Floransa – Sanata ve Güzelliğe Doymak!

Floransa, Rönesans’ın oya gibi işlenmiş bir örtüsü sanki. Michelangelo, Leonardo da Vinci, Giotto, Dante, Raffael, Boticelli, Fra Angelico, Medici Ailesi, Cellini ve Donatello ile bütünleşmiş bu güzel kent.

<span>Photo by <a href="https://unsplash.com/@jonko?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Jonathan Körner</a> on <a href="https://unsplash.com/s/photos/florence?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Unsplash</a></span>

Floransa’nın tarihi M.Ö. 59 yılına kadar uzanmaktadır. VIII., IX. ve X. yüzyıllarda Bizans egemenliğinde gelişmiş ve etrafı surlarla çevrilmiş. Birçok medeniyete merkezlik etmiş olan kentin ilk yerleşimleri tepelik yerlerde başlamış. Türkiye’de olduğu gibi zelzele durumunda tehlikeli olan kıymetli tarım arazilerini ve dere yataklarını iskân için kullanmamışlar. Ayrıca, o dönemde Arno Nehri, bugünkü gibi sakin değil, pek hırçınmış.

İtalya’da şehirler, nehirler ile iki sevgili gibidir; birbirlerinden hiç ayrılmazlar. Arno Nehri de Piza’da Akdeniz’e dökülmeden önce Floransa şehrinin iki yakaya ayırır. Ayrıca, bilimde, sanatta ve zihniyette “Yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans’ın, Arno Nehri’nin killi topraklarından yükselmeye başladığını da unutmayalım. Gerçekten de kentin o mutlu dönemlerinden kalan çok sayıda bina, kilise, köprü, meydan, heykel, tablo ve freskler çok iyi korunmuştur. Eğer tüm kilise, müze ve tarihî anıtları saymaya çalışsak, her hâlde çok sıkıcı bir metin ortaya çıkar. Bu kenti yavaş yavaş, uzun uzun, doya doya, sindire sindire, anlayarak, bakarak, en önemlisi de görerek gezmek lâzım.

Sanat yapıları ile dopdolu olan Floransa, hızlı kentleşme ve büyüme rahatsızlığına yakalanmadığı için, insan yürüyerek bile tüm önemli eserlere rahatça ulaşabiliyor. Tarih, kültür, renk mozaiği ve sevimlilik, güzel bir uyum içinde.

Kent içinde gezerken, hep güzel ve genç insanlar görüyorsunuz. Sıhhatli, konuşkan ve sempatik. O kuzey ülkelerinin sessizliği beni bıktırmıştı. İnsan zaman zaman biraz şamata da istiyor doğrusu. Bravo, Avrupa gençliği sırtlarına sırt çantalarını, uyku tulumlarını alıp durmadan geziyorlar. Bir bravo da İtalyanlara!

Lisanlarını İngilizce’ye Türkiye gibi ezdirmemişler. Kat’iyen bir tek İngilizce bar, lokanta, kahve ismi yok. Hatta, İtalya’ya gelen ziyaretçiler, derdini anlatacak kadar İtalyanca öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bazı müzelerinde bile sırf İtalyanca izahat vermişler. Zaten İtalyanların ancak çok azı iyi derecede İngilizce biliyor. Televizyonlarında bir tane bile İngilizce sözlü filme rastlamadım!

Bugün Floransa, eşsiz doğası, şarapları ve yemekleri ile ünlü. Toskana Eyaleti’nin başkenti ve İtalya için en az bir Milano, bir Venedik, bir Roma kadar önemli bir turizm cenneti. Şehrin kıyı mahallerinde, halkın hâlâ bahçelikle de uğraştığı görülüyor. Ayrıca, kent içinde deri ve kumaştan yapılan eşyaların satıldığı dükkânların sayısı da oldukça fazla.

Floransa sokaklarında yürüdükçe, tüm kent sanki aynı kalıptan çıkmış gibi bir hisse kapılırsınız. Bütün binalar ile dar sokaklar birbirine benzediğinden, çabucak yolunuzu kaybedebilirsiniz. Çünkü, Floransa’nın binalarının çok büyük bir bölümü açık sarıya boyanmış ve yeşil panjurlara sahip. Niye mi? Elbette kentin eski özelliğini koruma amacıyla!

Floransa’nın bu tarihî dokuyu bugünlere taşımasını, halkının zengin tacirler, din adamları ve asillerden oluşmasına ve bu kesimin sanata içtenlikle sahip çıkmasına borçlu diyebiliriz. Yangın ve doğal afetlerden zarar görenler sürekli onarılmış. Örneğin, bütün zamanların en büyük ozanı Dante (Alighieri), bugün tekrar yaşama dönse, evinde ve Floransa sokaklarında yabancılık çekmeden aynı huzur içinde çalışabilecek ve ünlü eseri “İlâhî

Komedi”yi muhtemelen tekrar kaleme alabilecektir. Ancak, Floransa Dante’nin kıymetini bilememiş, politik zıtlaşmalar sonucunda ölüme mahkûm edilmiş ve sonuçta kaçmak zorunda kalmış. 14 Eylül 1321 yılında ölmüş zaten ve ölene dek sürgünde kalmış, ünlü Dante. Günümüzde Dante’nin evi, müze yapılarak ve temsilî mezarı Santa Croce Kilisesi’nde korunarak bu ayıp örtülmeye çalışılıyor.

Ünlü dev katedral : Santa Maria Del Fieore ve Vaftizhane

            Evet, insanı ürperten bu dev yapıya 1294’de mimar Arnolto di Cambio başlamış. Daha sonra Giotto, A. Pisano, F. Talenti ve G. Ghini devam ettirmiş ve nihayet başlandıktan ancak 40 yıl sonra F. Brunelleschi, bir mühendislik harikası olan kubbesini yerine yerleştirmiş. İşte, işin içine bu kadar mimar karışınca dev; fakat, tuhaf bir görüntü ortaya çıkmış. Zoraki süslemesi ile katedralin büyüklüğü, insanı rahatsız ediyor. Cephesi, bin bir türlü taş ve mermerle süslenmiş. Bu dev yapıtın içine gerçi 20 bin kişi sığıyormuş; ama, o dış cephedeki coşku ve görkem iç mekânlara aktarılmamış. Bu katedralin yanında bulunan, göğe doğru yükselen çan kulesini yapan ise ünlü Giotto. Zaten onun ismi ile anılıyor.

            Aynı meydanda Dante’nin de 1269 yılında vaftiz edildiği  kilise yer alıyor. Gerçi o dev katedralin gölgesinde pek dikkat çekmiyor ama. İşte bu vaftizhanenin kapılarından biri “Cennetin Kapısı” adını taşıyor. Gerçekten de altın sarısı rengindeki bu kapı ışıl ışıl! Lorenzo Ghiberti ve oğulları bu kapıyı işleme ve oymacılık sanatının bir şaheseri olarak tam 27 yılda tamamlamışlar. Cennet kapısı on bölüme ayrılmış. Bölümlerde Adem ile Havva’nın yaratılması, ilk günah, cennetten kovulma sahneleri ve Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa’nın yaşantısından sahneler yer alıyor. Ne var ki “Cennetin Kapısı” hep kapalı, hiç açılmıyor. Kısacası kimse cennete kabul edilmiyor. Kilisenin iç mekânı ise mozaiklerle süslenmiş.

Katedral müzesinde Michelangelo’nun ünlü heykeli Merhamet (Pieta) ile Donatello’nun ahşap görünümündeki ünlü yapıtı Magdalen’in orijinallerini görebilirsiniz!

Vecchio Sarayı (Palazzo Della Signoria) ve Bankerlik

            Floransa’nın muhakkak görülmesi gereken bir başka eseri de, 500 kişilik Meclis Salonu, altın işlemeli tavanları, gezegen isimleri ile anılan tavan süslemeleri, duvarlardaki portreler ve savaş manzaraları, işlemeli çekmeceli dolapları, Michelangelo’nun Zafer adlı heykeli, Türkiye dahil tüm ülke haritalarını içeren çalışma odası, müzik odası, şömineleri ile Vecchio Sarayı derim. Bu sarayda ünlü Medici Ailesi yaşamış.

Medici Ailesi ile birlikte dünyada ilk kez bankerlik Floransa’da telaffuz edilmiş. Yıllar önce Banker Kastelli ile ülkemizde de bir dönemde “Banker” sözcüğü sık sık kullanılır olmuştu. “Banka” sözcüğü ise “Banko”dan geliyor. Banko, bildiğimiz ahşap sıra demek. Efendim, bankerler bankoda oturup, insanların paralarını işletirlermiş. Eğer paranız batarsa gene aynı banko’dan bu kötü havadis ilân edilirmiş. İşte, bu nedenle İtalyanca’da “banco rotto” iflâs anlamına geliyor.

Kentin kolyesi : Ponte Vecchio

            Floransa’ya gelip de ünlü Ponte Vecchio Köprüsü’nden yürüyerek geçilmez mi. Hem de geçiş ücretsiz! Köprünün üstünde dükkânlar yerleşmiş. Bu dükkânların çoğu da kuyumcu. Ancak, işin ilginç yanı, daha eskiden kunduracılar, daha da eskiden demirciler, daha eskiden de kasaplar varmış bu köprüde!

            O eski günlerde veba, birçok kez ölüm getirmiş Floransa’ya. En büyük salgın 1348 yılında olmuş. Bu salgından Boccaccio, ünlü eseri Decometrone’de söz etmektedir.

            Efendim, İtalya’da ne kadar çok dondurma dükkânı var, buna paralel ne kadar çok dondurma yiyen insan var! Çok büyük ve kârlı bir sektör olmalı “dondurmacılık”.

Bir de Floransa sokaklarının hâkimi motosikletler var! Her an bir köşeden bir tanesi aniden önünüze çıkabilir.

Santa Croce Kilisesi

            Michelangelo’nun bu ünlü eseri, Rönesans’ın mücevheri olarak kabul edilir. Kilisenin önünde Enrico Pazzi imzalı bir Dante heykeli size “Hoş geldiniz” diyecektir. 1195 yılında başlanan bu kilise, Roma, Grek ve Gotik üslûbunun bir sentezidir. Kilisede Michelangelo’nun kendi yaptığı heykeli de bulunmaktadır. Ayrıca, bu kilisede Dante, Michelangelo, Galileo, Fermi, Macchiavelli ve Rossini’nin mezarları ile Galileo’nun heykeli yan yana sıralanmış. Eğer tarih bilgim beni yanıltmıyorsa, Galileo “Dünya düz değildir ve dönmektedir” dediği için kilise tarafından ölüme mahkûm edilmişti. Ne dersiniz, burada bir tezat yok mu?

San Lorenzo Kilisesi

            San Lorenzo Kilisesi, Hristiyanlık âleminin eski ve mukaddes bir tapınağı olarak kabul edilmektedir (1421-1446). Kilise daha sonra yine Medici’ler tarafından bir aile kilisesi hâline dönüştürülmüş. Ailenin mezarları da burada bulunmaktadır. Michelangelo’nun plânı ile kilise, zarif kolonların yardımıyla üç bölüme ayrılmış. Yaldızlı gül biçimindeki tezniyatla, beyaz zemin üzerindeki kare bölmeli tavan, kemerler ve mavi taşlar kiliseye bir sükûnet, bir iç huzur vermekte! Duvarda Donatello imzalı büyük bir XIX. asır tablosu hemen dikkatinizi çekecektir!

Uffuzi Galerisi

            Uffuzi Müzesi’ne girebilmek için önceden “randevu” almazsanız kuyruk beklemek zorunda kalabilirsiniz; çünkü, içeride herhangi bir zaman diliminde en fazla 540 kişiye müsaade ediyorlardı. Giorgio Vasari tarafından projelendirilip 1565 yılında tamamlanan Uffuzi Müzesi’ni bir resim ve tarih zenginliği olarak tanımlamak mümkün. Uffuzi, dünyanın en eski ve Avrupa’nın en büyük galerisi unvanını elinde tuttuğu için yılda bir milyon ziyaretçiyi kendisine çekiyor.

Unutmayın, İtalya’da en fazla parayı müze girişlerine veriyorsunuz. Bir de insanın gözünde büyüyen dik merdivenler var. Her müzeyi sanki kasıtlı olarak üçüncü kata hazırlamışlar. Size her müze ziyareti öncesi en az 80 basamak bekliyor.

Uffuzi Müzesi iki koridor boyunca sıralanan büst, heykeller ve tavan süslemeleri ile kendine has bir özellik kazanmış. Ama, bu galerinin en dikkat çeken bölümü şüphesiz Sandro Boticelli’nin o mükemmel, ince ve titiz çalışmaları. Hele “Venüs’ün doğuşu” (The Birth of Venüs) tablosunun önünden bir süre ayrılamadım. Ben o koyu renkli, kasvetli dinî konuları içeren tablo ve para karşılığı asillerce ısmarlanan yine karanlık portrelerden doğrusu hiç hoşlanmıyorum. Ama, Boticelli gibi ince ve aydınlık çalışan ressamların tablolarına hayranım. Gene Boticelli’nin “Allegory of Spiring” (İlkbahar) tablosu ile milattan önce yapılan “Güreşçiler” (Wrestlers) adlı heykeli muhakkak Uffuzi Galerisi’nin salonlarından birinde bularak uzun uzun, hayranlıkla seyredin derim. Çok sayıda ikona dışında Leonardo da Vinci, Raphael, Titian, Luka Sigorelli, Dossi Dossi, Fillipo Lippin, Rubens, Rembrandt, Van Dyck, Tintoretto gibi isimler bu galeride ön plâna çıkıyor.

Güzel Sanatlar Akademisi Galerisi

            Bu galeriye sırf Michelangelo’nun ünlü heykeli Davud’u görmek için gidilir doğrusu! Bu mükemmel eser Davud’u 26 yaşında çıplak olarak 410 santimetre boyundaki heykelle temsil ediyor. Heykelin detayları, özellikle saçlarının tellerine bile gösterilen ihtimam ve incelikle insanı sahiden şaşırtıyor. Bu ne ince çalışma, sanki özel bir aşk ve sevgi ile bezenmiş. Artık Davut’tan sonra çıplak erkek heykeli yapmak, daha iyisini başarabilmek bana zor gibi geldi. Michelangelo, bu işi yüzyıllar önce bitirmiş ve koca bir nokta koymuş. Belki ukalâlık olacak; ama, bana Davud’un elleri biraz büyük ve hatta kaba geldi.

            Ayrıca, girişte gene Michelangelo’nun tamamlanmamış “Dört Esir” isimli taş yontma eserleri yer alıyor. Davut heykelinin bir kopyası Floransa’ya hâkim bir tepeden bu kente bakıyor. Her hâlde o müthiş katedralin şaşırtıcı boyutları Davud’u da rahatsız ediyordur.

            “Sabine Kadınına Tecavüz” isimli heykelinin alçı kopyası, gene çok sayıda ikona ile XIX. yüzyıl alçı örneklerinin saklandığı bir stüdyoyu bu galerinin içinde göreceksiniz.

Pitti Sarayı!

            Kraliyet unvanlarına ve büyük servetlere sahip tüccar Pitti Ailesi, nüfuslarını simgeleyecek ve tüm Floransa Saraylarını gölgeleyeceğine inandıkları bu sarayın inşasına başlamışlar. Ancak, sarayın inşaatı bitmeden en büyük rakipleri Medicilerin politik ve ekonomik baskısına pes edip sarayı Cosimode Medici’nin karısı Lonora’ya satmışlar. Hani o çekememezlik vardır. Ben en iyisiyim, kimse daha iyisini yapmasın. Her dalda biz öyle değil miyiz? Sanatçılar, zenginler, yazarlar, üniversite hocaları, bankacılar gibi…

            Saray, 32 bin metre kare bir alan üzerine kurulmuş. Dıştan görüntüsü oldukça ciddi; fakat, içi zarif ve gösterişli. Sarayın dört farklı bölümü gezmemiz mümkün. Bunlar Modern Sanat Galerisi, Baboli Bahçesi, Palatina Galerisi ve mücevherleri de barındıran Argenti bölümü. Ayrıca, Puantizm sanatının en güzel uygulayıcılarından Claude Monat’ın o ünlü manzaralarını da özel bir sergide izlemek mümkün.

            Porselen koleksiyonu, kraliyet daireleri, tuvallere işlenmiş Titian, Murillo, Rubens, Domenico Feti, Tintoret, Valazquez, Andre del Sarto, Van Dyke tabloları, Gottfried Schalcken’in “Mum Işığındaki Kız” isimli eseri, Napolyon büstü, kraliyet dairesi yemek salonu, taht slonu, mavi salon, balo salonu, süslü oval masalar, fildişi ve mercandan yapılmış farklı süs eşyaları… İşte, Pitti ziyaretinden aklımda kalanlar!

            Hava güzelse çok geniş Boboli Bahçesi’nde oksijeni bol bir tur atarsınız. Ama, öyle Versay Sarayı’nın bakımlı bahçesi gibi bir bahçe beklemeyin sakın! Boboli Bahçesi, Ammannati dahil dört büyük mimarın çalışmaları ile tertiplenmiş. Bahçe içinde çeşitli heykeller, havuzlar, sun’i mağaralar, anfi-tiyatrolar ve meydanlar yer alıyor.

            Tüm bunları gezdikten sonra yine vaktiniz ve sabrınız kalırsa, Dante’nin evinde onun döneminin Floransa’sını yaşar, XIII. yüzyıl güzel eseri SS Annunziata Kilisesi’nde soluklanır, Michelangelo’nun o ünlü merdivenlerini seyretmek üzere Laurention Kütüphanesi’ne girer ve son olarak da 13 numaralı otobüsle Michelangelo Tepesi’ne çıkıp, güneşin kent üstünde batışını seyredebilirsiniz. Sonra da yeşil park alanı boyunca, varlıklıların evlerini seyrederek tekrar şehrin merkezi kabul edilen olan tren istasyonuna geri gelirsiniz.

Size bir tavsiye daha; Floransa’da otelinizi muhakkak ana gar binasının yanında seçin! Benim kaldığım Hotel Ambasciatori (Via Luigi Allamanni 3, Tel.: 055 – 287 421) otelini tavsiye edebilirim.

            Ama, tüm bunlar için Floransa’ya en az dört gün ayırın derim!

            Artık dönüş zamanı geldi. Elbette İstanbul’a dönmek güzel; ama, İstanbul’da bir hafta kaldıktan sonra tekrar yollara düşmek, yeni yüzler, yeni sokaklar, yeni mekânlar tanımak tutkusu hâkim geliyor. Belki de günün birinde  Sicilya’da buluşmak üzere…

Eğer Floransa yazımızı beğendiyseniz bir Roma Gezi Yazımıza bakın…
https://bizgezginler.com/orhan-kural/romada-gezilecek-yerler/

Derneğimizin sitesi: https://www.turkiyegezginlerkulubu.com/

Yazar: https://www.orhankural.org/

Çizmenin Topuğunda Yaşam Aheste

Venedik çok ünlüdür, karnaval maskelerinin fotoğraflarını her yerde görürsünüz. Milano, modanın merkezidir, kuzey İtalya zengindir, havalıdır. Roma ise ölümsüz bir şehirdir. Zaten tüm yollar Roma’ya çıkar. Napoli, ne kadar hırsızlarıyla tanınsa da Pompei ve Capri Adası ile gezginleri kendine çeker. Sorrento ve Amalfi kıyıları, 90-60-90 güneş-kum-deniz sosyete tatilcilerinin gözdesidir. Floransa, bir açık hava müzesidir. Turist doludur ve müzelerinin önünde uzun kuyruklar oluşur. Neyse, bu liste uzayıp gider…

Ama İtalya’da sade ve farklı bir yaşamı tatmak için bölgenin başkenti olan Bari, büyülü kent Lecce, Kapadokya ile özdeşleşen Matera, Brindisi, sevimli bir dağ köyü Ostuni, kayalara işlenen evleri ile tanınan Polignano a Mare, Osmanlı’nın bir yıl boyunca işgal ettiği Otranto, bir adaya kondurulan sevimli Gallipoli, konik ve tuhaf evleri ile Alberobello, kısaca tüm Puglia Yöresi sizi bekliyor.

THY’nin Bari’ye bilhassa kışın ekonomik uçması, bu geziyi gerçekleştirmek için büyük şans. Bir cuma günü saat 14.30’da Bari’deyim. Havaalanından iki günlüğü 120 Avro’ya ufak bir Fiat 500 kiralıyorum. Bari, Güney İtalya’nın Napoli’den sonra en büyük ikinci kenti. Neticede büyük bir yerleşim merkezi, yolcu gemilerinin uğrak yeri, bir üniversite ve denizci şehri. Hatta XI. yüzyıl’da bir ara bağımsız bile olmuş. Bari’de doğru eski kente gidilir. Deniz kenarında bordo renkli Teatro Margerita (XVIII. yüzyıl) civarında kalabalığa katılarak gezinmenizi öneririm.

En görülesi yer, Demreli Noel Baba’nın Haçlı Seferleri sırasında buraya getirilen kemiklerinin bodrum katında yer aldığı St. Nicola Bazilikası. Bu lahit adeta bir haç noktası olmuş. Karşısına oturma düzeni kurulmuş. Noel Baba’nın Demre’de kalan kemik parçaları ise Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bari’de katedral görmekten bıkmazsınız ayrıca St. Sabina Katedrali ile Svevo Kalesi’ni de gezebilirsiniz.

Bari’yi geride bırakıp batıya doğru yola çıkıyorum. İstikamet Altamura üzerinden “Matera”. Yol bazen daralıyor, bazen genişliyor, sağa veya sola geçiyor, her an insanı şaşırtıyor. Sürekli göbekler var. Vallahi Güney İtalya, Türkiye’den yol bakımından en az 10 yıl geride. Zeytin ağaçlarını yeşil çimenler içinde seyretmek çok hoş. Her biri aslında birer anıt ağaç. Belki binlerce yıllık… Zaten onlara dokunmak bile yasakmış. Altmış kilometre yol 2,5 saat sürüyor. Matera’nın modern bölümlerini geçip eski şehirdeki pansiyonumu buluyorum, yerleştikten sonra hemen kendimi sokağa atıyorum.

Matera, Basilicata Eyaleti’nde dağlık bir yerleşim yeri. Bu yüzden tarım imkânları çok sınırlı, bu bölge hep sıkıntı ve fakirlik çekmiş. Halkı, XX. yüzyıl’da fırsatlar ülkesi Kuzey Amerika’ya, daha sonra da 1950 ve 1960’larda zenginleşen Kuzey İtalya’ya göç etmiş. Bölgedeki yumuşak kalkerde açılan insan eseri mağaralar bu coğrafyanın kaderini değiştirmiş. Yörede çekilen çok sayıda film, fotoğraf ve hakkında yazılan makaleler tüm dünyanın dikkatini çekmiş, Matera’ya turist akmaya başlamış. Ünlü İtalyan yönetmen Pierpaolo Pasollini, “Vangelo Secondo Matteo” (Matteo’ya Göre İncil) adlı filmi Matera’da çekmekle kalmamış daha sonra başrolünü ünlü soprano Maria Callas’ın oynadığı Euripides’in eserinden uyarlanan “Madea” adlı eseri de Ürgüp’te filme almış. Zaten daha sonra Ürgüp ile Matera kardeş şehir olmuş. Aynı Kapadokya’da olduğu gibi Matera’da kireçtaşlarını oyarak kendilerine gizli ev ve kilise yapanlar korku ve panik içindeki Hristiyanlar.

Derin bir vadinin yamacına kurulan Matera, 7000 yıllık tarihi ile 1993 yılında Dünya Miras Listesi’ne kabul edilir. Daracık sokaklarında dolaşıyorum. Bazen karşıma bir evin kapısı çıkıyor, geri dönüyorum. Bazı evleri (Sassi) müzeye çevirmişler. İçinde o dönem kullanılan eşyaları sergiliyorlar. Bu tarihî evlerin yüzde 70’i bugün belediyeye aitmiş. Ama burası kesinlikle Kapadokya ile karşılaştırılamaz. Kapadokya yöresinin büyüsü, yüzey şekilleri, kesinlikle Matera’da yok, tarihi evler, yeni şehir ile iç içe ve o tılsım kaybolmuş.

Sabah güneye doğru tekrar yola koyuluyorum. Taranto – Brindisi ve Lecce yönünde yine tuhaf yollarla mücadele ediyorum. Bir ara kendimi otoyolun ortasında, ters istikamette buluyorum. Herhalde hayvanların duası ile kurtuluyorum. Düşünün saatte 100 kilometre hızla giden bir otobüsün önüne ufacık Fiat 500 ile, ters yönde hatalı çıkıyorum. Zorlukla, otobüsün rüzgârının da yardımı ile kenara kaçıyorum. Yol boyunca bağların arasında beyaz rüzgâr türbinleri dönüyor.

Otranto’yu görmeyeyim… Sadece 42 kilometre uzakta deyip Lecce’ye sapmıyorum. İtalya’da güneşin ilk doğduğu yerleşim merkezi olarak ün yapan Otranto, 1480 yılında II. Mehmet döneminde yüz gemi ile buraya çıkarma yapan Osmanlı Devleti’ne bağlanır. Bu olay tüm İtalya’da korku yaratır. Halk Otranto’dan kaçar. Papa bile daha kuzeye taşınmayı planlar. Meşhur “Mama gli Turchi” sözcüğü bugün bile İtalyanca’da bir korku ifadesi olarak kullanılır. Hatta Osmanlı’nın Müslüman olmadıkları için kafalarının uçurulduğu söylenen 800 kişinin kafataslarını kendilerine verilen, “Kutsal Martini” unvanı ile Otranto Katedrali’nde korunuyor.

Osmanlı, Otranto’dan hareketle İtalya’nın diğer yörelerine ilerlemeyi aslında karşılaştığı büyük direniş karşısında başaramaz. 1841 yılında II. Bayezid başa geçince Papa’nın yanında olan kardeşi Cem Sultan’ın kaderi ile ilgili imzalanan antlaşma sonucu, ordusunu İtalya’dan geri çeker.

Otranta’da kaleyi adımlayıp turkuaz dokusundaki denizin kenarında dolaşıp, Osmanlı’nın izlerini arıyorum.

Lecce’ye varıp Sant’Oronzo Meydanı’nın ünlü sütununa bakan odama yerleşiyorum.

Şubat ayına rağmen hava güneşli. Şanslıyım. Hareketli Lecce sokaklarında halkın arasına karışıyorum. Burası, Güney İtalya’nın barok başkenti. Hele Santa Croce Bazilikası karşısında öyle donup kalıyorum. Ne muhteşem bir taş işçiliği, ne güzel bir “gül penceresi”. Geniş bir alana yayılan eski kent huzurlu, üniversite öğrencileri ile hareketli, neşeli, mutlu bir kent. Kuzey İtalya gibi acele eden yok. Saint Oronzo Meydanı’nın kuzeyinde çukurda kalmış harika Roma amfi tiyatrosunu görünce ile bir kez daha şaşırıyorum. Bu meydanın zeminindeki mozaiklerin üzerinde yürüyenlere şans getirdiği söyleniyor.

Güneyin Floransa’sı ve bir gurme başkenti olarak anılan Lecce’nin tanıtımına Ferzan Özpetek’in bu coğrafyada çekilen “Mine Vaganti”  adlı filmi de katkıda bulundu şüphesiz. Melekler Şehri Lecce ahalisi kendini Bari, Taranto ve Brindisi’den her yanı ile farklı kabul ediyor ve bulundukları coğrafyayı resmî olmasa da “Salento” olarak isimlendiriyor.

Güney İtalya’nın görülesi yerleri bitmedi,

  • Tepenin zirvesinde bir dağ köyü olup “Beyaz Köy” olarak anılan “Ostuni”.
  • Dik yamaca kurulan, manzarasına doyamayacağınız sevimli bir köy Polignano al Mare.
  • Ortaçağ beyleri her evden konut vergisi almaya başlayınca fakir köylülerin vergiden kurtulmak için dağlık yörede inşa ettiği hayvan ağılına veya tahıl deposuna benzeyen 10 metrekarelik konik çatılı, Dünya Miras Listesi’ne giren Trulli evleri ile ünlü Alberobello Köyü.

Ve yöresel tatlara gelelim;

  • İçine bazen badem likörü ilave edilen buzlu espresso… “Cafe Ghiaccio”
  • Yerel bir içki “Amaro del capo”
  • Kulak memesi makarnası “Orecchiette”
  • Turuncu aperol veya prosecco gazlı içecekleri

Puglia

Bir İtalyan Gecesi Rüyası – Polignano A Mare

İtalya denildiği zaman akla Roma, Floransa, Venedik gelir. Ancak bu belirttiğim tarihi mekanlar muhteşem yerler olsa da turizm ve tüketim ekonomisinden payını almış, hem pahalı hem de aşırı kalabalık noktalardır. Bugün sizlere aktarmak istediğim yer ise yukarıda belirttiğim özelliklerin tam karşıtıdır.

İtalya’yı bir çizme olarak düşünecek olursa Polignano a Mare çizme’nin topuk kısmındaki Puglia Bölgesi’nde yer almaktadır. Araba ile Bari’ye yaklaşık 45 dakikalık mesafede olan bu muhteşem kasabaya girdiğiniz anda hayranı oluyorsunuz. Daracık sokaklardan geçerek muhteşem bir laciverte sahip olan derin Adriyatik Denizi’ne ulaştığınızda sırtını falezler ile dayamış bu taş köye anında aşık oluyorsunuz. Hala tarihi dokusunu koruyan Polignano a Mare’de konaklama mağaraların içinde yapılıyor. Restoranlar, barlar bu küçük romantik köyde yine hep mağaraların içlerinde ve taş yapısından ötürü klima ihtiyacı olmadan her zaman serin bir mekan olarak sizi kendilerine çekiyor.

Yaklaşık iki bin yıllık bir tarihi bulanan Poligano a Mare eski şehir (taş köy) ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Derin bir vadi ile ikiye ayrılan bu şirin mekanı yine şirin bir köprü birleştiriyor ve bu köprü köyün aynı zamanda en meşhur fotoğraf çekim noktası. Benim için bu köprünün ayrı bir hatırası da vardır. Gün batımının çok güzel fotoğraflar verdiği Polignano a Mare de gün doğumu fotoğrafları da güzel olur diye düşünerek şafak vaktinden önce soluğu bu köprüde almıştım ama güneş arkamdaki dağların arasından doğduğu için hayal ettiğim kadar güzel bir kare çekemeden kasaba meydanına geri dönerken (bu arada saat 06:03 filan) biraz uzakta yürüyüşü tanıdık gelen bir kişiyi fark ettim. Arka tarafta olduğum için yüzünü göremediğim halde bu kişiyi hemen tanımıştım. Bu kişi çok sevdiğim öğretmenim Prof. Dr. Orhan Kural’dı… Bu karşılaşma vesilesi ile bu köprünün üzerinde bir fotoğraf çektirdik sonra da keyif ile sabah kahvelerimizi bu manzaraya karşı yudumladık. İşte bu köprünün benim için böyle bir hatırası da vardır.

Polignano a Mare’nin ünlü yüzü ise bu kasabanın girişinde kollarını açmış olarak sizi karşılayan DOMENICO MODUGNO’dur. Modugno adı bizlere çok bir şey çağrıştırmasa da Domenico Modugno, her romantik ortamda çalınan daha çok Dean Martin yorumu ile bilinen VOLARE isimli şarkının bestecisidir. Bu taş köyde birçok restoran ve barda Volare vazgeçilmez bir nefeslenme melodisi olarak hep çalmaktadır.

Polignano a Mare’de yazın en önemli etkinliklerden bir ise uçurum dalışları… Falezler üzerine kurulmuş olan bu şirin taş köydeki her ev derin bir denize açılmakta ve oda pencerelerinden bile denize atlayan insanları görebiliyorsunuz. Ek olarak Red Bull firması her sene burada uçurum atlayışı festivali yapmakta ve bu günlerde köy çok renkli görüntülere sahne olmaktadır.

İtalya denildiği zaman akla Roma, Floransa, Venedik gelir. Ancak bu belirttiğim tarihi mekanlar muhteşem yerler olsa da turizm ve tüketim ekonomisinden payını almış, hem pahalı hem de aşırı kalabalık noktalardır. Bugün sizlere aktarmak istediğim yer ise yukarıda belirttiğim özelliklerin tam karşıtıdır.

İtalya’yı bir çizme olarak düşünecek olursa Polignano a Mare çizme’nin topuk kısmındaki Puglia Bölgesi’nde yer almaktadır. Araba ile Bari’ye yaklaşık 45 dakikalık mesafede olan bu muhteşem kasabaya girdiğiniz anda hayranı oluyorsunuz. Daracık sokaklardan geçerek muhteşem bir laciverte sahip olan derin Adriyatik Denizi’ne ulaştığınızda sırtını falezler ile dayamış bu taş köye anında aşık oluyorsunuz. Hala tarihi dokusunu koruyan Polignano a Mare’de konaklama mağaraların içinde yapılıyor. Restoranlar, barlar bu küçük romantik köyde yine hep mağaraların içlerinde ve taş yapısından ötürü klima ihtiyacı olmadan her zaman serin bir mekan olarak sizi kendilerine çekiyor.

Yaklaşık iki bin yıllık bir tarihi bulanan Poligano a Mare eski şehir (taş köy) ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Derin bir vadi ile ikiye ayrılan bu şirin mekanı yine şirin bir köprü birleştiriyor ve bu köprü köyün aynı zamanda en meşhur fotoğraf çekim noktası. Benim için bu köprünün ayrı bir hatırası da vardır. Gün batımının çok güzel fotoğraflar verdiği Polignano a Mare de gün doğumu fotoğrafları da güzel olur diye düşünerek şafak vaktinden önce soluğu bu köprüde almıştım ama güneş arkamdaki dağların arasından doğduğu için hayal ettiğim kadar güzel bir kare çekemeden kasaba meydanına geri dönerken (bu arada saat 06:03 filan) biraz uzakta yürüyüşü tanıdık gelen bir kişiyi fark ettim. Arka tarafta olduğum için yüzünü göremediğim halde bu kişiyi hemen tanımıştım. Bu kişi çok sevdiğim öğretmenim Prof. Dr. Orhan Kural’dı… Bu karşılaşma vesilesi ile bu köprünün üzerinde bir fotoğraf çektirdik sonra da keyif ile sabah kahvelerimizi bu manzaraya karşı yudumladık. İşte bu köprünün benim için böyle bir hatırası da vardır.

Polignano a Mare’nin ünlü yüzü ise bu kasabanın girişinde kollarını açmış olarak sizi karşılayan DOMENICO MODUGNO’dur. Modugno adı bizlere çok bir şey çağrıştırmasa da Domenico Modugno, her romantik ortamda çalınan daha çok Dean Martin yorumu ile bilinen VOLARE isimli şarkının bestecisidir. Bu taş köyde birçok restoran ve barda Volare vazgeçilmez bir nefeslenme melodisi olarak hep çalmaktadır.

Polignano a Mare’de yazın en önemli etkinliklerden bir ise uçurum dalışları… Falezler üzerine kurulmuş olan bu şirin taş köydeki her ev derin bir denize açılmakta ve oda pencerelerinden bile denize atlayan insanları görebiliyorsunuz. Ek olarak Red Bull firması her sene burada uçurum atlayışı festivali yapmakta ve bu günlerde köy çok renkli görüntülere sahne olmaktadır.


Como

Bir Kuzey İtalya Kaçamağı – Como Gölü

Kuzey İtalya’da, Lombardiya Bölgesi’nde Alp Dağlarının eteklerinde yer alan Como Gölü İtalya’nın en büyük üçüncü gölüdür. Bununla beraber çok sayıda ünlü kişinin malikanesinin burada bulunması ve Como Gölü’nün doğal güzelliklerinin de etkisiyle belki de burası dünyanın en iyi bilenen gölüdür.

Ters Y harfi (Epsilon harfi) gibi bir coğrafi şekli olan bu gölü araba ile dolaşmak isterseniz yaklaşık 5 – 6 saatinizi alacaktır. Araba ile gölü turlayabileceğiniz gibi göl içindeki düzenli feribot (veya botlar ile) de gölün ziyaret edilmesi mümkündür.

Göle adını veren Como bu güzel coğrafyadaki en büyük yerleşkedir ancak dürüst olmak gerekirse en keyifli, en güzel yer de değildir. Como daha çok büyük bir kasaba gibidir ve büyük şehirlerin trafik, bina kirliliği gibi sıkıntılarını da yaşamaktadır. Como Gölü ile ilgili bir çok etkinlik için ticari bir noktadır. Bununla beraber Como Gölü’nün etrafında masallarda görebileceğiniz bölgeler de vardır. Bunların başında Güzel Köy anlamına gelen Bellagio gelir. Gölün tam ortasında bulunan Bellagio, 270 derecelik manzarası ve yeşillikler içindeki tarihi yazlık evleri ile sizi bir anda bir ortaçağ masalının içine taşır.


Como Gölü aynı zamanda İtalya’da bulunan en derin göldür ve en derin noktası 416 metre olup, su kütlesi anlamında İtalya’nın en büyük gölüdür. Como’nun en derin yeri olan Bellagio’nun kıyılarında, teraslama sistemi ile bağcılık yapılmaktadır ve bölgenin doğal iklimi ile muhteşem Chardonnay üzümler yetiştirilmektedir. Bölge aynı zaman da önemli bir organik şarap ve peynir üretim merkezidir. Bellagio’da gezerken hemen hemen her köşede şarap barları ve minik meze (chiclet) seçeneklerini bulabilirsiniz.

Como Gölü’nün en değişik taraflarından biri de milyonlarca Euro değerindeki, onlarca yalı şeklindeki evlerin hemen yanlarında halkın göle girebileceği bir sürü plaj veya boş mekanın da olmasıdır. Özellikle karavanları ile gelip göle sıfır şekilde park edip konaklayan bir sürü orta yaşlı turisti burada bulabilirsiniz.

Como Gölü’nün en ünlü noktalarından biri ise evlilik törenlerinin yapıldığı Varenna Köyü’dür. Masal sayfalarından fırlamış gibi olan bu gölün minik restoranları bölgede çok meşhurdur. Star Wars’ta serisinde Anakin Skywlaker (Darth Vader) ile Padme’nin evlendiği sahnedeki muhteşem manzarayı Villa del Balbianello’da görebilirsiniz. Casino Royale gibi filmlerde de kullanılan bahçelere küçük ücretler ile girebilir, bir bardak coffe correcto eşliğinde manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz.

İtalyan mutfağının spesiyallerini bulabileceğiniz Como’da pizza ve makarnalarla öğünlerinizi lezzetle buluşturabilirsiniz. Akdeniz diyetlerinin gözdesi pek çok yemeğin kolaylıkla bulunabileceği göl çevresinde, iyi kahve ve tatlı için ziyaret edebileceğiniz kafelerin sayısı da bir hayli fazla. Ancak bu nefis manzaralı restoranların hesaplarının biraz pahalı olduğunu da belirtmemiz gerek.


Puglia

Baharın Hiç Bitmediği Yer : Puglia

İtalya haritasına baktığımızda ülkenin yeryüzü şeklinin bir çizmeyi andırdığını hepimiz biliriz. İşte bu çizmenin topuğunun bulunduğu kısım, Baharın Hiç Bitmediği Yer Puglia’dır.  İtalya’nın yirmi bölgesinden biri olarak konuşlanan, merkezi Bari şehri olan bölgenin üç bir yanı denizlerle çevrili!  Bir yanı İyonya Denizi bir yanı Adriyatik Denizi olan bölge, coğrafik anlamda her mevsim mükemmel bir iklimi de ziyaretçilerine sunuyor.

Türk Hava Yollarının İtalya’da Roma, Venedik, Milano, Torino, Napoli, Bologna, Cenova, Katanya ve Pisa’nın ardından İtalya’daki 10. uçuş noktası olarak Puglia’daki şehirlerden Bari’yi seçmesi bölgeye seyahat etmek isteyenlere de çok büyük kolaylık sağladı. Yaz aylarında İzmir Çeşme’den direk Brindisi’ye giden gemilerle yahut Yunanistan üzerinden Brindisi veya Bari’ye de direk gemi seferleri olduğunu düşünülürse bu bölgeye hem havadan hem de deniz ve karadan harika bir yolculuk yapılabilir.

İtalya’nın Puglia Bölgesi, muhteşem bir tatil için gezginlerin listesine alması gereken bir rota! Bölge henüz yeni yeni keşfedildiği için kalabalık da değil. Enine ve boyuna aşağı yukarı 60-90 km mesafeler arasında yer alan yerleşim yerlerini, araba kiralayarak dolaşmak hem kolay hem de rotalar arası geçiş üzerinde ansızın karşısına çıkan bir güzelliği yakalamanıza sebebiyet veriyor. İklimin de sunduğu avantajlar dikkate alınırsa bölgeye her mevsim seyahat edilebilir. Ağırlıklı olarak genelde yaz tatillerini deniz, kum güneş eksenin de değerlendiren turistlerin ise vazgeçilmez yerlerinden biri olmaya aday.

Puglia’nın Akdeniz’deki stratejik rolü, tarihi boyunca birçok kez istila edilmesine yol açmış. Bu yüzden şehirleri gezerken Yunanlar, Romalılar, Bizanslılar ve İspanyollardan kalma izlere hemen hemen her yerde rastlıyorsunuz. Bölgede hemen her şehrin hatta her köyün ayrı bir mimari özelliğini vurgulamakta önem var. Şöyle ki; Kiliseler, Orta Çağ Kale ve Surları, Barok tarzda yapılmış gösterişli Katedraller ve şehirlerin hem geniş hem de şatafatlı meydanları insanı hayran bırakacak düzeyde büyülü güzellikler taşıyor.

Bari şehrine 60 km mesafedeki Alberobello, 1995 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış. Bu şehir, sayısı 1500’ü bulan Trulli adlı evleriyle çok meşhur ve Dünya Miras Listesine de bu sebeple alınmış. Trulli evlerinin en önemli özelliği ise bu evlerin çatılarının, spiral bir şekilde düzenlenen sistemle, Güney İtalya’dan elde edilen kireç taşlarının aralarına harç koymadan üst üste yerleştirilmesiyle konik şekilde yapılmasından ibaret. Bu yapı tekniğinin çok daha önce Ortadoğu’dan geldiği söyleniyor.

Ülkemizdeki Harran evlerini andıran Alberobello evlerinin bu şekilde yapılmasının sebebi ise hayli ilginç! Zamanında Napoli Kralı, yeni her binadan ağır vergiler alıyormuş.  Bunun üzerine vergi ödememek için halka Trulli şeklinde evler yapmalarını şart koyar.  Kralın vergi memurları geldiğinde yığma taş evlerin çatısı kolayca yıkılabileceğinden, vergi memurları sadece koni şeklinde çevrilmiş, çatısız yapıları evden saymadığından böylece halk vergi ödemekten kurtuluyormuş. Bu tedbirin başarısından sonra Alberobello’daki tüm yapıların çatısında harç kullanılmaması sadece yığma kireç taşı olarak yapılması bir gelenek haline geliyor. Şu an bu evlerin bir kısmında yaşam var ise de çoğu hediyelik eşya dükkânı, sanat galerileri, antikacılar ile şarap tadım merkezleri haline dönüşmüş.

Alberobello’dan sonra dar ve kıvrımlı ara yollardan yarım saatlik mesafede yer alan Ostuni’ye görmeden geçmek olmaz! Yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş Ostuni, o kadar büyüleyici bir şehir ki;  kanımca anlatılamaz ve ancak yaşanır! Bembeyaz duvarlı içiçe geçmiş daracık ve bir tüneli andıran sokaklarında kaybolarak sonunda geldiğiniz ana meydan olan Medioevale Meydanı’nda, sizi Sant’Oronzo Heykeli, kentin ana Katedrali, Palazzo Ghionda ve Palazzo Trinchera bekliyor.

Yine Bari’nin 50 km kadar kuzeyinde Adriyatik Denizi kıyısında yer alan Trani ise tam bir Ortaçağ Balıkçı Kasabası! Zamanı durdurmuşlar ve hala siz Ortaçağ’da sokaklarda dolaşıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Özellikle iç liman bölgesinde her sabah balığa çıkan balıkçıların mavnaları, akşam gün batımına yakın saatlerde dönüyor. Balıkçıların teknelerinden envai çeşit deniz ürünleri canlı ve taze olarak hemen oracıktaki Trottaria’larda yerlerini alıyor ve genelde akşam 19:30-20:00 sularında açılan restoranlarda servis ediliyor.

Tarihte çok önemli bir yeri ve önemi bulunan Trani, İtalya’da konuşlu koloni şehirlerinden biri imiş. Kudüs’te kurulan “Tapınak Şövalyeleri”‘nin Batı Avrupa ile bağlantılarının Trani limanından yapıldığı da biliniyor. Şehirdeki “Ognisetti Kilisesi” Tapınak Şövalyeleri hastanesinin günümüzde ayakta bulunan tek kısmı! Antik Liman Bölgesinde yapılan yürüyüşlerin insana terapi gibi geldiğini belirtmeden geçemeyeceğim.  Yine kentte yer alan Masseria Barbera’da yerel tatlara yolculuk yapmak isterseniz doğru yerdesiniz.

Puglia’da özel günlerin simgesi ise Confetti adını verdikleri badem şekeri. Badem Şekeri denince akla gelen ise Mucci Giovanni! 1894 yılından beri aynı yerde badem şekeri üretip satıyor. Dükkâna girdiğinizde rengârenk badem şekerleri arasında kayboluyorsunuz. Beyaz olanlar düğün, pembeler kız çocuğu, maviler ise erkek çocuğu için alınıyor. Üniversiteden mezun olanlar ise yeşil renkli olanları tercih ediyormuş. Başka şubesi bulunmayan dükkânın alt katında geçmişten günümüze badem şekeri yapımında kullanılan aletler sergileniyor. Geçmişe yolculuk için ideal bir destinasyon Trani! Görmeden Gelmeyin!

Lecce

Yine merkezi Bari olarak düşünürsek 60 km güneyinde yer alan Lecce ise tası tarağı toplayıp taşınılası bir muhteşem İtalyan şehri. Tarihi, doğası, canlı sosyal yaşamı, mis gibi iklimi, denizi, muhteşem yemekleri ve Lecce taşı diye anılan özel bir tür taştan yapılmış yüzlerce yıllık sokaklarıyla insanı etkileyen sarı şehir. Ferzan Özpetek’in güzel filmi Allacciate le Cinture’ye ev sahipliği yapan güzel şehir. Özpetek, bölgedeki Lecce şehrini ‘Serseri Mayınlar’ ve ‘Kemerlerinizi Bağlayın’ filmleriyle tüm sinemaseverlere merak ettirdi. Çok da iyi etti!

Burada meşhur deniz ürünlü Orecchiette yani kulak memesi şeklinde olması sebebiyle bu adın verildiğini öğrendiğimiz makarnalarını ve Negroamaro üzümlerinden yapılan ucuz ama lezzetli sofra şaraplarını tatmak ve biraz da yerel lezzetlere yönelmek gerekir diye düşünenlerdenseniz Puglia bölgesi doğru adres! Bu arada Puglia Bölgesi’nin özel spesiyali at etinden yapılan yemeklerdir. Şehrin bazen en ünlü ve iyi restoranlarında genelde at eti kullanılmak suretiyle yapılan yemekler mevcut. At eti normal sığır etine göre biraz daha ekşimsi bir tat barındırıyor ve çok iyi marine edilemezse bayağı da sert bir et türü!

Lecce küçük ve gezmesi kolay bir şehir. Ancak her bir yanı, meydanları, sokakları, tiyatro ve sanat galerileri ile katedralleri insanı kendisine hayran bırakacak düzeyde nakış gibi işlenmiş bir şehir. Sant’Oronzo meydanı şehrin ana merkezi sayılırsa burada yer alan Cafe Alvino’da Caffè in Ghiaccio con latte di Mandorlayani yani (Badem sütlü soğuk espresso) test ettim. Sevgili Ferzan Özpetek dâhil herkesin överek bahsettiği bu kahve bana çok şekerli ve ağır geldi.

Sant’Oronzo ismine Puglia’nın nerede ise tüm şehirletinde rastlıyorsunuz. Aziz Toronzo, bu bölgenin kurtarıcı azizi olarak biliniyor. Puglia Bölgesini Ortaçağda’ki büyük veba salgınından kurtardığı ve temizlediğine inanılan Sant’Oronzo’nun Lecce kentinin merkezindeki gösterişli heykeli, Brindisi şehrinin sakinleri tarafından Lecce kentine hediye edilmiş.

Lecce’nin 45 km kadar batısında yer alan Gallipoli, emsalsiz denizi, dar sokakları, zevkle döşenmiş yer karo taşları ve binaların birbirine olan uyumu ile kesinlikle görülmeden dönülmesi gereken bir şehir! Şehirde ana karadan ayrılarak bir köprü ile bağlanan adanın yer aldığı bölüm,  Gallipoli’nin eski şehri!  Burada yer alan mendireğin hemen iç kısmında balıkçı barınakları ile ayaküstü aperatifleri atıştıracağınız restoranlar bölgesi, denizden babam çıksa yerim! diyenlerin gözlerine inanamayacağı kadar taze ve canlı deniz ürünlerinin satıldığı ve servis edildiği bir alan. Karides, denizkestanesi, tarak, istiridye, deniz minaresi ve sübye vb.

Bari

Puglia’nın merkezi ve en büyük şehri olan Bari, bir liman kenti ve tarih boyunca bu özelliğini hiç yitirmemiş bir şehir! Yunanistan ve Karadağ ile Arnavutluk’a düzenli seferlerin bulunduğu kentin ana limanı, aslında İtalya’nın güney kısmında ihracat ve ithalat için de önemli bir görev üstlenmekte! Zeytinyağı üretimi konusunda dünyada bir numara olan İtalya’nın bu unvanı kazanmasında Puglia’nın önemi en üst düzeydedir. Göz alabildiğine kadar uzanan zeytin ağaçları ve üzüm bağları, İyonya Denizinden Adriyatik’e kadar muhteşem bir görsel sunuyor.

Şehrin en önemli katedrali olan Aziz Nicholas yani Noel Baba’nın kemiklerinin bulunduğu St. Nicholas Kilisesi, Bari’nin en turistik noktası. IV. Yüzyıl’da Antalya İlinin Demre İlçesinde yaşadığına inanılan Aziz Nicholas’ın (Noel baba) kemikleri, öldükten yüzyıllar sonra İtalyan korsanlar tarafından kaçırılıp buraya getirilmiş. Kilise de bu yüzden bu isimle anılıyor.

Hepimizin severek izlediği ve müziği ile içimizi kıpır kıpır ettiren Tarantella, “Tarantismo” adı altında İtalya’nın Puglia bölgesinde ortaya çıkmış. Tarantula sokması nedeniyle kurbanın vücudunu zehirden arındırıp iyileşebilmesinin çaresi olarak görülen Tarantella’yı kendini tekrar eden ritimler eşliğinde yapılan histerik bir dans olarak tanımlamak mümkün!

İtalyanların özellikle nişan ve düğün olmak üzere, doğum günü ve benzeri tüm kutlamalarındaki coşma noktasını işaret eden, hep birlikte el ele tutularak yapılan hareketli bir dans olan Tarantella, her ne kadar Napoli ile anılsa da aslında ortaya çıkış öyküsü hayli ilginç! 15. Yüzyıl ila 17. Yüzyıl arasında tarantula adlı örümceğin sokmasıyla ortaya çıktığına ve sokulanların ancak bu dansı yaparak iyileşebileceğine inanılan dansın adının, İtalya’nın yine Puglia Bölgesinde yer alan ticaret limanı ile büyük önem taşıyan Taranto kentinin adından türetildiğini de bilmekte fayda var.

Paulo Coelho, “Sadece güneşli günlerde yürürseniz, hedefinize asla varamazsınız.” der! Gezginin ruhu yaz kış demeden yeni yerler görmeyi ister! Ama baharın hiç bitmediği yere yolculuk yapmak isterseniz o zaman istikamet belli! Puglia!

CRUİSE İLE ADRİYATİK KIYILARI


Cruise ile çıktığımız ilk yolculuk çok maceralı geçmişti. Sevgili eşimin ayağının kırık olması, konsoloslukta yaşadığımız vize problemi derken seyahat bizim için pek zevkli ve keyifli geçmemişti. Şöyle tadını çıkartacağımız yeni bir cruise gezisi ilk turdan döndüğümüzden beri aklımızdaydı. MSC’nin en büyük gemisi olan Divina’nın İstanbul’dan hareketle Adriyatik turu yapmaya başlayacağını duyduğum andan itibaren yeni ufuklara açılmak için hayallere dalmaya başlamıştım bile. Destinasyon çok önemli değildi; bize cazip gelen geminin İstanbul’dan hareket ediyor olması ve geçen sefer pek bir şey anlayamadığımız cruise’un tadını çıkarmamızdı. Bu hayallerle günler ayları, aylar mevsimleri kovalayıp hareket tarihi olan 2012 yılının haziran ayı gelip çattı. Yakın arkadaşlarımızdan oluşan klasik seyahat grubumuza bu sefer yeni isimler de katılmışlardı. Geçen sefer o kadar sıkıntılı ve stresli başlamıştı ki seyahatimiz bu kez evimizin önünden bizi gemiye götürecek servise binerken kalplerimiz heyecandan pır pır atıyordu. Hepimiz “Hayırlı yolculuklar” temennisi ve ağzımızın tadı bozulmadan geçecek bir seyahat dileyerek biniyorduk. Servis hareket ettiğinde neşe içindeydik. Boğaz Köprüsü’nü geçerken gemimiz uzaktan bir kuğu gibi gözüküyordu. Hele Salı Pazarı’nda ağaçların arasında dev bir apartman görüntüsündeki gemiyi görünce heyecanımız bir kat daha arttı.

Servisten iner inmez pasaport, gümrük ve biniş işlemlerimize koyulduk. O kadar rahat ve kolay ilerliyorduk ki inanamadık; birden bire kendimizi geminin içinde bulduk. Hemen kamaramızı kontrole gidip gemiyi keşfe çıktık. Öğlen saati olduğundan biraz açık büfeye göz atmak biraz da karnımızı doyurmak için yemek salonuna gittik. Çeşit güzel, salon büyüktü. Belirtilen saatte acil durum tatbikatı için merkez salonda buluştuk. Cankurtaran yelekleri ile halimiz çok komikti. Gemi ve seyahatimizle ilgili kısaca bilgi aldık. Geminin hareket saati gelip çatmıştı. Balkonlu odalarımızdan kalkışı izlemek yerine İstanbul’u daha geniş açıdan panoramik izlemek için seyir güvertesine çıkıp, geminin İstanbul’dan ayrılışını, Boğaz’ın sularında süzülüşünü izledik. Aşık olduğum İstanbul’a bir kez daha hayran oldum. Kız Kulesi ile Boğaz’ın iki yakasını bağlayan inci kolye gibi köprüleri, sağ tarafta Topkapı Sarayı ve Ayasofya, sol tarafta Beylerbeyi Sarayı ve Kadıköy ile güneşin batmaya yakın kızıllığında İstanbul ile alev alev yanıyordu. Bu duygularla geminin İstanbul’dan ayrılışını izledik. Daha sonra biraz istirahat ettikten sonra giyinip akşam şovunu izlemek için lobiye indik. Geminin lobisindeki merdivenler ve tırabzanlarındaki Swaroski taşlar salonu ışıl ışıl aydınlatıyordu. Birkaç salon ve casino’yu geçtikten sonra geminin burnunda yer alan tiyatro salonuna vardık. Belki on lisandan fazla “hoş geldiniz” diyen ve şovu anlatan sunucuyu hayranlıkla izledik. Elli dakikalık şovun ardından yemek salonuna geçtik. Keyifli bir akşam yemeğinden sonra geminin güvertesine çıkıp Latin gecesine katıldık.

Ertesi gün tüm gün seyir halinde olduğumuz için havuz, jakuzi, dans ve oyunlar gibi birçok aktiviteye katılıp geminin tadını çıkardık.

DUBROVNİK

Cuma sabahı ilk limanımız olan Dubrovnik’e yanaştık. Yeni bir coğrafya, yeni bir bayrak demekti bizler için Hırvatistan. Gemiden tur almayıp servisle şehir merkezine gittik. Eski şehre zincirle asma kapılı köprüden geçerek girdik. Etraf turist kaynıyordu. Daha önce Dubrovnik’e gelen kişilerden aldığımız bilgileri onaylarcasına çok otantik, şirin, çok cici bir şehirle karşılaştık. Eski şehre giriş yaptığımız an yerdeki taşların parlaklığı ve etrafın temizliği gerçekten ilgimizi çekti. Yolumuzun üstünde trafiğe kapalı olan bir alanda Yahudi Mahallesi ve Sinagog levhasını görünce hemen oraya yöneldik. Daracık bu sokak üstünde birkaç cafe, bir-iki restoran, hediyelik eşya mağazası ile yokuşun sonuna doğru yer alan ve müze haline getirilen sinagogu gezdik. Dubrovnik gezimize devam ettiğimizde yolun sonunda sahile vardık. Fırsat bulduğumuzda gittiğimiz şehirlerde varsa tekne ile deniz ya da nehir turları yapmayı seven bir grup olarak burada adalar turu yapıldığını görünce hemen bir tekne ayarlayıp tura çıktık. Teknenin altı camdandı ve denizin dibi gözüküyordu. Keyifli, güzel bir tur yapıp tekrar sahile döndük. Kimimiz sahilde yer alan deniz üstü balıkçı lokantalarında yemek yerken ben ve sevgili eşim Dubrovnik Kalesi’ni dolaşmayı tercih ettik. Kaleyi baştanbaşa dolaşıp Dubrovnik sahilleri ile adaları kalenin burçlarından izledik. Fotoğraflar çekip o anı ölümsüzleştirdik. Belirlenen saatte servis ile dönüşe geçtik. Gemiye dönerken Dubrovnik için hepimizin ortak kanaati şuydu: Buraya bir haftalık tatile gelmeli, Adriyatik’in bu berrak sularında yüzüp adalarında dolaşıp tatil keyfi yapılmalı.

VENEDİK


Ertesi gün gemimiz Venedik’e yanaştı. Çoğumuz daha önce Venedik’i gezdiğimizden gezimizi oluruna bıraktık. Gemiden ‘vaporetto’larla San Marco Meydanı’na geldik. fotoğraflar çekildi, yürüyerek Venedik’in dar sokaklarından geçip etrafı izleyerek dönüşe geçtik. Birkaç İtalyan spesyalitesi olan makarna ve soslarından tadarak, meşhur İtalyan gömleklerinden alarak ve her zaman olduğu gibi magnet ve hediyelik eşya mağazalarında molalar vererek ilerledik. Daha evvel gelmenin verdiği rahatlıkla hiç koşturmuyor; Venedik sokaklarının ve köprülerinin keyfini çıkarmaya bakıyorduk.

BARİ

Pazar günü gemi İtalya’nın bir başka şehri olan Bari’ye yanaştı. Şehir merkezine geldiğimizde grubumuz ikiye ayrıldı. Bir kısım sahilden denize giderken bizler adeta peri bacaları gibi yapıları ile Kapadokya’yı andıran, çok benzeri Urfa da olan Bari’nin turistik bölgesi Alberobello’ya gittik. Daracık sokakları, külah damlı evleri, tipik kasaba kilisesi, şarapları ve cana yakın halkı ile şirin ve gerçekten görülmeye değer bir kasaba ile karşılaştık. Buradan tekrar şehir merkezine döndüğümüzde tarihi bir kilise ile şehir kalesinin avlusunu gezdik.

Tatilimiz çok güzel geçiyordu. Hayal ettiğimiz gibi pek yorulmadan geminin tadını çıkararak keyifli bir seyahat oluyordu.

KATAKOLO


Pazartesi sabahı gemi Yunanistan’ın Katakolo Limanı’na yanaştı. Bizim Büyükada’ya benzer sahili ile faytonları ile burası Yunanistan’ın sayfiye yeri idi. Tek turistik yeri dünyada ilk olimpiyatların yapıldığı Olimpiya bölgesi idi. Avrupalılar ne güzel pazarlıyorlar turistik yerleri. Yine de bu yeri gezmek heyecan verici idi. Eski Yunan medeniyetinde olimpiyatların bu arazide yapılıyor olması bir an için gözümün önüne o tabloyu, oyunların yapıldığı dönemi canlandırdı.

İZMİR

Şimdi gezinin benim için en ilginç bölümünü anlatacağım. İkinci kez cruise ile geziye çıkıyor, Adriyatik kıyılarını geziyorduk. Her yanaştığımız limanda tur almadan, kendi başımıza geziyorduk. Kaderin cilvesine bakın ki gemi Türkiye limanlarından İzmir’e yanaştığında daha evvel gezme fırsatı bulamayan eşimi Meryem Ana ve Efes harabelerini gezdirmek için gemiden tur almıştım. İzmir’e indiğimizde grubumuzun diğer üyeleri havra sokak ve eski sinagoglar turu yaptılar. İzmir’e inip de boyoz yemeden dönülür mü? Hele Kordon’da bira içmemek düşünülemez bile. Diğerleri boyoz, bira ve Kordon keyfi yaparken biz Efes’in tadını çıkarmaya çalışıyorduk. Şansımıza iyi bir de rehbere denk gelince gezinin tadı doyumsuz oldu. Nerede Olimpiya, nerede Efes Harabeleri. İyi ki de almışız bu turu. Türkiye’de yaşayıp da bunca zaman buraya gitmemek büyük ayıptı. Bir ayıbımızı böylelikle örtmüş olduk. İzmir’den sonra son gecemizi gemide geçirip İstanbul’a doğru yol aldık.

Sabahın erken saatlerinde kamaramızın balkonundan İstanbul’a girişimizi izlerken çok arzuladığımız ve özlediğimiz güzel bir cruise gezisini tamamlamanın keyfini çıkarıyorduk.

Bir Tutkudur Seyahat…

Sardinya’yı Nasıl Bilirsiniz ?

Belki yirmi sene önce şöyle bir uğramıştım bu adaya. Bu kez değerli arkadaşım Mete Darcan ile Şubat ayında üç günlüğüne Roma aktarmalı Cagliari’ye uçuyoruz.

Sardinya’ya ilk yerleşimler taaMÖ 250 yıllarında başlamış. Arazi mümbit, SandNurajik medeniyeti adada önemli bir iz bırakmış. Adanın her yanında sık sık rastlanan kesik koni taş kuleler onların eseri sonra bu büyük adadan bakındaha kimler gelip geçmiş.

Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Fatimi, İngilizler, Avusturya, Fransız ve sonuçta İtalyanlara kalmış. İtalyan meclisi1948 yılında Sardinya’ya özel statü vermiş.

Sardinya, mavinin tüm tonları, koyu lacivert köpüklü dalgaları, inci beyaz kumlu gizli koyları ile aslında mutedil bir adadır.

1960’lı yıllarda Prens Kerim Ağanın adayı sahiplenmesi ve Smeralda yat kulubünü açması ile burası kısa zamanda Milanolu modacıların ve jet sosyetinin uğrak yeri olmuş.

Kuzeydeki Olbia Kenti şöhretini ünlülerin boy gösterdiği CostaSmeralda,Spiaggiadel Principe, Hotel CalediVolpe, PhiBeach ve Porto Copuo’ya borçlu. Ama bu sosyetik açılıma rağmen ada halkı geleneklerini korumayı başardı. Yazın adanın nüfusu hemen hemen üçekatlanıyor. Adanın toplam kıyı uzunluğu 1850 kilometreyi buluyor. Adanın iklimini belirleyen aslında poyraz rüzgarı. Çok sayıda plajı arasında Baia, Sandinia, Pevero, Capricciolive LaCinta öne çıkıyor.

Orgoloso yerleşimi, duvar resimleri (Murali) ile ünlenmiş. 1975 yılından beri özgürlük temalı duvar resimleri dünyanın en önemli bağımsızlık hareketlerine şahitlik etmiş. Vittori de Setta’nın 1961 yapımı “Bandit a Orgosolo” (OrgolosoHaydutu) adlı filmi bu kente ayrı bir ün katmış.

Bir ara İtalya’nın başkentliğini bile yapmış olan Cagliari’nin daracık ve yokuşlu yollarında dolaşıyorum. Cagliari Kalesi, Arkeoloji Müzesi’ni de ev sahipliği yapıyor. Altı numaralı otobüsten kalenin yanında inip tadını çıkararak sahildeki tipik gar binasına kadar yokuş aşağıya yürüyün.

Bu arada teraslardan kenti fotoğraflayın. Sevimli köşe kahvelerinde soluklanın. Cagliari kenti ulaşım sorununu sarı otobüs ve troleybüs hatları ile çözümlemiş. Duraklardaki elektronik sistemle hangi otobüsün o durağa saat kaçta varacağı belli. Bir numaralı otobüs zaten kenti baştan başa gezdiriyor.

Biz Mete ile günde dört defa tekrarlanan tren seferi ile kuzey batısındaki Sassari Kentine ulaştık. Yolculuk ortalama 3,5 saat sürüyor. Gidiş dönüş tren bileti 30 Euro. Yanınıza yiyecek ve su alın, çünkü tren ve istasyonlarda bulamazsınız. Tren rahat, manzara hoş, sık sık önünüze çıkankonik taş kuleler, otlaklar, tarlalar, kasabalar birbirini takip ediyor.

Sassari büyükçe bir kent, ucuz ve çok göç almış. Tamamen siyahilerden oluşan bir mahallesi bile var. Deniz kenarında değil ama rengarenk evleri, yine daracık labirent sokakları, sürpriz kahveleri ile sizleri şaşırtacak. Turistik olmaması bence daha da güzel. Tamamen beyaz dekorlu bir kahveye giriyoruz. Karşımda siyahi bir kız oturuyor. Sanki gündüz gözüyle rüyaya dalmış gibi. Dudakları sımsıkı kapalı. Gözleri sabit bir noktaya bakıyor. Kıyafeti zayıf vücudunu iyice sarmış. Düğmeleri farklı, rengi solmuş, taşlanmış, lekeli kot gömleği ile haki renkli spor ayakkabıları ve kırmızı şapkası doğrusu çok uyumsuz. Birden dönüp bana bakıyor, gülümsüyorum. Kim bilir bu adaya ne zor şartlarda gelmiş, ne maceralar yaşamıştır. Ya şimdi, öyle kolay olmamalı burada yaşam. Acaba nasıl para kazanıyor.

Sardinya’nın dar ve virajlı yollarında hızla giden araç durduruldu. Keskin bir fren sesi ile duran Roberto, motosikletli polise sordu.

Çok mu hızlı gidiyordum memur Bey ?

Ne münasebet tam tersi alçaktan aslında uçuyordunuz

Kısa Kısa Sardinya

· Sardinya’nın ünlü bir yeşil treni (Treno Verdi) var. Sassari ve Palau’dan Campedo Platosuna kadar uzanan 500 kilometrelik vahşi ve yeşil bir doğada bir farklı yolculuk. İtalya’nın en uzun turistik tren hattı imiş. (www.treninoverde.com). Ancak araştırdık, anladığım kadarı ile bu özel tren yazınve özel günlerde gerçekleşiyormuş.

· Sardinya Akdeniz’in kilometre başına en çok kumsal düşen adası.

· Elmas HavalalimanıCagliari kent merkezine sadece 15 dakika mesafede. Şehir otobüsü ile ulaşmak mümkün. Elmas, (mücevher anlamında değil) havaalanın bulunduğu yörenin adı.

· Sardinya Adası İtalya’nın diğer yörelerine nazaran daha emniyetli ve hırsızlık olayıoldukça az.

· Mimaride zaman zaman İspanyol etkisi dikkati çekiyor.

· İkinci Dünya Savaşı’nda başkent Cagliari yoğun bir bombardımana maruz kalmış.

· Elbette Akdeniz’in simgesi Sardinya’nın kendine has bir mutfağı ve tadları var. Örneğin:

– Yaban mersini tohumundan yapılan Mirto likörü

– Pecurini peyniri, zaten onlarca çeşit peynirle karşılaşıyorsunuz.

– Patatesli rivioli.

– Taze yassı sardinya, şeftali suyu ile hazırlanan “Bellini”.

– Tatlılarda badem, ricotta peyniri, tarçın, karanfil ve anason kullanılıyor.

· Şirin ve minyatür bir köy var, dağlardave uzakta, San Pantaleo.

· Alghero Kenti yakınında bir mağara var. “GrottaDiNettuno” İlginizi çeker mi ?

· Kuzey Doğu sahilinde Arzacheno yakınındaki mantar şeklindeki kayanın kartpostallarda sık sık resmini göreceksiniz.

· Roma kalıntılarına özel merakınız varsa bu adada da eksik değil. “Tharros Nora”.

· Agri – turizmo olarak adlandırılan adaya has çiftlik yaşamı ile buluşmaya ne dersiniz ? Butik bir pansiyonda kalıp kendi elinizle topladığınız sebzelerden adaya özgü yemekleri tadıyorsunuz.

· Sardinya Adası’nın esas geçim kaynağı turizm değil tarım ve hayvancılık. Adada üç milyon koyun bulunuyor. Toprağı da çok mümbit.

· Adanın halkı genellikle Sanduca ve Katalanca karışımı olan “Algero dilini” konuşuyor, İngilizce pek bilmiyorlar.

· Adada beş adet hava alanı bulunmakta.