İsveç – İnsan Hakları Bekçisi

İsveçli Viking, Don ve Volga ırmaklarını aşıp 1000 yıllarında Stockholm’den Anadolu’ya ulaşır. Bizans saraylarında askerlere dövüş dersi veren sarışın, mavi gözlü delikanlılar yine Vikinglerdir. Bunların bazıları buğday tenli güzel Bizans kızlarına tutulup kalırken, bir bölümü kısa botları ile Stockholm’e doğru gerisin geriye kürek çekerler.

İsveç, çeşitli savaşlarda zaman zaman İskandinavya’daki Baltık kıyılarını, hatta Kuzey Almanya’yı kaplayacak kadar büyümüş; zaman zaman ise kendi kabuğuna çekilmiştir.

Poltava’da Ruslara yenilen İsveç Kralı Karl, 5 yıl Osmanlı Sarayı’nın konuğu olur; yıl: 1709. Uzun süre İstanbul’da kalan ve “Demirbaş Şarl” olarak tarih kitaplarında yer alan bu kral, Stockholm’e dönerken bine yakın yağız, kısa boyunlu, bıyıklı yeniçeriyi de beraberinde götürür.

İsveç’in ne bir karış sömürgesi, ne kömürü ve ne de petrolü vardır. Altı ay süren uzun bir kış, bereketsiz topraklar, kalabalık çiftçi aileleri, topraksız köylüler ve kıtlık yılları. İşte bu coğrafyanın yaratacağı toplum hem denizi, hem karayı, hem ırmağı iyi kullanacaktır.

İsveç’i önemli kılan bir başka olay da Nobel Barış Ödülü’nün Stockholm’de verilmesidir. Kral ve kraliçe her yıl 10 Aralık’ta Nobel ödüllerini büyük bir törenle sahiplerine teslim ederler. Törenin ardından 1901 yılından beri mönüsü hiç değişmeyen bir ziyafet verilir, hem de 1300 seçkin konuğa! Ancak pandemi dolayısı ile 2020 yılında bu gelenek yerine gelemedi.

Alfred Nobel, 1802 yılında dinamiti yeni bulup, savaşlara yeni bir çığır açarak çektiği vicdan azabını biraz olsun dindirmek için, kazandığı tüm serveti, “barış” adına verimli çalışmalar yapanların hizmetine sunmuştu.

Başkent Stockholm, aynı zamanda İsveç’in ekonomik ve kültürel merkezi. İsveç devleti herkese iş, ev, eğitim olanağı sağlamış. Her mahallede büyük ve bakımlı parklar var. Büyük hastanelerin yanı sıra her mahallenin dispanseri, hayvan hastanesi bile bulunuyor. İşsizlik ve sağlık sigortası tam ve eksiksiz olarak yürürlükte.

Bir ülke kendi sorunlarını çözümleyince dünya sorunlarına da eğilir. İsveç bu konuda da örnek bir ülke. Dünya kamuoyunu yakından ilgilendiren birçok bunalımda, etkin ve barışçıl bir tavır koymuş. Vietnam Savaşı sırasındaki tutumu buna iyi bir örnek. İnsan haklarının çiğnendiği ülkelerde mağdur olanlara kucak açan ülkelerden biri. Özellikle doğulu ülkelerden gelmiş pek çok insan yaşıyor İsveç’te. Stockholm’ün uzak bir mahallesi olan Rinkeby’de göçmenler için uydu kent bile kurulmuş.

İsveçli boş zamanında okur, evini düzenler, çiçekleri ve köpeği ile ilgilenir. Arkadaşlık ve aile ilişkileri oldukça sınırlıdır. Avrupa’nın en büyük köpek hastanesi 1973 yılında Stockholm’de açılmıştır. Kışı soğuk ve ışıksız geçiren İsveçli, yaz gelince doğanın tüm olanaklarından yararlanarak gününü gün etmesini bilir. Yılın çok önemli bir günü “yaz ortası”dır. Yaz ortasında tüm yerleşim yerlerine “mayıs direği” dikilir. Dallar ve çiçeklerle süslü olan bu direğin çevresinde o gün dans edilir. İsveç’te kimi cezaevlerinin içinde yüzme havuzları, spor alanları, televizyon salonları ve elbette kütüphanesi vardır.

Ayrıca, İsveç’in değişik sanat dallarında yetiştirdiği dünya çapında şöhretlerine ne dersiniz ? Dram ustası August Strindberg, opera sanatçısı Jussi Björling, Greta Garbo, ressam Carl Larsson ve daha niceleri sayılabilir. İki ünlü Bergman’ı var İsveç’in: Ünlü sinema yıldızı Ingrid Bergman ve ünlü yönetmen Ingmar Bergman.

Bugün dünyanın önemli bir demir cevheri dış satımcısı durumunda olan İsveç, çeliği ile ünlü. Gemi yapımında ise Japonya’nın ardından dünyada ikinci sırada yer alıyordu ve bu gemilerin tonaj olarak %75’i ihraç ediliyor. Bu arada “Volvo” marka arabalarını da unutmayalım. Sonra Ericsson var, Atlas Copco da  var.

İsveç’te balık ve deniz mahsulleri bol. Eskiden kurutulan ve füme yapılan balıklar, şimdi derin dondurucularda saklandığından, istediğiniz her an ringa, somon, yılan balığı ya da alabalık çeşitlerini bulabiliyorsunuz.

Balık ve ekmek çeşitleri kadar kahve ve pastaları da İsveç mutfağının vazgeçilmez tatlarıdır. Kereviz ise İsveçlilerin millî yiyeceği gibi. Kocaman bir kâsenin içinde bol dere otu ile haşlanmış kerevizleri yerken şarkı söylemeyi de asla ihmal etmezler!

Suda Yüzen Kent: Stockholm

Stockholm, ilkbaharda canlanır, dirilir ve serpilir. Güneş, bakır rengi ışığı ile kentin oksit mavisi çatılarını, turuncu, kırmızı eski taş yapılarını yalar.

Stockholm’ün bir milyona yakın nüfusu var. Bir o kadar, yaşamı başkente bağlı çevredeki uydu kentlerde sürdürüyor yaşamını. İsveç’in ülkemizde de tanınan Nobel ödüllü yazarı Selma Lagorlöf’ün tanımıyla “suda yüzen kent” Stockholm. Birbirine kırk köprüyle bağlı 14 adanın üzerinde, Baltık Denizi ile Mälaren Gölü’ün buluşma noktasında kurulmuş, kuzeyin en güzel kentlerinden biri olarak kabul edilir.

Stockholm’den bir tekneye atlayın. Batıya uzanan Mälaren Gölü içinde yüzlerce, doğuya açılan Baltık Denizi üzerinde tam 13 bin irili ufaklı adacık tüm sessizliği ve güzelliği ile sizi beklemekte. Kimilerinde kimse yaşamaz, kimilerinde bir-iki balıkçı kulübesi göreceksiniz. Birkaç köhne ahşap iskele, üç-beş villâ ve birkaç ufak dükkân…

Stockholm’de ilkbaharda yeşilin her tonunu yaşayacaksınız. Doğa ile iç içe yaşayan Stockholm’ün yeşile, parklara, ağaçlara, çiçeklere, çimenlere ne kadar önem verdiğine her an  şahit olacaksınız.

Ancak, tüm boyutlar mükemmel bütünleşmiş, insana zevk veriyor. Yokuşların, merdivenlerin küçük boyuttaki mimarî hacimlerin tadı bir başka.

Stockholm’ün merkez ve çevresindeki deniz, göl ve karalar iç içe girmiş! Buna rağmen her şey birbiri ile o denli güzel bir bütünlük içinde ki… Harika görünümlü ve renkli bir kent olarak insanı büyüleyip, zevk veriyor.

Stockholm’de gezilecek yerler arasında “Wasa Savaş Gemisi”ni de anmak gerek! Kral II. Gustav tarafından yaptırılarak 1628’de ilk seferine çıkarken hemen körfez çıkışında batan ve 333 yıl sonra tekrar su yüzüne çıkarılan 62 metre uzunluğundaki bu ilginç gemiyi her yıl dünyanın dört bir yanından gelen ortalama 500 bin kişi ziyaret ediyor.

Gittiğiniz bir şehirde sallana sallana kilometrelerce yürümezseniz, sağa sola içinize sindire sindire bakmazsanız, ara sokaklara dalmaz, utanarak orayı burayı sorup öğrenmezseniz, ufak bir kafeye oturup, yorgunluk atarken limonatanızı yudumlamazsanız, o şehri yeterince tanımamış olursunuz!

Stockholm, Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu Gamla Stan (eski kent) etrafına kurulmuş. Eski olan hiçbir şeye dokunulmamış ve su öylesine saf ve temiz ki, Stockholm’ün merkezinde bile somon balığı görebilirsiniz.  XVII. yüzyıldan kalan, bakır damları artık yeşil küf tutmuş eski binalar, günün koşullarına göre yenilenmiş. Gamla Stan’ın daracık, kaldırımsız sokaklarında eski bir evde oturmak için çok yüksek bir kirayı göze almanız gerekmekte.

Kentin sokakları, eski Ankara ve Bursa sokakları gibi kesme taşlardan yapılmış. Bu dar sokakların içleri, neşeli küçük kahveler, heybetli kiliseler, tulumbalı çeşmeler, uluslararası lezzet kokan lokantalar, ufacık sanat galerileri ile  şık butiklerle süslenmiş. Tabiî ki Gamla Stan’ın asıl gizemi, kasvetli XVII. yüzyıl mimarîsiyle eski havasını korumasında!

Skansen Parkı bir açık hava müzesi olarak hizmete sokulmuş. Modern heykellerin arasında dolaşırken şaşırıp kalıyorsunuz. Aynı adada hiç hoşlanmadığım bir akvaryum ile kuzeye özgü hayvanların barındığı minik bir hayvanat bahçesi de var.

Sveavägen Caddesi’nde barışın simgesi olmuş Olaf Palme’nin öldürüldüğü köşe başını göreceksiniz. Mezarı da 150 metre ötede, caddenin diğer yanındaki kilise mezarlığında yer almaktadır.

Stockholm’de Belediye Sarayı’nı gezmek için de şöyle bir saatinizi ayırın. Önce sizi hiç de mavi olmayan “mavi salon”a alacaklar. Burada daha önce de bahsettiğim gibi her yıl 1300 kişiye Nobel ödüllerinin geleneksel yemeği veriliyor. Dünyada bir zamanlar en fazla kadın üyeye sahip olan Stockholm Belediye İl Genel Meclisi’nin toplantı salonuna gireceksiniz. Bu salonun çatısı geleneksel olarak Viking gemisi şeklinde yapılmıştır. Balo salonunun altın kaplı mozaik ve panolarını eminim seveceksiniz.

Akrabam Beatrice Ceyhan beni Grand Otel’de öğle yemeğine götürüyor. Bir ara tuvalete giriyorum. Tuvalet görevinizi yerine getirirken zamanınızı değerlendirin diye her bir pisuvarın başına günlük gazete asmışlardı.

Bir ilginçlik daha: Uçaklarında kaşar, salam, yağ ve ekmeği size veriyorlar ve kendi sandviçinizi kendiniz hazırlıyorsunuz!

Her öğle vakti Kraliyet Sarayı önünde süvari muhafızların nöbet değiştirme törenini izlemek mümkün. Altı yüz odalı barok sarayın Kraliyet Hazine Dairesi’ni, eski kraliyet arabalarını, zırh ve silâhları ile kraliyet ailesinin değerli goblen halı koleksiyonunu görebilirsiniz.

Fijallgaten Tepesi’nden tüm Stockholm’ü, limanı, adaları ve tarih kokan binaları kuş bakışı seyretmek de zevkli oluyor. Stockholm Belediye Binası ile Kraliyet Sarayı’na yakın olan katedrali eğer “katedral görmekten bıktım” demezseniz adımlayabilirsiniz.

Serpels Torg olarak anılan alan ise kentin yüreği. Ticarî hareketliliğin yanı sıra, aynı zamanda her türlü gösterinin de merkezi burası. Koca fıskiyeli havuz ile cam kule bu alanı görsel açıdan zenginleştiriyor.

1632-1654 yılları arasında İsveç’i yöneten ünlü kraliçe Kristina, Stockholm’ü bir kültür merkezi yapmak için büyük uğraş vermiş. Kristina’nın hayatını konu alan bir Hollywood yapımında başrolü gene bir İsveçli yıldız, Greta Garbo oynamıştı.

İsveçliler, diğer İskandinav ülkelerinin halkı gibi hafta sonlarını kent dışında, ormanlarda geçiriyorlar. Yaz-kış, yağmur-çamur demeden rengârenk çizmelerini giyip, kendilerini doğanın içine atıyorlar.

İsveç’te herkes evlerin ve ev dışındaki el işlerini kendi yapmaya gayret ediyor. Aslında bu biraz da, bu tür hizmetlerin çok pahalı olmasından kaynaklanıyor. Bu konuda yayımlanmış sayısız kitap bulmak mümkün. Evin badana mı olacak, kendin yapıyorsun; eve yeni bir dolap mı lâzım, kendin kuruyorsun. Yani İsveçliler “Kendi işini kendin gör.” anlayışını yaşatan bir toplum.

İsveçliler şık mı şıktır, kibar mı kibardır, öylesine titizdirler ki, berbere giderken bile tıraş olurlar. Sokağa inip gazete almak için bile bazen smokin giyerler!…

Vasa Müzesi

BAMBAŞKA BİR MÜZE ; VASA MÜZESİ

17. yüzyılda batmış, Vasa isimli bir savaş gemisinin, yıllar sonra yeniden tek parça halinde çıkarılıp sergilendiği İhtişamlı müze, Stocholm’un Djurgarden adasındadır.

Müze gezmeyi severim birçok ilginç müze görme fırsatım oldu ama Vasa müzesi En ilginçlerinden biriydi. Devasa geminin tek parça halinde sergilendiği müze gerçekten gezdiğinize değecek bir yer.

10 Ağustos 1628 tarihinde büyük bir savaş gemisi Stockholm limanından ayrılmak üzere yelken açmış. Henüz yeni inşa edilmiş olan bu gemiye tahtda ki Vasa soyunun arması olan Vasa adı verilmiş. Gelgelelim henüz limandan ayrılırken fırtınaya tutulur ve batar. 150 tayfasından 30 u kurtulamaz ve gemi ile birlikte sulara gömülür. Vasa’nın tekrar gün ışığını görmesi için 333 yıl geçer. Onu yeniden keşfeden (6 yıllık bir arama sonucunda 1956 da) Özel araştırmacı Anders Franzen olur.

Kendi zamanının en büyüğü olan Vasa, Stockholm’de Hollandalı gemi yapımcısı Henrik Hybertsson’un nezaretinde 400 kişilik marangozlar, heykeltıraşlar, boyacılar, camcılar, demirciler, yelken yapımcıları Vasa’nın yapımında çalışmışlar. Yapımı iki yıl sürmüş ve nihayetinde 1200 Ton ağırlığında devasa bir gemi ortaya çıkmış. Çıkmış çıkmasına da Kral bordoda olması gerekenden fazla top ‘un gemiye yerleştirilmesini isteyince olan olmuş ve geminin üst kısmı olması gerekenden ağır olduğu için akıbeti böyle olmuş. İsveç ‘in baş düşmanı Polonya’ya karşı savaşmak üzere yapılan geminin kaderinde, ismine açılmış bol ziyaretçisi olan müzede sergilenmek varmış.

Vasa 24 Nisan 1961 de uzun bir çalışmanın ardından su yüzeyine çıkarıldı. Yap boz gibi tüm parçaları birleştirildi. Yedi yüzden fazla ağaç heykel elden geöirildi. Bir savaş gemisi değil yüzen bir sarayı andıran Vasa büyük bir özenle bugünkü halini aldı. Halen özel karışımlarla korunan Vasa bügüne kadar 28 Milyon kişi tarafından ziyaret edilmiş.

Müzede geminin yanı sıra gemiden çıkan ve her birinin ilginç hikâyesi olan eşyalarda sergilenmekte. Bunlar arasında tayfaların kemikleri de bulunuyor.

Stockholm limanının giriş ağzında, henüz bir mil bile gidemeden batan gemi, Bu yönüyle az da olsa Titanic’e benziyor. İlk sefer, ihtişam vs.

Vasa’nın su yüzüne çıkarılmasıyla birlikte, binlerce dönemsel eşyada bulunmuş olmuş. Dolayısıyla Dönemin denizciliği ve yaşam hakkında bilgilere de ulaşılmış olmuş.

Vel hasıl yolunuz İsveç ‘e Stockholm ‘e düşerse mutlaka görün derim Vasa gemisini, müzesini, gemi müzesini…

Kuzey Avrupa’da doğa ve tarih bir arada: Stockholm ve Helsinki


Son yıllarda seyahat tutkunlarının popüler destinasyonları arasında yer alan Kuzey Avrupa kıyıları özellikle ‘Beyaz Geceler’ döneminde konuklarına başka hiçbir yerde yaşayamayacakları bir tecrübe sunuyor. Bu bölgenin en dikkat çeken iki şehri ise Stockholm ve Helsinki, hem doğayı hem de tarihi bir arada sunabilen ender merkezlerden…

Temmuz ayında Royal Caribbean grubuna bağlı Vision of the Seas Cruise ile çıktığım Baltık turunu seyahat programınıza almanızı mutlaka tavsiye ediyorum. Bu tur dâhilindeki iki şehirle ilgili izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.

THY’den İstanbul-Stockholm, Helsinki-İstanbul bileti kestirirseniz anlatmaya çalışacağım geziyi çok rahat yapabilirsiniz. Cruise turumuz aslında İsveç, Finlandiya, Rusya, Letonya, Polonya sahillerini kapsıyordu. Tur kapsamında yanaştığımız tüm şehirler birbirinden güzel ve ilginçti. Ancak bu destinasyondaki özellikle iki şehri paylaşmak istiyorum. Bunlar Stockholm ve Helsinki.

Seyahatimiz sabah erken saatteki uçak ile Stockholm’e uçmamızla başladı. Otele yerleştikten sonra öğlen saatlerinden itibaren gezilerimize başlama fırsatımız oldu.

İlk ziyaret noktamız Vasa Museum oldu. 17. yüzyılda suya indirilen muhteşem Vasa savaş gemisi yanlış mühendislik hataları yüzünden batmış, 333 yıl denizin dibinde kalmış. Daha sonra 1961 yılında çıkarılıp aynen bir puzzle gibi tekrar tüm parçaları yerli yerine konduktan sonra meraklıların görmesi için müze halinde sergilenmeye başlamış. Dev boyutlardaki bu savaş gemisinin sergilenip binlerce ziyaretçi çekmesi hayli ilginç. Kalyon ve objeler; filmler, animasyonlar, canlandırmalar, resimler, enteresan ışık oyunları ile sergilenmiş. Müze çıkışındaki hediyelik eşya mağazasında da Vasa savaş kalyonu ile ilgili magnetler, kupalar, anahtarlıklar bulmak mümkün.


KÜÇÜK ADACIKLARLA STOCKHOLM

Yaklaşık iki saatlik müze ziyaretimizin ardından turun ikinci ayağı olarak ‘Hop-On Hop-Off Boat Sightseeing’, diğer bir deyişle botla şehir turu yapmaya karar verdik. Aynı şirketin çift katlı otobüsleri ile de şehir turunu karadan yapmak mümkün. Müze çıkışı yürüme mesafesindeki iskeleden botlara bindik. Dünyada birçok şehirde yapılan, kendi lisanlarında kimisinde ‘vaporetto’, kimisinde ‘Boat Tour’, kimisinde ise ‘Bateaux-Mouches’ denen küçük teknelerle Stockholm’u denizden izlemeye koyulduk. Sekiz ayrı iskeleye yanaşıp ring seferi yapan bu botlar irili ufaklı adacıkların ana karaya bağlanmış olan bölgelerini gezdiriyor. İnsanlar bu sahillerdeki yeşilliklerin üzerine sere serpe uzanmış güneşleniyorlar. Malum kuzey ülkelerinde güneş yüzünü o kadar az gösteriyor ki burada yaşayanlar güneşi görür görmez tadını çıkarmaya bakıyorlar.

Yaklaşık bir saat süren bu geziden sonra Gamla Stan denen Old City’deki Royal Palace’ı, yani Kraliyet Sarayı’nı gezmeye gittik. Malum bu tarihlerdeki ‘Beyaz Geceler’ yaşandığı için saat 18.00 olmasına rağmen güneş hâlâ tepedeydi. Biz de gezmeye devam ediyorduk. Ancak Kraliyet Sarayı kapanmış olduğu için içini görme fırsatını elde edemedik. Burayı sadece dıştan görüp nöbetçi askerleri ve sarayı fotoğraflamakla yetindik. Gamla Stan, binaları, daracık sokakları, üçgen damlı kuzeye özgü evleri, turistler için hediyelik eşya satan dükkânları ile çok otantik ve keyifli bir bölge.

Akşam yemeğine kadar biraz dinlenmek için otele geri döndük. Her seyahatimizde olduğu gibi menülerine baka baka otelimizin yakınındaki restoranlara göz attık. İsveç mutfağından lezzetler tatmak amacındaydık. İstanbul’da İsveç mutfağı spesiyaliteleri olan meşhur köfteleri, somon buğulamasını IKEA’da görmüş ve tatmıştık. Daha değişik şeyler tadar mıyız diye umuduyla dolaşırken sonunda Tapas adlı İtalyan ve İspanyol tarzı yemekleri ve servisi olan bir yerde karar kıldık.

Akşam yemeği sonrasında ise her zaman yaptığımız gibi cafe’lerden birine oturup, İsveç halkı ile sohbet edip kültürleri ve yaşayışları hakkında bilgi almaya çalıştık.

Ertesi gün kahvaltı sonrasında ilk durağımızda Sodermalm bölgesine gitmeye karar verdik. Gamla Stan gibi burası da ana karaya köprülerle bağlı küçük bir adacık.

Stockholm’ü tepeden seyretmek için en ideal yerlerden biri. Metro ile ulaştığımız bölgede şehri ve limanı adeta Çamlıca Tepesi’nden İstanbul’u izler gibi seyretmek mümkün. Limanda gün içinde İskandinav ülkelerine harekete hazır birçok gemi, çok güzel bir manzara oluşturuyor. Kuş bakışı manzaralı bol bol fotoğraf çekme imkânı bulduk. Manzaranın tadını çıkardıktan sonra yürüyerek tepeden sahile aşağı indik. Kahve içebileceğimiz bir yerler ararken sahilde karaya bağlı cafe-bar işlevi gören mavna tipi teknelerde kahve yerine buz gibi fıçı bira içtik.

Şehrin haritadan görünümü ilk bakışta küçük adacıklar yüzünden gezmek için biraz karışık gözükse de yola çıktığınız zaman gidilecek yerleri bulmak pek zor değil. Şehrin içinde gerek otobüsleri gerekse metroyu kullanmak kolay. Varmak istediğiniz noktaya rahatça ulaşıyorsunuz. Hatta birçok yere yürüyerek bile gidebilirsiniz.

Gezimiz sırasında bir sonraki durağımız Nobel Ödülleri’nin töreninin yapıldığı ve ödüllerinin dağıtıldığı bina oldu. Yol üstünde pazar ayini yapılırken birkaç kiliseye girmek istedik. Paris’te Notre Dame, Londra’da St.Paul’s gibi birçok kilisede pazar ayinlerini izlemek ve katedralleri görmek mümkündür. Ancak buradaki ayin saatinde bazı kiliselere gezmek amaçlı olarak girmemize maalesef izin vermediler. Bazılarına sadece kapısından içeri bakabildik.

Stockholm’e gelmeden yaptığımız araştırmada gezilmeye görülmeye değer çok güzel metro durakları olduğunu öğrenmiştik. Bu durakları gidip görmenizde fayda var. Adeta Moskova’daki metro istasyonları gibi görkemli, mimarisi ve dekorasyonu görülmeye değer yerler.

CRUİSE İLE HELSİNKİ’YE DOĞRU

Akşamüstü saat 17.00’de Stockholm’den Helsinki’ye hareket eden gemiye binebilmek için biletinizi önceden ayırtmanızda fayda var. Bu şekilde gemiye yarım saat kala bile gidip binebilirsiniz. Siljia Line firmasının Serenad gemisine taksi ile ulaştık. Gemiye binerken hatıra için fotoğraf çeken ayrıca enteresan kıyafetler ve gösterilerle karşılayan (Sırık bacaklı, soytarı kıyafetli, 18. yüzyıl saraylısı gibi) görevliler size “hoş geldiniz” deyip güler yüzle yardımcı olmaya çalışıyorlar. Doğru üst güverteye çıkıp geminin Stockholm’den ayrılışını izledik. Küçük küçük adaların sahillerini adeta yalayarak ilerliyordu gemimiz.


Baştan aşağı gezip gemiyi tanımaya çalıştık. Bağdat Caddesi’ni andıran alışveriş caddesinden, casino’larına, cafe’lerden restoranlarına yüzen bir adadaydık sanki. Akşam yemeği için, çok makul fiyatlara hatta ucuz denecek fiyatlara deniz ürünleri yemeğe karar verdik. Somon fümeli ve deniz mahsulleri karışık tabağı ile şarap keyfi yapanlar vardı. Yemek sonrası biraz güvertede oturup Beyaz Gecelerin tadını çıkartabilme şansımız oldu. Zira hava saat 23.30’dan evvel kararmıyor. Biraz dev ekranda şov izleyip biraz barda lafladıktan sonra arzu ederseniz ve meraklıysanız Casino’daki makinelerde şansınızı deneyip vakit öldürebilirsiniz. Oyun makineleri Las Vegas’taki gibi neredeyse tuvaletlerin girişine bile konmuş.

Kamaralar iki ya da dörder kişilik ranzalar halinde, tuvaleti içinde küçük yuvarlak pencereli dizayn edilmiş. Çok konforlu olmasa da temiz, düzgün ve ihtiyaca cevap veren kamaralar.

Ertesi sabah erkenden uyandık. Kahvaltımızı etmek üzere açık olan restoran ve cafe’lerden hoşumuza giden birine oturduk. Saat tam 10.00’da bildirilen zamanda gemi Helsinki’ye yanaştı ve kapılarını açtı. İki-üç sıra halinde gemiden ayrıldık.

MEYDANLAR VE KATEDRALLER

İstanbul’dan otel rezervasyonunuzu yaparsanız direk otele yerleşip şehir turuna hemen vakit kaybetmeden başlayabilirsiniz. Meşhur Pazar Meydanı (Market Square) limanda bulunuyor. Sebze ve meyvelerin yanı sıra giyim ve hediyelik eşyaların tezgâhta sergilendiği, arada bizim çay bahçeleri tarzında cafe’lerin bulunduğu şirin ve kalabalık bir yer Pazar Meydanı. Pazarın Olimpiya denen gemi limanı tarafında Uspenski Katedrali bulunuyor. Katedral, kiremit renkli duvarları, burgulu yeşil renkli sivri kubbesi ile Ruslardan kalma Ortodoks bir kilise olduğundan insana Kızıl Meydan’ı çağrıştırıyor.

Helsinki’nin adeta simgesi ve ilk akla gelen yeri ise Senato Meydanı (Senaatintori). Meydandaki Rus Çarı 2.Alexandr heykeli önünde resimler çekip mavi kubbeli bembeyaz bir kuğu gibi tepede duran katedrale çıkmaya karar verdik. Yaklaşık yüz basamakla tırmanılıyor buraya. Avrupa’nın en büyük orglarından biri bu kilisede bulunuyor. Bu katedralde yıl içinde festivaller, sergiler, konserler yapılıyormuş. Kiliseyi, orgu ve tepeden aşağı Senato Meydanı’nı fotoğraflayıp aşağı indik.

Meydanda meşhur Fin hamamları (Sauna) malzemeleri satan dükkânlara girdik.

Sabunundan köpüğüne, havlusundan terliğine aklınıza gelen her türlü sauna malzemesi satılıyor buralarda.

Güneşin tam tepemizde olduğu saatlerde sıcaktan bunalınca bir şeyler içme ihtiyacı hissettik ve Pazar Meydanı’na tekrar geri döndük. Meyve ve içecek şeyler alıp bir cafe’de oturduk.

Önceden yaptığım araştırmalara göre 1966 yılında kaya bloğunun içine oyularak yapılmış bir kilise olan Temppeliaukio hakkında bilgiler edinmiştim. Bu kiliseyi görmeye yürüyerek gidebileceğimizi öğrenince bir sonraki hedefimiz Temppeliaukio oldu. Yol üzerinde marka mağazaların yan yana dizildiği ağaçlık ve park içinde olan caddeyi gezip parkında dinlenebilmek de mümkün.


FİNLANDİYA’YA DAİR

Son olarak Finlandiya ile ilgili birkaç bilgi daha aktarmak istiyorum. Laponya bölgesi Finlandiya’nın kuzeyinde, Kuzey Kutbu’na en yakın meridyeninde yer alıyor. Kurt köpeklerinin ve Ren geyiklerinin çektiği kızaklarda yol alıp Eskimolar gibi iglo’larda yaşamı görmek ve ilginç bir deneyim geçirmek isterseniz en doğru adres Laponya’dır. Buz otellerde konaklamak, sanırım yaşanmamış bir seyahat gerçekleştirmeniz için fırsat olacaktır.

Helsinki’de de Stockholm’deki gibi Hop On- Hop Off Sightseeing tur almak, otobüsle hem turistik yerleri görüp hem de aralarda dinlenebilmek mümkün.

Bu iki şehri birlikte görebilmek için benim tavsiyem dört gününüzü ayırmanız. Örneğin hafta sonu bir sabah yola çıkıp, ilk geceyi Stockholm’de, ikinci gecesi gemide, üçüncü geceyi de Helsinki’de geçirip, dördüncü günün sonunda dönebilirsiniz. Böylelikle iki iş günü kaybedip, iki gece otel parası ödeyip dört günde iki ülke, bir Cruise tecrübesi yaşamış olursunuz. Aynı şekilde Stockholm’den diğer bir Baltık ülkesi Estonya’nın Talin Letonya nın Riga,şehrine de kalkan gemiler var. Bu destinasyonu merak ediyorsanız Stockholm-Talin turunu yapabilme şansınız da var.

Letonya / Riga

Estonya / Talin


Bir Tutkudur Seyahat…