Madrid – Yel Değirmenleriyle Savaşan Kent

“Kar yağıyor / ve sen böyle “No pasaran” deyip / Madrid kapısına dikilmeden önce / her hâlde vardın. / Ne bileyim / meselâ / Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin. / Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki / kuzeyde almış olduğun yarayı saklamaktadır./ (…) / Belki Puerta del Sol’da küçük bir dükkânın vardı / renkli İspan­yol yemişleri satardın.”

Büyük şair Nâzım Hikmet’in dizelerinde böyle geçiyor Madrid; ya da Arapların verdiği adla “Magerit” mi demeli?.. Oysa bugün Araplardan hiç iz yok kentte. II. Philip zamanında başkent olarak düşünülen Madrid aslında ete kemiğe bürünmüş bir kent. Ozanlara, müzisyenlere verdiği esinle dünyanın dört bir yanında anılıyor adı.

Madrid sözcüğü Arapça “Magerit”ten geliyor. İberya Adası’nda deniz seviyesinden 650 metre yüksekte kurulan Madrid’in içinden Manzonareğ Irmağı geçiyor. 1651’de II. Philip zamanında kurulan kent, III. Charles döneminde daha da gelişmiş, genişlemiş. Burada her şey oldum olası bir numara büyükmüş; başkentin Castilla Yaylası’nda can sıkıcı bir kasaba olduğu zamanlarda bile. Mimarisi anıtsal; öyle ki caddelerin görünümleri içinde, bir bakanlığı bir bankadan, bir bankayı bir kışladan ayırt etmek hiçte kolay bir iş değil!

Bin üç yüz kilometre karelik alana yayılan kentte ilk göze çarpanlar tarihî binalar ve çeşmeler. İspanyol mimarîsinin belki de en belirgin özelliği oldukça daracık balkonlu evleri. Alabildiğine geniş caddelerin kenarlarına, tabir yerindeyse mısır taneleri gibi düzgün dizilmiş evlerin balkonlarında keyif yapan İspanyolları göremiyorsunuz bunun için.

1361’de başkent olan Madrid’in üçte biri park olarak düzenlenmiş. Madrid’i baştan başa kateden “Paseo de la Castellena” Bulvarının boyutları, Paris’teki benzerlerini gölgede bırakacak kadar geniş.

İspanya, daha önceden de belirttiğim gibi uzun bir dönem değişik Arap kabilelerinin hâkimiyeti altında kaldığı için mimarîde Doğu etkisinin izlerini görmek mümkün. Yapımı XII. yüzyıla kadar inen kiliselerde bile Arap etkisi açık biçimde seziliyor. Arap-Müslüman kültürünün izleri yalnızca mimarîde değil, konuşma şeklinden dansa kadar pek çok yerde rastlanıyor.

Kent geçirdiği tarihsel süreçleri, canlı bir organizma gibi kendi içinde yoğurmuş ve kendi yapısına katmış. “Romantik Madrid” böyle alanlardan biri: Şehir, Aydınlanma Ça­ğı’ndan III. Carlos’a, XIX. yüzyılın unutulmaz kraliçesi İsabella’ya kadar uzanan geniş bir yelpazenin soluğunu üzerinde taşıyor. Madrid’e bir kimlik kazandırmak için tüm üsluplar birbirine girmiş.

İşte bu dönemden kalan kenti anlatacak en uygun sözcük: “Görkem”… Her şey görkemli burada. Süslü yapılar, havuzlu ve heykelli meydanlar, geniş caddeler, uyumlu yapı adaları ve geceleri tüm kenti bir düş âlemine çeviren ve her yerde gölge oyunları yaratan bir aydınlatma. Madrid her an ışık seli ile yıkanıyor.

Madrid’e gelip de Prado Müzesi’ni gezmeyene gülerler. Avrupa’nın en önemli müzelerinden biri olan Prado, pek çok ressamın tablosuna ev sahipliği yapıyor. 120 salonda 3 bin tablo sergileniyor. El Greco, Velasquez, Tizian, Raffael, Ribera ve Goya’nın yanı sıra Riber, Murillo, Rubens ve Bosh… Tüm ressamların kendi üslûplarını yansıtan en güzel örnekler de bu müzede görülebilir. Müzenin en değerli tabloları ise Valazques’in “Las Meninas”ı. Ziyaretçilerin müzeye ilgisi öyle yoğun ki, Özel kolleksiyon bölümün önünde en az yarım saat kuyrukta beklemek zorunda kalıyorsunuz.

Prado’nun hemen karşısında Alman kökenli Thyssen-Bornenisza ailelerinin özel koleksiyonunun sergilendiği Thyssen Müzesi bulunuyor. XIII. ve XX. yüzyıllar arasında yaşayan Duccio, Van Eyk, Dürer, Caraviggio, Rubens, Van Gogh, Gauguin, Mondrian, Klee, Hopper gibi ünlü ressamların tablolarını içeren bu müzede 800 tablo, heykel ve halı bulunmakta. Kültür üçlüsünün sonuncusu Kraliçe Sofia’nın ismini taşıyor. Reina Sofia müzesi. Piccaso, Dali ve Miro’nun eserleri çoğunlukta.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Madridliler eğlenceyi, alış verişi, elbette kahveyi seven insanlar. Geceleri kent merkezi adeta karınca yuvasına benziyor. Sanki bir “Bombay”. Hele bizim Beyoğlu’muz sayılan “Gran Via” da cehennem gibi bir trafik var. Sadece Madridliler değil tüm İspanyollar böyle. Ancak, bu eğlen­ce ve dinlence alışkanlıklarını biraz fazla ileri götürmüşler. İspanya’da büyük mağazalar hariç, esnafın çalışma süresi sabah 10.00’dan öğleden sonra 14.00’e ve akşamüzeri 17.00’den akşam 19.00’a kadar… Öğleden sonra 14.00 ile 17.00 arası uykuların kutsalı “Siesta” zamanı. Siesta da İspanyollara Endülüs döneminden kalma bir âdet. Müslüman Araplar, peygamberimizin sünneti olan ve “kayûle” adı verilen öğle uykusunu İspanyollara miras bırakmışlar. Ama, İspanyollar siestayı uykudan çok, dalga geçmek için kullanıyorlar.

Unicode

Madrid, pek çok ozana ilham vermiş bir kent demiştim. İşte bunlardan biri de Şili’nin Nobel ödüllü ünlü şairi Pablo Neruda. Bakın nasıl anlatmış Madrid’i dizelerinde:

“Madrid’in bir mahallesinde kalırdım.

Görünürdü, oradan, uzaktan

Kastilya’nın çökük güzü.

Kocaman derin bir okyanus gibi

‘Çiçeklerin Evi’ydi evimin adı.

Fışkırırdı sardunyalar her yandan

Evim güzel bir evdi.”

Kentte sayısız dükkân, galeri, kahve ve lokanta var. Bunlar özellikle Puerta del Sol ve bilhassa Plaza Mayor’un çevresinde öbeklenmiş.  Yaşam tutkusunun hayat bulduğu Madrid kahvelerinin en ünlüsü Cafe Guinon. Hemingway’den Luis Bunuel’e kadar birçok kişinin oturduğu Recoletos Bulvarı üzerindeki ünlü kahvelerin kapısında insanlar kuyrukta bekliyor. Yahya Kemal, “Madrid’de Kahvehane” adlı şiirini burada mı yazdı acaba, diye düşünmeden edemiyoruz.

“Madrid’de kahvehaneyi gördüm ki havradır / Bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır.”

Puerta del Sol, İspanya’nın en popüler meydanlarından biri. 1978 yılında burası Madrid’in “coğrafî merkezi” olarak kabul ediliyordu. Madrid’in ve İspanya’nın bütün caddeleri, burada “sıfır” kilometreden başlar. Randevular burada verilir. Yılbaşı dahil tüm kutlamalar bu meydanda yapılır. Ayrıca Madrid’in sembolleri olan kocayemiş ağacına tırmanan “ayı” heykeli de  bu meydandadır.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda bir vahşet örneği olan boğa güreşlerinin yapıldığı Plaza de Mayor, mimarî açıdan Avrupa’nın en tanınmış arenalarından biri. Yapımına 1617’de III. Philip’in emriyle başlanmış. Taç giyme törenleri, kraliyet düğünleri, turnuvalar, yargı ve infazlar hepsi bu alanda yapılırmış. Meydanı çevreleyen dükkân ve lokantalar akşamları en pırıltılı giysilerini giyerek selâmlıyorlar geceyi. Bunların arasında en çok şekerciler ve hamur ürünleri satan dükkânlar göze çarpıyor; ancak İspanyollar Amerikalılar gibi hamur işlerine düşkün olduklarına rağmen nedense onlar gibi şişman değiller.

III. Charles döneminde başlayıp 1792 yılında tamamlanan Cibeles Meydanı’nda bulunan anıtta, Tanrıça Kibele aslanlar tarafından çekilen bir arabada betimlenmiş. Bu figür bize hiç de yabancı değil. Çünkü, Kibele (Artemis) Anadolu kökenli bir tanrıça ve özellikle Yunan mimarî ve heykeltıraşlığında değişik betimleriyle karşımıza çıkıyor. Kibele sanki dev fıskiyelerin arasından orta ve güney Amerika yerli halkının ıstırabını haykırıyor. Kibele ünlü Bergama Sunağı’nın kabartmalarında da yine aslanların çektiği arabasında betimlenmişti.

Retiro Park, eski bir sarayın bahçesi. 1869 da halka açıldı. İçinde havuzlar, bahçeler, anıtlar ve ünlü Kristal Sarayı bulunmakta. Retiro Parkında şekilli bitkileri ile Fransız, heykel ve çeşmeleri ile İtalyan ve geniş çim alanları ile İngiliz bahçeciliğinden alıntılar yapılmış!

Bence bir insanlık utanç alanı olan Los Ventas Arenasının önünde bir heykel var. Herhalde ünlü matador “El Cordobes”e ait. Heykelin altında şöyle bir yazı okunuyor “Bir matador ölür, bir melek doğar”… Niye efendim! Bence bu yazının doğrusu şöyle “Bir matador ölür, bir katil temizlenir ve doğru cehenneme gider”…

Hızlı trenle birlikte fonksiyonunu kaybeden Atocha Garı 1992 yılında Rafael Moneo tarafından kış bahçesine, dönüşmüş. Sıcaklığın 26°C de tutulduğu ferfoje ve cam iskeletli Tropikal Bahçe’de rutubet fıskiyeler kanalı ile  sağlanıyor.

İspanya’da uzun süre hüküm sürmüş Fransız Burbon ailesinin en önemli eseri olan Kraliyet Sarayı (The Royal Palace), İspanya’nın en görkemli yapılarından biri. Madrid’in en yüksek yerinde kurulmuş olan bu saray, Avrupa’daki diğer benzerleri gibi yağma veya yangına maruz kalmamış. Bu nedenle de bugün dimdik ayakta. Sarayın belki de en ilginç yanı, içinde tam 1118 adet saat bulunması. Bu saatleri kurmakla görevlendirilmiş özel bir memur bile var. Değişik mimarî üslûpları barındıran sarayın tam 2864 odası bulunuyor. İnanılması güç bir sayı bu. Günümüzde avcı kralları, bazı resmî davetler için bugün de  bu sarayı kullanıyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Asuan Barajı’nın yapımı sırasında su altında kalan “Debud Anıtı”, Mısırlılar tarafından İspanyollara armağan edilmiş ve Madrid’e dikilmiş. Anıtın geçmişi 2500 yıl geriye dayanıyor.

Madrid’deki diğer ünlü bir meydan İspanyol Meydanı. Burada hemen her gün ziyaretçilere yönelik “flâmenko gösterileri” gerçekleşiyor. Kastanyetlerini şıkırdatarak eteklerini savuruyorlar ve yüreğinizin bir köşesinde gizli kalan coşkunluğu yeniden diriltiyorlar.

İspanyol Meydanı, II. Dünya Savaşı sonrası adeta bir güç sembolü gibi dikilmiş beton bloklarla kuşatılmış geniş bir alan ile, bu alanın içindeki parktan oluşuyor. Parkın ortasına, ünlü İspanyol yazar Cervantes elinde bir kitap olduğu hâlde betimlenmiş. Miquel de Cervantes, Türkler tarafından sakat bırakıldı, korsanların saldırısına uğradı, Mağribliler onu bıçakladı, rahibelerce aforoz edildi, Sevilla’da tutuklandı, Cezayir’de hapis yattı. Cervantes’in heykelinin hemen ayaklarının dibinde, o ünlü kahraman Don Kişot, sivri sakalı, sarkık bıyıkları ile atının üzerinde mağrur bir ifadeyle duruyor. Yorgun, ama aynı zamanda inançlı bir hâli var. Yorgunluğu yel değirmenleriyle giriştiği savaştan olsa gerek!.. Zaten değirmenin böğrüne sapladığı mızrak da hemen yanı başında… Sanço Panço’suz bir Don Kişot düşünülemez elbet. Sanço Panço da Rosinante isimli eşeğinin üzerinde havuzun durgun sularına karşı rehavete ilerler gibi…

Bir cumartesi akşamı sıkılınca kendimi La Via Grande’ye atıyorum. Sere serpe bedenleri üstünde boya ve dövme, alına, yanağa, dudağa, göbeklere delgi ile yerleştirilmiş metal parçalar, her yana uzayan tuhaf giysiler, rugan çizmeler, dağcı botları, sarı, yeşil, mor meçli kısa veya uzun saçlar, kısaca özeti, tuhaflık(!) ve kaybolmuş bir gençlik.

Kurtuba ya da Uzaklardan Gelen Son Emevî

Guadalkivir‘in sol yakasında, lüks bir otelin terasındayım. Kurtuba‘nın mimarî dokusuyla hiç uyuşmayan bir yapının en üst katında. Bulunduğum yerin tek özelliği, eski kentin en iyi buradan görünmesi. Kurtuba karşıda, ilkyaz yağmurları ile kabarıp genişleyen ırmağın öte yakasında dar sokakları, beyaz duvarlı evleri, Alcazar‘ı, gölgesi suya vuran ünlü La Mezquita‘sıyla uzaklaşıyor gibi. Belki de iki yakayı bağlayan eski Roma köprüsü bu uzaklık duygusuna yol açan, Endülüs halifelerinin kentini ulaşılmaz, gizemli kılan. Sular taş köprünün ayakları arasından akıp gidiyor işte,  sazlıklardan oluşan adacıklarda bile duvarlar, sur yıkıntıları, eski bir değirmenin hayaleti var. Bir de Molino de la Albolifia, yani bir zamanlar bu yörenin simgesi olan bostan dolabı. Çarkının ağır bir devinimle dönüşünü buradan izleyemiyorum; ama aşağıdan aldığı suyun yukarıdan geldiği yere, yine ırmağa dökülüşünü tahmin edebiliyorum.  Gıcırtıyla dönerken inliyor dolap.

Zamanın çarkı inildeyerek dönüyor işte, savaşlar yıkımları, yıkımlar yok oluşları izliyor. Üç yüz yıl boyunca bu kentte hüküm süren Emevî hanedanından ne kaldı geriye? Nerede yüz binlerce el  yazması ciltten oluştuğunu bildiğimiz

II. Hakem‘in, İbn Futeys‘in kitaplıkları, havuzlu bahçeler, Medinâ‘nın  dolambaçlı  sokaklarını  dolduran  Yahudi, Arap,

Berberî, Hristiyan, Mecuzî toplulukları, nerede o renkli güzelim kalabalık? Ve efendilerin saltanatı, arkların içinden akan suyla sarayda mavi yeşil çinilere sıçrayan kan? Bilim yuvası okullar, kandil ışığında sabahlara dek kopya edilen Kur‘an‘larla astronomi kitapları, İdris‘in haritaları ile usturlabı, İbn‘ül Arabi‘nin, İbn Hazm‘ın, İbn Rüşt‘ün kelamları, ―Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba‖ya ağıt yakan Şerif er-Rundi‘nin, adını Akdeniz‘in simgesi zeytin ağacından alan İbn Zeydun‘un o güzelim müveşşah ve zecelleri, Maymunid‘in her derde deva ilaçları şimdi nerede? Medinet-ül Zehra‘da görkemiyle göz kamaştıran sarayların, portakal bahçeleri ile havuzların yerinde yeller esiyor artık. Ve bugün Batı Avrupa‘nın ortak belleğinde bir anı bile olmayan eski Endülüs İbn Haldun‘un öngördüğü tozlu tarih sayfalarında yaşıyor.

Kol saatimde yelkovanla akrebin yarışı hâlâ sürüp gidiyor ama… Diyeceğim şu ki, Molino de la Albolafia‘yla Gongora‘nın anısına dikilmiş anıtın arasındaki mesafe çok kısa; bulunduğum yerden baktığımda her ikisini de görebiliyorum. Gel gelelim o mesafeyi kat eden yüzyıllar var arada. Roma lejyonlarından Vizigotlar‘a, La Mezquita‘nın şadırvanından loş ve karanlık kiliselere, Tora‘ların korunduğu eski sandıklardan Kolomb‘un yumurtasına koskoca bir tarih var. Dolap inleyerek döne dursun, ben işte bu tarihin akışına bırakmalıyım kendimi. Kurtuba‘yı halifeliğin merkezi yapan Emevî soyundan bir kaçağın, Mavera-ün-nehir‘de doğduktan sonra  ―makus  talihini‖  yenebilmek  için  çöllerde  yıllarca  at koşturup yüce dağlar aşan, yedi deryalar geçen, Şam‘dan kalkıp ta buralara, dünyanın bir ucuna gelen İbn Muaviye‘nin olağanüstü serüvenini anlatmalıyım. Kurtuba tarihi onunla

başlamıyor belki; ama kentin üç yüzyıl boyunca artarak sürecek görkemi onun öyküsünden kaynaklanıyor.

Halife II. Hişam‘ın torunuydu Abdurrahman, babası Emevî soyundan bir prens, annesi Berberî kökenli bir köleydi. On dokuz yaşına dek dedesinin Fırat kıyısındaki sarayında büyümüş, cariyelerle haremağaları tarafından el üstünde tutulmuş, iyi bir eğitim almıştı. Şairdi. Aşkı savaşa, musıkîyi kılıca yeğliyordu. Ne var ki El Rusafa sarayındaki mutluluk, işret sofralarıyla kadınlardan, şarapla musıkî ve şiirden ibaret bu sorumsuz yaşam, fazla uzun sürmedi. Hanedan‘ın can düşmanı Abbasiler, doğu vilayetlerinde başkaldırdılar. Abdurrahman‘ın yıllar sonra bile düşlerine girecek, korkulu bir karabasan gibi ömrü boyunca peşini bırakmayacak siyah bayraklarıyla halife II. Marvan‘ın üzerine yürüdüler. Marvan savaşı yitirince iktidarı ele geçiren Abu   el-Abbas,   bizzat   kendisinin   seçtiği   El-Saffah, yani

Kandöken‖  adının  gereği,  Emevî  soyunu  katletmeye  karar verdi. Yalnızca yaşayanları değil, ölüleri bile  rahat bırakmadı. Eski halifelerin Şam‘daki mezarlarını açtırarak Muaviye‘nin küllerini çöle savurttu, Hişam‘ın cesedi haça gerildikten sonra yakıldı. Abdurrahman‘ın yeğenlerinden biri, el ve ayakları kesilerek bir eşeğe bindirilip diyar diyar dolaştırıldı. Hişam‘ın kızı prenses Abda, hazinenin yerini söylemediği    için    hançerlenerek    öldürüldü.    ―Kandöken‖ Abbas bu yaptıklarıyla da yetinmeyerek, ülkenin dört bir yanına tellallar gönderip Emevîleri bağışladığını ilan etti. Sonra da, sarayına davet ettiği tüm Emevî ileri gelenlerini muhafızlarına öldürttü. Yerde can çekişen cesetlerin üzerinde raks  edilip  şarap  içildiğini  yazıyor  eski  kaynaklar, şölenin

sabaha dek sürdüğünü, ud sesleriyle gazellerin son nefeslerini verenlerin inleyişine karıştığını belirtmeyi de unutmadan.

İşte bu dehşet ortamından bile sağ kurtulabildi Abdurrahman, ağabeyi Yahya da boğazlanınca küçük kardeşini ve oğlu Süleyman‘ı yanına alıp doğuya doğru at koşturarak izini kaybettirmeyi başardı. Kurtuba‘da noktalanacak uzun yolculuğu boyunca onu bir an olsun yalnız bırakmayan kölesi Bedri‘yle birlikte Fırat‘ı geçti. Kervansaraylarda konaklayıp viranelerde gizlendi. Ne var ki, Abbas‘ın adamları çok geçmeden izini buldular ve gözleri önünde kardeşiyle oğlunu kılıçtan geçirdiler. Abdurrahman ise katillerin elinden yaralı kurtulabildi. Yapayalnızdı artık. Bu dünyada Bedri‘den başka ne bir yakını ne bir dikili ağacı vardı. Bu kez batıya yöneldi. Her an öldürülebileceği korkusuyla kimliğini gizleyerek, mağaralarda, ağaç kovuklarında geceleyip gündüzleri dörtnala at sürerek Ürdün‘den Filistin‘e, oradan İskenderiye‘ye doğru yoluna devam etti; Libya çölünü geçerek Keruan‘a vardı. Oradan ötesi Arapların İfrikiya adını verdiği topraklardı. Bu toprakları da ardında bırakıp annesinin kabilesi Nafza‘ya sığındı. Bu kabile Ceuta yöresinde yaşayan Berberî kabileleri arasında en savaşçısıydı. Orada silah kullanmayı, kılıç kuşanıp kelle kesmeyi öğrendi. Düşmanlarıyla savaşa hazırdı artık. Ama Şam çok uzaklarda kalmıştı. Hem Abbasi Devleti hâlâ güçlüydü. Oysa karşıda, 20 küsur yıl önce Tarık bin Ziyad‘ın geçtiği denizin ötesinde Endülüs denilen, henüz sağlam bir yönetimin oluşmadığı, uçsuz bucaksız bir ülke vardı. Kaçak prens, son Emevî Abdurrahman, eski kölesi, can yoldaşı Bedri‘nin önerisiyle Cebel-ü Tarık‘ı geçerek Endülüs‘e ayakbastı ve hem Berberîlerin hem Arapların

desteğini almayı başardı. Sevilya‘da bir kahraman gibi karşılandıktan sonra Kurtuba üzerine yürüdü. Kentin valisi Yusuf al-Fihri‘yi bozguna uğratarak iktidara el koydu. Böylece İber Yarımadası‘nın neredeyse tümünü üç yüzyıl boyunca egemenlik altına alacak Emevî hanedanının temelleri atılmış oldu. Kurtuba, beş yıl kaçtıktan sonra yitirdiği her şeyi yeniden ele geçiren bu gözü pek delikanlı sayesinde yeni ve güçlü bir yönetime kavuştu. Kent kısa sürede gelişti. Su yollarının kazılmasına, Alcazar‘la La Mezquita‘nın yapımına başlandı. Yahudi ve Hristiyan halk inançlarında özgür bırakıldı. Hoşgörü ve güven ortamında, yeni bir toplum düzeni kuruluyordu Guadalkivir‘in kıyısında. Yine de her şey tozpembe değildi. En yakınlarından bile kuşku  duyan  Abdurrahman,  ―Kandöken‖  kadar  zalim  bir hükümdar olmuştu. Rakiplerini acımadan öldürtüyor, egemenliğini tanımayanların ocağını söndürüyor, onu iktidara taşıyanları küstürüyordu. Bu davranışlarında da pek haksız sayılmazdı. Abbasiler Kurtuba‘da Emevî yönetimini devirmek için her çareye başvuruyor, karışıklık çıkartıp isyanları körüklüyorlardı. Belki bu yüzden kendisine başkaldıran bir isyancının kellesini kesip tuzlatarak bir kutuya koydurttu Abdurrahman. Ve bir mektupla birlikte Bağdat‘a gönderdi. Batı halifesinin mektupta ne yazdığını bilmiyoruz. Ama eski kaynaklar kutuyu açan Doğu halifesinin  ―Allah‘a  şükürler  olsun  ki  bu  İblisle  arama  bir deniz koymuş‖ diye dua ettiğini yazıyorlar. Yine eski kaynaklara bakılırsa, uzun boylu ve sarışındı. Bir gözü, belki uzun yıllar karanlıkta yaşamak zorunda kaldığından, belki de bir hançer yarası aldığından, görmüyordu. Kurtuba‘da yaşadığı 32 yıl boyunca doğup büyüdüğü ve bir gün her şeyini yitirdiği ülkesini unutmadı. Bugün hâlâ Kurtuba

evlerinin iç avlularını süsleyen La Mezquita‘nın şadırvanını, her biri ayrı biçim ve renkteki sütun ormanının devamı olan nar ve portakal ağaçlarını ona borçluyuz. Abdurrahman bir şiirinde şöyle dile getiriyor sürgün acısını:

Bir hurma dalına baktım yurdundan ayrılmış Uzak Batıdan ta El – Rusafa’dan gelen

Dedim: İkimizde yaban ellerdeyiz.

Çok zaman uzak yaşadım sevdiklerimden.

Uzaktan gelen son Emevî sayesinde yeni bir uygarlık yeşerdi burada. Batının gelişmesinde, Orta Çağ karanlığından kurtulup  Rönesans  ve  ―aydınlanma‖ya  ulaşmasında  önemli katkıları olan bir uygarlık. İşte bu sürecin altını çizmek gerekiyor, Endülüs tarihini ele alırken. Oysa son yıllara dek Avrupalı tarihçilerin, birkaçının dışında, söz konusu süreci araştırmaktan özellikle kaçındıklarını biliyoruz.Kurtuba‘ya bakıyorum. Orada, ırmağın öte yakasında başlayıp dağa doğru yayılıyor kent. Bir zamanlar İslam‘ın en görkemli dönemine tanık olmuş bu duvarlar, diye düşünüyorum, sazlıkların içinden fışkıran ağaçlıkların gölgesinde ayrı dinlerden insanlar barış içinde yaşayabilmişler. Ezan sesi çan sesine karışmış, bir Müslüman, Yahudi komşusuyla konuşup dertleşebilmiş, hatta kız alıp vermişler birbirlerine. Derken yine Yunus‘un dizeleri geliyor aklıma. Bu kez dertli dolaptan dem vurmuyor şair, yılların ötesinden insanlık dersi veriyor bize:

Sen sana ne sanırsan Ayrığa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…

Bilbao – San Sebastian

Bir Bask Masalı: Bilbao, San Sebastian

Uzun yıllar bir iç liman olarak nehir taşımacılığı merkezi olan, Edna nehri üzerindeki Bilbao, küreselleşme ile önemini yitirmiş. Uzun yıllar boyunca nehir kenarında terk edilmiş, paslı, rutubet kokan gri binaları ile adeta terk edilmiş bir hayalet şehri dönmüştü.

Ölçek ekonomisinin etkisi ile şehrin tamamen haritadan silineceğinden endişelenen Belediye Başkanı, nehir kenarına görkemli, o güne kadar hiç yapılmamış bir yapı ile dünyanın en önemli koleksiyonlarını taşıyabilecek bir müze inşa etmeye karar verir. Müzenin konumu her saat ışığı çok iyi alabilecek şekilde ödüllü Mimar Frank Gehry’e verilir.

Ünlü mimar akışkan bir malzeme ile her rengin çeşitli şekillerde yansıyabileceği adeta atmosfer koşulları ile farklı ruhlara bürünen başlı başına bir başyapıt olan bir cam ve demir ağırlıklı eğrisel bina tasarlar. Böyle harika bir binaya sahip olunca Bilbao şehir yönetimi Guggenheim Ailesi ile kentlerinde Guggenheim Müzesi açılması konusunda anlaşmaya varırlar.

1997 yılında Gugenheim Müzesinin açılmasından sonra eski bir sanayi şehri olan Bilbao adeta küllerinden yeniden doğar ama bu defa bir turizm ve sanat merkezi olarak cazibe merkezi olur. Müzenin yanı sıra eski rıhtımlar da hızla harika lezzet noktalarına, konaklama merkezlerine dönüşünce şehir Barselona ve Endülüs Bölgesi’nden sonra en çok ziyaretçi çeken merkez haline gelir.

Bilbao şehir merkezi, araçların sadece belli saatlerde girebildiği, dar sokaklardan oluşmaktadır. Gündüz boş gibi görünen şehir sokakları, akşamları mesai sonrası İstanbul otobüsleri gibi kalabalık hale gelir.

Bilbao’da yemek eşsiz bir deneyimdir. Nadiren pahalı restoranlar bulsanız da Bilbao yemek kültürü daha çok küçük publar ve buralarda Pinxtos adı verilen (Barselona’da tapas olarak isimlendirilen) küçük atıştırmalıklar ile ünlüdür. Ağırlıklı et ve balık ürünlerinin birlikte servis edildiği bu küçük atıştırmalıkları yerel şaraplar ile tatmak gerçekten keyif vericidir.

Bunun dışında eski şehrin biraz dışında, Guggenheim Müzesi içinde biri Michelin yıldızlı olmak (Neura Restoran) üzere üç adet restoran da bulunmaktadır. Bu restoranlar da gerek nehir manzarası ile gerekse de lezzeti ile oldukça keyif vericidir. Önceden rezervasyon yapılmasının şart olduğunu da belirtmek gerek.

Bilbao şehri içinden geçen nehir ile, üzerindeki şık (tasarım ödüllü) köprüler ile, sürekli güneşli ve bulutlu atmosferi ile günün her saati fotoğraf sanatına gönül vermiş insanlara harika kadrajlar sunar. Adeta kötü fotoğraf çekmenin imkansız olduğu bu şehirde altın sarısı rengi ile gün batımında Guggenheim Müzesi adeta ile şehir ile etkileşime geçer…

Bilbao’dan başka Bask bölgesi şehirlerine gitmek için en uygun seyahat aracı tren veya otobüslerdir. Oldukça uygun maliyetler ile Bilbao’dan San Sebastian’a gitmek gerek konaklamalı, gerekse de günü birlik bir etkinlik olarak oldukça kolaydır.Fransa’ya sadece 18 km uzaklıkta olan San Sebastian, önceleri İspanyollar için önemli bir deniz kuvvetleri limanı olsa da günümüzde büyüleyi güzelliği ile kalpleri fethediyor. Altın rengi kumsalı ve turkuaz denizi ile La Concha koyu ile Atlantik okyanusuna açılan kapı olan San Sebastian aynı zamanda dünya gurme mutfağının da başkenti konumundadır. Dünyanın hiçbir yerinde birbirlerine bu kadar yakın ve çok sayıda Michelin yıldızlı restoran bulunmaz.

Bask’lıların Donostia ismi ile hitap ettiği San Sebastian, sadece bir sahil beldesi değildir. Tüm yıl boyunca ziyaret edilebilecek bir şehir olan San Sebastián, yaz aylarındaki etkinlikleri ile iyice dolup taşar. Haziran ayında Klasik Müzik Festivali, Temmuz ayında Caz Festivali, Ağustos’ ayında geçit törenleri, halk pazarları, (artık azalsa da) boğa güreşleri ve havai fişek gösterileri eşliğinde ‘Semana Granda’ şenlikleri gerçekleşmektedir.  Eylül ayında ise dünyanın önemli film festivallerinden birisi olan ‘San Sebastian Film Festivali’ sırasında tüm sinema dünyasının gözü bu kasabaya çevrilmektedir.

Bask Mutfağı, İspanya’nın en zengin mutfağıdır ve San Sebastian kesinlikle bu lezzet bölgesinin başkentidir. Deniz mahsulleri, şarküteri ürünleri, et yemekleri, kahvaltılıklar ve yerel şaraplar… Yöredeki tüm lezzetleri dilim ekmekler üzerinde sunan Pintxos’lar tüm gezginler için yemek molalarını keyif molaları formuna dönüştürmektedir.

“Pintxo” aslında basit bir bar atıştırmasıdır. Mayalı ekmek üzerine konulmuş ilginç ve birbirinden farklı lezzetler, tanıdık tatlar etkileşim ile kompleks lezzetlere dönüşüyorlar. Tatlı ve tuzlunun yanyana ilramı, yer fıstıklı ördek, mantarlı bıldırcın yumurtası gibi değişik lezzetler baş döndürücü oluyor.

Cebelitarık (Gibraltar)

Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nun birleştiği, Avrupa Kıtası’nın son bulduğu noktada, İspanya’nın en güneyinde İngiltere’ye bağlı küçük ülkenin adıdır Cebelitarık (Gibraltar)…

Bu harika ülkede hem İspanyol hem de İngiliz kültürünün derin izlerini harika bir harmoni içinde görebilirsiniz.

Cebelitarık her ne kadar Avrupa Kıtası içinde olsa da ulaşımı pek kolay değildir. Sadece Türkiye için değil, tüm dünya için bu durum geçerlidir çünkü Cebelitarık’ta pek küçük bir havaalanı vardır ve sadece İngiltere ve Fas’tan direk uçuşlar bulunmaktadır. İspanya’dan karayolu ile geçiş yapılabilmektedir ama İngiltere’nin AB’den çıkması ve Schengen Vizesi uygulamasına dahil olmaması nedeniyle bu geçiş AB içindeki gibi kolay değildir. Sınır kapısından pasaportunuza giriş ve çıkış işlemlerini yaparak Cebelitarık içine giriş-çıkış yapabiliyorsunuz (Bu durum Cebelitarık’ta çalışıp, İspanya’da oturanlar için de aynı)

Cebelitarık kelime olarak Tarık’ın Kaya’sı demektir.  711 yılında Tanca Valisi Tarık Bin Ziyad Kuzey Afrika’dan Avrupa kıyılarına çıkarak Güney Avrupa’daki ilk Müslüman toplulukların temelini atmıştır ve 600 yıl boyunca bu toprakları yönetmişlerdir.

Cebelitarık tarih boyunda defalarca kuşatılmış ve işgal edilmiştir. 1309 yılında Müslüman koloniler savaşı kaybedince bu topraklar İspanyol egemenliğine geçmiştir. Hatta bu yıllarda İspanyol hükümeti Cebelitarık topraklarına kimsenin yerleşmesini sağlayamayınca Astilya Kralı 4. Ferdinand bir teşvik yasası çıkarmış. Krala ihanet edenler hariç hırsızlara, katillere, dolandırıcılara Cebelitarık’a yerleşip bir yıl bir gün oturmaları halinde idam cezaları olsa dahi özgürlük vaat ederek gümrükleri kaldırmıştır.

Cebelitarık’a Tarık’ın Kayası denmesinin en önemli nedeni bu küçük ülkenin belki de yarısının bu Kaya’dan ibaret olmasıdır ve bir turist olarak bu Kaya’yı ziyaret etmediğiniz sürece pek de Cebelitarık’ı ziyaret etmiş sayılmazsınız çünkü bütün önemli gezilecek yerler bu kaya parçası üzerindedir.

Cebelitarık’ın Kayası’nın üzerindeki en önemli yer şüphesiz ki turistlerin de çok keyif aldığı “Maymunlar Sığınağı’dır”. Bugün Avrupa Kıtası üzerinde esaret altında olmayan, vahşi ortamında yaşayan tek maymun cinsi Cebelitarık’taki Berberi Maymunları’dır. Meyve ve sebze ağırlıklı beslenen bu maymunlar aslında Kuzey Afrika kökenli olsalar da Cebelitarık ile özdeşleşmişlerdir. Turistlerin yanlarına kadar gidebildiği bu maymunların insanlara zarar verdiği görülmese de evcil olmadığının hatırlanması gereklidir. Maymunlar Cebelitarık’ta olduğu üzere Cebelitarık İngiliz egemenliğinde olacaktır şeklinde bir inanış vardır. Her ne kadar basit bir inanış gibi gözükse de İkinci Dünya savaşı sırasında ülkedeki maymun nüfusu azalınca dönemin İngiltere Başbakanı Churcill gizlice Kuzey Afrika’dan yeni maymunlar getirterek Cebelitarık’ta bulunan maymun nüfusunun tekrar artmasını sağlamıştır. Günümüzde 250 kadar maymun Cebelitarık’ta yaşamaktadır.

Cebelitarık’ta tarih boyunda stratejik önemi nedeniyle çok sayıda savaş ve kuşatmaya tanıklık etmiştir bu nedenle Kaya’nın içinde 10.000 kişinin yaşayabileceği şekilde tasarlanmış sığınaklar bulunmaktadır (Okul, kilise, hastane gibi sosyal mekanlar bile bu sığınak içinde bulunmaktadır)… Bu kadar büyük sığınakların rahatlıkla konuşlandırılabilmiş olması aslında Kaya’nın içinin tamamen mağara sistemlerinden oluşmuş olmasıdır. Bir zamanlar bu mağara sistemlerinin Akdeniz’in altından Kuzey Afrika’ya kadar ulaştığına inanılsa da modern cihazlar ile bu bilginin doğru olmadığı ve mağaraların çok derin olmakla beraber bir sonunun olduğunu kanıtlamıştır.

Kaya içindeki en büyük mağara (bugün akustik güzelliği nedeniyle konser salonu olarak kullanılan) St. Mitcheal Mağarası’dır.

Cebelitarık Kayası üzerindeki diğer önemli bir yapı Mağribi Kalesi’dir. Kale ilk olarak 1068 yılında inşa edilmiştir. İki yüzyıl sonra İspanyollar tarafından talan edilen kale 14. yy’da ikinci Fas işgalinde tekrardan inşa edilmiştir. Günümüzde kale ilk kurulduğu orijinal yerinde bulunmaktadır. Kalede dalgalanan bayrak Cebelitarık’ın her yerinden görülebilir.

Cebelitarık (Gibraltar) İngiliz himayesinde olduğu için para birimi Pound olmakla beraber her yerde Euro’da geçmektedir. Bir vergi cenneti olan Ceberitarık’da alkollü içecek fiyatları çok çok ucuz olmakla beraber su çok pahalıdır bu nedenle yerel halk “Su içeceğine viski iç, daha ucuz olur ama sakın buz isteme” şeklinde su ücretinin pahalılığını esprili bir dille anlatmaya çalışmaktadır.

Cebelitarık’ta herkesin bir işi vardır ve sosyal güvenlik sistemi çok gelişmiştir. Ülkede yapılamayan bir tıbbı operasyon durumunda hasta ambulans uçak ile Londra’ya sevk edilmektedir ve bütün bu hizmetler ücretsizdir. Üniversite eğitimi Cebelitarık’ta olmadığı için okullarından mezun olanlar talep etmeleri durumunda yine ücretsiz olarak İngiltere’deki okullara gönderilmektedir ama bu burs karşılığında, mezuniyet sonrası belli bir süre Cebelitarık’ta ikamet zorunluluğu bulunmaktadır. Ülkeye (iş imkanları nedeniyle) özellikle inşaat işlerinde çalışmak üzere 6.000 İspanya vatandaşı günü birlik giriş – çıkış yapmaktadır.

Kaya dışında bulunan en ünlü yer ise ana caddesi (Main Street) olmaktadır. Bu yolun sonundaki yapı 1728 yılında beri Valilik olarak kullanılmaktadır. Bu cadde üzerinde çok sayıda pub bulunmakta olup yerel lezzetler hem İngiliz hem de İspanyol mutfağından esinlenmiştir. Özellikle deniz ürünleri çok lezzetlidir.

Cebelitarık’taki diğer önemli bir etkinlik derin deniz balıkçılığıdır. Turistlerin de gözlemci olarak katılabildiği bu balıkçı teknelerinde kılıç balığı, ton balığı gibi büyük balıklar avlanmaktadır. Bunun dışında Yunus Balığı ve Balina gözlem turları da Cebelitarık’ta çok yaygındır.

Son olarak Cebelitarık aynı zamanda pek çok İngiliz’in evlenmek için tercih ettiği romantik bir noktadır. Özellikle Beatles Grubu’nun efsanevi üyesi John Lennon ve eşi Yoko Ono evlenmek için Cebelitarık’ı seçtiklerinden beri bu ülkede çok sayıda evlilik töreni yapılmaktadır.

El Hamra

Ilık Yaz Gecesince Flamenko

Güney İspanya’nın Endülüs Dağlarının zirvesinde masallara konu olan muhteşem bir hisar bulunur…

El Hamra…

İçinde bulunan kale Granada semalarının hakimidir, yüksek duvarlarında onlarca kule bulunur ve yapımı 150 yıldan fazla sürmüştür ancak buraya sadece askeri bir sığınak demek büyük haksızlık olur. Zarif avluları, harika havuzları ile muhteşem bir saraydır ve İslam Dünya’sının batı coğrafyasındaki en bilinen eseridir.

İspanya’ya onlarca defa gittiğim halde vakit darlığı nedeniyle çoğu zaman bir veya maksimum iki gece süren genellikle kuzey bölgelere ziyaretlerim oluyordu bu nedenle de çok geniş bir bölgeye yayılmış olan Granada Bölgesi ziyaretini hem ihmal etmiştim. Zaman konusunda takıntılı olan bu satırların yazarı, zamanın durduğu bu bölgeye nasıl ve ne zaman gidebilirdi. Bu sorun bir gün çalıştığım şirket tarafından çözüldü. Şirketim benden en önemli müşterilerimizi beş günlüğüne Güney İspanya’ya götürmemi istedi. Böylece zaman sorunu çözülmüş oldu…

El Hamra Sarayı 12. Yüzyılın sonlarında İslam hakimiyeti altındaki Güney İspanya’da korunma amaçlı olarak Granada’da bir buçuk asra yakın bir süre içinde inşa edilmiştir. Sarayın estetik yönü, inşaat teknikleri tartışılabilir ama su taşıma konusundaki mühendislik faaliyetleri tam anlamıyla zamanın çok ötesindeydi… Müslüman Sultan bu dağın zirvesindeki yapının bir vaha gibi olmasını hayal ediyordu ancak bu kadar sıcak bir coğrafyada, özellikle su kaynaklarından bu kadar uzakken bu gerçekten zor bir hayaldi. Ancak Granada’daki Hispanik Müslüman Mühendisler (ki bu mühendisler Antik Yunan Mimari bilgilerine de sahiptir) öncelikle Granada bulunan küçük bir dere yatağını uzaklardaki başka bir nehre yapılan baraj ile besleyerek debisini arttırdılar. Şimdi debisi yeterli olan ancak saraydan 800 metre düşük kodda olan bir su kaynaklarına sahiptiler. Bu su kaynağını değişik değirmen ve pompalar ile saraya taşımanın yolunu buldular. Hatta suyun fazlalığı durumunda suyun yıkıcı etkisini yok etmek için gerekli emniyet tedbirleri de alınmıştır. Vadiden gelen kaynak suyunun tortu ve pislikleri çok akılcı derin havuzlarda yok edilerek hem saraya sürekli temiz bir içme suyu kazandırılmış hem de taşınan bu tortuların toplanması ile bahçelerde kullanılacak son derece verimli toprak elde edilmiştir.

El Hamra sarayının eteklerinde Al Kazaba isimli bir bembeyaz kasaba vardır. Bu kasaba yüzyıllardan beri El Hamra Sarayının çalışanlarının bulunduğu bölgedir. Bu bölgenin bir özelliği de flamenko dansının bebeklik adımlarının atıldığı yer olmasıdır.

Flamenko, basit bir folk türü olmanın ötesinde kompleks ve yoğun kültürel geleneğe sahiptir. İspanya’ya özgü olduğu bilinmesine rağmen, aslında Endülüs bölgesinin kültürüdür. Kökenleri hakkında birçok soru işareti bulunur ancak genel olarak bölgedeki Latince konuşan asimle olmuş yerli İberik halklar, Berberi-Arap Müslümanlar, İspanya Yahudileri ve Çingeneler tarafından beraberce ortaya çıkarılan bir tür olarak kabul edilmiştir.

Flamenko tüm İspanya’da turistik bir gösteri olarak yapılsa da ana vatanı olan Endülüs Bölgesinde hala önem verilen, dansçılarına büyük saygı duyulan bir sanattır. Her yıl yüzlerde kişi Flamenko öğrenebilmek için Endülüs Bölgesindeki okullara devam etmektedir.

Granada Bölgesinde, muhteşem El Hamra saray manzarası ile Al Kazaba’da, yazın ılık esintilerinde her gece Flamenko gösterileri yapılır. Barselona gibi şehirlerde yapılan turistik gösterilerden çok daha farklı olan, yerel çingenelerin yaptığı danslar sırasında serin bir sangrialar yudumlanır. El Hamra Sarayının eteklerinde, arabesk ezgiler taşıyan hızlı dans figürleri ile insanları kendinden geçirilen bu ılık gece Granada’ya yapılan uzun yolculuğun tüm sıkıntılarının unutulmasını sağlar.

El Hamra bugün hala İslam sanat ve tasarımın başyapıtı olarak yerini korumakta ve bulunduğu bölgeye her yıl yüz binlerce turist çekmektedir.

Puglia

Bir İtalyan Gecesi Rüyası – Polignano A Mare

İtalya denildiği zaman akla Roma, Floransa, Venedik gelir. Ancak bu belirttiğim tarihi mekanlar muhteşem yerler olsa da turizm ve tüketim ekonomisinden payını almış, hem pahalı hem de aşırı kalabalık noktalardır. Bugün sizlere aktarmak istediğim yer ise yukarıda belirttiğim özelliklerin tam karşıtıdır.

İtalya’yı bir çizme olarak düşünecek olursa Polignano a Mare çizme’nin topuk kısmındaki Puglia Bölgesi’nde yer almaktadır. Araba ile Bari’ye yaklaşık 45 dakikalık mesafede olan bu muhteşem kasabaya girdiğiniz anda hayranı oluyorsunuz. Daracık sokaklardan geçerek muhteşem bir laciverte sahip olan derin Adriyatik Denizi’ne ulaştığınızda sırtını falezler ile dayamış bu taş köye anında aşık oluyorsunuz. Hala tarihi dokusunu koruyan Polignano a Mare’de konaklama mağaraların içinde yapılıyor. Restoranlar, barlar bu küçük romantik köyde yine hep mağaraların içlerinde ve taş yapısından ötürü klima ihtiyacı olmadan her zaman serin bir mekan olarak sizi kendilerine çekiyor.

Yaklaşık iki bin yıllık bir tarihi bulanan Poligano a Mare eski şehir (taş köy) ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Derin bir vadi ile ikiye ayrılan bu şirin mekanı yine şirin bir köprü birleştiriyor ve bu köprü köyün aynı zamanda en meşhur fotoğraf çekim noktası. Benim için bu köprünün ayrı bir hatırası da vardır. Gün batımının çok güzel fotoğraflar verdiği Polignano a Mare de gün doğumu fotoğrafları da güzel olur diye düşünerek şafak vaktinden önce soluğu bu köprüde almıştım ama güneş arkamdaki dağların arasından doğduğu için hayal ettiğim kadar güzel bir kare çekemeden kasaba meydanına geri dönerken (bu arada saat 06:03 filan) biraz uzakta yürüyüşü tanıdık gelen bir kişiyi fark ettim. Arka tarafta olduğum için yüzünü göremediğim halde bu kişiyi hemen tanımıştım. Bu kişi çok sevdiğim öğretmenim Prof. Dr. Orhan Kural’dı… Bu karşılaşma vesilesi ile bu köprünün üzerinde bir fotoğraf çektirdik sonra da keyif ile sabah kahvelerimizi bu manzaraya karşı yudumladık. İşte bu köprünün benim için böyle bir hatırası da vardır.

Polignano a Mare’nin ünlü yüzü ise bu kasabanın girişinde kollarını açmış olarak sizi karşılayan DOMENICO MODUGNO’dur. Modugno adı bizlere çok bir şey çağrıştırmasa da Domenico Modugno, her romantik ortamda çalınan daha çok Dean Martin yorumu ile bilinen VOLARE isimli şarkının bestecisidir. Bu taş köyde birçok restoran ve barda Volare vazgeçilmez bir nefeslenme melodisi olarak hep çalmaktadır.

Polignano a Mare’de yazın en önemli etkinliklerden bir ise uçurum dalışları… Falezler üzerine kurulmuş olan bu şirin taş köydeki her ev derin bir denize açılmakta ve oda pencerelerinden bile denize atlayan insanları görebiliyorsunuz. Ek olarak Red Bull firması her sene burada uçurum atlayışı festivali yapmakta ve bu günlerde köy çok renkli görüntülere sahne olmaktadır.

İtalya denildiği zaman akla Roma, Floransa, Venedik gelir. Ancak bu belirttiğim tarihi mekanlar muhteşem yerler olsa da turizm ve tüketim ekonomisinden payını almış, hem pahalı hem de aşırı kalabalık noktalardır. Bugün sizlere aktarmak istediğim yer ise yukarıda belirttiğim özelliklerin tam karşıtıdır.

İtalya’yı bir çizme olarak düşünecek olursa Polignano a Mare çizme’nin topuk kısmındaki Puglia Bölgesi’nde yer almaktadır. Araba ile Bari’ye yaklaşık 45 dakikalık mesafede olan bu muhteşem kasabaya girdiğiniz anda hayranı oluyorsunuz. Daracık sokaklardan geçerek muhteşem bir laciverte sahip olan derin Adriyatik Denizi’ne ulaştığınızda sırtını falezler ile dayamış bu taş köye anında aşık oluyorsunuz. Hala tarihi dokusunu koruyan Polignano a Mare’de konaklama mağaraların içinde yapılıyor. Restoranlar, barlar bu küçük romantik köyde yine hep mağaraların içlerinde ve taş yapısından ötürü klima ihtiyacı olmadan her zaman serin bir mekan olarak sizi kendilerine çekiyor.

Yaklaşık iki bin yıllık bir tarihi bulanan Poligano a Mare eski şehir (taş köy) ve yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. Derin bir vadi ile ikiye ayrılan bu şirin mekanı yine şirin bir köprü birleştiriyor ve bu köprü köyün aynı zamanda en meşhur fotoğraf çekim noktası. Benim için bu köprünün ayrı bir hatırası da vardır. Gün batımının çok güzel fotoğraflar verdiği Polignano a Mare de gün doğumu fotoğrafları da güzel olur diye düşünerek şafak vaktinden önce soluğu bu köprüde almıştım ama güneş arkamdaki dağların arasından doğduğu için hayal ettiğim kadar güzel bir kare çekemeden kasaba meydanına geri dönerken (bu arada saat 06:03 filan) biraz uzakta yürüyüşü tanıdık gelen bir kişiyi fark ettim. Arka tarafta olduğum için yüzünü göremediğim halde bu kişiyi hemen tanımıştım. Bu kişi çok sevdiğim öğretmenim Prof. Dr. Orhan Kural’dı… Bu karşılaşma vesilesi ile bu köprünün üzerinde bir fotoğraf çektirdik sonra da keyif ile sabah kahvelerimizi bu manzaraya karşı yudumladık. İşte bu köprünün benim için böyle bir hatırası da vardır.

Polignano a Mare’nin ünlü yüzü ise bu kasabanın girişinde kollarını açmış olarak sizi karşılayan DOMENICO MODUGNO’dur. Modugno adı bizlere çok bir şey çağrıştırmasa da Domenico Modugno, her romantik ortamda çalınan daha çok Dean Martin yorumu ile bilinen VOLARE isimli şarkının bestecisidir. Bu taş köyde birçok restoran ve barda Volare vazgeçilmez bir nefeslenme melodisi olarak hep çalmaktadır.

Polignano a Mare’de yazın en önemli etkinliklerden bir ise uçurum dalışları… Falezler üzerine kurulmuş olan bu şirin taş köydeki her ev derin bir denize açılmakta ve oda pencerelerinden bile denize atlayan insanları görebiliyorsunuz. Ek olarak Red Bull firması her sene burada uçurum atlayışı festivali yapmakta ve bu günlerde köy çok renkli görüntülere sahne olmaktadır.


Cartegena

Bir İspanyol Masalı – Cartegena

İspanya denildiği zaman akla Barselona, Madrid, Granada ve son dönemde Bask Bölgesi gelir. Ancak anlatmak istediğim Cartegena bir yukarıda belirttiğim muhteşem yerlerden biri olmasa da İspanya tarihi açısından son derece önemli bir noktadır. Çok önemli bir noktadır çünkü İspanya İç Savaşı en şiddetli günlerini burada yaşamıştır.

Cartegena’yı tanıtmadan önce çok kısa bir şekilde İspanya iç savaşı hakkında da bilgi vermek isterim. İspanya İç Savaşı 1936 ve 1939 yılları arasında Faşist Rejim General Franco ve Cumhuriyetçiler arasında olmuştur.Üç yıl süren iç savaşta resmi kayıtlara göre en az yedi yüz bin kişi öldürülmüştür ancak resmi olmayan kaynaklar ölü sayısının bir milyonun üzerinde olduğunu söyler. Cartegana bu acımasız iç savaşın tam ortasında (Cumhuriyetçiler ile Faşistler arasında) kalmıştır.

Cartegena Valencia’nın hemen alt tarafında, ünlü şarap bölgesi Murcia içinde yer alır. Doğal bir limanı vardır ve tarih boyunca önemli bir liman şehri olmuştur.

Cartegena bir ana cadde ve buna bağlı daracık sokaklardan oluşan bir balık kılçığı gibidir. Rengarenk iki veya üç katlı evlerden oluşur. Evlerin balkonları begonvil, sardunya çiçekleri ile doludur. Turuncu, portakal rengi evler yoğunlukta olsa da şehrin rengi sarıdır. Yaz sıcağında Siesta kültürünün hala canlı olduğu Cartena şehrinde sokaklarda çok sayıda modern sanat eserleri ve heykeller yolları süsler ve buna ek olarak şehrin kapıları da eski Kolonyal dönemin güzelliklerini gözler önüne serer, şehir pastoral bir havaya bürünür.

Cartegena’daki en önemli tarihi yapı antik Roma Tiyatrosu ve şehrin tepesinde bulunan kaledir. Bu kaleden şehrin sivil savaş sırasında kullandığı sığınaklara geçebilirsiniz. Bu sığınaklar mağaralar içindedir ve acımasız iç savaş günlerinde sivil halk kimden kaçacağını bilemeden buraya sığınmıştır. Sığınaklar bugün müze olarak kullanılsa da aktif olduğu dönemde burada okul, hastane, kilise yer alıyormuş.

Tarihi dokusunun yanı sıra yemekleri ile de harika bir şehir olan Cartagena ‘da sokak satıcılarının yanı sıra bilinen lüks restaurantlar da bulunur. Saat kulesinin olduğu meydanda birçok tatlıcı, soyulmuş meyve ve meyve suyu bulabilirsiniz. Ayrıca Fernandez Meydanında bulunan La Sandwicheria isimli mekanda bizim damak tadımıza uygun hafif yemekler yer alır. Denizciliğin olduğu şehirde taptaze deniz mahsullerini bir çok mekanda yiyebilirsiniz. Cartegena aynı zamanda İspanya’da şarapçılığın en gelişmiş olduğu Murcia Bölgesi’nde yer aldığı için bir çok ucuz ama kaliteli şarabı da burada bulabilirsiniz. Yaz sıcağında soğuk ve meyvelerde ile dolu olan bir kadeh Sangria içmenizi öneririm.

Şaşırtıcı Geometrisi ile Barselona

Katalonya’nın başkenti Barselona, İspanyol altın sahilinde bulunuyor. Özel dili ve gelenekleri ile İspanya’nın diğer bölgelerinden ayrılıyor. Katalanlar kendilerini İspanyollardan ayrı tutar biraz Fransızlara yakın bulurlar. Hatta bağımsızlık istekleri de yok değil! Katalanlar Gaudi, Miro, Picasso ve Dali ile gurur duyar. Avrupa’nın en büyük kentlerinden biri olan Barselona’da 5 hatlı metro, büyük bir liman, aralarında Picasso ve Salvador Dali özel müzelerini de içeren 50 müze ve özerk parlâmento var.

Bir öğleden sonra, meydanlardan içerilere, dar sokaklara, kentin “kalbine” doğru yürüdüğünüzde, mobiletlerin pıt-pıt seslerinin yerini sessizliğe bıraktığı “siesta” saatinde, limandan kentin kuytu sokaklarına kadar sızan Akdeniz’in yosunlu kokusu muhakkak  genzinizi yakacaktır.

1992 Olimpiyat Oyunları’nın ev sahipliğini yapan bu Akdeniz kentinde XIX. ve XX. yüzyılların ünlü mimarı Antonio Gaudi’nin en önemli eseri olan, şehrin en görkemli yapısı “Sagrada Ailesi’nin Kilisesi” (Sagrada Familia) bulunuyor. Dünyanın en büyük tapınağı olacağına inanılan bu muhteşem yapı, 120-170 metre yüksekliğinde ve 18 kuleye sahip. Bir yüzü hâlen bitmeyen bu şaheseri tamamlamak amacıyla, Barselona halkından zaman zaman bağışlar toplanıyormuş.

Barselonalılara göre eğer yapı tamamlanırsa, yeryüzündeki tüm düşler gerçeğe dönüşecekmiş. Şekiller, şeker küpleri, termit karınca yuvaları gibi sürekli büyüyor. Cepheler abartılı şekiller, renk renk sırlı tuğla ve seramik parçaları ile kaplı. Gaudi’nin Türkiye’yi gezerken Göreme bölgesinde peri bacalarından etkilendiği de söyleniyor. Doğa’nın en güzel öğretmen olduğuna inanan Gaudi doğada bulunmayan sivri köşeleri kullanmaz… Onun eserlerinde hep yuvarlak form ve üç boyutlu hacim vardır.

Şahsiyetli kent Barselona’ya egemen teraslardan oluşan dünyanın ilk zenginler sitesi olarak planlanan ancak Barselona zenginlerinin soğuk baktığı ev satın almadığı  Guell Parkı ile kent merkezindeki gene aşırı dindar ve züppe, bir tramvayın altında kalıp hayata veda eden  Antonio Gaudi’nin eseri olan, eğri çizgili apartmanı “Casa Mila” ile mimarın şu anda müze olan evi, şehir turu sırasında gezilecek yerler arasında.

Ateşli romatizma nedeni ile uzun süre yatağa mahkum olan Gaudi “hep garipti”. Ama Barselona’yı da kutlamak gerek. Çünkü bu kent bu farklı mimara kucak açtı.

Kimi kentler kimi insanlarla özdeşleşmiştir. Örneğin, Konya ile Mevlâna, Bergen ile Edward Grieg, Salzburg ile Mozart. Barselona da tabiî Antonio Gaudi ile…

Kristof Kolomb’un heykeline sırtınızı dönerseniz Barselona’nın ünlü caddesi Ramblas’da bulursunuz kendinizi. Bulvar boyunca gece kulüpleri, lokantalar, kahveler ve dükkânlar sıralanmakta. Oldukça geniş olan caddenin ortasındaki alanda kitap, çiçek ve değişik evcil hayvanlar satan küçük dükkânlar ilgimi çekmişti.

Rambla, Barselona’nın enerjisinin en yoğun hissedildiği, insanların birbirine neredeyse çarparak geçtiği ve yüzyıllardır gözde olan bir cadde. Ünlü yazar Somerset Maugham’a göre Ramblas “dünyanın en güzel sokağı”. Ağaçların örttüğü, caddede ressamlar ufak sandalyelerde ciddi ciddi çalışıyor, bir anda Zeus’un beyazlarla kaplı canlı heykeli ile göz göze geliyorsunuz, kanaryaların ötüşü, bir pencereden yükselen arya ile karışıyor.

Klozete oturmuş bir adam minikleri ile rahatlıyor. İstiklâl Caddesi’nin dört katı genişliğinde ve belki de beş katı daha uzun bir cadde. Gece hayatı da bu caddede çok renkli yaşanıyor. Çok eskiden sadece dönem dönem hareketlenen bir ırmak yatağı olan La Rambla, ismini Arapça bir kelime olan “Ramla” (sel) sözcüğünden alıyor. Bu arada Ramblas Caddesi’nin deniz kenarına yakın ucunda müşteri bekleyen her ırktan kadınları ve travestileri, havanın kararmasıyla birlikte görmek mümkün.

“Sanatçılar şehri” olarak anılan Barselona, modern sanatın etkinliklerinin yoğun olarak yaşandığı bir yer. Şehrin her bir köşesinde çeşmelere, farklı binalara ya da müzelere rastlamak mümkün. Katalan sanatçılarından Joan Miro, modern sanatçıların öncülerinden kabul ediliyor. Joan Miro Müzesi’ni gezmenizi öneririm. Barselona Futbol Kulübünün sembolünü de Miro hazırlamış.

Değerli şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, bir zamanlar İspanya büyük elçisi olarak bu topraklarda kalmış. Babamın Yahya Kemal’in yakın dostu olması, yıllarca onu sevenler derneğini yönetmesi nedeni ile evimizde sürekli sözü geçen bu büyük şairimiz, İspanya Kralı Alfons ile dost olmayı başarmış. Sık sık biraraya gelerek golf da oynarlarmış. Kralın yeğeni, Yahya Kemal’e asıl İspanya’yı Endülüs’te, yani Güney İspanya’da yaşayabileceğini belirterek kendi sarayına davet etmiş. Sonunda bu daveti kabul eden büyük elçimiz, gerçekten de unutulmaz bir gösteri ve gece yaşamış. Yalnız, ilginç bir sürprizle… Kralın yeğeni, o gecenin tüm masraflarını tutumlu Yahya Kemal’e fatura etmiş!