İzlanda

Sıcak Bir Buz Ülkesi: İzlanda

Benim gibi iflâh olmaz gezginlerin çok iyi bildiği, yeni yerler görmenin, yeni insanlarla, farklı kültürlerle tanışacak olmanın alışılmış heyecanı, her gezide olduğu gibi, İzlanda’ya gitmeden önce de içime yerleşti. İzlanda’nın sıfatı çok: Buzulların kraliçesi, dünya parkı, soğuk yolculukların mola durağı, dünyanın en genç kara parçası ve Avrupa’nın ikinci büyük adası.

Rehberimiz, “Beni” adında genç bir İzlandalı; bizi havaalanında karşılıyor. Programa göre, önce “Mavi Göl”de yüzüp sonra otelimize gideceğiz. Ama, tüm öğleden sonrayı otelde boş boş oturarak geçirmeye gönlüm razı olmuyor. Öğleden sonra, Beni’nin Reykjavik civarında ilginç bir turu olduğunu öğreniyoruz. Otele varır varmaz, 15 dakika içinde hazırlanıp yola çıkıyoruz. Beni, bizim jet hızımıza ve istekli halimize doğrusu çok şaşırıyor. Turdaki diğer yabancıların arasına karışıp yola koyuluyoruz. İlk durağımız “Bessasta”, İzlanda Cumhurbaşkanı’nın resmi karargâhı.

İzlanda, pek uzak olmayan bir tarihe kadar Danimarka’ya bağlı bir ülkeymiş. Coğrafi konumu nedeniyle, özellikle II. Dünya Savaşı’nda önem kazanmış. 1940 yılında Büyük Britanya, 1941’de de Amerika Birleşik Devletleri, savunma bahanesiyle, bu ülkeyi işgal etmişler. 1944 yılında yapılan halk oylaması sonucunda, ülke bağımsız bir cumhuriyet olmuş.

Bundan 250 yıl önce İzlanda tam bir mahrumiyet bölgesi imiş. Anneler dayanıksız olduğu için Allah’ın her günü çocuklarına usanmadan balık derisinden ayakkabı dikermiş. İnsan idrarlarından elde edilen amonyak, hayvan yağı ile tepkimeye sokularak sabun yapılırmış. Senede sadece birkaç defa İngiltere’den gelen gemi ile buraya meyve, sebze ve noel hediyeleri ulaşırmış.

Reykjavik’in dışına çıktığımızda, gördüğümüz manzara bizi büyülüyor. Her şey, her yer ışıl ışıl aydınlık. Fotoğrafçılar için bulunmaz bir mekân. Tüm çevre siyah, volkanik bir araziyle çevrili ve her yer yosun tutmuş gibi. Sanki siyah volkan çölünün hakim olduğu başka bir gezegendeyiz. Bu olağanüstü manzara bizi suskunlaştırıyor. Harfnarfjördür kentine nasıl geldiğimizi anlayamıyoruz bile. Reykjavik’e yakın büyük bir yerleşim merkezi olan Harfnarfjördür’de bir “deniz müzesi” geziyoruz.

Güney kıyıları açıklarındaki Vestmannaeyjar Adaları, önemli bir “morina” avlama merkezi. Kuzeydeki Siglufjördür ise, başlıca “ringa” için avlama merkezi. Balıkçı teknelerinin çoğu, küçük kıyı kasabalarında çalışıyor, ama balıkçılık filosunun yarısı başkent Reykjavik’te toplanmış. Harfnarfjördür’deki deniz müzesinde, balıkların yakalanması, kurutulması ve tuzlanması ile ilgili bilgiler ve malzemeler bulunuyor. Bütün bunlardan sonra, Pierre Loti‘nin, balıkçı Yann ve Gaud’un aşklarının etrafında Bröton balıkçılarının günlük yaşamlarını anlattığı hüzünlü romanı “İzlanda Balıkçısı”nı düşünmeden edemiyorum.

Yüzde otuzu aktif olmak üzere, 200 volkanın bulunduğu İzlanda’da, günde 12 bini bulan tehlikesiz sallantılar olmakta. Evler, depreme dayanıklı olarak inşa edildiği için ciddi hasarlar meydana gelmiyor. Yüzde sekseni diken ve çalılar, %11’i ise buzullarla kaplı İzlanda’da, ağaçlık alanlar çok az. Sekiz bin kilometrekarelik bir alanı kaplayan “Vatnajökull Buzulu”, Avrupa’nın en büyük buzulu. Buzullar, dağların ve kıyıların derinliklerine vadi ve fiyortlar açmış. Eriyen buzulların beslediği ırmaklar, geniş kum ve çakıl ovaları oluşturmuş. Bütün bu oluşumlar, İzlanda’ya, dünyanın pek çok ülkesine nasip olmayan olağanüstü güzellikler kazandırmış.

Ülkenin en büyük dağı olan Hvannadalshnukur’un büyük volkanik konileri ve Laki’deki uzun volkanik kraterler, gerçekten de görülmesi gereken doğa harikaları. 1947 ve 1948’de infilâk eden “Hefflla”, ülkenin en büyük yanardağı. Bu yanardağlar, doğal yapıyı değiştirip şekillendiriyor. Örneğin; Surtsey Adası, 1963’teki bir patlama sonucu oluşmuş. Otelimizde, bu olayı gösteren dokümanter filmin ilânlarını bol bol görüyoruz. 1973 yılında da bunun tam tersi bir olay olmuş: Vestmannaeyjar adlı bir balıkçı kasabası lâvlar altında kalmış ve çevredeki yerleşim yerleri boşaltılmış. Son volkanik faaliyet ise 1991 ve 1994 yıllarında ülkenin kuzeyinde meydana gelmiş.

İzlanda’nın bu müthiş doğası, insana, dünyanın savaş ve akıl dışı siyasetlerle bölünüp kirlenmediği, çok çok eski zamanlarda, doğanın tek egemen olduğu çağlarda yaşadığı duygusunu veriyor. Dünyanın içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde, bu duygunun ne demek olduğu anlaşılır herhalde.

İzlanda da doğayla barışık bir enerji politikasına yönelerek, onun nimetlerinden, yine ona ihanet etmeden yararlanmasını bilmiş. Ülkedeki jeotermik ve hidroelektrik santraller, her zaman “temiz enerji” olarak adlandırılan güç kaynakları.

Ülkenin %80’ini kaplayan lavlar, içerdikleri zengin minerallerle, tarım için verimli toprak oluşturuyor. Genellikle seralarda yapılan tarım, besin açısından, pirinç ve buğday dışında, ülkenin kendi kendine yeterli bir duruma gelmesini sağlamış. Topraklarının büyük bir bölümü çayır olan bu ülkede, hayvancılık da oldukça gelişmiş. Vahşi hayvanın bulunmadığı uçsuz bucaksız meralarda koyun, inek ve atlar korkusuzca otluyor.

Başkent “dumanlı koy” yeni Reykjavik

Reykjavik civarındaki turumuz sırasında bize İzlanda tarihiyle ilgili bilgiler de bolca veriliyor. Adada ilk yerleşim, MS IX. yüzyılda Vikinglerden kaçan İrlandalılar ile başlamış. 874 yılında, ilk yerleşim yeri, Norveç’ten gelen İngolfur Arnarson tarafından kurulmuş. Daha sonra, zalim Norveç kralından kaçan “Haffadlar”, yani “uzun kırmızı saçlılar” bu topraklara gelmiş. Aslen Viking olan bu insanlar, jeotermal kaynaklardan çıkan dumanları görünce, buraya “dumanlı koy” anlamına gelen “Reykjavik” adını vermişler. İzlanda’ya, “buz ülkesi” anlamına gelen adını da yine Vikingler vermiş. Şu anda konuşulan İzlandaca, eski Norveç dili, tarih boyunca pek değişime uğramamış. Alfabelerinde, hiç rastlamadığım bazı garip harfler de bulunuyor. Dil konusunda oldukça ilginç bir durumla karşılaştım: Bir İzlandalı, Ortaçağ’dan kalma bir metni rahatlıkla okuyabiliyor. Buna tutuculuk mu demek gerek, yoksa dil ve kültürün kesintisizliğine güzel bir örnek mi? Doğrusu tam kestiremiyorum.

Turumuzun son durağı, ünlü “Mavi Göl”. Burada, buharla çalışan bir jeotermal santral var. Evlere, jeotermal enerjiyle ısıtılan yer altı suları veriliyor. Mavi Göl, bu suyun bir havuza konulmasıyla oluşmuş, güzel, masmavi bir suni göl. Mavi rengi, suyun içindeki silikattan alıyor. Turdaki arkadaşlarımızla birlikte, santralden yayılan dumanların ve dumanların arasından bir görünüp bir kaybolan insanların arasına dalıyoruz. Sanki bir hayal dünyasının içindeyiz. Yaz kış, bu sıcak, kükürtlü suyun içinde yüzen sağlıklı insanları görüyoruz. 39, 40 ve 44 C sıcaklıkta ufak havuzlar var. Birinden diğerine geçiliyor. Dışarıda insanlar kalın paltolar ile gezerken, onlar havuzun çevresinde çıplak geziyorlar.

Reykjavik de birçok kuzey ülkesi gibi heykellerle süslü. İzlandalı ünlü heykeltıraş Asmundur Sveinsson‘nun (1943-1982) eserlerinin sergilendiği müzeyi geziyoruz. Tahta, çimento ve bronzla, abstre çalışan Sveinsson’un eserleri kadar, müze binasının kendisi ve müzecilik anlayışı da mükemmel doğrusu. Ünlü Mimar Avlar Aalto’nun eseri olan Kuzey Evi de muhakkak ziyaret edilmeli.

İzlandalılara göre, bir Viking olan Leifur Ericsson, 1000 yılında, yani Kristof Kolomb’tan çok önce Amerika’ya ayak basmış. İşte, Leifur’un heykeli, başkentin 72 metre yüksekliğindeki ünlü kilisesinin önünde duruyor. Yapımı 40 yıl süren ve başkentin sembolü olan bu kilisenin mimarı Samuelson. Kilise, mükemmel akustiğinin yanında, gösterişli bir orgu ile de dikkat çekiyor.

Birkaç kez, İzlanda’nın tek üniversite binasının, kırmızı cepheli Ulusal Kütüphane ve Ulusal Müze’nin önünden geçiyoruz. Hepsi aynı bölgede yer alıyor. Kentin altı adet çirkin sıcak su dağıtım deposunun üstüne inşa edilmiş ve mimarisi ile dikkati çeken bu yuvarlak yapının içinde lüks bir lokanta da var. Öskhujlid Tepesi’nde bulunan bu modern binanın içinde, zaman zaman suni bir geyzer gürültü ile suyu yükseklere fırlatıyor. Yine bu binanın alt katında da bir resim galerisi bulunuyor.

Jules Verne’nin ünlü romanında dünyanın merkezine yolculuğu başlattığı İzlanda, küçük bir ada parçası olmasına rağmen zengin bir kültür yaratmış kendine. Reykjavik’te görüp gezdiğim müzeler, resim galerileri, tiyatrolar ve sinemalar bunun en büyük göstergeleri. Dünyanın en çok kitap okuyan halkının İzlandalılar olduğunu da belirteyim. Reykjavik’in her köşesinde kitapçı ve değişik konular içeren yüzlerce broşür var. Kişi başına düşen yazar sayısı en yüksek olan ülke de yine İzlanda. Belki de karanlık ve soğuk bu rekorda birer “etken” ama gene de onları kutlamak gerek. Mutlulukların en büyüğü olmalı bu. Futbol ve birbirinin benzeri dizilerle uyutulan ülkemizle ilgili bir yorumda bulunmaya ya da karşılaştırma yapmaya -ne yazık ki- ne dilim varıyor, ne de gönlüm…

“Golden Circle” Turu

Seraların, İzlanda için ne kadar önemli olduğunu söylemiştim. Isıtma, jeotermal ısıyla gerçekleştiği için seranın işletme masrafları çok düşük. Bu seralarda her türlü sebze ve çiçek yetiştirilebiliyor. Gezdiğimiz seranın adı “eden”, yani “cennet”. Bu sera, artık turistik bir gezinti yeri. İçinde, dükkânlar ve hatta bir de kafe var.

İkinci durağımız, “Kerid Volkanik Krateri”. Tam 2 bin yıllık bu kraterin içi suyla dolu. Arazi, İzlanda’nın pek çok yerindeki gibi “siyah”. Yolda, sağlı sollu, çok sayıda yazlık ev görüyoruz. Doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum; denizin, bahçenin, ağaçların, hatta dağın bile olmadığı bir yere ne diye yazlık ev yapılır ki? Bu bölge gezinti yapmaya bile elverişli değil. “Her neyse”, diyorum içimden, “Benim göremediğim gizli ve çekici bir yanı vardır herhalde.”

Gulfoss Şelâlesi, gerçekten de “etkileyici”. Sular iki kademeli olarak, 32 metre yükseklikten düşüyor. İzlanda’nın en büyük şelâlesi. Yerli bir kadın buraya hidroelektrik santrali yapılmaması için büyük mücadele vermiş. Bravo!

Hemen yanında, “Geysir” sıcak su kaynakları bulunuyor; sıcak suların buharı her bir yanı sarmış ve esrarlı ve korkutucu bir atmosfer yaratıyor. Hani korku filmlerinin o tipik sahneleri gibi. Aralarında en çok dikkati çeken, “Strokkür Geysiri”, her beş dakikada bir, bir gürültü ile sularını 25 veya 30 metreye kadar fışkırtıyor. Basınç altında 130°’de bile kaynamayan su, basınç kalkınca birden kaynıyor ve kendini hemen dışarıya atıyor. “Geyzer”i ilk telaffuz edenler Vikingler, anlamı ise “azgın”. Tüm gezginler çevresinde fotoğraf makinesi ile bekliyor. Daha önceleri, burada suları 60-70 metreye kadar yükselen bir diğer “Geysir”in olduğunu da öğreniyorum. Sonra tıkanmış. Açılması için içine sabun atılmasına veya deliğin genişletilmesine çevreciler mani olmuş.

Yemekten sonra, Thingvellir Ulusal Parkına gidiyoruz. Avrupa ve Amerika kıtaları tektonik olarak tam buradan ayrılıyor. Amerika Kıtası’nın alçaldığı yer, büyük bir yarık olarak belirgin. Her yıl bu yarık 2 santimetre kadar açılıyor. Yani yürüyerek Avrupa’dan Amerika’ya geçmek mümkün.

Dünyanın en eski halk meclisi ya da parlamento binası da, 930 yılında, yine bu bölgede kurulmuş. Şu anda, binanın bulunduğu yerde bir İzlanda bayrağı dalgalanıyor.

Zalim Norveç kralından kaçan Vikingler yeni bir kral istememişler ve her yıl iki defa toplandıkları bu coğrafyada sarhoş bir adamın evini bir tür parlemento binasına dönüştürmüşler. Halkın yönetimi ile ilgili tüm kararlar burada alınırmış. Aynı yörede iki önemli tarihi olay daha gerçekleşmiş. İzlanda Hıristiyanlığı 1000 yılında burada kabul etmiş. Danimarka’dan ayrılıp bağımsız devlet olma kararı gene bu alanda ilan edilmiş.

Mavi dağlarda, Nisan ile Aralık ayları arasında kayak yapılıyormuş. Kayak, İzlanda’nın en popüler sporlarından biri…

Skalholt, Güney İzlanda’nın dini lideri “bishob”ların yönetim merkezi. Kırk dört bayrak bugüne dek bu görevi yürütmüş 44 bishobu simgeliyor. Tarihi ahşap kilise yerine bugün vitrayları ile ünlü yeni bir kiliseyi göreceksiniz. Viking saldırılarından korunmak için bir de geçit açılmış.

Hraunfosser Barnafosser adlı, geniş bir alana yayılmış volkanik kayaçlar içinden geçen ve yer altı suları ile beslenen bir şelâle daha görüyoruz. Burada yeni bir nehir doğuyor. Ayrıca burası, soğuk suyu seven som balığı için ideal bir ortam. Bir sonraki durağımız olan, Husafell adlı bölgede ise, zengin İzlandalıların, yeşiller içindeki yazlık evlerini görüyoruz.

İzlanda’yı gezerken, yol boyunca “midillilerle” karşılaştık. Midilli, bu ülkenin tek cins atı. Bin yıl önce Vikingler tarafından Norveç’ten getirilmiş. Boyları kısa ama, güçlü ve çevikler. Belki de güçleri, İzlanda’nın iklimine uyum gösterebilmelerinden kaynaklanıyor. Bu atlara, turistler dahil herkes severek biniyor. Yurt dışına gönderilen İzlanda atının bir daha ülkeye geri dönmesi yasak. Çünkü atın genetiğini bozmak istemiyorlar. Yaşlı midillilerin yaşamı ise, maalesef, masalarda sosis olarak noktalanıyor.

Hafta sonları, İzlandalı gençler bar bar gezip kısa zamanda sarhoş oluyorlar.

Sarhoşlukları çekilir gibi değil. Onlar da, diğer Kuzey ülkeleri insanları gibi içince hemen sapıtıyorlar. Konuyla ilgili şöyle bir İzlanda atasözü de var: “En iyi geçen gece, ertesi sabah o gece ile ilgili hiçbir şey hatırlamadığın gecedir”. Tabii bu ikaz edici olmaktan çok, teşvik edici bir atasözü. Ee, atalar her zaman yararlı olacak sözler söyleyecek diye bir kural yok tabii.

XVII. yüzyılda, Cezayirli korsanlar İzlanda’ya kanlı baskınlar yapmışlar ya, bu yüzden Türkleri de pek sevmiyorlar. Baskını yapanlar Cezayirli ama, Cezayir o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı olduğu için Türkleri suçluyorlar. Hatta, konuştuğum bazı gençler, Türk olduğumu öğrenince uzun süre suratıma nefretle baktılar, neredeyse beni döveceklerdi.

Kısa Kısa İzlanda

· Bir zamanlar mahkumlar İzlanda’ya getirilip serbest bırakılırmış. Yaşamlarını sürdürmeleri oldukça zormuş.

· İzlanda’da kimsenin soyadı yok. Adından sonra filancanın “oğlu” veya “kızı” ibaresi konuluyor. Böylece evlenen bir kız kocasının soyadını almamış oluyor. Telefon defterinde de tahmin edeceğiniz gibi yüzlerce aynı isim var.

· İzlanda’nın tek önemli sanayi kuruluşu Aliminyum Tesisleri. Hammaddesi olan “boksit” Avustralya’dan geliyor. Tabii enerji çok ucuz olduğu için bu tesis İzlanda’ya kurulmuş.

· İzlanda’nın iki ünlüsü İstanbul’da da konser veren sanatçı Björk ile 1955 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazanan yazarları Halldor Laxness.

· W. H. Avden ve L. Mc Neice dünyaca bilinen kitapları “İzlanda’dan Mektuplar” adlı eserlerinde 1930 yıllarında bu ülkede at sırtında yaptıkları ilginç geziyi anlatırlar.

· Ünlü film yıldızı sevimli balına “Özgür Willy” film sonrası doğaya alışma dönemi tamamlanınca İzlanda sahillerinde denize bırakıldı.

· İzlanda dünyanın refah derecesi en yüksek yedinci ülkesi olarak gösteriliyor.

· Avrupa Birliği’ne tam olarak katılmayan İzlanda sadece Avrupa Ekonomik İşbirliği’nin içinde yer alıyor. Korkuları da sularında avlanacak olan Avrupa Birliği ülkelerinin balıkçı tekneleri.

· İzlanda’da yaşayan Türk sayısı 150 civarında. Bu ülkeye en fazla Polonyalı göçmen yerleşmiş.

· İzlanda yollarının %45’i asfalt kaplanmamış. Çünkü volkanik ve tektonik yapı asfalt yolları kısa zamanda kullanılmaz hale getiriyormuş.

· İzlanda’da yaşam uzun. Kadınlarda 84, erkeklerde ise 76. Hakiki İzlandalı meğer çok çocuk yaparmış. Örneğin 12 kadar…

· Bu coğrafyada yaban hayatın iki önemli kahramanı bizon ile tilki.

· İzlanda’da yasal olarak gündüzleri de araçların farlarını açık tutmaları gerekiyor.

· Bir zamanlar İzlanda da ağaçlarla kaplı imiş. Ya volkanik hareket ya da Vikingler’in ağaç tüketimi ormanları bitirmiş.

· Milli Eğitim Bakanlığı yaz tatilinde öğrencilere kısa dönemli işler buluyor. Örneğin ağaç diken öğrencilere rastladık. Böylece hem hayatı öğreniyorlar hem de para kazanıyorlar.

· İzlanda bir “Avrupa Birliği” projesi dahilinde hidrojenle çalışan araçlara yavaş yavaş geçiş yapıyor. Şu anda yüz araba ve bazı otobüslerin kullandığı hidrojen gazı için özel benzin istasyonları açılmış bile.

· Turistler, İzlanda hatırası olaran en fazla yün kazaklar, renkli battaniyeler, koyun postları ve Viking takıları alıyorlar ama tabii hepsi pahalı.

· İzlanda’da su o kadar temiz ki hiçbir arıtmadan geçirmeden ve klorlamadan evlere gönderiliyor. Belki de 1100 yıl önce yağan karların suyu bugün kullanılıyor.

· Homojen bir topluma sahip İzlanda devleti deCode Genetics adlı genetik mühendisliği şirketi ile alışılmamış bir anlaşmaya 2000 yılında imza attı. Bu anlaşmaya göre 300 bin İzlandalının tüm genetik verileri ve DNA kodları ayrıntılı bir veri tabanı oluşturmak üzere bu şirketce kullanılabilecek.

· Somon avlamak için bazı özel nehir kenarlarında bir günlük izin için 1000 dolar kadar ücret ödemek gerekiyor. Kevin Costner, Mick Jacker gibi bu işin paralı meraklıları da mevcut.

· Deniz papağanları İzlanda’nın kuzeyinde ve Banfin adasında yaşıyorlar. Gagasındaki renkli çizgiler papağanın yaşını gösteriyor. Ancak maalesef bu sevimli hayvanların bile kara renkli etini yiyip, yumurtalarını sanki bir marifet gibi çocuklar topluyor.

· İzlanda zaman açısından Türkiye’den üç saat geri.