CENNET BAHÇESİ EĞİN

Yıllar önce okuduğum Ayşe Kulin‘in ‘Köprü’ romanına konu olan köprünün yapılış öyküsü ve izlediğim Eğin belgeselinden sonra Eğin’in coğrafyası ve kültürü her zaman ilgimi çekmiştir. Eğine gitmeden önce ilçe hakkında araştırma yaptığımda öncelikle ‘Kemaliye’ isminin veriliş hikâyesi ben çok etkiledi. Eğin halkı Kurtuluş savaşının zor günlerinde Mustafa Kemal Atatürk’e bir telgraf yollar; ‘Dayanın beş yüz atlı ile geliyoruz ’diye haber verirler. Kendine güvenmeyenlere bir cevap niteliğindeki bu telgraf üzerine Atatürk çok duygulanır. Çok sayıda şehit veren Eğin savaşın ardından bakanlar kurulu kararı ile 21 Ekim 1922 tarihinde Atatürk ‘Kemaliye’ ismini ilçeye verir.

Ankara’dan gelen doğu ekspresi trenine gece saat:04 de binip, 09 da Bağıştaş istasyonunda indim. Rehberim Şevket bey beni istasyonda  karşıladı. İstasyon Eğin’e yaklaşık 30 kilometre  uzaklıkta bulunuyor .Güz ayı olduğu için coğrafya bir başka güzeldi. Yol üstündeki köyden geçerken birçok  ahşap evin  son katının  sacla kaplanması dikkatimi çekti., Bunun nedenini sorduğum da Şevket Bey, ‘bu bölgenin çok yağış aldığını evleri korumak için sacla kaplandığını’ söyledi.

Yolda ipek yolu kalıntılarını göstererek; Yıllar önce insanlar İstanbul’a yaya olarak gidip gelirken bu yolu kullanmışlar ancak eşkıyaların gelen geçen herkesten haraç toplamaları halkı yıldırmış.Eğin’i batıya bağlayan Taş yolun ve köprünün yapım hikâyesini anlatmaya başladı. ‘Kemaliye insanı 1870’li yıllarda Karasu-Fırat Vadisini takiben bugün Karanlık Kanyon olarak adlandırılan güzergâh doğrultusunda Kemaliye’yi çıkmaz sokak olmaktan kurtaracak ve İç Anadolu’ya bağlayacak, sıla-gurbet arasını kısaltacak bir yol hayal etmişler ve  bugün ‘Taşyolu’ adıyla bilinen yol açma çalışmasına aralarında topladıkları paralarla başlamışlar. Halkın gönüllü bağışları ile başlanan bu yolda 1950-1960 yılları arasında insanlar sepetler içerisinde kayalar asılarak inanılmaz azimle 1900 metre civarında yol açmışlar. 1992 yılında o günkü Erzincan Valisi merhum Recep YAZICIOĞLU ve Kemaliye Kaymakamı Atilla ŞAHİN bu yolun mahalli imkânlarla açılması konusunda  bir seferberlik başlatırlar. Halkın katılımı ve Özel İdare desteğiyle makineler ithal edilip işe başlanarak  yol çalışmaları bitirilmiş.

24 köyün ulaşımını sağlayacak Kemaliye-Çemişgezek karayolu güzergâhındaki Başpınar Köprüsü inşaatı da aramızdan erken ayrılan  Recep Yazıcıoğlu’nun büyük çabaları ile 1997 yılında tamamlanmış.

İlçeye tünellerden ve köprüden geçilerek giriliyor. Dağ İlçeyi adeta ikiye ayırmış, arasından da Karasu akıyor. Evler dağın eteğine dizilmiş  ahşap iki katlı ve bahçeli yapılar. Kapılardaki iki farklı ses çıkaran tokmaklar ilgimi çekti. Yabancı erkek misafirler için kalın sesli kapı tokmağı,  ince bir ses çıkaran tokmak ise ev halkı ve kadın misafirler için kullanılanlar. Kapı tokmağının çıkardığı sese göre misafir karşılanıyormuş. Güz olmasına rağmen bahçeler oldukça yeşillikti. Ceviz, elma ve dut ağaçları vardı. Eğin’i gezmeye kapı tokmaklarının yapıldığı atölyeden başladık. Tokmaklar takı zarafetinde çok güzeldi. Kadıgölü Mahallesine giderken yol boyu ceviz, dut, hurma yemekten  doymuştum. Bu arada mahallenin çocukları bize eşlik ettiler. Yer altı kaynak suyunun gücüyle değirmende buğday öğütülüyordu. Hemen yakınındaki dut, ceviz ve bademden yapılan lök tatlısını tattık .

Kadı Gölü Mahallesinden dağa doğru devam ettiğimizde          ’ mani yoluna  ‘ ulaştık. Çok sayıda mani tabelalara yazılmış metrelerce sıralanıyordu. Manilerin birçoğunda sıla özlemi dile getirilmişti. Bu manilerden bir tanesi!

Ölür isem örtmeyesiz yüzümü

Hasretim vardır yummam gözümü

Kabrime bir pencere koyun ki

Şevket beye bu kadar çok maninin yazılmasının nedenini sorduğumda bana hikâyeyi uzun uzun anlattı. ‘Cennet bahçesi anlamına gelen Türkçe kökenli Eğin, Osmanlı döneminde ticari hayatın canlılığı nedeniyle ün kazanmış. Kafkasya’dan gelip buraya yerleşen halk İlçenin merkeze uzak olması ve tarım arazisinin olmaması nedeniyle İstanbul’a göç etmeye başlamış. Göç olayı o kadar fazla olmuş ki artık ilçe boşalmaya başlamış. Bunu önlemek için o dönemin Padişahı  Ⅳ. Murat her evden bir erkek olmak üzere İstanbul’a gelip çalışmalarına müsaade etmiş. Bu nedenle de sıla özlemi bu ilçede doruğa ulaşmış.’

Mani yolun yukarısında zincirli kaya bulunmakta. Kayanın düşmemesi için zincirle bağlanmış olduğundan bu isim verilmiş. Bu noktada ilçeyi biz de yukarıdan seyrettik. Bu arada yağmur çiselemeye başlamıştı. Hemen yakınındaki çay bahçesinde çaylarımızı yudumlarken birazda dinlendik Şevket Bey, karşımızda ki birbirine yakın görünen köylerin aslında birbirinden oldukça uzak olduğunu, oralara yarın gideceğimizi söyledi. Şair – yazar Ahmet Kutsi Tecer’in;

Orda bir köy var uzakta

O köy bizim köyümüzdür

Gezmesek de tozmasak ta

O köy bizim köyümüzdür

dizelerini yazdıran ve doğup büyüdüğü Apçağa Köyü tam karşımızda duruyordu!

Bahçe duvarlarının ağaçlara zarar vermeden gövdeleri etrafından örülmesi dikkatimi çekti.  Gittiğim bir çok coğrafya da görmediğim bu görüntüleri ilçede  bir çok yerde rastladım.

İlçeyi gezmeye devam ederken İstanbul da yaşayıp yazları memleketlerine gelip kış hazırlıkları yapan dört kardeşin şirin bahçeli baba evlerini şenlendirmeleri, gitme hazırlıkları yaparken bize kahve ikramında bulunmalarına çok memnun oldum. Cana yakın davranışları ile Türk misafirperverliğinin en güzel örneğiydi. Hoş sohbetin ardından Taşyola gittik. Şehre 3 kilometre uzaklıkta olan Taşyol yaklaşık 9 kilometre uzunluğunda bir tünel.

Dünyanın Grand kanyonundan sonra ikinci büyük kanyonu olan Karanlık kanyonun her iki yanında yükseklikleri 800 metreye kadar ulaşan kayalar bir duvar gibi yükseliyor. Taşyol ve buna paralel karanlık Kanyon muhteşem bir tabiat güzelliği sunuyor. Kanyona karanlık isminin verilmesinin nedeni kanyonun bazı kısımlarının hiç gün ışığı görmemesi imiş.

Kanyon dönüşü ilçenin girişindeki Hacı Ali Akın Meslek Yüksek Okulunda Prof. Dr. Ali Demirsoy’un katkısı ile açılmış olan Doğa tarih Müzesini gezdik. Müze Türkiye’de ki on doğa tarih müzesinden biri. Müzede bölgede yaşayan canlı örnekleri , çıkarılan jeolojik taşlar sergileniyor. Endemik bir tür olan Kemaliye’nin simgesi Türk semenderi üstü sarı benekli bir kertenkele türü.

Akşam Cumhuriyet kutlamalarına katıldım. Birçok araba ile konvoy oluşturularak ilçenin etrafından dolaşıp, açık alanda davul zurna eşliğinde halaylar çekilip türküler söylendi. Daha sonra merkezdeki bir lokalde şenlik devam etti. Helvalar yapıldı, sohbetler edildi ve türküler söylenmeye devam edildi. Geç saatlere kadar süren şenlik sayesinde Eğin’in folklorik kültürünü daha yakından tanıma fırsatını buldum.

Kahvaltı sonrası köylerini gezmeye başladık. Sırası ile Sırakonak, Apçağa, Toybelen, Yuva, Yeşilyamaç, Yaka ve Esertepe köylerini iki gün boyunca gezdik. Her köy birbirinden güzel, otantik ve doğa harikasıydı. Köyler de en çok dikkatimi çeken unsur çeşmeler ve yapılardaki ‘ kitabe taşları ‘ oldu. Bu kadar çok çeşme olabileceğini hayal bile edemezdim. Kitabe taşları evler yapılırken evi yaptıranın aile  bilgilerini içermekteymiş. Bulunduğu yer yıkıldığı takdirde oradan alınıp başka yerlerde kullanılırsa taş ‘Devşirme Taşı’ adını alıyormuş.

 Köyler gerek doğası ve gerekse mimari yapısı ile her biri birbirinden farklı güzellikte. Kartal yuvasına benzettiğim Toybelen Köydeki ev görülmeye değer. İlçede olduğu gibi köylerde de meyve ağaçları oldukça fazla. Kırlardaki sarı renkli çiğdemlerin, mantarların her birinin fotoğrafını çekeceğim derken adeta yerle bütünleştim. Munzur dağları tam karşımızda yükseliyordu. Doğa sert ve ürkütücü olmasına rağmen hava oldukça yumuşak ve sıcaktı.

Apçağa Köyündeki şahin tepesi olarak adlandırılan seyir tepesinde yolda gelirken köy fırınından aldığımız çıtır çıtır pideler ile Eğin peynirini çaylarımız eşliğinde yedik.

Çiğdemlerin yazın beyaz, pembe renkte açtığını söyleyince Kemaliye’nin diğer bir adıyla Eğin’in her mevsimde bir başka güzel olduğunu fark ettim.

 Gezilerimde olmazsa olmazlarımdan tarih ve doğanın iç içe olduğu her mevsim gelinebilecek özel nadir coğrafyalardan birisi de Eğin’ dir benim için!