Atlantik’e Sırtını Dayamış Halifax Görülmeli !

Halifax “Nova Scotia” yani “Yeni İskoçya” Eyaletinin başkenti, ayrıca coğrafya açısından çok önemli bir konuma sahip. Aileleri ile birlikte umutları ve rüyaları  ile yeni dünyaya koşan iki milyona yakın çoğunluğu Avrupalı göçmen Kuzey Amerika’ya buradan giriş yaptı. Aşağılandılar, zorlandılar ama dayandılar ve Kanadayı yarattılar. Ayrıca eyalet nüfusunun % 40’ı  Atlantik kıyısındaki bu çekici ve hareketli kente yerleşmiş. Halifax ayrıca çok önemli bir liman, askeri üs ve aynı zamanda çok farklı eğitim kurumları ile tam bir “eğitim merkezi”.

Buraya ilk yerleşen Mikmal Yerlileri. XVII. yüzyılın başlarında kaşif Samuel de Champlain liderliğinde Fransızlar bu topraklara ayak basmış. Fransa Bayrağının içine bir “sarı yıldız” ekleyerek yepyeni bir ülke yaratmaya çalışmışlar. Daha sonra gelen İngiliz ve Fransızlar ile yerli halk ilk defa bu coğrafyada karşı karşıya gelmiş ve  savaşmış. Çünkü orman ürünleri açısından dikkati çeken zenginliğini, beyaz adamın kürkleri için masum hayvanların avlaması,  ardından istakoz katliamı takip etmiş.

Akadiyen (Acadians) diye anılan Fransız kökenli halk İngilizlere karşı fazla direnemeyip 1700 yıllarında su yollarını takiben güneye Louisiana ve New Orleans Eyaletlerine yerleşmişler. Napolyon daha sonra nedense bu eyaletleri Amerikalılara satmayı tercih etmiş.

Halifax’da su ürünleri ile ünlü bir lokantada yemeğini tamamlayan müşteri garsonu çağırıyor.

  • Buranın mutfağı çok temiz olmalı

Garson

  • Öyle olmasına çalışıyoruz efendim, nasıl anladınız ?
  • Şu ana kadar yediğim her şey sabun tadında idi !

Biraz Tarihçe

  • 1789 yılında Halifax’ın kurulması ile aynı yıl ilk eğitim kurumu da faaliyete geçmiş.
  • 1825  senesinde kentin Ticaret Bankası kapısını halka açmış.
  • 1835’te bu kentte basın özgürlüğü tanınmış.
  • 1850’de yeni kuralları ile ilk buz hokeyi maçı burada gerçekleşmiş.
  • 1929 yılında arabalarda geri vitesle yanan far ışıkları Halifax’da uygulamaya başlanmış ve patenti alınmış.

Halifax’a gelen herkes önce kentin en yüksek noktası Citadel Hill’e (Kale Tepe) koşuyor. Geniş yeşil bir alan içinde kale her coğrafyada olduğu gibi kenti düşmanlardan korumak için 1856 yılında inşa edilmiş.

Prens Edward tarafından 1803 yılında inşası başlatılan sekizgen, dört yüzlü,  ilginç ahşap saat kulesi 1985 ile 1990 yılları arasında iki önemli yenileme çalışması geçirmiş. Bugün ise  kentin simgesi!

Halifax, Viktorya tarzı bahçeleri, Argyle Sokağındaki canlı gece hayatı, ziyaretçiye saygılı ama oldukça şişman halkı, bitmeyen hayalet hikayeleri, yerel geleneksel Alexander Keith Birası, inişli çıkışlı sokakları, rengarenk ahşap bahçeli evleri, neşeli öğrencileri ve hareketli rıhtım bölgesi ile inanıyorum hoşunuza gidecektir. 

Alfred W. Purdy (d. 1919) bakın o yılların Kanada’sını nasıl anlatmış!

DURGUNLUK

Su damlası

Karanlıkta

Ve gürültü

Fazla gürültü

            Güvenle

            İlerleyen

            Ve duran

            Hayvanlar

Düşen

Kayalar

Çakıl

Parçalar

Yivlerden

            Ve orada

            Ayılar

            Fareler (görülmekten kızgın)

            Yılanlar

            Kertenkeleler

            Ağaçlar

            Arasında

            Yavaşça

            Yürüyen geyikler

            Ve sonra

            Yolun kıyısında

            Ben

Sigara içen

Kızgın

Geceyarısı

Saatte

100 mil

            Tuzlu

            Ve korkunç

            Yolun kıyısında

            Tek canlı

            Kımıldanıyor

            Hiçbir şey

Halifax Public Parkta oturup ördekleri besliyorum. Daha sonra her zamanki gibi 80 numaralı otobüse binip yurda doğru yola çıkıyorum. Aaa cep telefonum yok, her yere bakıyorum yok. Çantayı boşaltıyorum yok. Yolcular otobüsü arıyor yok, bir hanım sağolsun “bir çaldırayım” diyor, evet  telefon çalıyor ama açan yok.  Sonunda biri “alo” diyor, meğer parkta bankın üstünde kalmış. Herhalde beslediğim kedilerin duası sayesinde telefonuma kavuşuyorum. Kadın sağolsun parktaki kahveye bırakıyor dönüp hemen alıyorum.

Atlantik Deniz Müzesi (1948). Bünyesinde 70 adet küçük tekne yanında bir de gerçek gemi barındırıyor. Ayrıca Titanik’ten geriye kalan yemek salonunun duvar saati, yemek takımları, ahşap balkon süslemeleri, resimler, masa ile sandalye parçaları da bu  müzede teşhir ediliyor. Denizcilikle ilgilenenlere özellikle tavsiye edilir. Giriş ücreti 10 dolar ve akşam üstü saat 17 gibi kapanıyor.

Kısa Kısa Halifax

  • Fundy Körfezi’nde Digby yerleşkesi “deniz tarağının başkenti” kabul ediliyor. Burada gelgit olayını birebir yaşıyorsunuz. Yüzlerce metre çekilen denizin kumlarında tırmık ve kova  ile midye toplanıyor.
  • Askeri Halifax Cephanelik binası (Armoury) sahiden çok sayıda yuvarlak tuğla kuleleri ile yine yuvarlak ana binası ile insanı şaşırtan farklı bir yapı. 
  • 1857 yılından beri devam eden gelenekle üniformalı bir topçu subayı karabarutla  topunu her akşam aynı ciddiyetle ateşlemeye devam ediyor.
  • Ortalama iki dolar verirseniz körfezin karşısındaki Dartmouth Yerleşkesine geleneksel tekne ile 10 dakikada geçip bir süre terminalin yanındaki parkta dolaşıp sonra da aynı manzarayı seyrederek geri dönebilirsiniz.
  • Halifax’da yaya geçitleri “gökkuşağı” renklerinde. Ayrıca çok sayıda dükkanlarda asılmış bayraklarını görüyoruz. Bu “eşcinsel yaşama” destek ve saygı anlamına geliyor. Özellikle de Gottingen Caddesi’nde !
  • XIX yüzyılın ortalarında hazırlanan kent merkezindeki “Halifax Halk Bahçesi” (Public Gardens); heykelleri, özel düzenlenmiş rengarenk bahçeleri, havuzu ve yürüme yolları ile sizin için şehrin kalabalığından bir kaçış noktası olabilir. İçeride bahçeli beyaz bir bina içinde sevimli bir kahvesi var.
  • Province House (1819) Kanada’nın en eski meclis binası. Heykel koleksiyonu ve zengin arşivi ile görülmeli. St. Paul’s Kilisesi ise ilginç çan kulesi ile tipik bir Anglikan ibadet hacmi.
  • Nova Scotia Eyaletinin içinde yer alan “Cabot Trail” belki de Kanada’nın en gözde ve popüler araba yolu, aynı zamanda motosikletlilerin de cenneti olmuş.
  • Her yerde çok sayıda şişman insan görüyorsunuz. Hatta bazen tüm aile toptan şişman, zaman zaman şişmanlar üzerlerine geçirdikleri kötü kaliteli, üstü yazılı tişörtler de manzarayı daha da kötüleştiriyor. Hele şortun üstünde bir de eğri büğrü “Coca Cola” yazarsa deli oluyorum.
  • Halifax’ta Vancouver gibi yoğun bir Çinli nüfus var.
  • Halifax’ın rıhtımında su üstünde yazın kurulan ahşaptan özel hazırlanmış platformda yürümenizi öneririm. Zaten tezgahları, standları ve  sokak müzisyenleri ile bütün hareket bu sahilde !
  • UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiş olan İskoçya geleneğini sürdüren Lunenburg Balıkçı Köyüne doğrusu ben de gidemedim !
  • Halifax’ın vahşi doğasına hayran olan bazı ziyaretçiler,  özellikle de zengin New Yorklu’lar bir hevesle dağların üstüne villa inşa ettiriyorlarmış. Ama maalesef bu evlerin ömrü çok uzun olmuyormuş. Hatta Demi Moore’un başrolünü oynadığı bir film için yaptırılan ev bile zaman içinde çökmüş.
  • Halifax ve çevresinde 500’e yakın Türk yaşıyor. Nova Scotia Türk Derneği Başkanı Haluk Alemdar beni ziyaret etti. Rıhtımda Pier 21’in önünde atamızın adına dikilmiş olan anıta gittim, ziyaret ettim, onu çok çok seviyoruz. Tüm dünya bu büyük liderin başarılarına şapka çıkarıyor !
  • Halifax’da ulaşım çok sayıda otobüsle çözülmüş. Günlük ortalama 2,5 dolara günlük bilet alıyorsunuz ve tüm gün boyunca o bilet geçerli oluyor. Bu biletin rengi her gün  
  • Kanada hükümeti İngilizce dışında Fransızcanın da ikinci lisan olarak kullanılmasını projelerle  destekliyormuş.
  • St John’s ile Halifax arasında bile yarım saat zaman farkı var.
  • Bu sahilde aralık başından haziran ayına dek 6 ay boyunca istakoz yakalanıyor. Balıkçı tekneleri yaz aylarında ise ziyaretçilere yönelik balina izleme veya balık avlama turlarında kullanılıyor.
  • Tim Horton’s dükkanları Kanada’nın her köşesinde ama inanın sahiden her köşesinde karşınıza çıkıyor, sürekli de içleri kalabalık. Dondurma, pelte, milk – shake, kurabiye, pasta, sandviç  gibi kalori bombası ürünler satıyorlar. Ama fiyatları piyasadan düşük ! Ayrıca kaliteli olduğu söyleniyor.
  • Siyam Kralı’nın çocuklarının bakıcısı olarak ün yapan ve yaşantısı daha sonra Yul Brynner’in baş rolü oynadığı filme de konu olan Anna Leonowens, 1887 yılında Halifax’da Little Fish adlı bir lokanta açmış !
  • Halifax tarih boyunca bazı felaketlerle de anıldı:  1912 yılında Titanik battığında kaza yerine yakın en önemli yerleşim merkezi “Halifax”” idi. Fairlawn Mezarlığında tam 124 adet Titanik kurbanı yan yana gömülü. Bir kısmı yolcu, bir kısmı ise  mürettebat. Hatta 227 numaralı mezarda J. Dawson adlı bir genç yatıyor, Leonardo di Caprio’ya çok benziyor. Caprio’yu ünlü yapan bu filmde aktör de  J. Dawson ismini almıştı, ama filmin yönetmeni James Cameron’a bu ilginç olay sorulduğunda “rastlantı” olarak nitelemiş.
  • Titanik’ten tam 5 yıl sonra limanda patlayıcı dolu bir Norveç gemisinde gerçekleşen yangında gemi hareketli bir bombaya dönüşmüş ve tüm rıhtım bir anda cehenneme dönüşmüş,  tam 2 bin kişi,  evet iki bin kişi hayatını kaybetmiş. Onların bir kısmı da yine aynı mezarlıkta gömülü.
  • Bitmedi, biraz daha eskilere gidelim,  2 Eylül 1998’de ise 111 numaralı Swissair uçağı limanın girişindeki Peggy’s Cove Fenerinin yanına düşmüş, sonuçta 229 yolcusu hayatını kaybetmiş. Her yıl 2 eylülde kazada ölenlerin akrabaları onlar için  denize çiçek bırakır.
  • Halifax sokaklarında yürüyordum, bekleşen bir kalabalık gördüm. Merak ettim, yaklaştım meğer “Salvation Army” yemek dağıtacakmış. Bir kap yemek bekliyorlarmış.  Burası Kanada !

Newfoundland – Labrador Eyaleti ve St John’s ile Deer Lake

Son akşamı kısa tatilin

Okyanusun kıyısında duruyoruz;

bulutlar birikiyor ufkun üstünde,

büyük daireler çiziyor martılar.

“Gel artık”,  diyorsun, “gün bitti”

ve ansızın geri geliyor

uçsuz bucaksız ovaları Kanada’nın,

insanın tenini yakan soğuk,

donmuş küçük göl uzakta

ve ahşap verandada duran kadın,

elindeki feneri sallayarak çağıran

kanatlı buz patenlerinin üstünde

hayatı sonsuz sanan çocukları

Bu şiiri ben yazmadım, ama doğrusu şairini de bulmadım. Kendisinden özür dilerim.

Halifax’tan ufakça bir uçakla kuzeye doğru havalanıyoruz. Air Canada ikram konusunda çok cimri. Sadece, o da lütfen tek bir içecek veriyorlar. Oysa uçuş neredeyse iki saat, yanında bir kurabiye bile yok.

Kanada,  Rusya’dan sonra dünyanın en çok araziye sahip ikinci ülkesi. Kilometre kareye üç kişi düşüyor. Elbette ülkenin kuzeyine gidildikçe bu oran iyice düşüyor. Zaten Kanadalıların % 75’i ABD sınırına yakın,  Lawrence Irmağı ve göller yöresine yerleşmiş. Kanada’nın bir ucundan diğer ucuna uçakla tam 8 saat sürüyor.

Uçak yalpalayarak St. John’s Havalimanına iniyor. Bu arada şaşırmayın, karıştırmayın. Kanada’da “Saint John” diye New Brunswick eyaletinde bir yerleşim daha var. Burası ise “St John’s”.  Havaalanı tabelasında ikisini arka arkaya görünce bir mana verememiştim.

Çam ormanları ile kaplı yeşil bir örtü yolculara “hoş geldiniz” diyor.   St. John’s ayrıca Kuzey Amerika’da İngilizlerin kurduğu en eski kent. Airbnb kanalı ile bulduğum eve taksi ile gidiyorum. Ev sahibim İranlı Aydın,  Aydın’ın anne babası Türk kökenli imiş. Aydın anlamasın diye aralarında Türkçe konuşuyorlarmış.  Doğrusu bana her konuda yardımcı oldu.  Apartman zilindeki isimlerin tamamı “yabancı.” Belli ki, üniversite öğrencileri !    

St. John’s’u ekonomik olarak ayakta tutan, New Foundland Memorial (mun) Üniversitesi öğrencileri, akademisyenleri ve personeli.

St. John’s eylülden hazirana kadar tamamen “kar altında.” Ama daha önemlisi dünyanın en çok rüzgar alan üçüncü kenti. Her an hava şaşırtıyor, güneş, rüzgar ve sis yer değiştiriyor. Ama sert rüzgarın meğer bir de yararı varmış. O da bölgede  sık görülen “Sivrisinekleri uzaklaştırmak.”

St. John’s yeşille bütünleşmiş, dağınık bir kent,  evlerin çoğu tek katlı ve bahçeli. Araba bol, alışveriş merkezlerinin park yerleri maşallah kocaman araçlarla dolu. Yine şişman ve yaşlılar çoğunlukta. Vallahi spor da yapmıyor değiller.  Ama engelli ve yaşlılara her yerde öncelik sağlanıyor, daha doğrusu yaşanmış yaşa saygı var. Hani bir zamanlar dekanımız Cengiz Kuzu “bana artık zamanının geldi, emekli oldun, evine git ölümü bekle” dedi ya !  

“Signal Tepesi” aynı zamanda bu tarihi limanın başlangıcı. Kanada’nın en doğu noktası. “Cape Spear feneri” de,  “Cabot Tower” olarak anılan yuvarlak,  tuhaf şekilli kule de hepsi burada. Tepeden balinaları da seyredebilirsiniz,  aman rüzgara dikkat. Çok sayıda ziyaretçi balinaları denizde ararken kendini uçurumun dibinde bulmuş.

“Sinyal” adı da nereden geliyor diyeceksiniz. Efendim radyonun mucidi İtalyan G. Marconi ilk kablosuz mors sinyalleri 12 Aralık 1901’de burada resmen  kayda almış. Çift ikiz kuleli St. John’s Bazilikası 46 metre yüksekliğinde tamamen taş bir bina ve yeni gotik tarzında ve  latin hacı şeklinde.

Şehirde ulaşım uzun otobüslerle sağlanmış. Sistem kurulmuş ve işliyor.  Ama otobüse binerken bozuk olarak 2,5 dolarınız elinizde olmalı !

Kentin en hareketli caddesi rıhtıma paralel olan “Water Street”. Siyaha boyalı publar, kahveler, butikler, istakoz sunan lokantalar ve oyun salonları hepsi burada. Defalarca bu caddeyi arşınladım.

Gelelim, Kidi – Vidi’ye,

Bu ismin kökenini sordum kimseden ciddi bir cevap alamadım. Bir balıkçı köyü imiş. Bugün ise çok sayıda su kuşu ve ördeği ile su kenarında sevimli bir park. Dar bir kanalla Kidi-Vidi Gölüne bağlanıyor. Halk gölün çevresinde dolaşıyor, spor yapıyor, koşuyor. Her sene o gün hava müsaade ederse 7 Ağustos’ta geleneksel “Regatta” yarışı burada gerçekleşiyor. Hanımlardan oluşan 6-7 kişilik ekipler kürek çekip tüm güçleri ile yarışıyor. St. Johns’a özel bir karnaval yaşanıyor.

Bir de Kidi-Vidi Birası var. Kışın sıcak tutsun diye alkolü daha yüksek siyah bira, yazın ise beyaz bira üretiliyormuş. Sahildeki özel bir imalathanede hazırlanıyor ve yine sadece orada cam şişelerde satılıyor.

Ve Deer Lake Doğru 12 Saat Otobüs Yolculuğu

St. John’s’dan her sabah 8’de,  5 o’clock Lodge olarak anılan bir bardan “DRL” otobüs şirketinin upuzun bir otobüsü hareket ediyor. Ücreti, yolda yaşları epey ilerlemiş hostes hanımlar topluyor. Halifax – Deer Lake arası tam 90 Kanada Doları. Beklerken tüm saatlerin 5’i gösterdiği bu lodge’da zevkle kahvemi yudumluyorum, otobüste en fazla 20 yolcu oluyor. Sık sık benzin istasyonlarında veya farklı noktalarda yolcu alıp bırakıyor. Goobies, Claronville, Gander istikametinde ilerliyoruz. Hatta Gander Havaalanına bile uğradık. Otobüste wi-fi veya herhangi bir ikram yok. Sadece ekranda alt yazılı bir film dönüyor, o da insanı zaten yoruyor.

Yaşlı, sempatik ve şişman Debbie arada bize mola yeri ve kalkış sürelerini anons ediyor. Beni nedense çok  sevdi “otobüsten inme,  gece burada uyursun” bile dedi.

Yaz olduğu için ana yollarda sık sık bakım çalışmaları var, bekliyoruz. Ama asfalt kalitesi çok iyi, zaten kış şartlarına dayanmalı.  İki tır çarpıştığı için 40 dakika kadar durduk. Yol dümdüz, manzara hep aynı, göller, akarsular ve bol çam ormanı. Hava sık sık değişiyor. Sağanak yağmur, sis ve ardından güneş.

Otobüste bir üniversite öğrencisi ile sohbet ediyoruz. Mutluluk ufak detaylardadır, seyahat etmek ve bilgiyi paylaşmaktır diyorum.

“Ne kadar, nereye kadar alışveriş yapacaksın.” diye soruyorum. “Şimdi utandım” diyor genç. “Gardırobum kullanmadığım,  hatta unuttuğum onlarca giysi ile dolu. Şimdi eve gidince onları ilgili kuruluşlara dağıtacağım” diye ilave ediyor.

Nihayet Deer Lake’a varıyoruz. Bir taksi ile Airbnb kanalı ile bulduğum eve gidiyorum. Ev sahibi arka kapıyı açık bırakmış. Koskoca iki katlı bahçeli bir ev. Önce evi keşfediyorum, mutfakta kahvemi yapıyorum. Morgan adlı genç ev sahibini ancak son anda gördüm. Bana pek samimi gelmedi. “Sırf para düşünüyor olmalı diye tahminde bulundum.”  

Deer Lake, dağınık bir yerleşim. Burada her kişinin kocaman bir jipi var, kimse yürümüyor. Yürüyenlere de tuhaf ve şüphe ile bakıyorlar. Herhalde uzun süren kış şartlarına uygun araçlar almışlar. Ama hangi işyerine gitsem kapısı “kapalı.” Kimse sanki çalışmıyor. Kütüphaneye gittim, haftada sadece 6 saat açık !

Evler sanki birer maket, önleri çim, arkaları da çim,  farklı çiçek kompozisyonları ile bahçelerini süslemişler. Deer Lake aynı zamanda bir kavşak ve sporcularım buluşma coğrafyası. Özellikle dağcıların hareket noktası.

Buraya ilk ulaşan Avrupalılar boynuzlu “Woodland Caribou” göl kenarında görüp “ bildiğimiz geyik sanmışlar. Woodland Caribou soğuk iklimde yaşayan uzun yolculuk yapabilen dişi ve erkeği boynuzlu iri özel bir geyik türü. Boynuzları her gün 25 santimetre uzuyor.

Deer Lake kıyısında olan kasaba aynı zamanda Humber Nehrinin  üst bölümünde yer alıyor. Göl kenarında uzun bir plaj da bulunuyor ama itiraf edeyim, pek yüzen görmedim. Acaba ne zaman bu soğukta suya giriyorlar ki ?  

Yörenin en önemli tesisi “Deer Lake Hidroelektrik Santrali” bu tesis tüm eyalete, sanayi tesislerine ve kentlere 1924’ten beri elektrik temin ediyor.

Bu yöre sahip olduğu flora ve faunayı korunma çabasında, kuşlar, balıklar,  moose, caribou,  siyah ayı gibi. Ayrıca bu coğrafya böcek koleksiyoncularının buluşma noktası imiş. Böcek müzesi de var.

Ve bir fıkra: St John’s da müşteri lokantada listeyi inceledikten sonra garsona çağırıp sorar

-Taze balık var mı ?

-Vallahi bir şey diyememeyeceğim, ben restorana geleli henüz bir hafta oldu.