Kişinev

Kişinov’da Hediyelik Küçük Bir Fıçının Sevimli Öyküsü

KÜÇÜK bir aşk öyküsünden değil, Moldova’nın başkenti Kişinov’da küçük bir fıçıdan bahsedeceğim size… Küçük, sevimli, ahşap bir fıçıdan…

Kişinev’e Rusya’nın dağılması sonrasında ilk ayak basanlardan biriydim… 1992 kışında tanımıştım bu şirin kenti. O yıllarda, Türkiye’de pek az insan duymuştu Kişinev’i. 450 bin nüfuslu, savaş tazminatı olarak 2. Dünya savaşının ardından Almanlar’ın inşa ettiği, sokakların cetvelle çizildiği yepyeni, pırıl pırıl bir başkent…

Haftalardır oteldeydim… Kazakistan’dan satın aldığımız derileri burada depolayıp Türkiye’ye yolluyordum. İşim buydu…

Röportaj için radyodan geldiğini söyleyen bir bayanla tanıştım bir gün… Kendi gibi Türkçesi de çok güzeldi. Gagavuz Türklerinin Sesi Radyosu’nu temsil ediyordu.  Çok hoş, çok akıllı bir bayandı. Adı, Vasilisa, hâlis Türk…

Zamanla arkadaş olduk. İki çocuk annesi, düzgün aile hayatı olan, her fırsatta kocasına hayranlığını dile getiren asil, oldukça alımlı bir kadındı… Bizi yan yana görenlerin gıptayla izledikleri gözümden kaçmazdı. İşini çok seven biriydi Vasilisa. Teybi, yani ses kayıt cihazı yanındaydı hep. Fedakârca taşırdı onu. Haber olabilecek her hareketi işinin bir parçası görür ve hemen kaydederdi… Bunun neresi fedakârlık demeyin. Ses kayıt cihazı, eski Rus malı ve yaklaşık 7-8 kilo, kocaman bir şeydi. Gördüğümde şaşırmıştım ben de. Narin yapısıyla böylesine ağır bir cihazı taşımak zorunda olmasına üzülüyordum. Uzay yarışında modern teknoloji kullanan Rusya, günlük hayatta vatandaşlarına eski teknolojiyi layık görüyordu. Tankları yeni, otomobilleri eski teknoloji idi.

İstanbul’a gidişlerimin birinde yarım kilo bile gelmeyen Sony bir ses kayıt cihazı almıştım ona. Hediyesini verdiğim gün, nasıl sevindi anlatamam. Büyük bir yükten kurtulmuştu…

“Kısa süreliğine İstanbul’a gidip geleceğim” diye haber verdiğimde, “Yarın sana bir hediyem olacak” demişti. Ertesi günü kocaman bir paketle geldi ve ogün bugün hiç unutmadığım şu nefis cümleyi söyledi:

“Hediyenizle yükümü çok hafiflettiniz ama ben hediyemle sizin yükünüzü bir hayli arttırıyorum…” Devam etti, “Ne yapayım, Türkiye’de her şeyin iyisi var, ne hediye etsen basit kalacak. Ancak bunu verebiliyorum.”

Hediyeyi açtım. El işi, musluklu, çok şık, ahşap bir fıçı… 3-4 litrelik, yatay kaideli, metal çemberli bir fıçı…

“En çok ne içtiğinizi bilmiyorum, ancak buna su, meyve suyu da koyabilirsiniz şarap da…”

Tamam, dedim. Sevmiştim hediyeyi.

Aradan on yıl kadar geçti…

Bir gün telefonum çaldı… “Küçük fıçıyı kullanıyor musunuz?” diye soruyordu telefonun ucundaki bayan. Hemen hatırladım… “Kullanıyorum Vasilisa hanım” dedim. Hemen hatırlanmaktan çok mutlu olmuştu besbelli…

“Türkiye’deyim. İzmir- Karşıyaka belediyesi davet etti, çocuk şenliğine geldik… Vaktiniz varsa siz de gelin buraya… Otobüste yer var, beraber Moldova’ya döneriz…” dedi. “Vizeyi düşünmeyin, kafilede iki milletvekili var, sorun olmaz…”

Vasilisa bilmiyordu, o sırada Moldova İstanbul Fahri Başkonsolusu idim, vizeleri ben veriyordum. (5 yıl sürdü bu görevim.)

İzmir’e uçtum bu davet üzerine. İçten bir çağırma idi… Beraberce Moldova’ya gittik… Kişinev’e girerken görecektiniz bizi… Çiçeklerle karşılandık…

Küçük fıçıya gelince… Hâlâ bende… Bakıp bakıp, çeyrek asırlık güzel günlerin anısıyla mutlu oluyorum. Sevgi ve saygıyla dolu bu fıçının içi, sanırım yüz yıl geçse de boşalmayacak…