Tanrıların Adası: Bali

Bali Adası, Endonezya Takımadası‘nın en ufaklarından biri olduğu hâlde, doğası, kültürü, gelenekleri, folkloru, festival ve bayramları ile dünya turizminin odaklarından biridir. Ada, gerçekten Tanrı‘nın verebileceği güzelliklerden birçoğunu bünyesinde barındırıyor.

Turizm, 1970‘lerden sonra burayı keşfetmiş. Sonuç olarak, 1990‘larda 3–4 milyon gibi yüksek turist potansiyeli, Endonezya‘nın başlıca döviz girdilerinden biri hâline gelmiştir. Turistler buradan harika hatıralarla ülkelerine dönüyor ve gelecek tatillerinde Bali‘yi seyahat programlarına tekrar katmayı düşünüyorlar.

Balililer için farklı bir durum vardır. Adaları onlar için her şeydir, hatta evrenleri denebilir. Evet, başka bir dünya olduğunu da bilmiyor değiller ancak onlarınkinin hiçbir eksiği yok. Çünkü mutlu bir yaşam için gerekli her nimet Bali‘de bulunuyor. Bali insanları, tüm bu güzelliklerin karşılığında şükranlarını sık sık onları ikram eden tanrılarına belirtme gereğini duyuyorlar. Bu yüzden her ay, her hafta, hatta her an, Bali‘de tanrılara saygı ve şükran görevlerini yerine getirmek üzere tapınaklara gidiliyor, tanrılara çiçek, meyve ve başka hediyeler sunuluyor, tüm etkinlikler büyük bir coşku havası içinde yapılıyor. Burayı ziyaret eden yabancılar, adanın sürekli olarak bir bayram havası içinde olduğunu görünce şaşırıyor.

Sanırım Bali insanı haklı. Dünyada bu kadar güzelliğin bir arada bulunduğu yerler pek çok değil çünkü… Bin yıldan beri ekimi yapılan pirinç ve pirinçten elde edilen yan ürünler, onların her türlü gıda gereksinmelerini karşılıyor. Adanın dört yanı denizlerle çevrili olduğundan, balıkçılıktan yana da sorunları yok. İklim bakımından de şanslı sayılırlar. Yıl ortalama sıcaklığı 28 derece. Muson yağmurları, diğer Güney Asya ülkelerinde olduğu gibi burada çok etkili değil. Yağmur, ihtiyaca yetecek kadar yağar.

Tüm ada yemyeşil, pirinç tarlalarının teras teras şekilleri, adanın kıvrımlarını öylesine uygun bir tarzda yapılmış ki, bunları seyrederken insan hayretler için kalıyor. Bunlar, 50 nesil çiftçi tarafından bu duruma getirilmiş. Tarlaların ötesinde, meyve ağaçları, daha içlerde doğru sık ormanlıklar var. Adanın yapısı volkanik  olduğundan, kuzeyde birkaç yanardağ bulunuyor. Üç bin metreye ulaşan Gunung Agung, Bali‘nin en kutsal tepesi. Batur ve Bratan kraterleri su ile dolarak göl hâline gelmiş. Gunung Agung sessiz görünse de, bazen hiç beklenmedik etkinlikler yapabiliyor. Son olarak 1963 yılındaki büyük patlama, birçok köyün yok olmasına neden olmuştu. Balililerin yegâne korkusu yanardağlar! Tanrıların gazabı diye inandıkları yanardağlar herhâlde onlardan korktukları için bu kadar saygılılar, onları daima mutlu kılmaya çalışıyorlar…

Bali‘nin nüfusu 3 milyon kadar. Yüz ölçümü ise yaklaşık olarak Rodos‘unkine eşit. Tüm adada sulama sistemleri bu kadar iyi geliştirilmiş ki, krater göllerinde biriken yağmur sularını tarlalarına mükemmel dağıtıyorlar. Zaten öyle olmasaydı, bu ufak ada bu kadar insanın gıda sorununu hâlletmeye yeterli olur muydu?

Köyler, pirinç tarlalarının yanında gelişmeye başlamış. Aslında Bali köyü, bir ev kümesi olmaktan çok, sosyal bütün durumundadır. Tapınağıyla, okuluyla, asırlık ağaçlarıyla, evleriyle, köy zaten ufak bir dünyadır bir Balili için. Zaten bir köye varıldığında, evlerin şirinliği, tuğla duvarları arkasından sarkan koca koca çiçek dalları, her yerde görülen ve neredeyse her evin bahçesinde bulunan mini tapınaklar köylerin zenginliğini, estetik ile güzellik anlayışını sergiliyor. Bu anlayış zaten tüm Balililerin ortak yanları. Bali‘de bu durumda olan yüzlerce köy var.

Tapınaklar ise, demin yazdığım gibi her köyde bulunuyorsa, bunların bazıları Balililer için daha da özeldir. Bunların  dışında,  Batur  Yanardağı‘nda  bulunan  ―Besakih‖ tapınağı geliyor. Bali‘nin bu tapınağı, adaya hükmeden yüksek bir dağda bulunduğundan, yerliler tarafından daha kutsal, hatta en kutsal sayılıyor. Adanın batı sahilinde, deniz kenarında  bulunan  koca  bir  kayalık  üstünde  kurulu  ―Tanah Lot‖ mabedi de bunlardan biri. Ancak, Bali adasında 20 bin üzerinde tapınak olduğu söyleniyor. Diyeceksiniz ki bunların dini nedir, kimlere tapıyor Balililer?

Eski dönemlerde, yaklaşık olarak 1000 yıl kadar önce, Balililer basit tapınaklarda, toprak, ateş, su, hava gibi inandıkları güçlerin simgesi olan tanrılara taparlarmış. Ancak

XV. yüzyılda, deniz ticaretinin gelişmesiyle, komşu büyük Java adasına ulaşan İslamiyet burada Hindu geleneklerine sadık kalmak isteyen halkın bir bölümünü kaçmaya zorlamış. Ve bunların ulaştığı yer de Bali Adası olmuş.

Bugün Bali Adası‘nın halkı, Hinduizmin başlıca tanrıları, yani Brahma, Shiva ve Viahnu‘ya inanıyor. Ancak bu Hinduizm zamanla bazı değişimlere uğramış, inançlar ve

ibadet şekilleri Hindistan‘ınkinden farklı. Hindistan‘da meyve sepetleri sunan kadınlara rastlanmıyor örneğin.

Balililer için, sanat ve gelenekler onların yaşama sevincini aşılayan nefestir. Tuhaftır, Bali dilinde ―sanat‖ diye bir kelime yoktur. Bu, ancak şöyle izah edilebilir: Sanat kavramı Balililerin günlük yaşamlarının bir parçası. Estetik ve güzellik arayışı her an kendilerinde mevcut. Ve bu durum

XX. yüzyılın tablosu değil, belki 1000 yıldır sürekli yenilenen bir tablo. Hemen şunu da ekleyelim: Ağaç işlemeleri zamanla çürüyebiliyor, taş oymalar ise, taşları volkanik lav ile tüften olduğu için yine zamanla aşınabiliyor. Sonuç olarak birer sanat eseri olarak yaratılan her şeyin sık sık yenilenmesine ihtiyaç duyulmaktadır, bu durumda da sanatlarının devamlı canlı ve yaratıcı olmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Resim sanatının merkezi sayılan Ubud kasabası, Bali‘ye gelen turistlerin mutlak surette uğradıkları yerdir. Akla gelmeyecek kadar resim galerileri bulunuyor Ubud‘da. Buna paralel olarak tahta işçiliği, bronz, çömlekçilik ve hasır eşya ile ün yapan köy ve kasabalar da var. Sanat anlayışı o denli değişken olmuş ki, yaratılan eserler kimi yerde çok şaşırtıcı olabiliyor… Örneğin, hangi ülkede tapınak duvarlarının betimlemelerinde kabartma olarak taşa işlenmiş otomobillere rastlanabilir? Ya da eski tarzda yapılan resimlerde, hangi ülkede fotoğraf çeken turistler göze çarpar?

Tüm güzelliklerin yanı sıra, Balililerin içinde daha gizemli, daha kapanık bir endişe var. Tiyatro ve danslarında bu duygu çok daha güzel bir şekilde ifade edilmekte. Buna, belki de iyi ile kötü, zayıf ile kuvvetli ya da temiz ile kirli güçler arasındaki devamlı mücadele denilebilir.

Demin de yazdığım gibi, bu sonu gelmeyen mücadele, Bali geleneklerine uygun olarak yaratılan tiyatroların başlıca konusu. Batı toplumlarında yerleşmiş tiyatro türünün aksine, bu toplum klasikleşmiş tiyatrosunu, hem tanrıları hem kendini avutmak için yaratmıştır. Tiyatro ile birlikte dans da Bali halkının bir ihtiyacı. Çeşitli dans türleri, çeşitli duyguları dile getirmekte ve birçok geleneği sembolik olarak yaşatmakta.

Örneğin,   kadınlar   tarafından   uygulanan   ―Legong‖ dansı, bir kadının tüm zarafetini ortaya çıkaracak kadar ince hareketlidir. Neşe olsun, arkadaşlık olsun, bu tür duyguların en iyi ifade eden danslar ―Joged‖ ve ―Janger‖dir. Tarihte ün yapmış kahramanların dansı ise ―Topeng‖dir.

Balililerin en popüler dansı, ülke dışında da ün yapan

―Barong‖.   Barong,   tam   olarak   ne   olduğu   bilinmeyen, ormanda yaşayan, iyi kalpli, insanları seven, onları koruyan, aslana benzeyen, hayali bir yaratıktır. Aslan kafalı, uzun dişli ve çok da süslü bir ejderhaya daha çok benzediği söylenebilir.  Arka  arkaya  kenetlenmiş  iki  insan  ―Barong‖ kıyafetini gezdirir, kafa korkunç gibi görünüyorsa da kimseye saldırmaz, aksine, zorda olan insanların yardımına koşar.

Barong danslarının ikinci kahramanı ise, karanlıklar kraliçesi, çocukları yiyen, uzun dişli ve peruklu dul cadı

―Rangda‖dır.  Balililer  bu  yaratıktan  çok  korkmakta.  Ancak Barong aralarındaki kavgadan daima galip çıkacaktır. Ve kötülüğü  simgeleyen  ―Rangda‖  ise,  bir  zaman  için  ortadan kaybolma durumunda bırakılacaktır.

Tüm bu danslara eşlik eden ―Gamelan‖ bandolarını da unutmamalı. Güneydoğu Asya ülkelerinin hemen hemen tümünde olduğu gibi, burada da vurma çalgılı aletler

kullanılıyor. Ksilofon türünden tutun, boy boy tencere takımına benzeyen çeşitli tınılar çıkartabilmek için çekice benzeyen, tokmaklarla vurulan müzik aletleri. Bu arada tempoları veren boy boy gongları da saymalı.

Bu ufak orkestralar, bayramlarda, festivallerde, düğün ve toplantılarda ve son olarak otellerde, sanatlarını, hünerlerini göstermekte. Bazen bir orkestrada 30, hatta 40 eleman yer alabiliyor.

Bali‘nin dünya sanatındaki yeri daha yeni sayılır. Sömürge döneminde Bali, daha çok baharat arayışı içindeydi… Endonezya, bilindiği gibi, XVII. yüzyıldan sonra gittikçe Hollanda‘nın bir sömürgesi durumuna girdi. İki yüzyıl kadar da öyle kaldı… Pasifik Savaşı sırasında Japonya tarafından işgal edilen Endonezya, 1956 yılında bağımsızlığına kavuştu.

Ancak rahat günlerin gelmesi uzun sürdü. 1962 yılında farelerin istilasına uğrayan ada, daha bu felaketten kurtulmamışken Gunung Agung Yanardağı‘nın aniden patlaması oldu.

1965 yılında ise tüm Endonezya‘yı saran yeni bir alev söz konusuydu: Komünist avı… Endonezya‘da milyonlarca komünist ve onların sempatizanı yakalanıp öldürülmüş, Bali adasında da yaklaşık olarak yüz bin kişi idam edilmişti.

Turizmin adaya ulaşması, 1970 yıllarından sonra

oldu…

Önce  başkent  Denpesar‘ın  batısındaki  sahilde Kuta

kumsalında, daha sonrada doğuda Sanur kumsalında yeni yeni        oteller  filizlenmeye           başladı.  Bunlardan,      Sanur‘da

bulunan Hyatt Regency, dünyanın en prestijli otellerinden biri olarak hep anılıyor.

Son yıllarda, Bali‘nin en güney noktasında bulunan Nusa Dua Yarımadası da, en modern anlayışla birçok büyük ve prestijli otelin bulunduğu bir belde olarak planlamaya başlandı.

Bali‘nin diğer turistik yerlerinin de belirli avantajları

vardır.

En büyük ve kutsal tapınakları Besakih, akşam gün

batımını seyretmek üzere Tanah Lot turu, eski dönem krallıklarının tapınakları Mengwi, Tampaksiring‘deki krallık mezarları, Batur ve Bratan gölleri ve buralarda bulunan dağ tapınakları, kuzeyin incisi diye anılan Singaraja kumsalları yapılan gezilerin ancak birkaçı. Bunların dışında Bali danslarını tanıtıcı turlar, sanatçıların köyü Ubud‘da horoz dövüşleri, adanın etrafında gemi gezileri ve civar adalara da turlar yapılabilmekte.

İsteyenler bu turlara katılır, benim gibi bağımsızlıktan hoşlananlar da cip veya benzer araç kiralayabilir. Bali‘de trafik  ―sol‖  taraftan  işler,  bunu  hatırlamakta  yarar  olduğu gibi, Denpasar‘a yakın yolların trafiğinin de çok yoğun olduğunu da anımsatmak istiyorum. Bilhassa motosiklet trafiği korkunç. (Bali‟de henüz emniyet kemeri uygulaması olmadığından daha da dikkatli olmak gerekiyor.)

Trafik, Bali‘de gerçekten anarşik bir sistem olarak yürüyor ve ne kadar dikkat edilse azdır.

Yollarda bulunan işaretler de yeterli değil. Endonezya‘da Latin alfabesinin geçerli olması bir avantaj ise de, trafik levhalarına güvenme konusunda pek emin

olmayınız. En iyisi yanınızda bir Bali haritası bulundurmak. Yoldakiler size çok yardımcı olmaz, hatta sizi belki de yanıltabilirler.

Genelde Bali‘ye gelen turist, burada en çok 5–6 gün geçirir; Bali, Uzak Doğu seyahat paketinin bir durağıdır.

Eşimle ben Bali seyahatini değişik planladık. Uzak Doğu‘da birçok yer birden göreceğimize, Bali gibi özel bir yeri hakkıyla tanımak daha iyi olur, diye düşündük ve iki hafta kaldık. Böylece adanın güneyini, doğusunu, batısını, kuzeyini ve krater göllerini de görmeyi başardık. Bali‘de değil on beş gün, bir yıl dahi kalsanız, her gün değişik bir program uygulanabilir. Hem Bali cennetinde her gün yollarda olmanın bir anlamı da yok, denizinden de yararlanmak gerekir.  Ne  var  ki  deniz  burada  ―gelgit‖  olayından  dolayı kaprisli. Örneğin, sabah erken kalkıyor ve otel plajından denize gireyim, diyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki, deniz gitmiş, hem de bir kilometre uzağa. Oraya yürümeniz zaten söz konusu değil; çünkü dalgalar kayalıklarda kırılıyor, oradan kimse denize giremez ve zaten çok tehlikeli!

Otellerin bahçelerindeki panolardan denizin gelgit saatlerini kontrol ederek yüzmeye gelmeli…

Bali‘de otel lobileri harika… Öncelikle iklim müsait olduğundan her yanı açık büyük ahşap yapılar düşünülmüş ve bunları genellikle havuz ve çiçek aranjmanlar ile süslemişler…

Bir de Bali Hyatt, Melia Bali Sol, Sheraton ve Hilton gibi uluslararası otellerin tropikal bahçeleri bir harika. Bunlar, dünyanın en ünlü bahçe dekoratörleri tarafından yaratılmış. Nilüfer göletleri, Japon bahçeleri, fıskiyeler, şelaleler hep etüt edilerek yapılmış.

Kuta otelleri için aynı şeyi söylemek zor. Burası Bali‘nin en kalabalık turizm merkezi. Belki de ucuzluğu turistleri cezbediyor… Burada günde 10 dolara bile geçinmek mümkün…

Bizim durumumuz her zaman olduğu gibi farklı oldu… Günde 35 dolara Range Rover benzeri Endonezya yapımı bir Toyota kiraladık, kaldığımız 14 günün 12‘sinde ada içinde geziler yaptık.

Otelimiz Nusa Dua‘da olduğundan, köylere ulaşmak bir hayli zaman alıyordu ve erken, örneğin saat 7:00‘de yolda olmamız gerekiyordu. Bali‘nin sahil kesimlerinde hava genelde açıktır. Sabah uyandığında, pencereye çıkıp etrafı gözlüyorsunuz, bugün hava iyi olacak, diye düşünüyorsunuz. İlginçtir, adanın iç kesimlerine doğru gittiğinizde, bulutlar çoğalıyor ve dağlara doğru hava tamamen kapanıyor… Krater golleri civarında ya da Besakih Tapınağı‘nın bulunduğu Gunung Agung Dağı‘nda açık hava bulmak neredeyse imkânsız.

Nusa Dua‘dan Sanur‘a varmanız yaklaşık 35 dakikamızı alır. Bali‘nin ilginç köyleri daha sonra sıralanıyor. Hangi yöne giderseniz, sizi kesinlikle ilgilendirecek köylere varırsınız. Hatta kimi yerde bunlar birbirlerine bu kadar yakın ki, nerdeyse birbirlerinin uzantısı gibi. Örneğin, Ubud Kintamani turu parkurunda, önce Denpasar‘a uğrayacak,  daha sonra danslarıyla ün yapan Batubulan, gümüş ve metal işçiliğiyle ünlü Celuk, maske imalatçıları ile adı çok duyulan Mas ve resim sanatıyla Bali‘nin en popüler yerlerinden biri olan Ubud‘a varacaksınız. Her yerde durma arzusuna karşı gelemeyeceğinizden, adanın daha kuzey, daha iç kesiminde bulunan Tampaksiring ve Kintamani‘yi başka bir güne

bırakmak  daha  doğru  olacak.  ―Batur  Gölü‖  gezisi  de  dolu dolu bir gün alacaktır. ―Bratan Gölü‖ turu da aynı şekilde…

Gianyar kasabasından adanın doğusuna gidildiğinde, bambaşka bir doğa ile karşılaşırsınız. Yeşil tonlarının tüm yelpazesini taşıyan pirinç teraslarının eşsiz görüntüleri, sizi hayretler içinde bırakacaktır. Pirinç tarlalarının hasat sonrası yakılması ya da ördek sürüleri tarafından temizlenmesini seyretmek, size hoş anlar yaşatacaktır.

Bu anlattıklarım, Bali‘nin güncel yaşamının birer parçasıdır. Ancak 10 gün boyunca bunları gördükten sonra

―Artık bu kadarı  yeter‖ deyip gitmeyi düşünebilirsiniz. Eğer şanslı iseniz, Bali‘de bulunduğunuz hafta bir yerde bir festival, bir bayram, bir yürüyüş olabilir. Ya da bir ölü yakma töreni… İşte, iki hafta kalmanın verdiği avantajlar. Bizim bulunduğumuz dönemde ilk 10 günde hiçbir olağanüstü etkinlik fark etmedik; ama son 4 gün bambaşka oldu. Tapınak girişindeki kadınların maharetli elleriyle sepetçikler, çiçek buketi ve kolyeler imal ettiklerini görüyorduk. Bu bir festivalin, bir bayramın yaklaştığını müjdeler gibiydi.

Bu festival ile bayramların tam olarak hangi köyde yapılacağını kestirmek zor, otel yetkililerinden bilgi almak da pek olası değil. Ama şansınız olur da doğru gün ve doğru saatte etkinliklerin yapıldığı tapınak civarında bulunuyorsanız, emin olun, tüm yaşamınızın en unutulmaz ve en heyecanlı anlarını yaşayabilirsiniz…

En renkli, en parlak ve şık giysileriyle kadınlı, erkekli, coşkulu gruplar tapınağa giden yol güzergâhında toplanacak, çarpıcı renkli bayrak ve şemsiyeleriyle yürüyüşe geçeceklerdir. Kadınların başlarında bayramına göre bazen çiçek, bazen meyve sepetleri bulunacak, bu kadar çarpıcı

rengi bir arada gördüğünüz için hayretler içinde kalacaksınız. Kafile, Gamelan Bandosu eşliğinde yürüyecek, tüm civar köylerden geçidi görmek üzere çocuklar ve insanlar yol kenarlarında toplanacaktır.

Tapınağa varmadan kafile birçok ana yoldan geçtiği gibi, köy yollarına da sapacak ve böylece birçok kişinin onları görmesini sağlayacaktır.

Bu  arada  seyyar   ―Barong‖  dansı  maskeli   gruplar, köylerde çocukların sevinç çığlıkları arasında tur atarken, Batı kültürü ile hiçbir ilgisi olmayan tüm bu etkinlikleri tanımaktan kuşkusuz çok hoşlanacaksınız.

İşte, Bali‘de geçirdiğimiz son 3 gün boyunca adanın kuzey kesimlerinde bir bayram havası vardı. Bu yürüyüş ve sunuşların sanırım en muhteşemlerinden ikisi seyahatimizin sondan bir evvelki gün oldu.

Bratan Gölü‘nde bulunan Bedegul kasabasında bir şiir kadar zarif, bir düş kadar güzel, ufak bir tapınak vardır;

―Danu Tapınağı‖. Tapınak gölde, bir adacıkta bulunduğundan Balililer buraya sandalla ulaşmakta. Sunularını ufak tapınağa getiren halk, gölün sahilinde sırasını bekliyor, sandallar sepetli insanlarla dolup taşıyor. Dağlık bölgelerde havanın o gün sisli olması, bu tabloya daha mistik, daha gizemli bir görünüş veriyordu.

Singaraja‘da adını anımsayamadığım diğer bir tapınakta toplanan renkli toplum da bize unutulmaz anlar yaşattı.

Tapınaklar, Bali‘nin yaşamının kopmaz bir parçası. Bali halkı burada hem ibadet ediyor hem buluşuyor. Gençler burada tanışmakta, evlilikler burada filizlenmekte.

Kuzey sahilinin kenti Singaraja‘ya gittiğimiz gün, akşam orada bir motelde kalmayı kararlaştırdık. Böylece karanlık başlamadan Nusa Dua‘daki otele dönmenin verdiği sıkıntıyı atlatmış oluyorduk. Singaraja kumsalları, güneydekilerin aksine çok sakin, gerçek istirahata ihtiyacı olanlar deniz, kum ve güneşten istifade etmek için buraya geliyorlar.

Her şeyden önce Bali‘de yalnız dolaşmak sakıncalı değildir. İstenilen saatte istenilen yerde sorun olmadan gezilebiliyor. En azından son yıllara kadar durum öyle görünüyordu. Ancak Bali turizminin en kara günü olan 12 Ekim 1992 tarihini kimse unutamıyor. O gün, Kuta sahilinde bir diskotek, yüzlerce turistin içeride bulunduğu bir anda bombalandı. 200‘den fazla insan öldü bu olayda. Özellikle Avustralyalı turistlerin öldüğü bu terörist saldırı çok kanlı oldu ve Bali turizmini çok kötü etkiledi. Bali hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak diye düşünenler de var. Denebilir ki bu tür olaylar dünyanın her tarafında olabiliyor. Fakat Bali için durum öyle değil. Çünkü bu ufak ada, Endonezya‘nın turizm gelirleri arasında birinci sırada.

Bali Adası; kültürü, gelenekleri, sanatı, tapınakları ve coşkulu toplumu ile bize yeni bir yüzünü tanıttı. Belki de yapmış olduğumuz tüm egzotik seyahatlerin en güzeli oldu. Fotoğrafik açıdan da başarılı olduğunu sanıyorum. Kuşkusuz 14 gün içinde; dia gösterilerimde, fotoğraf sergilerimde, dergilerde kullanmak üzere ürettiğim fotoğrafları çekmek, çok büyük bir çalışma gerektirdi. Ama bu çalışma ile sonuçların verdiği mutluluk küçümsenecek gibi değil. En büyük mutluluğun, güzellikleri, onları seven ve takdir edenlerle paylaşma olduğunu, bilmem hatırlatmakta yarar var mı?

Singapur

Singapur ve Tanrıların Adası Bali

25 yıl sonra bir kez daha !..

Endonezya’nın bu güzel adasına ilk gezimiz 1990’ların başında gerçekleşmişti. Hatırlıyorum da o güne kadar yaptığımız en muhteşem, en ilginç ve fotoğraf bakımından en bereketli gezilerimiz den biri olmuştu. Dönüşümüzden hemen sonra, hem dia gösterileri yapmış, hem de REFO’da bu konuyla ilgili sergi açmıştım. Fotoğraflarım REFO dergisine kapak ve konu olmuştu.

İki yıl kadar önce , bir tesadüf eseri bir arkadaşımla son seyahatlarimizi ve duygularımızı paylaşırken kendisinin Singapur ve Bali’den yeni geldiğini öğrendim ; çektiği fotoğrafları gösterdi ve çok etkilendim, çok fazla da yaşlanmadan orayı tekrar görmeyi ve dijital teknolojinin getirdiği yeni kolaylıklarla farklı bir deneme yapmayı arzu ettim.

O dönemde Denpasar’a gitmek için Istanbul’dan kalkan direkt uçak yoktu , orayagenelde Singapur aktarmalı uçulurdu.Öyle sanıyorum ki günümüzde THY direkt olaak Bali’ye uçuyor. Bu nedenle hem uzun bir uçak yolculuğunun yorgunluğunu atmak için hem de dünyanın en ilginç ülkelerinden biri olan ve çok hızlı değişen Singapur’ u da gezip görmek için orada 2-3 günkalmayı düşündük. Bali’de ise Sanur Beach’te deniz kenarında bir otelde rezervasyonu yaptık ve daha oraya gitmedençok önemli bir önemli karar aldık;internetten araştırarak güvenli ve ingilizce konuşan bir şoför-rehberle bir araba için anlaşma yaptık.Sila Yasa adındaki rehberimizle böyle tanışmış olduk. Hemen eklemek istiyorum ,başka ülkelerde o fiyata araç bile kiralamak mümkün değilken, Bali’de şoförlü araç günlük kirası yakıt dahil sadece 50 dolar kadar. Şansımıza Sila da iyi bir şoför ve iyi bir yol arkadaşı oldu. Her kaprisimize OK dedi. Onu çok sevdik.

Yine bilindiği gibi Bali adasının halkı % 80 Hint asıllı din ve geleneklerine bağlı. Yani Hint-Budist karışımı bir dinin temsilcileri. Genelde Müslüman bir ülke olan Endonezya’ da olduğu gibi burada çok az cami var, fakat neredeyse her evin ufak bir tapınağı mevcut. 1949 yılına kadar burası Hollanda kolonisi ( East Indies ) olarak biliniyordu . Sonra Sukarno dönemin de Endonezya bağımsızlığına kavuştu. Bali adası geleneklerini devam ettirdi ve zamanla burası ülkeye döviz getiren bir hazine halini aldı. 1990 larda Kuta Beach’te bir diskoteğe yapılan ve onlarca Avustralyalının öldüğü bir saldırıdan sonra , turizm az da olsa gerilemişse de, günümüzde her yerde, her milletten turistler görünebiliyor.

Anlattığım konuların özellikle fotoğraf severleri daha çok ilgilendireceğini düşünüyorum. İşi biraz ciddiye alan fotoğraçıların, doğru saatlerde,doğru ışıkta belirli yerlerde bulunabilmeleri için seyahat öncesi bir çalışma yapmaları gerekiyor . İşler şansa brakılırsa iyi fotoğraf veren önemli yerlerde telafisi mümkün olmayan üzücü hatalar yapılabilir. Örneğin oraya vardığınızda “ Ah , keşke geçen hafta gelmiş olsaydınız, burada FESTIVAL vardı. Civil civil bir atmosfer vardı, derlerse , kim olsa üzülür. Her yıl aynı tarihlerde yapılmadığı için, internetten “Galungan “ adını alan festivalin tarihlerini araştırdık ve rezervasyonlarımızı ona göre yaptık. 25 yıl önce fotoğraflarımın en çarpıcı olanları Ağustos ayındaki Galungan festivalinde çekilmişti.

O zaman eşimle ben ,jip kiralayarak elimizdeki basit bir haritaya bakarak adayı keşfetmeye çalışmıştık. Ancak bu defa iyi ki şöförlü bir araç ayarlamayı tercih ettik. Endonezya’da hem ( İngiliz işi ) soldan kullanılıyor hem yollar çok karışık , yol işaretlerine çok güven yok, fakat en büyük sorun , Bali’de 25 yıl önce görmediğimiz inanılmaz yoğun, karışık ve de çok da tehlikeli motosiklet trafiği.

Ayrıca,beraberimde götüreceğimfotoğraf ekipmanını de düşünmem gerekiyordu. Son yıllarda birçok yaşıtım gibi , ben de, farklı objektiflerle çok da ağır olan DSLR makinelerinin yerine daha hafif, güvenilir, yüksek ISO’da fazla gren yapmayan, “Compact “ ya da “ aynasız yani “Mirrorless “ olarak bilinen ,rahatlıkla gün boyu taşınabilen fotoğraf makinelerini tercih etmeye başladım. Ancak bazı önemli yerlerde ve özellikle çok geniş açı gerektiren, ya da gece ya da çekimlerinde elde tutulabilecek F 2,8 gibi güvenebileceğim büyük makineme de ihtiyacım olacaktı. Düşündüm ki Singapur’da değilse bile Bali’de şoförlü aracım ve gerektiğinde bana yardımcı olacak biri vardı. Sonuçta çekçek tipi çantamın içine yerleştirerek her iki sistemi de beraberinde götürmeye kadar verdim. Böylece büyük makineyi daha az olsa bile ışık sorunu olan ve çok geniş açı gerektiren özel yerlerde kullanacaktım.Kuşkusuz, yedek batarya, objektif temizliği için hava puarı, şarj aletleri gibi çok önemli de unutulduğunda üzücü durumlar yaratan ufak aletleri evde unutmamak için çantamı defalarca kontrol ettim. Ve en nihayet sabırla beklediğimiz büyük yolculuk günü geldi.

Istanbul Singapur uçak yolculuğu yaklaşık olarak 10 saat sürüyor. Singapur’asabaha karşı indik ve bir taksi tutarak otelimize vardık. O erken saatte otel odaları pek de hazır olmaz ancak şansımıza odamız boştu ve eşimle ben hemen dinlenmeye çekildik. Olmazsa olmaz diye yaptığım internet araştırmalarımda, Singapur’da Marina’olarak bilinen yerin çok değiştiğini fark ettim ve bu yüzden 25 yıl sonra ortaya çıkan yeni gökdelenleri fotoğraflamak için nerede bulunmam gerektiğini bilmeliydim. Eski bataklık bir arazide bulunan ve inanılmaz güzellikte yaratılan ve kısa bir bir gezide bile kaçırılmaması gereken “ Gardens by the Bay “ botanik parkı ile suni dekoratif dev ağaçlarını, Çin , Hint ve Arap mahallelerini, ilginç Budist tapınaklarını mutlaka gezip görmeliydik. Ancak Singapur büyük, hem çok sıcak ve olağanüstü nemli, hem ara sıra şiddetli yağmur şakaları oluşabiliyor. Ayrıca beni tanıyanların bildiği gibi mavi saat Ekvator seviyesinde çok kısa sürdüğü için ancak tek bir yeri seçerek doğru saatte orada ( 18.30 gibi) bulunmalıydım. İki gece kaldığımız için akşam ışığının ilkini “Gardens by the Bay “ ’de ikincisini de 54. Katta yüzme havuzu olan ünlü “ Marina Sands Bay “ otelinin terasında geçirmeyi planladık .Her iki yere de bilet alınarak girildiğini hemen hatırlatayım.

İlk günümüzde sabah hava açıktı ve Marina Koyu gezisinden Telok Ayer sokağındaki Thian HockKeng ile yine ünlü Buda Dış kalıntısı tapınaklarında, ardından , Hint Mahallesiyle Müslüman mahallerinde kısa bir tur yaptık. Fakat asıl heyecan “ Gardens by the Bay “ Botanik parkında, Flower Dome ve Cloud Forest camlı seralarıyla ile dev ağaçları keşfi olacaktı. O gün öğleden sonra başlayan şiddetli yağmur akşama kadar sürdü. Parkın bir bölümü açık diğer bölümü ise yürüyen merdivenle çıkılan fakat spiralli bir yoldan inilen ve dünyanın en güzel çiçekleriyle , seralara özellikle orkide çeşitleriyle süslü bir parkurdan gidiliyor. Şiddetli yağmur sera camekanlarının dış yüzeyinde ilginç şekiller yaratıyordu.

Yanımda, ufak makinem dışında hem ufak tripodum hem de 12-24 mm lik geniş açısı olan NIKON’um da bulunuyordu. Çok da hafif sayılmazdım.

Neyse ki sürekli yağmur akşam olmadan kesildi, ve hemen dev ağaçların olduğu bahçeye yürüdük. Haritada yakın gözükse de hiç yakın sayılmaz, başka deyimle Singapur’da fotoğraf çekecek olanlara uyarmak isterim , sıcakta , hem de yüksek nem oranı yüzünden çok terleyerek, bayağı yürümeyi göze almak gerekiyor. Ayrıca ,Singapur’u hakkıyla fotoğraflamak için 2 gün hiç yeterli olmayacaktır.

Nasıl bir şey “Gardens by the Bay’in dev ağaçları ? Yaklaşık 12-15 ağaç olduğunu hatırlıyorum. Bunlar 5-6 katlı bina yüksekliğinde palmiyelere benzeyen metal armatürlü dallı ağaç formları , gövde ile dalların tamamı gerçek çiçeklerle süslenmiş , gece dallar ve gövdeler ışıklandırılıyor . 3 -4 tanesi üst seviyeden ince köprülerle birbirine bağlı, fakat ne yazık ki fotoğraf çekmekten saati kaçırdım ve yukarıya çıkmak için bilet gerekiyordu ancak saat 20.00 de gişe kapandı, çok da iyi fotoğraf verir diye ümitlendiğim o köprülere çıkamadım . Dev ağaçlar akşam üstü ışıklandırılıyor ve çok kısa süren mavi saatte ilginç kareler çekilebiliyor. Tripoda izin veriyorlar. Saat 19.00 da artık gece oluyor fakat o saatte, yarım saat süren müzik eşliğinde bir show başlıyor ve ağaçlar farklı farklı renklere bürünüyor.Kimi yerde bulunan göletlerden yansıma da alınabiliniyor.Adeta sürekli değişen renkli bir PUZZLE gibi…Hayat boyu anımsanacak eşşiz görüntüler meydana çıkıyor.Fotoğrafçılar bayağı heyecanlanarakorada yüzlerce kare çekmeye başlıyor. Aslında tripoda da pek gerek yok ışık yeterliydi çünkü , tripod aslında daha fazla net alan derinliği için, örneğin F: 11 kullanmanızı sağlıyabiliyor.

Singapur’da yorulduğumuzda çoğu zaman kolay bulunan taksi kullandık. Singapur bizim için pahalı bir yer, Singapur dolarları hemen uçup gidiyor.Ancak bu seyahatte, örneğin Orchard Road’da alışverişten çok gezmeyi tercih ettik. Yine akılda kalıcı parkurlardan biri olarak Marina Bay koyunu burada anmam gerekiyor: Metal köprüsü, Lotus şeklindeki Sanat ve İlim Müzesi, ve koyun her köşesinden ayrı görüntüler veren gökdelenleri, bunların yansımaları, kafeleri, ve artık efsane haline gelen teras yüzme havuzlu, 3 kuleli ünlü Marina Sands Bay oteli “ Burayı da çek “ diye fotoğrafçılara sessiz ama güçlü görsel çağrılar yapıyor. “Helix” diye adlandırılan spiralli metal köprü, ile Lotus şeklindeki müze en çok tercih ettiğim konular olmuştu. Ayrıca Müzenin içi de dışı kadar ilginç, çocukları eğitmeye ve eğlendirmeye yönelik çok hoş oyunlar, parkurlar,değişen renkler, ve süprizler var. Şahsen bu seyahatin en iyi karelerinden birkaçını Müzenin içinde çektim.Bunların bir tanesi şu anda Londra’da sergileniyor.

Singapuır’da ikinci ve son akşamımız, Marina Sands Bay otelinin terasında geçti. Mavi saatten önce doğru yerde bulunmayı başardık, ve gerçekten de yüksek bir yerden hoş Singapur fotoğrafları oluştu. Ne yazık ki orada tripod kullandırmıyorlar, fakat yanımda bulundurduğum ufak masa tripod işime yaradı. Geniş açım tüm koyu bir arada görebilmek için çok işime yaradı.Neyse ki o saatlerde yağmur yağmadı.

Seyahatin 3. gününde yaklaşık 2,5 saatlık bir uçuştan sonra Bali Denpasar Havaalanına vardık. RehberarkadaşımızSila Yasa bizi arabasıyla karşıladı ve daha önceki seyahatten hiç hatırlamadığımız yepyeni yollardan ve köprülerden bizi Sanur Beach’e götürdü.

Bali’de 6 gün kalmayı ve Galungan festivali nedeniye farkli yollarda ve tapınak yakınlarında, etkinlikler, meyve sepetli kadınlar, yürüyen Gamelan çalan müzik grupları planlıyorduk. Ayrıca 25 yıl öncebayıldığımız, sanat dükkanları, maske satıcıları ve Bali resim sanatının en güzel örneklerini bulacağımız adanın en güzel kasabası olan UBUD’da hoş zaman geçirmeyi planlıyorduk. Bu kez bir şoförümüz de vardı, her şey daha iyi planlanmıştı.

İlk gün Taman Ayuntapınağı, ardından teras yapılı en güzel pirinç tarlalarını ve daha birçok ufak köy ve kasabalar gördük. Bayram dolayısıyla, ada süslenmiş her yerde palmiye yapraklarından imal edilen ve evlerin kapılarına asılan ilginç süslemeler farkettik. Ama 25 yıl önceki unutamadığımız havayı hafta boyunca bulamadık. Son yıllarda Bali çok değişmiş,farklı bir atmosfer vardı. Ubud en büyük düş kırıklığı oldu. Motosiklet trafiğinin yarattığı zorluklar bir yana, orası artık sanat eserlerinden çok, ucuz hatıra eşyası satan dükkanlar ve fastfood restoranlarıyla dolmuştu. Şoförümüz ve cep telefonu olmasaydı zaten durmamız mümkün olmayacaktı.Bir iki saat dolandıktan sonra Sila’yı önceden kararlaştırdığımız yere çağırdık ve otelimize döndük. Genelde akşam yemeklerini otelde Endonezya yemekleri sunan ufak bir restoranda yemeği tercih ediyorduk . Otelin denizinden de sabahları erken saatlerde tur dönüşünde istifade etmeye çalışıyorduk. Ancak Bali’de gelgit olduğu için deniz zaman zaman çekildiği için her gün yüzmek mümkün olamıyordu.

Istanbul ’dan beri düşlerimde tüten bir gezi vardı, o da eski bir volkan kraterinde oluşan ve adı “ Bratan “ olan bir gölün kenarında bulunan “ Pura Ulun Danu Bratan “ tapınağının fotoğraflarını çekmek istiyordum. 25 yıl önceki festivalde oraya sandallarla ulaşan çiçek ve meyve sepetleriyle ulaşan kadın gruplarını izlemiştim. Ancak bu kez tapınak karaya yeni köprüler bağlanmış eski durum yoktu artık .

Bu ilginç tapınağı gün doğmadan önce, gölde henüz rüzgar oluşmadan sakin ve farklı bir havada ve yansımalı görüntülemek istemiştim. O sabah Sila sabahın 04.00’de bizi otelimizden almaya geldi ve iki saatlık bol virajlı hiç bilmediğimiz karanlık ve ulaşılması zor olan yollardan gittikten sonra hava henüz aydınlanmadan tapınağın bulunduğu ufak adanın sahiline vardık. Az sonra ufuk aydınlamaya başladı ve tapınağın ışıkları henüz yanıyordu. Muhteşem manzaralar oluştu… Bunlar yaşam boyu unutulamayacak kadar iz brakan anlar… Bulutlar, hüzmeler, mavi saat derken gök daha da aydınlandı ve hemen rüzgar ayna gibi sakin olan gölün sularını hareketlendirdi. Yansımalar yok oldu .Saat 07.00 ye varmıştı. Varsın turist grupları öğle vakti saat 12.00 de gelsinler de “ orayı biz de gördük “ diye işi bitir diklerini sansınlar ..Sabahın o alacakaranlık saatlerin de orası bir rüya gibiydi… Hemen dönmedik, yakınlardaki bir bahçede güzel bir kahvaltıdan sonra henüz çok yükselmemiş olan güneşle civarın güzel karelerini çekmeye devam ettim.

Böylece arşivime birkaç düzine yeni fotoğraf eklendi ve onların bir bölümünü fırsat buldukça fotoğraf severlerle paylaşıyorum .

Günler çabuk geçiyordu. Fakat yollarda festival katılan renkli meyveli ya da çiçek sepetli gruplara bir türlü rastlayamıştık. Sila bize yardımcı oldu araştırdı ve en nihayet adada , bulunduğumuz yere göre 2 saatlik mesafede bulunan bir köyde yere alan “Batukaru “ tapınağında o akşam önemli bir tören olacağını öğrendik.

Yollarda gruplar halinde tapınaklara giden neşeli ve müzik yapan grupları bulup fotoğraflamak hem kolay ve eğlenceli olsada görevlilertören sırasında yabancıları tapınak içlerine almıyorlar. Tören akşam saat 19.00 da başladığı için otelden saat 16.00 da çıktık ve saat 18.00’ e doğru tapınağın yakınlarına ulaştık, o kadar kalabalıktı ki park etmekte çok zorlandık. Fakat bana göre asıl sorun o anda başlıyordu..…” Batukaru “ tapınağının ana girişi dik ve uzun bir yokuştan yürüyerek ulaşılabilen bir tepede, tahminimce bir, ya da iki km. uzaktaydı. Yokuş Balililerya da gençler için kolay bir parkur olabilirdi fakat belirli bir yaştan sonra hele hele ağır bir makine setiyle oraya tırmanma hayali gözümde çok büyüdü. Az sonra gece olacaktı, hep sevdiğim mavi saati kaçıracaktım. Tapınağa uzanan ve iki yanı ormanlık yokuş ,arabalara yasak ama motosikletlere değildi .Sonunda oradan geçen ve arkalarında ikinci bir yolcusu olmayan motosikletlilere kol hareketleriyle otostop yapmayı düşündüm. Ümit ettiğim gibi sonunda bir delikanlı durup beni fişek hızıyla yukariya tapınak girişine bıraktı , verdiğim bahşişi de çok sevinerek cebine indirdi. Ama şoförümüz Sila’yı kaybetmiştim. Karanlıkta ve mahşeri kalabalıkta bu yolu ve arabayı bulmak kolay olmayabilirdi.Bu seyahatte ne iyi ki cep telefonlarımız vardı !.. Öyle kritik anlarda şarjlı olmaları da elbette çok önemli..

Farklı ve iyi fotoğraf çekme dürtüsü insana bazen riskli şeyler de yaptırabiliyor.

Tapınağın kapısından kalabalğıa karışarak , içeriye girmek zor olmadı, fakat girince farkettim ki tapınağın bir de insanların toplucadua ettiklerigerilerde bir bölümü daha vardı.Birfotoğrafçı olarak daha çok ilgilendirecek bölüm orası olmalıydı. Avlunun tam orta yerinde kare şeklindeki bir locadabir müzik topluğuğu vardı. Metalik vurmalı çalgılarıyla çıkardığı ritmik gelenekselGamelan müziği uzaklardan bile duyuluyordu. Tütsülerden çıkan dumanlar, kokular, müzik ve iç bölümde yere çömelmiş dua eden Balililer mavi saatte inanılmaz bir tablo yaratıyordu. Avlunun bir köşesinde törene katılmak için bekleyen ve çok özel giydirilmiş kızlı erkekli çocuk grupları vardı. Kızlar süslenmiş ve dudakları boyalıydı, erkeklerin ellerinde ise oyuncak silahlar bulunuyordu.Anneleri de törene hazırlanan çocuklara gururla bakıp onların hareketlerini izliyorlardı.

Hem tripod hem büyük makinemle bir yolunu bulup , kağpıda duran örevlinin bir anlık daldınlığından faydalanarak iç avluya da girmeyi başardım, istediğim gibi mavi saatte ancak birkaç fotoğraf çektikten sonra ilgililer beni farkedip dışarıya çıkardılar. Az sonra o iç avlunun bukez diğer kapısından tekrar girdim,birkaç fotoğraf daha çekmeyi başardım , yine farkettiler ve bu kez kızarak beni dışarıya sürüklediler .. Fakat istediğim olmuştu, mavi saatte çok arzu ettiğim sahneler çekilmişti. Zamanımın kalanını dışardaki sahneleri çekerek geçirdim. Bir saat kadar çalıştıktan sonra artık hava iyice karanlıklaştı, tapınaktan çıktım ve o uzun yokuştan aşağıya inerek Sila’yı aradım, çok da zorlanmadan buluştuk ve otele geç saatte sorunsuz dönebildim. Böylece 2016 yılında Bali maceramın en heyecanlı anların bazılarını bir kez daha yaşamış oldum.

Bali adası Endonezyanın diğer adaları kadar büyük olmasa da görülecek yerleri çok, bunların arasında, deniz kenarındaki büyükçe bir kayada yerleşik Tanah Lot tapınağını , halen çok aktif olan Agung Yanardağını, Batur yanardağını ve gölünü ve kuşkusuz adanın en kutsal tapınağı Agung’un eteğin de bulunan Besakih’i sayabiliriz. Ayrıca her akşam Tanah Lotyakınlarında ufak bir açık hava tiyatrosunda gerçekleştirilen ve turistlerin bayıldığı “ ünlü Keçak “ danslarını da izlemek mümkün.

Besakih tapınağına ulaşmak için uzun ve biraz da zorlu bir yokuştan tırmanmak gerekiyor. Tapınak dışındaki turistik dükkanlarını geçip içeriye girdiğimizde irili ufakla ve bol merdivenli pagodalar beliriyor, yanların bir kaç kademe daha çıkılıyor bu kez daha yenileri beliriyor, ve çıktıkça daha başka pagodalar, yeni perspektifler görebiliyorsunuz. Fotografçılar için burası biraz avantajlı , her kademede , yokuşa devam etmeden, yeni açılar keşfetmek için biraz soluklanmak mümkün oluyor. Teras teras pagodaları, diğer yapıları, bayram süslemeleri, heykelleri ve bol çiçek ile tropikal ağaçlarıyla kaçırılmaması gerek bir mekan Besakih tapınağı…

Rehberimiz Sila birkaç kez öğle yemekleri için , tapınak civarlarında bulunan ve kendi tanıdığı, herhalde bizim bulamayacağımız nefis açık hava restoranlarına götürdü. O muhteşem Bali manzaraları ve teraslı pirinç tarlaları karşısında ağaçların gölgesinde öğle yemekleri gerçekten de harika deneyimler oldu. Yol boyunca, birçok yerde taş heykeller satan dükkanlar görülüyor.

Bir akşam üstü gine mavi saatte Tanah Lot’u bir kez daha görmek istedim. Gündüz saatlerinde tüm turlar oraya otobüs dolusu turist taşıyor, hepsi ellerinde telefon ya da fotoğraf makineleriyle kayalık kumsalda dolaşıyorlar. Akşam üstü ise Keçak dansları temsili ve tam karşıda yani batı yönünde gün batımı var. Ben de herkes gibi bilet satın aldım ve tiyatroda temsilin başlamasını bekledim.Çok turistik olmasına karşın, farklı bir açı yakalamak için en arka sıralara tırmandım, ve orada tripodumu ve tele kullanarak ilginç kareler çektim. Ön planda bulunan dansçıları, geri planda deniz ve gün batımı yanda ise bir tepede bulunan ufak bir tapınak dekoru ile çerçeveleyerek gece olana kadar çalıştım.

Son gün UBUDyakınlarında bulunan Monkey Forest’i ( Maymunlar ormanını ) oradaki tropikal ormanıyla içinde bulunan tapınakları, öğleden sonra da Jimbaran köyünde bulunan ünlü balık pazarını görme ve fotoğraflama imkanını buldum.

Özetleyecek olursam, belki 25 yıl önce beni hayran brakan Bali’nin aynısını bu kez bulamadım, ama Bali’nin tapınaklarını , pirinç tarlalarını , yanardağları ile göllerini, insanlarını, evlerini , ve az da olsa festivali izlemek bende harika duygular bıraktı. Özellikle krater gölündeki “Bratan” tapınağı sabahını ve “Batukaru” tapınağındaki bayram akşamını hep hatırlayacağımı biliyorum…