilmek adına terk edip gitmişler yurtlarını. Bir kısmı da, ağır çalışma koşulları ve salgın hastalıklar nedeniyle ölmüş. Kilise, şeker ürününün %5’ine karşılık, köleleri, Tanrı’nın onları köle olarak yarattığına, bedenin tutsak ama ruhun özgür olduğuna, günahsız ruhların beyaz şeker gibi, Arafat’ta lekelerden arınıp ağardıklarına ve İsa Peygamber’in her şeyi gözleyip değerlendiren, adil ve ceza biçen yüce kâhya olduğuna inandırmış.

“Vadide Gezinen Kısrak”, “Irmaktaki Durgun Su” ya da “Oturan Boğa”, artık Küba’da ok atamıyor, bufalo derisinden ayakkabılar yapamıyor ve çocuklarına bir avcı savaşçı olmanın şerefinden söz edemiyor. Kızılderililer, o güzelim yılkı atlarını evcilleştiremiyor, savaş boyalarını süremiyor, o alabildiğine gizemli, büyülü Şamanî ayinlerini gerçekleştiremiyorlar artık Küba’da. Nedeniyse çok açık: Tek bir Kızılderili bile kalmamış bugün ülkede. İspanyolların ilk ayak bastığı yer olan Küba’da, gözlerini altın hırsı bürümüş birkaç asilzadenin kişisel hırslarına kurban gitmiş Kızılderililer.  Oysa ki Kristof Kolomb adaya geldiği sırada, tam 500 bin Kızılderili yaşıyormuş bu topraklarda. Günümüzün rakamlarıyla kıyaslandığında öyle pek ahım şahım gözükmese de, bu sayı, kendi dönemi içinde oldukça önemli.

Kıyımlar ve salgın hastalıklar nedeniyle, bu 500 bin yerli, adanın tarihinden sessiz sedasız silinivermiş. 400 yıl önce, esirliği kabul etmeyen, edemeyen Kızılderililerin son komutanı Atabey, Varadero yakınlarındaki savaşı kaybedince intihar etmiş. Son Kızılderili önderinin anısına türküler yakmış Küba halkı. Birçok öykü ile Atabey’in trajik sonunu anlatmış. Bugün bile, Küba’nın büyük folklorcusu Pablo Milanes, o kadife sesiyle söylediği şarkılarla, yarınların daha güzel olacağını yankılarken hep “Atabey’den” söz ediyor.

Sanatla uğraşan çok sayıda aydın, gururlu ve onurlu bir topluluk var Küba’da. Bol bol resim yapılıyor, sanat kitapları basılıyor. Küba sanatında da Afrika etkileri açık. Müziklerinde Afro-Küban ritmleri hâkim. Mambonun yaratıcısı Orestes Lopez, bolero kralı Beny More, akla geliveren ilk isimler. Guanguanco, rumbanın bir türüdür. Kübalı, kavga sırasında bile rumba yapar. Semalarda hep rumba ritmi!

Sadece rumba mı? Samba, salsa, mambo, bolero ve cha cha cha’nın da vatanı sayılır Küba. Küba’yı ikinci ziyaretim sırasında evinde misafir olduğum Bayan York, kaybettiği eşi ile Havana’da Castro’nun uzun süren bir açık hava mitingine katıldığı zaman yaşadığı bir anısını anlattı. Miting esnasında, Kübalılar, Castro’larını dans ederek dinliyorlarmış. Castro, bir ara kızıp elini kürsüye vurarak “Paren la samba” yani “Kesin bu sambayı” diye haykırmış. Bir süre duraklayan halk, sonra “Paren la samba” nakaratı ile tekrar samba yapmaya başlamış.

Küba’dan Kısa Notlar:

  • Küba’da, evler genellikle tek katlı. İki katlı evlerde genellikle doktorlar oturuyor ve  evin alt katını  sağlık merkezi olarak  kullanıyorlar.
  • Muhammed Ali’ye kafa tutmuş, önüne geleni devirmiş ünlü Kübalı boksör, bebek yüzlü Bob Stevenson, televizyonda sık sık iktidar lehine konuşmalar yaparmış.
  • Boks, voleybol, atletizm ve güreş gibi spor dallarında, Küba’nın dünya çapında önemli bir yeri var. Her hâlde Kübalılar yaşadıkları zorlukları biraz olsun unutmak için de  boks yapıyorlar!
  • Küba tam anlamıyla bir sloganlar ülkesi. En çok kullanılan slogan ise “Si por Cuba”; “Küba için evet” anlamına geliyor bu slogan.
  • 1959 yılındaki ihtilâlden sonra Miami’ye kaçan zengin Kübalılar, Fidel Castro’yu devirip tekrar vatanlarına dönecekleri günü yıllardır sabırla bekliyor. Bunların başında da, Kübalı eski toprak milyarderi Jorge Carosa geliyordu. Amerikalı politikacılar, Florida’da yaşayan Kübalıların oy potansiyelini gözardı edemiyor.
  • Bilindiği gibi, Kennedy ile Kruşçev, Küba’ya yerleştirilen füze rampaları nedeniyle bir nükleer savaşın eşiğinden dönmüşlerdi.
  • Domuz eti Küba mutfağının vazgeçilmez unsurlarından biri!
  • Ernesto Lecuano, belki de en tanınmış Kübalı sanatçı. 18 yaşında yaptığı bestelerle altın madalya sahibi olan sanatçı, besteleriyle kendini tüm dünyaya kısa zamanda kabul ettirmeyi başarmış.
  • Ünlü yazar Graham Greene, Havana’da Sevilla Oteli’nin 501 numaralı odasında “Havana’daki Adamlarımız” (Our Men in Havana) adlı ünlü eserini kağıda aktarmış!
  •  “Palador” olarak adlandırılan aile işletmesi esnaf lokantalarını bence tercih edin. Küba’nın yemek kültürünü tecrübe etmiş, hem de yemeğinizi oldukça ucuza getirmiş olursunuz. Bir Brezilya dizisinde “El Palador” adlı bir büfe açıp ta zengin olan bir genç kız tüm Küba’ya  örnek olmuş.
  • 1971’de Haiti’de kölelerin başlattığı isyan üzerine 27 bin Fransız çiftçi aile Küba’nın doğusundaki Santiago çevresine yerleşmiş. Adaya kahveyi getiren bu Fransızlar olmuş ve onlardan bugün geriye yalnız eski tütün plantasyonlarının ortasında “perili köşk” gibi terk edilmiş beyaz malikaneler kalkmış.
  • Küba’nın kraliyet palmiyeleri ünlü halk şarkısı “Guangatanamera” da konu ediliyor. Küba lideri Fidel Castro’nun emri ile tüm palmiyeler koruma altına alınmış.
  • Daha önce anlattığım Santeria tarikatı mensupları Afrika kökenli “vudu” olarak tanıdığımız ayin ve büyüleri toplu olarak gerçekleştiriyorlar. Bunlar üç ay süre ile tepeden tırnağa beyaz giysilerle dolaşıp, kırmızı, beyaz ve sarı boncuklar takınıyorlar.
  • Küba’lılar gerçekten “güzel” insanlar. Irkların karışımından ortaya hoş bir melez nesil ortaya çıkmış. Vücut hatları da gayet düzgün. Frapan renklerdeki aşırı mini etekleri ve giysilerine kendilerine yakıştırıyorlar.

Kübalı’nın gözlerinin içi güler, içinde nefrete yer yoktur. Ya aşk… Yeter ki aşk olsun Kübalı için. Varsa yoksa aşk. Aşkların en güzeli, en alevlisi, en kısası… Fakat aşk! Ancak, Küba’nın bir kez daha Tayland ve Filipinler gibi Avrupa ve Amerika’nın yaşlı amcalarının genelevi olmasına gönlüm razı olmadı. 30-60 dolar arasındaki bir ücretle çok ufak kızların, amatör fahişelerin Havana sokaklarına dizilmesi, bu onurlu ülke adına çok üzücü.

Evet, Küba gezisi izlenimlerimi burada noktalıyorum. Ama Che’nin “Veda Şarkısı” ile :

İşte bugün böyle titrek ellerle

Belirsiz bir kayıta koyuyorum prizmamı

Ağacın olgunluğunu tüketmeden

Kasalanmış meyvanın garip tadıyla.

Çağırışını farkedemiyorum bazen

Yaşlı, garip kanatlanmış kulemden

Fakat bazı günler var ki cinselliğin uyanışını hissediyor

Ve bir öpücük dilenmeye dişiye gidiyorum

Ve böylece beni arkadaş diye çağırmayanın

Ruhunu hiç bir zaman öpemeyeceğimi anlıyorum…

Küba

İNSANIN KENDİNE YAPACAĞI EN GÜZEL İYİLİK! HAVANA/KÜBA

Yıllardır rüyalarıma giren ancak bir türlü gitmek fırsatı bulamadığım ama en sonunda ziyaret etme olanağı bulduğum Küba seyahatimizi “yediğimiz içtiğimiz bizim olsun!” sadece gördüklerimi anlatarak sizlerle paylaşacağım.

Modern ve teknolojik hayatın aksine, zamanın inanılmaz yavaş aktığı, yoksul ama güzel ve mutlu insanların başka türlü yaşadığı Küba, puronun, mojitonun, dansın, Fidel, Camillo ve Che’nin, aynı zamanda isyanın ülkesidir.

Ünlü kâşif Kristof Kolomb, “İnsan gözünün görebileceği en güzel yer” demiş Küba için…

Mutlu ve gülen insanların ülkesi Küba’yı üç sözcükle özetleyecek olursak; egzotik, tropik ve sosyalist!… Ülkenin artık ruhuna kadar işlemiş olan Che, Fidel, Camillo üçlüsü Küba tarihinin en öne çıkan isimleri. Tabi bir de Küba’nın felsefesini yaratan ve Küba’yı Küba yapan en büyük değer, şair, devlet adamı ve sanatçı Jose Marti’yi asla unutmamak gerekir. Jose Marti, Küba’da çok seviliyor. Havana Havalimanının ismi de bu ünlü lidere adanmış. Küba’nın ilk Cumhurbaşkanı olan ve bayındırlık, sağlık ve tarım gibi konularda büyük devrimlere imza atmış olan bu felsefe adamı, 1895’te bir İspanyol saldırısında yaşamını yitirmiştir.

Jose Marti yaşamını, Küba’da İspanyol koloni yönetimini sona erdirilmesi ve Küba’nın, ABD dâhil başka ülkelerin egemenliği altına girmemesi için savaşıma adamıştır. Bütün öğretisi kişi özgürlüklerine saygılı olmayan ve yalnızca zenginliklerini büyütmeyi gözeten yönetimleri uyarmaya dayanmaktadır. Yapıtlarında bütün despot yönetim düzenlerini ve insan haklarına karşı uygulamaları kınamıştır. Onun yazıları demokratik gelişmeye yol göstericidir. Hatta çok kıymetli bir Kübalı dostumun şu sözü kulaklarımda çınlıyor! “Sizin için Atatürk ne ise Küba için Jose Marti’de O’dur!” Şairin en ünlü şiiri olan:

“GUANTANAMERA

Dürüst bir insanım ben,

Palmiyeler ülkesinden.

Ölmeden önce, paylaşmak isterim

Ruhumdan akıp gelen bu şiirleri.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Şiirlerim parlak yeşildir,

Ama yine de kızıl alevler gibidir.

Şiirlerim yaralı bir ceylana benzer,

Dağda kurtarılmayı bekler.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Dikiyorum bir ak gül fidanı

Haziran’da ve Temmuz’da

Çünkü samimi dost

Elini vermiştin bana.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Ve zalimin biri parçaladığı için

Beni yaşatan yüreğimi.

Dikmem ne bir ayrıkotu ne de çakır dikeni

Dikerim bir ak gül fidanı.

Guantanamera! Guajira!

Guantanamera!

Dünyanın yoksul insanlarıyla,

Neyim varsa paylaşmak isterim.

Dağların cılız dereleri

Denizlerden daha mutlu eder beni.” adlı şarkıya da güfte olmuştur.

Küba’ya gitmeden evvel kanımca iki güzel film tavsiye etmem gerekir ki izlemeden gitmek olmaz diye düşünüyorum. Özgürlük ve devrim mücadelesini çok ağır şartlarda vermiş bu ülkeye, oradan bakıldığında saygı duyulmaması bence mümkün değil!

Steven Soderbergh’in yönettiği ve Benicio del Toro’nun başrolünde oynadığı, Ernesto Che Guevara’yı konu alan 2008 yapımı biyografik sinema filmi: Che!

Film, standart bir kronolojik sırayı izlemekten ziyade genel zaman çizelgesi boyunca serpiştirilmiş anları seriler halinde sunuyor. Arjantinli adlı birinci bölüm Fidel Castro, Guevara ve diğer devrimcilerin Küba’ya ulaşmalarından iki yıl sonra Fulgencio Batista diktatörlüğünü başarıyla devirmeleri ve Küba Devrimi üzerine odaklanıyor. Gerilla adlı ikinci bölümde, Guevara’nın devrimi Bolivya’ya getirme girişimleri ve hazin sonu üzerinde duruluyor.

Ernesto Guevara, İspanyol ve İrlanda asıllı bir ailenin beş çocuğunun en büyüğü olarak Arjantin’in Rosario şehrinde dünyaya gelmiş ve Arjantinlilere özgü, “hey”, “dostum”,“birader” anlamına gelen “che” ünlemini çok sık kullanması nedeniyle ünlü “Che” takma adını kullanmaya başlamış. Hayatı filmlere, romanlara konu olan bu ünlü devrimci liderin Küba’nın hemen her yerinde heykellerine ve resimlerine rastlamak mümkün.

Diğer film ise Lost City. Küba kökenli Oscar’lı aktör Andy Garcia ilk yönetmenlik denemesini bu filmle yapıyor. Kübalı romancı Guillermo Cabrera Infante’nin yazdığı senaryo Küba devrimi öncesinde Havana’daki yaşamı ve devrim sırasında yaşananları anlatıyor.

110 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle, 11 milyonun üzerinde insanın yaşadığı Küba, ABD’nin Florida Eyaletinden sadece 180 kilometre uzakta. Dünyanın son dört sosyalist devletinden biri olarak, süper güç Amerika’ya hâlâ direnmekte… Türkiye’den artık direkt uçuşla başkent La Habana’ya (Havana) 13 saatlik bir yolculuk ile ulaşmak mümkün. Para birimi olarak Euro’ya denkleştirilen CUC (Konvertible Peso) kullanan Küba, tarihi ve kültürü ile kesinlikle görülmesi gereken bir ülkedir. Dünyada bütün ülkelere örnek teşkil etmiş olan halk devriminin gerçekleştiği, günümüzde de sosyalist cumhuriyet ile yönetilen ülkedeki vatandaşların her türlü sağlık, eğitim hizmetleri devlet garantisi altında olup; bu rahatlığı yaşayan halk, salsa, müzik ve eğlence ile yaşıyor. Yerel halkın maddi durumları iyi olmasa bile bu şekildeki yaşamları ile dünya üzerinde en uzun ömürlü insanlar. Küba kültür olarak köken bakımından İspanyol ve Afrika etkisinin en belirgin izlerini taşıyor. Gerek balayı, gerek turistik, gerekse kültürel anlamda her seyahat anlayışına cevap verebilen bu ülke turistlerin gezi listesinde her zaman en üst sıralarda yer almış. Havana, Varadero, Trinidad, Vinales Valley, Pınar Del Rio ve Santa Clara ülkenin görülmesi gereken bölgeleri.

Küba genel olarak yıl boyunca iyi bir havaya sahip. Hava sıcaklığı yıl içinde çok fazla değişiklik göstermiyor ve seyahat için en uygun zamanlar hava sıcaklığına bağlı olarak Aralık-Nisan arası. Bu dönem Küba için yüksek sezon olarak adlandırılıyor.

Voleybol, atletizm, basketbol, boks ve beysbol gibi sporlar burada çok yaygın ve özellikle başkent Havana’da devasa bir beysbol sahası da bulunuyor.

Başkent Havana, ismini San Cristobal de La Habana’dan dört asır önce 1519 yılında almış ve İspanyollar tarafından kurulmuş. Modern Havana’dan başlayarak, Atlantik Kıyısındaki Miramar Bölgesi ve Atlantik’e paralel uzanan Melacon üzerinden hareketle art deko ve modern mimari ile karışık Vedado Bölgesi geçilerek dünyaca ünlü Devrim Meydanı’na ulaştığınızda sizi karşınızda ilk önce Kolonyal bir sütun, Jose Marti’nin heykeli ve diğer yanda iki aynı tarz ama farklı bina dış cephesine silüetleri yansıtılmış Che Guevara ve Camillo Cienfiegos’un portreleri karşılıyor. Halen bu iki binada bakanlık olarak hizmet veriyor. Devrim Meydanı’nda bulunan ve Che’nin portresinin bulunduğu Küba Adalet Bakanlığı’nın ön cephesinde “Hasta la Victoria Siempre” yazıyor. Ernesto Che Guevara’nın Fidel Castro’ya yazdığı bir mektubun parçası olan bu söz “ Zafere Kadar Daima!” anlamına geliyor.

Adalet Bakanlığı’nın hemen yanında yer alan Bilgi ve İletişim Bakanlığının ön cephesinde ise Kübalıların, sıralamada Fidel Castro’dan sonra Che Guevara’dan önce saydıkları Camillo Cienfuegos’un portresinin altında yer alan “Vas Bien, Fidel!” sözü yazıyor.

27 yaşında hayatını kaybetmiş olan Camilo’nun bu sözü, bir askeri kışlanın okula döndürülmesi kararından hemen sonra kendisine “Nasıl gidiyorum” diye soran Fidel’e yanıt olarak verdiği ifade edilir. Tercümesi “İyi gidiyorsun, Fidel’dir.”

Çok büyük bir alana sahip bu meydanın bir köşesinde ise 1959 yılında son girişlerini yaptıkları için sonraki modellerine rastlayamayacağınız Amerikan arabalarını görüyoruz. Özellikle Chevrolet marka aracın 1955, 1956 ve hele bir de yeşil ise 1957 modelleri burada tüm cazibesi ile sizi büyülemeye yetiyor. Bu araçlar ile bir saatlik bir şehir turu yapılması ise Havana’nın vazgeçilmezleri arasında yer alıyor.

Kolonyal mimari tarzı meydanlar ve binaların her an karşınıza çıkacağı Eski Havana’da, Plaza de Armas, Plaza de la Catedral, Plaza Vieja ve Plaza de San Francisco de Asis gibi alanlarda görkemli binaların görülmesi için özellikle yürüyerek gezmek ve Havana sokaklarında kaybolmak bir gezginin yapacağı ilk iş olmalıdır. Bu sokaklarda çamaşır asılı,kırık dökük balkonlardan, sizi izleyen purolu yaşlıların size el salladığını görüyorsunuz. Sömürge döneminden kalma yapıtları, tarihsel anıtları, binlerce konakları ise şehir planlaması ile birlikte Havana’nın, Antillerin en önemli başkenti olduğunu anlamak için yetiyor. Özellikle Old Havana’nın ara sokaklarındaki mistik yolculuğu yapmak şarttır. Bu esnada kendinizi zamanda yolculuk yapmış gibi hissediyorsunuz.

La Bodeguita del Medio ve Floridita Bar, ünlü yazar Ernest Hemingway’i anlamak ve yaşamak için birebir! La Bodeguita del Medio’da, tıpkı Hemingway’in yaptığı gibi kısa bir mola vererek Mojito içmek inanın insana iyi geliyor. Unesco’nun koruma altına aldığı bölgelerden biri olan Eski Kent, tam bir müzik cenneti. Hemen hemen her kafede, sokakta, barda, otelde ve restoranda, canlı müzik gruplarına rastlayabiliyorsunuz. Havana’dan 20 dakika uzaklıkta Ernest Hemingway’in 30 yıl yaşadığı bugün müze olan evi var. Evin çok yakınında Cojimar isimli küçük bir balıkçı kasabası bulunuyor. Hemingway’in bu kasabada gittiği La Terraza isimli restoranda İhtiyar Balıkçı ve Deniz kitabına esin kaynağı olan yaşlı balıkçı Don Gregorio’nun da resmi bulunuyor.

Tarihi, kültürü, ticareti, dinleri ve bunlarla ilgili mekânları, yaşam tarzı olan sosyalizmi ve özellikle sıcakkanlı Küba halkını ve 58 yıldan beri bağımsızlığını koruyan özgür Küba’yı, özellikle de Havana’yı bu yürüyüş anında yaşamak müthiş bir deneyim. Plaza de Armas’tan başlayarak El Floridita Bar’ın bulunduğu noktaya kadar aşağı yukarı iki kilometre uzunluğundaki Obispo Caddesi ise başkent Havana’nın en hareketli caddesi.

Malecon üzerinde Morro Kalesi’nin hemen karşısında konuşlandırılmış Atatürk Büstünün ise bir Türk olarak Küba’ya ziyaretinizde ilk uğradığınız yer olması hiç de şaşırtıcı değil! Şöyle ki; “Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı. Ve anti-empeɾyalist bir savaş verdi ve zafere erişti. Biz, Atatürk’ün bu devrimci savaşından etkilendik-esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi’yle Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik. Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk… Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli alfabeyi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli abece’ye geçilen harf devrimi başta olmak üzere, bir dizi çağdaş ve aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık.” Fidel Castro

National Hotel Havana’nın en çok bilinen ve tercih edilen oteli. Bu otel, God Father II filmine mekân olduğu için çok ünlü. Babaların toplantı yaptığı otel olarak bilinen National Hotel her yere ulaşım için ideal noktada. Beş yıldızlı ve devletin işletmekte olduğu otelin çok güzel ve geniş bir bahçesi bulunuyor. Malecon sahilinden Atlantik’e palmiye ağaçları arasından bakarak bir kahve içmek sanırım herkese iyi geliyordur.

Küba mutfağı ise hemen hemen tamamı ile İspanyol ve Karayip karışımı olarak betimlenebilir. Domuz eti, siyah fasulye, deniz mahsulleri çok tüketiliyor. En çok tüketilen içecek ise kahve. Keskin bir tadı olan Küba kahvesinin dünyada ikinci kaliteli kahve olduğunu da burada öğreniyorum. Kentin restoranlarında ülke mutfağının en güzel örnekleriyle tanışmak mümkün. Yağda kızartılarak püre haline getirilmiş yeşil muz, hindistan cevizi ve ananas karışımı mofongo tadılması gereken yemekler. İçkilerden de rom kokteyli Pina Collado’yu denemek gerekir.

Puro ise Küba’nın vazgeçilmezi! Envai çeşit de puronun imal edildiği ülkede en güzel tütünlerin, Pınar del Rio Bölgesinde yer alan Vinales kasabasında üretildiği biliniyor. Bizde bunu bilerek Vinales kasabasında yer alan Benito’nun Yerini ziyaret ettik ve burada 45 gün nemli ortamda dinlendirilerek el emeği göz nuru puroların yapılış hikâyesini dinledik ve tattık. Fakat puronun güzel kızların bacaklarında sarılmadığını öğrenmek küçük bir hayal kırıklığı yaratsa da müthiş bir deneyim. Küba bu arada marka değeri çok yüksek dünyaca ünlü puroların da merkezi konumunda. Küba dışına elli adet purodan fazla çıkarılması ise kesinlikle yasak! Puro alacaksanız, ya puro fabrikalarından ya da dükkânlardan almakta fayda var. Sokaklarda size puro satmaya çalışacak birçok kişi olacak, ucuzluğuyla sizi cezbedecek ama aynı kalite değil. Puro diye muz yaprağından imal edilmiş sözde purolar alabilirsiniz!

Küba çok güvenli bir ülke, hatta özellikle taşrada evlerin kapılarını kapatmıyorlar bile. O yüzden hırsızlık, gasp ya da kapkaç gibi bir korkuya burada yer yok!

Küba ve müziği ayrı düşünmek mümkün değil… “Hasta Siempre, Guantanamera, Quizas Quizas Quizas” şarkılarını ya da “Buena Vista Social Club” grubunu duymayan, dinlemeyen varsa, Havana’da bol bol dinleyeceği kesin. Küba’da müzik her yerde!

Sokaklarda, kumsalda, evlerde, hiç bitmeyen partilerde, karnavallarda, Rumba, Mambo, Salsa, Cha Cha, Bolero dansları hayatın tam anlamıyla içinde. Müzik dinlemek için Küba’da bir yere gitmenize gerek yok. Müzik her yerde sizi buluyor. Küba’ya gidip salsa yapmadan dönülmez… Salsa yapmayı bilmiyorsanız üzülmeyin! Hemen “La Casa del Son”‘a uğrayın. Pratik bir dersin ardından kendinizi müziğin ritmine bırakın. Üstelik Küba’da müzik olan bir ortamda hiç tanımadığınız birinin sizi dansa kaldırması son derece normal. Müziğin ritmine uygun hareket etmek ve sizi dansa kaldıran kadının ayağına basmamak birinci kural!!! Haftanın son günü olan Cuma, Kübalılar için parti günü. ‘Fiesta’ dedikleri bu partiler, evlerde ya da barlarda düzenlenebiliyor.

Malecon Partileri de farklı bir alternatif… Malecon, uzun bir duvarın tüm Havana boyunca Atlantik kıyılarına yaslandığı bölgenin adı. New York Manhattan Bölgesi’nin imarı ile nerede ise birebir aynı olan Havana’da bütün yollar nerede ise Malecon’a çıkıyor. Küba’da her restoranda, kafede, barda bulunan amatör müzik grupları Malecon’da da sahne alıyor.

Küba’da ressamların eserlerini sattığı geniş bir alışveriş alanı mevcut. Limanın yakınında, Malecon isimli, hem sanat eserleri, hem de hediyelikler satılan büyük bir ambarı andıran bu merkezden alışveriş yapmak sizi bekleyenleri de sevindirebilir!

Havana’nın Miramar Bölgesi eskiden zenginlerin oturduğu bugün büyükelçiliklerin yer aldığı bir semt. Semtteki Emilano Zapata Parkı’nda köke dönüşen dallarıyla ünlü bir tür ficus ağacı bulunuyor. Havana 5.Cadde’nin devamı niteliğindeki bu bölgede de son derece güzel pub, club, casa del musica olarak adlandırılan yerel halkın gittiği birçok mekân bulunmakta.

Mojito, Cuba libre, Pina Colada veya karışımına Ernest Hemingway’in de katkıda bulunduğu Daiquiri’yi denemeden Küba’dan dönmek ise asla olmaz. Hemen her kafeteryada bulunabilen bu kokteyller tropik ama bir o kadar da egzotik Küba’nın vazgeçilmez içecekleri.

Yanında seni ısıtacak biri varsa üşümek gerçekten güzeldir!

Havana’da üşümek üzere! Vas Bien Anchiano!